Atatürk Havalimanı'nda çıkan yangından hemen sonra "Bize gerçeği söyleyin" diye yazdım. Yazdım çünkü Türkiye'de birçok olayın "Aman halk paniğe kapılmasın" diye gizlendiğini biliyorum.
Örneğin; 17 Ağustos depreminden bir süre önce Amerikalı arkadaşlarımdan Amerikan Konsolosluğu'nun İstanbul'da yaşayan vatandaşlarını "büyük bir deprem tehlikesi ne karşı uyardığını duymuş, bunu o sırada çalışmakta olduğum Sabah'a haber vermiştim. "Aman halkı paniğe kaptırmayalım" dediler... Büyük ihtimalle ABD'nin bildiği gerçeği bizi yöneten hükümet de biliyor ama gizliyordu.
Ben bu haberi köşemde yazdım.
Depremden sonra, yakında açılacak olan yeni havaalanı binasının hasar gördüğünü duydum. Yanımda deneyimli, havaalanı binası için verdiği proje ile de ödül kazanan bir mimarla, ağabeyimle giderek kolonları inceledim. Bir çoğunun hasar gördüğünü ama tamirinin açılışa yetişmeyeceğini öğrendim ve yazmaya hazırlandım.
İnşaatı yapan firma önce benden yazmamamı istedi, kararlı olduğumu, yayımlayacağımı anlayınca yazımı tepeden durdurma yolunu seçti (bu, gazetecilik yaşamım boyunca engellenen tek yazıdır.) Sonra ne yaptılar, o kolonları tamir ettiler mi, etmeden üstünü mü kapattılar orasını bilmiyoruz.
Çernobil patlaması olduğunda da dönemin bakanı Karadeniz bölgesinde çay içmişti hatırlayacaksınız. Ama yıllar sonra Türkiye'de kanser vakaları Karadeniz'de ve tüm bölgelerde hızla arttı. Tuzla da ortaya çıkan tehlikeli atıklar konusunda da ne kadar duyarsız davranıldığını gördük. Aynı tehlike Lüleburgaz, Çerkezköy ve Çorlu civarındaki yüzlerce sanayi tesisi için de geçerli.
İki gün önce çok yetenekli, pırıl pırıl, başarılı bir tiyatro sanatçımız; Mübeccel Vardar henüz 46 yaşında, mesleğinin de en verimli çağında kanserden öldü ve dün toprağa verildi. Allah kalanları korusun ama her gün böyle kaç haber duyuyoruz.
Bir yandan da uzmanlar çıkıp "Bu hastalıkların Çernobil'le ilgisi olmadığını" tekrarlayıp duruyorlar. Kim emin olabilir bundan? Rusya'ya kim hesap sordu ve bağımsız bir bilimsel araştırma istedi? Kim tazminat talep etti? Öylece, yaptığıyla kaldı...
Nasıl inanalım?
Havalimanında yangından sonra ortaya çıkan radyasyon sızıntısı için önce "Hiçbir tehlike yok" açıklaması yapan TAEK şimdi "Bölgede çalışanlara zarar gelmemesi için önlem aldık, çevreyi tehdit edecek bir tehlike yok" diyor. Oysa kaynağın üzeri betonlandıktan ve olaydan birkaç gün sonra bile kaynağın çevresinde radyoaktivite tesbit edilmiş.
Peki o günler içinde havaya kansan radyoaktivite ne oldu? Devlet kurumu dışında bağımsız bilim adamları ilk günden başlayarak ölçüm yaptılar mı?
Atom Enerji Mühendisi Prof. Tolga Yarman "Dışarıya radyoaktif maddeler sızmış olabilir" açıklaması yaptığına göre kime inanmamız gerekiyor?
İnsanın kendi ülkesinde bu kadar güven duygusundan yoksun olması, her konuda şüphe yaşaması kadar acınacak bir durum olabilir mi?
Gerçekleri öğrenmek hakkımız, deprem, radyasyon ve her konuda doğruyu söyleyin bize!
BM "intihar" peşinde, biz yalanlıyoruz! (2)
Dün başladığımız yazıya devam ediyorum.
16 Şubat 2006'da gazetelerde "töre cinayeti-intihar" ilişkisi Dicle Üniversitesi'nden Profesör Dr. Aytekin Sır'ın ağzından açıklanmış: "Birçok intihar olayında aile, kızını bir erkekle gördüğü veya benzeri bir nedenle öldürüp intihar süsü verebiliyor."
13 Mart 2001'de Cumhuriyet gazetesi "Dünyanın her yerinde intihar edenlerin içinde kadınların oranı yüzde 25'lerde kalırken bu oran Batman da yüzde 75'i buluyor ve çoğunluğu köyden kente göç edenler oluşturuyor" haberini vermiş.
Bu verilere bakarak Sayın Vali'nin tepkisinin, benim "Kadın intiharlarını önlemek için bir çalışma yapılıyor mu?" soruma verdiği cevapların haksız ve yanlış olduğunu söylemek mümkün. Bence görevleri BM'in araştırmasına yardımcı olmak ve genç kız ve kadınları baskıdan, intihardan, cinayetten kurtarmaya çalışmak olmalı!
Radyoaktivite korkusu!
Atatürk Havalimanı'nda çıkan yangından hemen sonra "Bize gerçeği söyleyin" diye yazdım. Yazdım çünkü Türkiye'de birçok olayın "Aman halk paniğe kapılmasın" diye gizlendiğini biliyorum
Haberin Devamı

