Yazmak isteyip yazamadıklarım!

14 Haziran 2006

Olaylar öyle hızlı akıyor ve öyle büyük orunlar ortaya çıkıyor ki yazmayı ok istediğim halde zamanını kaçırdığım şeyler oluyor.Meselâ Vural Gökçaylı'nın yıllardır her defilesiyle toplanan gelirlerin tümünün Afrodisias kazılarında çıkarılan tarihi eserleri korumak üzere harcanmasını hep takdir etmişimdir. Aynı zamanda arkadaşım olduğu için nasıl aylarca emek vererek, göz nuru dökerek, kendini yorarak hazırladığını bildiğim defilelerden tek kuruş almaz.Bu yıl da Rahmi Koç Müzesi'nde yaptığı "68'den Anılar" isimli defilede 5 yabancı, 10 Türk mankenin sunduğu kıyafetler yine kusursuzdu. O kadar kusursuz, o kadar dünyanın en ünlü dizaynırlarıyla yarışacak kalitedeydi ki Fransız, Alman ve Hollanda Büyükelçileri hayranlıklarını nasıl ifade edeceklerini şaşırdılar.Fransız Büyükelçisi'nin "Fransa'da sizin gibi modacı kalmadı" sözlerine Vural Gökçaylı "Çünkü Fransız modaevlerinin başında artık hep yabancılar var. Bu, çok güzel bir Fransız restoranının başına İrlandalı ahçı koymak gibi bir şey" cevabını vermiş.Ben de yabancı büyükelçilere aynen katılıyorum; böyle bir dikiş, böyle özgün ve titiz bir çalışma, böyle zerafet az bulunur.Avrupa ülkelerinden davet alan Uğurkan Erez'in koreografisi harikaydı, o ülkelerde bugüne kadar izlediğim defilelerde, hatta Kenzo'nun Paris'teki muhteşem jübile defilesinde bile daha iyisini görmedim.Gökçaylı'nın hazırladığı 60'lı, 70'li yıllara ait en güzel parçalardan oluşan müzik, nostaljik kıyafetlerle tam bir uyum içindeydi. Yabancı mankenler de iyiydi ama bence gecenin yıldızları yine Çağla Şikel ve Sema Şimşek ti.Çağla, mesleğinin, gençliğinin ve güzelliğinin zirvesinde. Bütün o zerafeti, mağrur ama ölçülü bir tebessümle bütünleştirmeyi de çok iyi biliyor. Birlikte çalıştığı herkesin (dizilerde, defilelerde) onu "uyumlu, disiplinli ve iyi huylu" olarak tarif etmesi Çağla Şikel'in başarısını daha anlamlı kılıyor bence.Defileden elde edilen gelirin yanında, kazılardan çıkarılan 5 rölyefin (Mehmet Ali Birand'ın hakkını inkâr edemeyiz) 10'ar bin YTL'den satılması sonucu müze için 50 bin YTL daha toplandı.Vural Gökçaylı'nın başarısını ve kültür hazinelerimizin korunmasına yardım çabalarını gönülden kutluyorum.Komedi mi, değil mi?Beni rahatsız eden ve yazamadığım bir konu da Berna Laçin-Gencay Gürün arasındaki polemikti. Afife ve Sadri Alışık Ödülleri'nde "Komedi Dalında En İyi Kadın Oyuncu" seçilen Berna Laçin, Gencay Gürün'ün "Dönmedolap komediden ziyade duygusal ama yer yer güldüren bir oyun" sözlerine ağır bir cevap vermişti."Dönmedolap"taki oyununu benim de takdir ettiğim Laçin'in (aslında kendisi de 'son sözü ilk söyleyen, tepkisel biri olduğunu' ve bu nedenle yanlış anlaşıldığını belirtiyor); "Gencay Gürün, Nilgün Belgün'ün ve benim, iki oyuncusunun farklı dallarda ödül alması hayalini kuruyordu. Ama hayat öyle değil. Keşke hiç konuşmasaydı. Oyun komedidir" gibi açıklamaları Gencay Gürün'ü haklı olarak üzmüş olmalı ki "Berna kesinlikle böyle bir şey söylememiştir" dedi.Berna Laçin'in "Ben ciddi bir oyunu bile komedi gibi yorumlayabilirim, kimse karışamaz" sözleri tartışmanın kilit noktası bence... Kimse karışamaz ama yönetmenden ve oyun yazarından başka...Burada oyunu seçen, kendi yorumuyla çeviren ve yöneten Gencay Gürün. Sanatçının yorumu yönetmenin tercihiyle sınırlıdır. Yani yazan ve yönetenden çok sanatçının veya başkalarının karar vermesi söz konusu değildir.Kaldı ki Berna Laçin'in bugünkü noktaya gelmesinde "öğrenciliği biter bitmez" onu Teote'de başrol oynatan, daha sonra "Kadınlar da Savaşı Yitirdi", "Vanya Dayı", "Yeni Baştan" gibi önemli oyunlarda ünlü sanatçıların karşısında rol veren Gürün'ün büyük etkisi vardır. Özellikle "Yeni Baştan", bu oyunda rol alan tüm sanatçıların başarısında etkili olmuştur.Bunları unutarak, başarıyı tek başına elde etmiş gibi konuşmak, kendisine ilk günden beri verilen desteği göz ardı etmek, hele de "Onun hayali buydu" gibi hayali iddialarda bulunmak ciddi bir yanlış ve haksızlık.Cem Yılmaz, Beyaz'a yaptığı hatada özür dileme büyüklüğünü gösterebilmişti. Berna Lacin'in de bunu yapması gerekir.Gencay Gürün o sözleri hiç hak etmiyor!(Devam edecek)

Devamını Oku

Erbakan'a özel yasa, ya kadınlar?

13 Haziran 2006

Dün "Kadın kadının kurdu mudur" başlıklı yazım "Aldatmak erkeklere verilmiş bir hak değildir. Değişiklik isteğini erkek duyuyorsa, zaman zaman kadın da duyabilir ama söz vermiş, yükümlülük altına girmiş kişiler sözlerine sadık kalmak zorundadır. 'Değildir' diyorsanız o zaman dürüstçe açıklar ve ayrılırsınız. Tabii size inanmış insanlara haklarını vererek" paragrafıyla bitmişti. Devam ediyorum.Birçok ülkede bırakın evliliği, beraber yaşayan çiftler bile ayrıldığında tüm mallar eşit şekilde paylaşılıyor.Türkiye'de bu da erkek siyasetçilerin hilesiyle karşılaştı ve 17 milyon kadın Medeni Kanun'un yeni ve adil mal rejiminden mahrum bırakıldı. Gerçekten, neden erkeklerin çoğu türbanı "kadın hakkı diyerek" kadınlardan daha fazla savunuyorlar da, 17 milyon kadının aile içi şiddete; hakarete, dayağa ve hatta bıçaklı saldırıya bile "sokağa atılmamak adına" susmasına neden olan Mal Rejimi haksızlığına değindiklerini hiç duymuyoruz? Çünkü o, çıkarlarını ilgilendiriyor. Haydi biraz da bu kadın hakkını savunsunlar. 3,5 yıl geçti hâlâ ağızlarına bile alamadılar. Hükümete çağrı yapıyorum; o yasaya şerh koyduran sizdiniz, Erbakan için anında özel yasa çıkardığınız halde bu büyük haksızlığı neden hâlâ düzeltmiyorsunuz ?Gelen mektuplarda kadınlar bunu ve töre-namus cinayetlerinin neden Hükümet tarafından ciddiyetle ele alınmadığını sorup duruyorlar ve öfkeleri giderek büyüyor, ona göre!Ne demek istedim...Karakoyun' başlıklı yazımda Mehmet Ali Erbil'in yaptığı ciddi canlı yayın hatasından söz etmiştim. Yazıda konuya 'farklı bir açıdan yaklaşım' vardı; olayda sınırları iyice aşarak 'sınırsızlık' noktasına varılmasına neden olan herkesin aynı sorumluluğu paylaştığını söylüyor ve 'Bugüne kadar her rezalete susan veya gülenler bugün son noktaya varıldığında neden böylesine büyük bir tepki veriyorlar' sorusunu soruyordum.Bana hak veren okurlanm yanında çok az sayıda "Mehmet Ali Erbil'i koruduğumu" ve hatta bunu "kişisel dostları korumak" adına yaptığımı söyleyenler oldu. Bir meslektaş olarak Erbil'i elbette tanıyorum, hem de uzun yıllardır ama beni iyi tanıyanlar da "görüş bildirirken, yorum yaparken hatır gönül dinlemediğimi" iyi bilirler. Bu yüzden ne dostluklar bitmiştir yıllar içinde...Doğru zemine oturmuş tartışmalarda "o kişi", "bu kişi" yoktur, olaylar ve dürüst değerlendirmeler vardır. Burada da aynı durum söz konusudur.Ekranların ne hale geldiğini, kanal yönetimlerinin gözünü sadece "reyting ve reklâm"a dikerek karar verdiğini aylardır, yıllardır yazıyoruz. 15 yıla yakın bir aradan sonra tekrar televizyon programı yapma kararımın nedeni bile buydu.Mevcut durumun değişmesini yıllarca bekledikten ve giderek daha da kötü hale geldiğini gördükten sonra "kaliteden hiç ödün vermeden", "kadın kimliğini ön plâna çıkarmadan", "dedikodu çizgisindeki isimlere, olaylara ve konuşmalara yer vermeden" de reyting yapılabileceğini gösterme isteğiydi ve bu da görüldü. Ama biz bu gayretin içindeyken, her türlü kolay yola sapan, kavgayla, küfürle, seviyesizlikle ekranları işgal eden ve emirlerine geniş kadrolar verilip her türlü kolaylık sağlandığı gibi bu programlar için bir servet kazananlar hâlâ baştacı durumunda...Yalnız kanallarda değil izlenme oranında da... O zaman 'Buyrun tepe tepe kullanın, hayrını görün' demekten başka ne kalıyor? 'Neden Mehmet Ali Erbil'in olayına kızıyorsunuz, bugüne kadar her skandala susan veya gülen, farklı hiçbir tepki vermeyen siz değil misiniz' demekten başka ne kalıyor?Dün benimle aynı görüşü paylaşan bir yazıda "Mehmet Ali Erbil biter mi" başlığıyla Ahmet Hakan tarafından yazılmıştı. Bir paragrafı şöyleydi: "Yapılan densizliklerin ve rezilliklerin fark edilmesi için, ancak 'indirilen pantolon ve ortaya çıkan yalın ayıp' durumuyla karşılaşılması gerekiyorsa... Bilin ki: Mehmet Ali bitmez, bitmeyecektir."Bütün olayların birkaç gazetecinin gayretiyle çözülebileceğini zanneden ve sessiz sedasız köşesinde oturup ekran rezaletlerine, siyasi rezaletlere susanlar hiç değilse suçlayarak rahatlama huylarından vazgeçmeliler. Bu da pek "kolaycılık" oluyor zira!(Not: "Göğüs ile cinsel organı aynı kefeye mi koyuyorsunuz" diyenlere ben de 'kadın bikinisinin neden iki parçası var' sorusunu soracağım.)

Devamını Oku

Karakoyun!

12 Haziran 2006

Şimdi herkes Mehmet Ali Erbil'e karşı... Neden, çünkü program figüranlarından birinin donunu indirdi ve hepimiz şok olduk.Oysa erkeğin donunun inmesiyle kadının memelerinin tümüyle ortada olması arasında pek bir fark yoktur. Peki kadınların, sabah akşam ekrana neredeyse çırılçıplak çıkmasına, memesini, poposunu açmasına, avam ağız dalaşlarını kanallar arası yapmasına neden aynı itirazı göstermiyorsunuz?Mehmet Ali'yi savunmak için söylemiyorum bunları, söylüyor olsaydım aşağıdaki yazıyı yazmazdım ama elmalarla armutların, sapla samanın sepetlerini iyi ayırmamız gerekiyor.Erbil'in söz konusu sahnesini tam olay anında izleyip şok olanlardan biri de benim. Sonuçta programın kaldırılacağını da o anda biliyordum ki herhalde Mehmet Ali de biliyordu. Sonradan gösterdiği tepkiye rağmen, yılların deneyimine sahip bir televizyoncu olarak bunu anlamış olmalıydı.Türkiye'de bu, program veya programcının reyting alması uğruna insanların aşağılandığı, evrensel televizyon dünyasında var olan tüm kuralların çiğnendiği tek program değil. Benzer karakterde başka programlar da var.Artık sadece reytingle ölçülen program ve sunucu başarılarına baktığınızda insanlara abuk subuk sohbetlerin, gösterilerin yaptırıldığı, en düşük IQ'lu izleyicinin bile (normal şartlardaki bir ülkede) yutmayacağı sevgili kavgalarının, ilişkilerinin izletildiği, konukların veya birilerinin aşağılanıp hakaretlere uğradığı, magazin aleminde her gün boy gösteren (ve çoğu skandallarla anılan) medyatik isimlerin yer aldığı şovların "en çok iş yapanlar" olduğunu görüyorsunuz.Şimdi biz, senelerdir bu rezaletlere susar ve memnuniyetle izlerken (Ahu Tuğba ve sevgilileri "eğitimli izleyiciden de reyting alıyor hatırlatırım), kadınlara yapılan sözlü ve eylemli ekran tacizlerine sesimizi yükseltmezken olayın tavan yapmasına neden bu kadar itiraz ediyoruz?Hangimizin buna hakkı var?Biz daha masum, daha dürüst mü oluyoruz bunu yapınca?Hayır arkadaşlar, en azından kendi adıma ben bunu yutmuyorum. Ben, sen, o ve özellikle reyting uğruna her şeye susan, kalite yerine rezalete prim veren kanal yöneticileri, program seçenler, son noktaya kadar tepki vermeyen RTÜK herkes sorumludur.Evet, Mehmet Ali Erbil ciddi bir canlı yayın hatası yapmıştır ama asıl hata onun işi bu noktaya vardırmasına neden olanlarda, her türlü saçmalığa kahkahalarla gülenlerdedir.Takkeyi önümüze koyup düşünelim biraz... Yarın aynı programların, aynı hızla devam edeceğini bilmiyor muyuz?Ya hep birlikte gereken zamanlarda doğru tepkiyi verelim veya susalım, Mehmet Ali'yi karakoyun seçmeyelim. Hiçbirimiz masum değiliz!Kadın kadının kurdu mudur?Bakıyorum da kadınlara herhangi bir hakaret veya taciz olayı söz konusu olduğunda erkek yazarlar genellikle susuyor ve koruyorlar. Ama kadın yazarlar veya sanatçılar arasında da suçlu olan tarafı koruyanlar var. Öyle konuşuyor, yazıyorlar ki mağdur kadın bir de suçlu durumuna düşüyor.İşte bu hatalar, bırakın hiç değilse kadınların kadın haklarını savunmasını, onların da yanlış saflarda yer alması, toplumda giderek kadını yalnızlığa, bu tür taciz veya istismarlar karşısında susmaya itiyor. Öyle ya, kendi hemcinsleriniz bile hata yapan, kadını aşağılayan veya saygısızlıkta bulunan erkekleri koruyorsa konuşamazsınız.Aynı durumla kendileri karşılaşsa genel tavrın böyle olmasını onaylayacaklar mıydı?Bizim toplumumuz bu değil, olmadığına ben şahidim. Örneğini gördüm. Onun için herkesin olayları doğru yorumlamak üzere dikkatle bakması, taşlan doğru yerine oturtması gerektiğine inanıyorum.Bir de bazı manken ve şarkıcılar gibi, "Erkek isterse aldatır, ben kimsenin bekçisi değilim" tarzında yanlış mesajları aykırı olmak uğruna verenler var. Sonra hem kendileri aldatılıyor hem de diğer erkeklerin, ilişkileri içinde kendilerinde böyle bir hak görmesine neden oluyorlar.Taşları yerine oturtmaya çalıştığınızda ise asıl tablo şudur:Erkek de, kadın da isterse aldatır. Eğer isteniyorsa bu her iki taraf için de hiç zor değildir ve yetişkin insanların karan kendisine aittir. Ama gerçekte herkes ancak kendini aldatabilir. Zira içtenliği kaybolmuş, yalanlar üzerine oturmuş bir ilişki yalnız bir tarafın değil, her iki tarafın mutluluğu kaybetmesine neden olur.Haklarını vererek!Değişiklik isteği veya aldatmak erkeklere verilmiş bir hak filân da değildir, bizde erkeğin (ve bazı kadınların) anlayamadığı şey bu... Beraberlik ya da evlilik özveri gerektirir, değişiklik ihtiyacını, isteğini herkes zaman zaman duyabilir ama o sözü vermiş, bir yükümlülük altına girmiş kişiler sözlerine sadık kalmak zorundadırlar.Aa "değildirler" diyorsanız o zaman dürüstçe açıklar, ayrılır ve istediğiniz şekilde yaşarsınız. Tabii size inanmış insanlara haklarını vererek.Yarın devam ederiz.

Devamını Oku

Dediğimi yap, yaptığımı yapma!

10 Haziran 2006

Başbakanımızın pek enteresan bir demokrasi anlayışı var; Herhangi bir kural veya yasak kendisine zarar veriyorsa ya da işine gelmiyorsa o kural yanlış ve değiştirilmeli, başkalarına zarar veriyorsa bir mahzuru yok.Keşke böyle bir demokrasi örneği yeryüzünde olabilseydi. Ama yok ve bu tür yönetimlere daha çok "dikta yönetimi" deniyor.Okurlarım "Türkiye'ye özgü felâket haberleri" ni sıraladığım yazımdan sonra "Başbakan'ın son sözlerini atlamışsınız, asıl felâket orada" mailleri göndermişler. Bir de dün benim 'Bu da aynı gün köşemin altındaki haberdi' diyerek yaptığım "Kız arkadaşının omzuna elini koyduğu için kafa atılan öğrenci" haberinin yorumu ile aynı gazetede birinci sayfada çıkan "Töre adına arkadaşıyla gezen kız öğrenciyi vurarak bitkisel hayata girmesine, arkadaşının da yaralanmasına neden olan canavar genç" haberi var tabii...Eksik kalıyor ama hangi birini yazalım ki? Bir veya birkaçını yazarken dehşet haberleri yağmur gibi yağıyor maazallah, yetişemiyoruz.Düşmana ihtiyaç yokİnanın bana şu ülkenin güzelliklerine bakmaya, yaşamaya vakit bulamıyoruz, bulduğum anlarda ise kendi kendime yüksek sesle 'Allah bize böyle güzel bir vatan vermiş, onu nasıl koruyup geliştireceğimizi düşüneceğimize birbirimizi parçalayıp duruyoruz. Düşmana bile ihtiyacımız yok, ne vahşi milletiz' diye söylenir oldum.Tarihte de hep böyleymiş maalesef; Türklerin birbirlerine kazık atma, sırtından vurma veya rehavete kapılıp her şeye boşverme huyları yüzünden iç kavgalarla, yönetim boşluklarıyla elimizdekileri kaybetmişiz. Düşmanlarımız hep bu ortamlardan yararlanmışlar.Hâlâ değişen bir şey yok.Yine takiyye!Başbakan Erdoğan'ın "Kökten dincilik" konusunda söylediği "Bu marjinal grupların Türkiye'de ağırlıklı esintisi yok. Medeniyetler ittifakı anlayışı içinde şunu anlamamız lâzım; olay fikir bazındaysa buna tüm insanlığın katlanması lâzım, silâhlı eylem bazındaysa karşı çıkmalıyız" sözlerinin evrensel olarak da, Türkiye için de kabul edilir, anlaşılır yanı yoktur.Bir kere "medeniyetler ittifakı;" bu demek değildir, tümüyle anlamından saptırılmaktadır. Zira köktendincilik zaten anlamı itibarıyla şiddet, baskı içermektedir. Örneklerinden sadece ikisi: Afganistan ve İran'dır. Talibandır, mollalardır."Fikir" ve "silahlı eylem" konusunda ise... Köktendincilik "silahlı eylem bazı"na geldiği anda 11 Eylül'ler, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu gibi olaylar ortaya çıkıyor ki "karşı çıkmak" için biraz geç oluyor.'Kedi' ne bazında!Ayrıca Tayyip Bey şiir (hem de eyleme teşvik, halkı kışkırtma anlamında) okuduğu için yargılandığında bunun demokrasiye aykırı olduğunu ülkenin her köşesinde haykıran ama kendisini kediye benzeten karikatüriste dava açan, şikâyette bulunan vatandaşlara hakaretle karşılık veren bir anlayışa sahip...Kedi benzetmesi gibi masum bir mesleki olay "düşünce bazında" sayılmıyor demek ki ama sonucunda eylem olduğu bilinen bir anlayış "medeniyetler ittifakı" na giriyor.Bu nasıl bir çelişkidir sormak lâzım.Töre adına beraber dolaşan gençleri vuranlara gelince; bu kadar vahşi cinayet girişimlerinin cezası doğrudan idam olmalıdır aslında... Ama haydi idam kaldırıldı, hiç affa uğramayacak "ömür boyu hapis" olmalıdır.Bu cezaları uygulamadığımız sürece daha nice gençlerimizi kurban vereceğiz.O suçluları hafif cezalarla kurtaranların da aynı suçu paylaştığına ve en azından ilahi adaletle cezalandırılacağına inanıyorum ben!

Devamını Oku

Mumcu'nun hilesi!

9 Haziran 2006

Haftalık'ta Erkan Mumcu'nun "27 yıllık sırrı" nı açıkladığı haberinin gazetede sürmanşet verildiği gün (Perşembe) ANAP'tan bir davetiye aldım."Yeniden İktidara Yürüyüş" teşkilat toplantıları için İstanbul il Başkanı Avukat Murat Akdeniz göndermiş, eksik olmasınlar.Eski partilerin hepsi iktidara yürüyorlar bugünlerde... Tabii zaman ne gösterecek, bu kadar aldatmacadan, yanıltmadan, takiyyeden ve "gelen gideni aratır" durumlarından sonra millet eski partilerden hangisine güven duyacak onu şimdilik bilmiyoruz.Bildiğimiz bir şey varsa çıkar için partiden partiye atlayan, daha parlak bir çıkış gördüğünde o dakika eski partisini tu-kaka ilân eden, bukalemun gibi renk değiştiren liderlere kolay kolay güvenilemeyeceği...Haftalık'taki haber VATAN'da "Adam vuran Genel Başkan" başlığıyla çıkmıştı.İlgiyle okumaya başladım ki spotun ikinci cümlesinde bir "Haaa..." çektim. O "haa"nın sebebi olan cümle şuydu: "1979'da bir ülküdaşını vurdu tam 59 gün cezaevinde yattı"...Silahın içinde kurşun olduğunu biliyormuş ama patlayacağını bilmiyormuş. Nasıl yani?? Bunu çocuk bile akıl edebilir di mi?Asıl mesele şu ki; inanan insanların hassas noktası olan dinin aynı zamanda tartışılması da güç bir konu olduğunu bilerek, istismar ederek oy toplayanlar nasıl "türban" diye tutturuyorlarsa (başka tutturacak konu yok çünkü, tek konulan kamusal alanda türban izni) Erkan Mumcu da bir değişiklik yapmış ve "ülküdaş"tan tutturmuş.Eskilerde de kalmış olsa "demek ki kökü bu" diyen MHP seçmeninden oy kapma durumları mümkün olur belki kimbilir...Ah keşke siyasetin içine doğmuş olmasaydım. Daha az kavrar, daha rahat ederdim emin olun!(Erkan Mumcu ya ANAP'taki son günlerinde söylem değiştirdiğini ve çok farklı konuşmaya başladığını da bir röportaj sonrası ben söylemiştim, o da bozulmuştu. Kısa süre sonra ANAP'tan ayrılarak AKP'ye geçti. Bilmem anlatabiliyor muyum?)Muhteşem karikatür!Birol Bayram'ın VATAN'daki karikatürlerine bayılıyorum biliyorsunuz, daha önce de yazmıştım. Dün yine müthiş bir karikatürü vardı: Müze Müdürü bir sandalyede horul horul uyuyor ve üstünde "Kültür ve Turizm Bakanı uyuyunca müze bekçisi de uyumakta sakınca görmez" yazıyor.Durum "Balık baştan kokar" veya "Atın ön ayakları nereye giderse arka ayakları da oraya gider" gibi sözlerin bir kanıtı...Karikatürdeki tek fazlalık Müze Müdürü'nün düzgün kıyafetiydi. Bizim gördüğümüz Müdür fotoğraflarında o bile yoktu.Uyuyan bir Kültür-Turizm Bakanı, Türkiye gibi tarihi değerleri ve turizmiyle ayakta duran (en önemli gelir kaynaklarımızın başında bunlar var) bir ülkede bu değerlerin başına getirilirse olacağı budur. Birol Bayram ne güzel anlatmış tek karede!Sonu nereye varır?Dün, "Kâbus mu bu, uyandırın beni" başlıklı yazımda, aynı gün içinde arka arkaya verilen Türkiye'ye özgü berbat haberlerden söz etmiştim.Yine o gün yazımın tam altında, verdiğim kötü haberleri hiç aratmayacak bir haber daha vardı:Selçuk Üniversitesi'nde bir erkek öğrenci kız arkadaşının omuzuna elini attığı için Abdullah isimli bir şahsın saldırısına uğruyor. Bu şahıs "Burada kızlara yaklaşmak yasak" diyerek öğrenciye kafa atıyor. Bu yetmiyormuş gibi, Dekanlık kız ve erkek öğrencinin mağduriyetini gidermeye çalışacak yerde "toplumun içinde hoş karşılanmayacak bir vaziyette bulundukları" iddiasıyla soruşturma başlatıyor.Olayların nerelere varabileceğini, bağnazlığın nasıl toplum yaşamını bozacak, toplumu tedirgin edecek boyutlara gelebileceğini görebiliyor musunuz?Bir üniversite öğrencisi kız arkadaşının omuzuna elini attığı için bu olaylarla karşılaşıyorsa yakında neler görebileceğimizi iyi düşünmek gerekir!

Devamını Oku

Kâbus mu bu, uyandırın beni!

9 Haziran 2006

Yarabbi nasıl haberlerdir bunlar, kötü bir rüya mı görmekteyiz?Yalnız benim değil, gelen mektuplardaki ümitsiz çığlıklara, korku ifadelerine bakarsanız hemen herkesin hemen hergün tekrarladığı bir cümle yukardaki... Dehşet verici bir gidiş içindeyiz."Bu da abartıyor" diyenlere dünkü haberlerden birkaçını alt alta tekrarlamak isterim;- "Malatya'dan sonra Diyarbakır'da yuva skandalı. 18'i kız ve aralarında 2-3 yaşında çocukların olduğu 34 çocuk kayıp."Şikâyeti yapan valilik... Yani Emniyet'ten anında telefonlarla da bilgi alabilecek olan kurum. Oysa ne diyor; "Bu çocukların akibetini öğrenmek için Emniyet Müdürlüğü'ne yazdık, iki yıldır cevap gelmedi."Bu söylenecek şey midir, Malatya skandalından sonra çocukları evine davet eden ve fotoğrafçılara poz veren (skandal duyulduğunda İngiltere'deki gezisini de kesmeyen) Kadın ve Aileden Sorumlu Nimet Çubukçu hanımefendi nerelerdedir, diğer yuvalarla -hiç değilse bu olaydan sonra- neden ilgilenmemiştir hep beraber düşünelim ve soralım. Bakan nerede?- Gazetelerin manşet haberlerinden biri; "Bu kez soygun Kahramanmaraş'ta. Uşak'taki Karun Hazinesi soygunundan sonra bu ilin müzesinde Pers dönemine ait 545 tane nadide gümüş sikke sahteleriyle değiştirilmiş." İlgili Bakan Atilla Koç hâlâ gülüyor. Tarihi hazinelerimiz talan ediliyor, yönetim nerede? (Korumayacaklarsa Avrupa ve Amerika müzelerine versinler, Allah kahretsin!)- Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim görevlilerinden "Prof. Dr. İlkay Şimşek üç gaspçının saldırısına uğramış. Şakak kemiği ve kaburgaları kırılmış."- "Bolu Köroğlu Devlet Hastanesi'nde ilkokul mezunu görevliler hastalara dikiş atıyor, pansuman yapıyormuş." Başhekim Erdal Kaya haberi doğrulamış ve "personel eksikliğinden dolayı bu tip çekirdekten yetişen arkadaşları kullandıklarını" söylemiş."Ameliyat da yapıyorlar" demediğine şükür... "Bu tip" başhekim ve Sağlık Bakanı koltuklarında ne hakla oturtuluyorlar?- Bursa'da bir okulda "Öğrencileri gürültü yapmayın diye uyaran öğretmen taşlı ve döner bıçaklı saldırıya uğramış."Okullarda şiddet ayyuka çıkarken İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları hâlâ ne yapıyor? Seslerini, önlemlerini millet olarak neden duyamıyoruz?- Töre cinayeti denen çağdışı kadın cinayetleri son hızıyla sürüyor. Eniştesi tarafından tecavüz edilen kızı evlendirip sonra da vuran baba ve ağabey için anne "İkisini de asın" derken Kadın Bakanlığı, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları neden hâlâ bu ciddi sorunu çözmek için öne çıkmıyorlar, neyle meşguller?- "TRT çalışanları Hükümet baskısına, dini yayınların artmasına isyan ederek eylem yapmış ve sesleri duyulmasın diye TRT elektriği kesmiş"...Hepimizin bildiği bir gerçeğe demokratik bir ülkede itiraz hakkı yok mudur? Devlet televizyonu hükümetlerin oyuncağı mıdır ve bu rezalet hangi ülkede görülmüştür?- "RTÜK araştırmasına göre çocuklar en çok Polat Alemdar'a benzemek istiyormuş"... Bunu yazdığımızda itiraz eden meslektaşlar nerede? Bu programların reklâmları ne zaman kesilecek?Yeter artık, bırakın kurumlarla çatışmayı, iktidar, güç peşinde koşmayı da çalışın artık. Bu millet rahatı, huzuru hiç mi haketmiyor? Vicdana, Allah korkusuna ne oldu?"İmar yapın, paraları alın", gerisini boşverin! Hangi şehrimize şöyle bir baksam içim acıyor, hepsi ya birer zevksizlik örneği halinde veya neredeyse oldu, olacak...Osmanlı döneminde bugüne kıyasla müthiş bir zevk varmış, ahşap güzel evler, yalılar, muhteşem saraylar yapmış bırakmışlar. Bir de şimdi bakın; buyrun Adana'daki taş yığınlarına, çirkin yapılaşmaya, İzmir'e ve hattâ Boğaz'a bakın...Güzelim İstanbul Boğazı' nın bile yeşili giderek yok oluyor, her köşe binalarla, sitelerle doluyor. Yılmaz Erdoğan'ın "Organize İşler" filmindeki güzel İstanbul manzaralarında, tepeden çekilen sahnelerde nasıl belli oluyordu plânlamasız şehrin çirkin binaları...Maliye Bakanı Kemal Unakıtan önce "devlet malıyla ranta son vermek için" imarsız Hazine arazilerinin satışını durdurmuş, sonra ise bu arazilerin "satılarak ekonomiye kazandırılması için" 81 belediyeye bir an önce imar plânı hazırlamalarını bildirmiş.Böylece belediyelere satış üzerinden pay aktarmak mümkün olacakmış.Tabii artık hiçbir şeye inanamaz hale geldiğimiz için ben hemen bunu "rantın şekil değiştirmesi" olarak algıladım.Eskiden imarsız Hazine arsalarını ucuza alıp, imar plânı çıkararak rant elde ediyorlardı, şimdi ne kadar boş arazi varsa hepsini taş yığınlarıyla doldurup pay alarak elde edecekler (ki Belediye Başkanlan arasında bunu yapanları bolca görüyoruz). Sonuçta iktidardan olan belediyelerin çok daha kolay ve bol "pay" alacaklarına kesin gözüyle bakmak mümkün.Beni ilgilendiren ise şehirlerimizin, sahil beldelerimizin, bir daha asla düzeltilemeyecek hale getirilmesi... En ufak bir zevke sahip olmayan, tek isteği "Çin Seddi'ne benzer şekilde siteler döşenmek ve parayı kapmak" olan birileri çevreyi talan edecekler.Nasıl durduracağız, nasıl önleyeceğiz bunu, bir fikri olan var mı?

Devamını Oku

İhtiyaçtan satılık çete!

8 Haziran 2006

Herhangi bir tarafa çamur atmak, başına çorap örmek isteyenler artık zahmet etmesinler millet bu çete olaylarının hiçbirine inanmıyor. Tam anlamıyla suyu, pardon ...u çıktı bu işin.İki gün önce bir mektup geldi ki olayın tam özeti... Gülünecek konu değil ama sinirlerim bozuldu, epeyce güldüm. Yazının başlığı "İhtiyaçtan satılık çete!".. Girişi ise şöyle:"Her türlü bomba konur, suikast yapılır, adam kaçırılır. Bilumum basına bilgi sızdırma, dezenformasyon, yargılı ve yargısız infaz yapılır. Çeteyi alana bir kamyon C4, iki kamyon TNT, bir eşşek yükü hayalet(!) tabanca bedava!"Ve devam ediyor:"Şaka bir yana ülke çeteden geçilmiyor yahu, basın çete haberleriyle dolu. 'Vatan, millet, Sakarya' diyerek üçünü de götürmek isteyen çakal çetesi de var. Üstlerine vazife olmadığı halde gazetecinin, siyasetçinin hesaplarında izinsiz gezeni de. Din, iman edebiyatıyla Müslümana Müslüman propagandası yapan da var. Aynı edebiyatla bırakın kesesini, yedi sülalesini zengin eden de.Ülkeye çok miktarda Glock tabanca sokup reklâmını basına yaptıran da! İyi de bunların hepsi niye bu dönemde patladı?Paradaki enflasyonu düşürdüler ama çete enflasyonunu patlattılar. Peki çeteleri ihraç etsek cari açık kapanır mı?"Memleketin bin tane iç/dış sorunu varken, Avrupa Birliği "üyeliği askıya alma" ihtimalinden söz eder, AB temsilcisi "Türkiye'nin gidişinden endişe duyduğunu" dile getirirken, askerlerimiz PKK terörüne 5'er 10'ar kurban gitmeye devam ederken biz hâlâ iç kavgalarla, hergün yenisi ortaya çıkan garabet çetelerle uğraşıyoruz.GülüyoruzAKP'nin fazladan bir uğraşısı daha var; bir yandan işine geldiğinde demokrasiyi diline dolayıp diğer yanda parti içinde eleştiri yapan isimleri demokratça(!) kesin ihraç için disiplin kuruluna göndermek...Durum böyle olunca halk da fırlatıp "İhtiyaçtan satılık çete" komedileri yazıyor işte...Hiç değilse gülüyoruz ağlanacak halimize... Ellerine sağlık!(Not: Bu yazıyı yazan bir tek "enflasyon"un da eskisi gibi kalmadığını, kalmayacağını hesaba katmamış. Bu istikrarsız ortamda ne kalıyor ki ekonomi kalsın, enflasyon kalsın.)Bakan neden gülüyor?En değerli kültür miraslarımızdan birinin, ABD'den getirilen Karun Hazinesi'nin en değerli parçası çalınmış.Bu eserlerin orijinallerinin sık sık ve kolayca sahteleriyle değiştirildiği açıklanıyor. Yırtık blucinli, kirli sakallı (böyle önemli bir müzenin müdürü olduğuna inanmak güç) Müze Müdürü'nün olaylara adı karışıyor. Dolmabahçe Sarayı'nda (bile) yasak bölümlere dışardan isteyen veya ayrıcalıklı birilerinin girip çıktığıhaberleri bize ulaşıyor.İzmir-Alaçatı gibi en turistik beldelerde yolların delik deşik, dehşet verici görüntüleri basında yer alıyor.Ve Turizm/Kültür Bakanı Atilla Koç hep gülüyor, eğleniyor.Bu ülkenin tarihi ve turistik varlıklarının onun eğlencesi olmadığının, bu konulardaki sorumluluğun kendisine ait olduğunun farkına da varamıyorsa orada neden oturuyor, anlayan var mı?

Devamını Oku

Hediye yerine yardım!

7 Haziran 2006

Dün öğle yemeğinde çok sevgili arkadaşım Emine Özilhan'ın davetlisiydim.Oğlu İzzet'in üniversite mezuniyet töreni için (ben ona söylemiştim 'çabuk geçer' diye) uzun süredir Amerika'da olan Emine Özilhan kalabalık bir grup arkadaşıyla hem özlem giderip hem de herkes tatile kaçmadan güzel bir müzik eşliğinde hoş bir yaz günü geçirmek istemişti.Salona girer girmez duyduğum ses ve müziği hemen tanıdım. 'Özgün müzik yapmak, özgün yorumcu olmak zordur' diyoruz ya olay bu işte. Ferhat Göçer de, yorumcu sayılamayacak isimlerle aynı kategoride "ödül adayı" yapılmasına bunun için kızmaktaydı.Gerçek yorumcuları sesinden, tarzından tanırsınız ve bu ses, bu yorum Atilla Demircioğlu'na aitti. Gitar eşliğinde yine nefis bir müzik ziyafeti sundu, öyle ki restorandan ayrılırken kendimi mutlu ve dinlenmiş hissediyordum.Yemekte yanımda oturan deneyimli, kıdemli gazeteci Reyhan Çan'ın konuşmamız esnasında yaptığı öneriyi de mutlaka duyurmak istiyorum, son derece doğru bir düşünce çünkü...Reyhan Can diyor ki; "Bu tür yemekler sık sık yapılıyor, davete katılanlar genellikle teşekkür etmek için ertesi gün davet sahibi arkadaşlarına çiçek veya hediye gönderiyorlar. Oysa bunun yerine davetlerde bir kutu açılsa ve her seferinde bir eğitim, sağlık derneğine, vakfına ya da "Bolluca Çocuk Köyü" gibi kuruluşlara yardım toplansa şüphesiz hem davet sahibi memnun olur, hem de sosyal bir dayanışma ortamı oluşur."Ben aynı teklifi senelerce, her yılbaşı öncesinde firmaların gönderdiği hediyeler için yapmıştım. Hediye yerine öğrencilere burs veren veya isme ağaç diken çok firma oldu.Bu öneri de desteklenirse kimbilir ne kadar yardım toplanır... Düşünelim diyorum, düşünelim ve uygulayalım.Siz ne dersiniz?Çılgın Türkler'i beğenemedi mi?Hadi Uluengin dün Hürriyet'teki yazısında çetelerden söz etmekteydi. Tamam onu anladık, tam zamanı; çetelerin ortaya dökülmek için bekledikleri gün buymuş demek ki ve durum böyle olunca isteyen yazar... Hepimiz de yazıyoruz.Benim itirazım, o araya Çılgın Türkler kitabıyla dalga geçmeyi de sıkıştırmış olmasına. Satış rekorları kıran, her okuyanın hayran kaldığı, bu ülkenin kuruluş ve kurtuluş mücadelesini anlatan ve pekâlâ araştırmacılık gerektiren bir kitaptan ne istediğini anlayamadım.Alay edebildiğine göre okuduğuna bile emin değilim. Bence bir okusun, o zaman çeteleri bahane ederek memleket sevgisiyle dalga geçilmemesi gerektiğini anlar."Vatan kurtarmak" iddiasıyla ortaya çıkan çeteleri eleştirmekle "vatan kavramının ayağa düştüğünü, içerik yitirdiğini" söylemek farklı şeylerdir.Bu kavram bazılarımız için hiçbir zaman ayağa düşmeyecek, içerik yitirmeyecek bir kavram bence... Kurtarılmış ve hediye edilmiş olarak üstüne oturunca bazılarımız öyle sanıyor o kadar!Çöpünü bırakana hakaret!Bin defa yazdık, anlatmaya çalıştık. Medeni ülkelerde (yani "bizim gibi olmayan") insanlar parkta köpeklerini gezdirirken onun geride bıraktığı kakaları bile eline geçirdiği torbalarla topluyor. Bu, köpek sahibi için pek zevkli bir vazife değil elbette ama kendilerine ait bir canlının çevreyi kirletme, başka vatandaşları rahatsız etme hakkının olmadığının bilincindeler.Senelerdir yazıp duruyoruz ama anlayan yok. Bizde tekneler kendi gezdiği denizleri, yalılar kenarında oturdukları Boğaz'ı, bazı canlı varlıklar (veya yaratıklar mı demeli) ise pikniğe gittikleri ormanları, kendilerinin ve başkalarının girdiği havuzları çöplüğe, tuvalete çevirmekten hâlâ utanmıyorlar.Dün VATAN soruyordu; "Belediye bu çöpleri toplasın mı?"Elbette bırakılmasına izin verilmişse toplanacak. Ama önlem almak gibi bir çözüm de mevcut.Önce her yere "yiyip içtikten sonra çöplerinizi geride bırakmaktan utanmalısınız. Kediler bile kendi pisliklerini örtüyor. İnsan iseniz bunu yapmayın" gibi tabelalar asılsın, uygulamayana para cezası verilsin. Hoş değil ama anlamayana, sorumluluk duymayana gerekiyor. Sonra da belediyeler piknik alanlarına özellikle tatil günlerinde gözcü koysun ve para cezasını anında toplasın.Bakın nasıl kesiliyor saygısızlık!

Devamını Oku