Bir adamla bir kadın...

30 Haziran 2006

Din konusu hassas bir konu. Ve hassaslığı malûm olduğu içindir ki onu istismar edenlere, siyasi rant sağlamak amacıyla kullananlara karşı çıkmak kolay olmuyor."Bu söylediğiniz yanlış", "Bu yaptığınız yanlış, amacınız uğruna toplumu din üzerinden bölemezsiniz" dediğinizde hemen birilerinden itirazlar geliyor:"Dindarlardan ne istiyorsunuz, yoksa siz dinsiz misiniz?"O zaman da verilecek tek cevap kalıyor: "Size ne, siz Allah mısınız?"Tabii aynı hassasiyet; kendini "din elçisi" zannederek ve etrafındakileri de usta taktiklerle buna inandırarak sürekli dinden, inançtan söz edenleri ağzınıza aldığınızda da görülüyor.Dün bir üniversite öğrencisi "Yazılanlardan hoşlanmayanlar VATAN gazetesi için 'O zaten solcu gazete, solcularda Allah korkusu yok' diyorlar. Gençlerin de beyni yıkanıyor" sözlerinin yer aldığı bir mail göndermişti.Hâle bakar mısınız? Farklı görüşleri yok etme çabasına bakar mısınız?Bir kere bu ülkede kimin "neci" olduğu hiç belli değil. Belli olsaydı yapılan anket sonuçlan bu kadar şaşırtıcı çıkmazdı.İkincisi, diyelim ki haklılar ve hepimiz solcuyuz; insanların yüreğindeki duygulan Allah'ın kendisinden başka kimse bilemeyeceğine göre solcuda Allah korkusu olmadığını kim, ne hakla söyleyebilir?Uzun lafın kısası bir din kargaşasıdır sürüp gidiyor. Şimdi üstüne bir de "cumhurbaşkanlığı seçimi" konusu çıkardılar; "ben olacağım, sen olacaksın, o olacak" diye, öte yanda ekonomi sapır sapır dökülüyormuş, zamlar ardı ardına geliyormuş, paramız pul olmuş kimsenin (ve hele Hükümetin) umurunda değil. Varsa yoksa kişisel veya partisel çıkarlar!Ben aslında bugün Süleyman Ateş'in 27 Haziran Salı günkü yazısından söz etmek istiyorum, gelecek tepkileri düşünerek yukarıdakileri önceden yazdım. Ateş "Günah olan düşünce kirliliğidir" başlıklı yazısında;"Bir erkeğin, kendisine nikah düşen bir kadınla veya kızla yalnız bulunması, eğer içinde şehvet düşüncesi, cinsellik duygusu uyandırırsa günahtır, yasaktır (...) Peygamberimiz 'Bir adam, bir kadınla yalnız bulunmasın, aksi takdirde üçüncü kişi şeytan olur' buyurmuşlar, üçüncü bir kişinin bulunmasını öğütlemişlerdir. Kişinin kalbine, düşüncesine dikkat etmesi gerekir. Asıl günah olan düşünce kirliliğidir" diyordu.Hadiseleri kim seçecek?Bu yazıyı anlamadığını ve böyle bir hadis olabileceğine de inanmadığını bildiren okur mektuplarkı geldi. Ben de Süleyman Ateş'e 'Hadislerin çoğunun bugüne hatalı şekilde aktarıldığı, Peygamber'in söylemediği çok sayıda sözün ilâve edildiği Diyanet İşleri ve birçok din bilgini tarafından söylendiğine göre bunun doğruluğuna nasıl inanıyorsunuz? inanmak için hangi kanıdan arıyorsunuz?' diye sordum."Hadis'in kaynağı sağlam... Önemli olan aktaran şahıslar arasında kopukluk olmaması" cevabını verdi.'Peki Kur'an'da buna benzer bir ayet var mı?' soruma ise "Yok ama 'kadın da, erkek de namuslarını korusunlar, gözlerini sakınsınlar' diyen ayet var" dedi.Sayın Ateş haklı böyle bir ayet var ama o ayet kadınla erkeğin yanyana bulunmaması gerektiğini söylemiyor. O zaman Hz. Peygamber kendi namusunu koruyabilen, onurlu, akıllı, yetişkin insanların birarada bulunmasının günah olduğunu, üçüncü kişinin şeytan olacağını neden söylesin?Ve kadınla erkeğin hemen her yerde aynı ortamlarda bulunduğu, birlikte çalıştığı bir dünyada bunu nasıl uygulayabilirsiniz?Harem selâmlık yaparak, İran'daki gibi stadyumlara bile kadınları sokmayarak, her köşeye din polisleri koyarak mı?Önce "okusunlar" deyip, sonra sınıflarını, araçlarını, asansörlerini, restoranlarını ayırarak mı? Daha sonra da kadına çalışmayı yasaklayarak mı?Ayrıca, her erkeğin kafasının içini görmek mümkün olmadığına göre kadına çarşaf bile giydirseniz sağlıklı çalışmayan kafalarda, uzaktan gördüğünde de şehvet duygulan uyanmayacağını nereden bilebilirsiniz? Göz zinasına dahi inananlar olduğuna göre sının nasıl koyacaksınız?Kendisine nikah düşen (yabancı) kadına kötü gözle bakmamak, içini temiz tutmak tümüyle erkeğe ait bir sorundur. Hz. Muhammed gibi akıllı bir insanın da; erkeğin sorununa "kadını saklayarak" çare arayacağına inanmak çok güçtür. Yanlış hadislerin ciddi şekilde ayıklanması gerekiyor.

Devamını Oku

Cep telefonları ve 'AB için Türkiye'!

30 Haziran 2006

İzmir'de katıldığım "Uluslararası Kadın Çalışmaları Konferansı" ndan söz etmiştim ama kısaca değinmek istediğim birkaç önemli nokta eksik kalmıştı. Bugün onları tamamlamak istiyorum."Avrupa Birliği'nin Kadının Sosyo-Ekonomik Gelişimine Katkıları" isimli konferansın konusu iş alanında, evde, siyasette, sokakta, hamilelikte, yaşlılıkta kadınların karşılaştığı haksızlıklar ve çözümleriydi. Çoğunlukla da şiddetti.Ve birçok konuşmacının vurguladığı gibi şiddet global bir sorundu ama ağırlıklı olarak "erkek tarafından kadına" uygulanmaktaydı.Son derece güzel bir organizasyonda AB ülkelerinden İzmir'e, Türkiye'den yapılan davetle gelen uzmanların konuşmalarını; deneyimlerini ve aktardıkları diğer bilgileri dinlerken sık sık çalan cep telefonlarıyla irkildik. O da yetmedi bazı gruplar konferans sırasında kendi aralarında yüksek sesle konuşup gülerek konuyu ve konuşanları ne kadar ciddiye aldıklarını(!) anlattılar.Bilmeden konuşanlar!Bu tür hatalara bir türlü son veremeyişimizin nedenlerini incelemek üzere de başlıbaşına bir konferans düzenlenmesi gerekiyor galiba... Yıllar geçiyor, biz değişmiyoruz.Bir de "hiçbir fikrinin olmadığı konularda görüş bildirme" meraklılarımız var. Kırk yıldır Türkiye'de yapılan çalışmaları, kadın hareketinin hızlı gelişimini ve kazanımlarını, önemli yasaların kadın-erkek birçoğumuzun gayretiyle değiştirildiğini (bir kısmı da AB'nin gayreti olmadan değişmeyecek gibi görünse de) bilmeden, izlemeden, ilgilenmeden, kalkarak Avrupalı hanımların önerilerini ilk kez duyuyormuşuz gibi hak verenler, "ay ne güzel sizden öğrendik" diyenler, bununla da yetinmeyip Türk kadınlarını "Haklarını istiyorlarsa onlar da birleşsinler" veya "Sandığa gidip oy versinler" sözleriyle ilgisizlikle suçlayanlar...Orada yeterince itiraz ettim ama bir kez de buradan uyarmak istiyorum; yüzlerce STK gönüllüsüne, hukukçuya, emek veren herkese ayıp oluyor. Üstelik "salakmışız gibi" küçük düşüyoruz.Yemekte yanımda AB'de de görevli bir uzman; Sylvia Walby oturuyordu. Hazır onunla konuşurken "AB'ye girmenin siyasi açıdan Türkiye ve Avrupa için ne kadar önemli olduğunu" anlatmaya çalıştım.Türkiye gibi "medeniyetler arasında köprü olan" bir ülkenin AB'nin içinde olmasının önemini anlattığım Walby'nin "Avrupa için Türkiye'nin diğer ülkelerden hiçbir farkı yok" cevabıyla da resmen morardım.Çaktırmadan devam ettim:"Ama o zaman korktuğunuz terör size daha yakın olacak, Türkiye arada tampon işlevi görüyor, bir Müslüman ülke olarak kökten dincilere, aşırı uçlara doğruyu göstermesi daha kolay..."Bu kez sinirli bir şekilde güldü:"Teröristler bizim de içimizde zaten, görmüyor musunuz? Londra olayları vb..."Söyleyecek bir şey kalmamıştı. 'Ben gidiyorum' diyerek vedalaştım ve moral bozukluğumla başbaşa uzaklaştım.Umalım da bütün AB "Walby gibi" düşünüyor olmasın!Hızlı İgilizceSadece beni rahatsız etmiyor bunlar ama kalem benim elimde olduğu için iş de bana düşüyor. Geçen hatta yine 2 uçak yolculuğum vardı. O da 2 kez uçak sandviçi yemek anlamına geliyor.Buzdolabından çıkmış, aç olsanız bile zor yenecek cinsten soğuk, nemli bir sandviç. İçinde küçük kaşar parçaları ve minik bir parça kırmızı biber...Hani görünce "Keşke havaalanında satılan iştah açıcı sandviçlerden alsaydım" diyor insan ama o anda yapacak bir şey yok. Kaç defa yazdık, bin kez tekrarlasanız da değiştirmiyorlar; açsan nasılsa yiyeceksin, ne gerek var?Sizi bilmem, benim sandviç sıkıntıma bir de hosteslerle pilotların kötü İngilizcesi ekleniyor. Yabancı yolcular için İngilizce anons yapıyorlar, maalesef çoğunda yabancı dil 10 üzerinden 3...Traji komik olan ise İngilizce eksikliğini konuşmalarını hızla okuyarak kapatabileceklerini zannetmeleri. Hiçbir şey anlaşılmadığı gibi anlaşılan kelimeler de bilmediklerini hemen ortaya koyan öyle yanlış vurgularla söyleniyor ki gülmemek (veya utanmamak) elde değil.Türk Hava Yolları madem ki işe alırken İngilizce aramıyor, hiç değilse sonradan dil dersi verdirsin hostes ve pilotlara...Bu garip durumu sonsuza kadar sürdüremez herhalde!

Devamını Oku

Yazar ne yazar?

29 Haziran 2006

Kanaltürk'te Fethullah Gülen'le ilgili olarak "2 numaralı adamı" denilen Nurettin Veren'in yaptığı konuşmaların bazı bölümlerini dün köşemde verdim.Hemen o gün çok sayıda mektup geldi, bunlar arasında "Bu millet Fethullah Gülen'i tanıyor, anlaşılan siz hiç tanımamışsınız" diyenler (o iddialar bana ait değil ki), Nurettin Veren'e verip veriştirenler, onu Sabetayist ilân edenler, TÜSİAD'ı da onunla birlikte Sabetayist ilân edenler, bana kızanlar, teşekkür edenler vardı.Bir de "Neden yorum yapmamışsınız, o açıklamaların altında sizin yorumunuzu da beklerdik" diyenler... Yorum yapmadım çünkü bu konudaki gerçekleri tümüyle anlamış değilim. Ama programdaki açıklamalar binlerce kişi gibi beni de çok şaşırttığı, "tekrar yayınlanacağı" da söylendiği için bir kısmını köşeme aldım.Konuyu araştırmak benim işim değil, onu ilgili merciler yaparlar ama bu kadar sıradışı olayları duyunca haber olarak, daha önce de yaptığım gibi yazılarımda yer verebilirim. Dün de yazımda sadece duyduklarımı aktardım ve 'birçok devlet kuruluşunda, Emniyet teşkilatında yayıldığı söylenen bir anlayış hakkında söylenenler önemlidir' dedim. Hâlâ aynı fikirdeyim.Öte yanda yapılan herhangi bir dinci faaliyetle veya siyasette, devlet yönetiminde din/inanç istismarı yapılmasıyla aynı görüşte olmayan veya "laik cumhuriyete sahip çıkan" herkese Sabetayist etiketinin kasıtlı olarak yapıştırıldığını da daha önce günlerce yazmıştım.Nurettin Veren Sabetayist midir, öyle ise 35 yıl neden "cemaat" te ikinci adam olarak yer verilmiş ve birçok kuruluş ona teslim edilmiştir bilemem. Ama TÜSİAD gibi iş alanında en başarılı isimlerin, yöneticilerin bulunduğu ve bu isimlerin arasına yenilerinin de katıldığı çok önemli bir sivil toplum kuruluşunun toptan Sabetayist ilân edilmesine ancak gülerim. Herkes de güler.Bunu söyleyenler, her bir isim hakkındaki iddialarını soy, sop belirleyerek kanıtlamak zorundadır. Aksi komediden ibarettir.Benim bu konuda yazacaklarım da bundan ibaret!Baykal, DYP ve AKP!VATAN'ın yaptırdığı seçim anketini değerlendirirken CHP'nin "ana muhalefet partisi" olarak yeterli proje sunamayışından, kendi bünyesindeki farklı sesleri susturmasından söz ederek 'o gerilerken DYP yükseliyor' demiştim.Bazı okurlarımız "DYP nasıl bir farklı proje sundu ki CHP için böyle yazdınız" diye sordular. Aslına bakarsanız ben aynı şeyleri TV programıma konuk olduğunda Deniz Baykal'a da açıkça söylemiştim. Halk yapıcı tenkitler, yeni öneriler, projeler bekliyor. Türkiye'nin her zamanki şanssızlığı iktidarların "özeleştiri yapma ve eleştirilere kulak verme" niteliğine sahip olmaması yanında muhalefet partilerinin yeni, farklı projelerle ortaya çıkamamasıdır.Küskünleri topluyor!Bugün de hepsi aynı yolda yürümekteler.DYP farklı olarak "Ben bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırırım, kutuplaşmaları önlerim, vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlarım" diyor ve nasıl yapacağı hakkında biraz fikir veriyor. Bir farklılığı daha var; Tansu Çiller döneminde küstürülmüş, kızarak kenara çekilmiş partilileri tek tek geri dönmeye ikna ediyor. Halkın arasına giriyor.İşte CHP bunu yapmıyor, yapamıyor. Ne gençleri, ne Meclis dışında kalmış, deneyimli, değerli isimleri ne de küskünleri çatısı altında toplayamıyor. Halka inemiyor. Güçlü bir demokratik sol parti tabanı yaratma gayreti göstermiyor.Bununla birlikte bu tür hataları yalnız CHP'nin (veya Baykal'ın) yaptığını düşünmek de büyük haksızlık olur. Örneğin AKP'nin, Eskişehir Kongresi'nde "Tayyip Erdoğan'a rağmen" kazandıkları için 11 Başkanını ve yönetimi feshettiği yeterince duyuldu mu?Hiçbir mâkul sebep gösteremeden, seçilmiş başkanın gıyabında onu görevden alıyorlar...Başkalarının "demokrasisini" her fırsatta tenkit eden Erdoğan'a da bir sormak lâzım;Bu hangi demokrasi ve etik anlayışına uyar?Artık liderlerin aklını başına toplaması kadar bizim de sadece bazı isimleri günah keçisi seçip diğerlerinin yanlışlarını göz ardı etmekten vazgeçmemiz gerekiyor!HYP nerede?Bu arada VATAN'ın anketinde Yaşar Nuri Öztürk'ün Genel Başkanı olduğu HYP'nin neden görünmediğini soranlara onun yüzdesinin de "Diğer partiler; %4,1" arasında bulunduğunu hatırlatmak istiyorum.

Devamını Oku

Fethullah Gülen'i tanımak...

28 Haziran 2006

Pazartesi akşamı Kanaltürk'te Fethullah Gülen'in uzun süre bir numaralı adamı, onun kuruluşlarının da hissedarı ve yöneticisi olan Nurettin Veren'in konuşması vardı.Gülen adına siyasetçilere ve medyaya yakınlaşma görevlerini de üstlenen (ünlü liderlerle fotoğraflarını da gösteren) ve daha sonra "Fethullah Hoca"nın dini nasıl kendine göre şekillendirmek istediğini, kendisine "peygamberler üstü, yarı Tanrı" kimliği kazandırmaya çalıştığını ve okullarına giden gençlerin beyninin yıkandığını görünce tenkitlere başladığını anlatan Nurettin Veren bu noktadan sonra ise hisselerine, sahte imzayla el değiştirildiğini söyledi...Devletin içinde hakimiyet kurmuş devlet gibi bir örgüt olduğunu...Bütün FEM dershanelerinde dinleme cihazları bulunduğunu ve Gülen'in en yakın arkadaşlarını bile dinlettiğini. Okullarda, dershanelerde Gülen cemaati toplantıları yapıldığını. "Abi"lerin cemaatin ideolojisini benimsetmek üzere öğrencileri baskı altında tuttuğunu...Bu okullara çocuklarını iyi niyetle gönderen velilerin sonradan "Bizi beğenmeyen, dinimizi, inancımızı sorgulayan gençler olarak geri döndüler" dediğini...Gülen'in müritlerinin kedisi, köpeği gibi her dediğine uyarak yerlerde oturduğunu...İsmi de Fethullah Gülen tarafından verilen Asya Finans'ın kuruluşunda Tansu ve Özer Çiller'in desteğini...Gülen'in Hıristiyanlık-Yahudilik ve Müslümanlığı birleştirerek bir dünya dini kurmayı amaçladığını...Müritlerine "O Amerika'dan bile kafanızdakileri okur, sizi görür" dendiğini, oysa bunun "Tanrı'ya şirk koşmak" anlamına geldiğini... Son peygamberin Muhammed olduğu bilindiğine göre İslam'ı bile manipule ettiğini...Fethullah Gülen okullarında yetişenlerin ABD'ye gönderilerek Türkiye'ye döndüklerinde iyi konumlara daha kolayca gelmesinin sağlandığını.Bir dönem, cemaatin erkeklerine "devlette daha kolay yükselmek için başı açık kadınlarla evlenmeleri" şartının konduğunu...Neden susmuş?Anlattı, anlattı. "Fethullah Gülen örgütünün zarar verdiğine inanıyor musunuz" sorusu ile Kanal'ın yaptığı ankete programın sonunda 81 bin kişi katılmıştı ve sonuç "yarı yarıya inanıyor"; yüzde 50'ye yüzde 50 çıktı.Buna karşılık Nurettin Veren "O 'hayır' oylarının çoğu cemaatten geliyor. Asker disipliniyle katılmışlardır" gibi bir açıklama yaptı.Programa mesajlarıyla katılan izleyiciler arasında "duyduklarından dehşete düştüğünü" söyleyenler olduğu gibi "Nurettin Veren 35 yıl neden susmuş" sorusunu soranlar da vardı.Veren, bu soruya yüksek sesle "Evet ben toplu hipnozdan ancak uyandım. Cemaatin gidişini beğenmediğimi, raydan çıkıp ihanet noktasına varacak şekilde stil ve tarz değiştirdiğini, okullardan mezun olanların "Fethullahçı" yapıldığını onlara da söyledim. Ve bu görevi de cemaatin içindeki safların uyanması, herkesin gerçekleri öğrenmesi için yapıyorum" cevabını verdi.Vakıf bağışlarıyla kurulan Şifa Hastanesi'nin nasıl holding olabildiğine, cemaatin kısa sürede bu kadar zenginleştiğine de dikkati çekerek...Özellikle "Emniyet" teşkilata ile bazı önemli devlet kurum ve kuruluşlarında "Gülen'ci" bir anlayışın hızla yayıldığının söylendiği günlerde çok önemli açıklamalardı.Ftogram yakında Kanaltürk'te yeniden yayınlanacakmış, merak ediyorsanız hâlâ izleme şansınız var.Büyük bir kayıp!Ben Arif Mardin'le hiç tanışmadım. Ama iki gün önce kızkardeşi sevgili Betûl Mardin'i yemeğe davet etmek için aradığımda "onu kaybettiğimizi" öğrenince çok değerli bir dostu kaybetmiş kadar üzüldüm.Ekonomi eğitimi almasına rağmen içindeki müzik aşkını bastıramayarak "Quincy Jones" bursuyla ABD'de müzik eğitimi alan, kendisi gibi dünya çapında ün sahibi olan Ahmet Ertegün'le birçok projede birlikte çalışan ve en ünlü müzik sanatçılarının başarısında rolü bulunan Arif Mardin, 40 yılı aşan kariyeri süresince 60'a yakın altın ve platin plâk ödülü almış.1990'da Ulusal Kayıt Sanatları ve Bilimleri Akademisi'nin "Ünlüler Listesi 'ne seçilmiş. "Yılın Yapımcısı Grammy Ödülü" nü kazanmış. Bee Gess, Aretha Franklin, Bette Midler, Barbra Streisand, Norah Jones gibi ünlü sanatçı ve müzik gruplarıyla yaptığı çalışmalarla son 40 yılda müziğe yön veren dünyadaki en önemli isimlerden biri olmuş.Bunları duyan herkes hiç şüphesiz Arif Mardin'in kaybının "büyük bir kayıp" olduğuna en az benim kadar inanmıştır.Yaşadığı sürece onunla gurur duyduk, şimdi de ona Allah'tan rahmet, Betûl Mardin'e ve tüm ailesine başsağlığı diliyoruz. Yeri cennet olsun.

Devamını Oku

Rahşan Hanım neden hastanede değil?

26 Haziran 2006

Rahşan Ecevit "sağlı sollu ittifak" için siyasi parti genel başkanları ve Süleyman Demirel'le görüşmelere başlamış.Seçim öncesi ittifak yapılarak, dağınık/bölünmüş haldeki sağ ve sol partileri aynı çatılar altında toplayarak hem insanlara güçlü alternatif seçimler sunmanın, hem de barajı yalnız başına aşamayacak partilerle seçime gidip oyların kaybedilmesine engellemenin doğru olacağını, geçen seçimde bunu yapmayı reddedenlerin sonucu gördüğünü hepimiz biliyoruz.Ama bu konu neden Rahşan Ecevit'e kalıyor onu bilemiyoruz. Son parlak fikrinin(!) dikkate alınmasıyla on binlerce suçlu, adalet hiçe sayılarak serbest bırakılmış, bunların bir kısmı aynı suçlan işlemeyi sürdürmüştü.Ayrıca, kendisine acil şifalar diliyorum ve siyasi deneyimine de saygı duyuyorum ama Bülent ve Rahşan Ecevit artık siyasette zamanlarını tamamladıklarını, ülkenin daha genç ve dinamik beyinlere ihtiyacı olduğunu neden anlamak istemiyorlar?Kenara çekilmek, bunun zamanının geldiğini kabul etmek bu kadar zor mu?Millet onlar ve "onlar gibi düşünenler'den bıktığı için geçen seçimde CHP dışındaki eski partileri tümüyle silmişti... Sonuç yalnız o partileri ve seçmenlerini değil bütün Türkiye'yi etkiledi...Neden hâlâ kişisel ihtiraslarına gem vurmaları gerektiğini kabul edemeyecek kadar bencil davranmayı sürdürüyorlar anlamak imkânsız.Rahşan Ecevit'in ortaya çıkması birçok kişiyi rahatsız ediyor ama ben asıl DSP Genel Başkanı Zeki Sezer'i rahatsız etmesi gerektiğini düşünüyorum. Söylenecek, yapılacak bir şey varsa partinin genel başkanı konuşmalıdır, Rahşan Hanım değil. Ve son olarak... Eşi ağır hasta vaziyetteyken Rahşan Hanım onun yanında bulunmak yerine neden siyasete dalıyor, bu normal bir tercih midir?Değişmek ya da değişmemek!CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir, Tayyip Erdoğan'ın son 10 yılda yaptığı çelişkili açıklamaları bir araya getirerek bir soru önergesi vermiş.Örneğin: 21 Haziran 2006'da TRT'de yayınlanan bir programda "Halkımı mı aldatacağım, dün neysem bugün de oyum, değişemem, değişmedim" diyen Erdoğan'dan "Tam aksini söylemekteydiniz, şimdi yine değiştirdiğiniz ifadeniz 1990'lı yıllardaki iddialarınızı terketmediğiniz anlamına mı geliyor" sorusunu cevaplamasını istiyor.Tayyip Bey'in "Halkı mı aldatacağım, değişmedim değişemem" sözlerindeki "değişmedim" vurgusunun hangi anlamda yapıldığından emin olamayan yalnız Erdal Karademir değil, aynı soruyu soran okurlar da var.Milletin bu konudaki endişelerine kendileri neden oldukları, bir çok söylemleri Refah Partisi dönemini hatırlattığı için anlamayanlara hak vermek lazım."Değişmek ya da değişmemek" işte bütün mesele bu! Diyelim ki değiştiler, meselâ bazı AKP milletvekilleri "Topluca Anıtkabir'e gidelim, iyi olur" diyorlarmış. Evet gerçekten de iyi olur ama "Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok" diyen Genel Başkan'larını ne yapacaklar? Onu tahteravanla taşımayı mı deneyecekler?AKP iktidarı döneminde 'olmaması, yapılmaması' gereken herşey yapıldı. Yeminlere sadık kalınmadı; rejim tartışmaları partinin zirvesindekiler tarafından başlatıldı ve sürdürüldü. Yolsuzluklar fazlasıyla artarak devam etti, ekonominin gerçek durumu halktan gizlendi, pembe tablolar çizildi, kadrolaşma en uç noktalara çıkanldı.Sağlıktan, eğitime, kültüre, güvenliğe kadar her konu arap saçına çevrildi. Ne 'Seçim ve Partiler' yasaları değiştirildi, ne de 'dokunulmazlıklar' kaldırıldı.Kısacası bu "eski tas, eski hamam" durumunda Türkiye'nin tek kurtuluşu parti genel başkanlarının "Ben başkan olacağım" bencilliğini bir yana bırakarak sağda ve solda birliğe gitmesidir.Aksi takdirde (farklı görüşteki partilerin koalisyonunun nerelere varacağını geçmişte deneyip ağzımızın payını da aldığımıza göre) barajı geçseler bile en ufak bir aksaklıkta bunu yapmadıkları için suçlanacaklarını unutmasınlar.

Devamını Oku

Tan Sağtürk'ün cevabı!

26 Haziran 2006

Hafta içinde ünlü balet Tan Sağtürk'ün İzmir'deki bale okulunun yıl sonu gösterisiyle ilgili olarak gelen şikâyetleri yazmış ve 'Jüri üyeliğini sevdi galiba... Öğrencilere ters davranarak baleden soğutuyormuş' demiştim.Ertesi gün Tan Sağtürk aradı ve o kadar güzel bir açıklama yaptı ki "cevap hakkı" adına mutlaka size duyurmalıyım.Önce "Siz benim hem takdir ettiğim, saygı duyduğum, hem de aynı hayat görüşünü paylaştığım bir yazarsınız. Özellikle sizin hakkımda yanlış düşünmenizi istemem. İnanın yazmasaydınız ve aynı şeyleri telefonda bana söyleseydiniz de bu kadar üzülürdüm. Her gün okuduğum köşenizde kendi adımı görünce nasıl şaşırdığımı, üzüldüğümü anlatamam" diyerek başladı söze... O kadar içten bir ses ve ifadeyle konuşuyordu ki bu kadar yıllık meslek deneyimiyle olumlu ve olumsuz tepkilerden fazla etkilenmemeye alışmış olmama rağmen kendimi onun yerine koyarak ben de derin bir üzüntü duydum.Ama gazetecilik böyle bir iş maalesef, bazen üzülerek de olsa görevin gereğini yapıyorsunuz.Tan Sağtürk, İzmir'deki okulda yıl sonu gösterisi sırasında bazı karışıklıkların olduğunu, velilerin gösteri arasında kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyerek düzeni aksattıklarını, velilerle öğretmenler arasında ufak tefek tartışmaların yaşandığını, velilerin okul müdiresine karşı tavır aldıklarını dürüstçe söyledikten sonra şöyle devam etti:"Bu benim en önem verdiğim konudur, çok dikkat ederken tam karşıtı bir eleştiriyle karşılaşmak insanı yaralıyor. Yazınızdan sonra öğretmenlerle tekrar konuştum. Sorun, beni ilk kez gören, iyi tanımayan hazırlık sınıfı öğrenci ve velilerinden kaynaklanıyor. Daha üst sınıflara geçtiklerinde alışıyorlar. Ben eğitim sırasında belli bir otorite oluşturmak, disiplini sağlamak zorundayım, aksi takdirde öyle bir dağınıklık oluyor ki bir şey öğretmek imkansızlaşıyor. Çalışırken tavrım serttir ve ses tonum yüksektir, bununla birlikte öğrencileri baleden soğutmamaya dikkat ederim. 350 öğrencim var, bunların çoğu 8-10 yıl okula devam ediyorlar. Onur kırıcı bir durum olsa bir sonraki yıl yine istekle dönerler mi? Aralarında 'Babalar Günü'nde bana hediye alanlar var."Ona televizyonda hiç de sert görünmediğini ve aşırı disiplinin minik hazırlık sınıf öğrencilerini kırabileceğini, ürkütüp kaçırabileceğini, hele öğretmenlerin de aynı tutumu benimsemesinin yanlış olacağını söyledim."25 yıldır dans ediyorum ve hep böyleydim. 7-8 yıldır çok az fire verdik, arada bunun da olması doğaldır ama genelde sistem başarılı oldu. Öğretmenler işini iyi yapmıyorsa değiştiriyorum" cevabını verdi Tan Sağtürk.Diyarbakır, Ankara, Samsun, Gaziantep, Kayseri, İstanbul ve İzmir'de okulları olduğunu, Gaziantep dışındakilerde istenen başarıyı yakaladığını, Anadolu'ya baleyi benimsetmekten mutluluk duyduğunu, büyük paralar kazanmamakla birlikte kaliteli eğitim verdiğini anlattı.Açık, dürüst ve net bir şekilde... Gerçekten de onu Anadolu'daki gençlere baleyi götürdüğü için takdir ediyorum ve açıklamalarından dolayı teşekkür ederim. Biz "bize düşeni" yaptık. Geriye velilerin de çocuklarına Tan Sağtürk'ün disiplinini, sistemini anlatmaları kalıyor.İstanbul sezona iyi hazırlanmış!Cuma günü Beyoğlu'nda bir işim vardı, baktım Taksim'den başlayarak İstiklâl Caddesi'nin girişi yol boyu kazılmış. Arabayla arka sokaklara geçtim ki, Aman Allah sokaklar da öyle...Birkaç gün önce Boğaz'ın halini gördüğümde bir 'Aman Allah' da orada çekmiştim. Daha sonra Akmerkez civarındaki yollarda da... Anadolu yakasından gelen okuyucu şikâyetleri ise orada da durumun farksız olduğunu anlatıyor.Nedir bu, İstanbul turizm sezonunu böyle karşılamaya mı karar verdi acaba?İnanılır gibi değil, hem en güzel yerleri özellikle yapıyor gibi kazıp kazıp bırakıyoruz hem de turist bekliyoruz.Bunu söylediğinizde "Ama ne yapalım, yağmurlu havalarda kazılamaz ki!" cevabı geliyor. Kolay cevap...Diyelim ki haklılar, o zaman neden günde üç vardiya çalışarak hemen bitirmeyi denemiyor da haftalarca yollan bu halde bırakıyorlar?Her alanda yönetim hatalarından bıktık, usandık artık... Yine de en azından turist olmadığımız için kendimizi şanslı sayabiliriz!

Devamını Oku

Semra Sezer'le 'ilk fotoğraf'

24 Haziran 2006

Onunla ve eşi Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'le röportaj yapmayı, gazetede veya televizyonda görülmeyen, bilinmeyen yönlerini de tanımayı ve tanıtmayı defalarca düşündüm.Bunun, birçok gazetecinin hayali olduğunu da biliyorum. Ama aynı zamanda çok güç ve hatta imkânsız olduğunu da...Aslına bakarsanız ondan önceki cumhurbaşkanlarında benzer bir zorlukla karşılaşılmadığı için medya "özel röportaj vermemek, basınla bire bir konuşmamak" kurallarının yıllar boyu bu kadar sıkı ve değişmez şekilde süreceğini sanmıyordu. Bir gün nasılsa birileri başaracak, aşacaktı bu zorluğu... Ama böyle düşünenler bir süre sonra yanıldıklarını anladılar. Ahmet Necdet Sezer sadece görevini ciddiyetle yapmaya ve resmi alan dışına çıkmamaya kesin kararlıydı. Zaman onun haklı olduğunu gösterdi. Toplumun her kesiminin, özel yaşamı ile görevini asla karıştırmayan bu sıra dışı, şekilde kuralcı ve ciddi ayrıca lâfı eğip bükmeden dürüst, cesur ve açık seçik konuşan cumhurbaşkanını takdir ettiği kamuoyu anketlerinde ortaya çıktı.Daha önce birkaç kez yine kadın örgütlerinin toplantılarında karşılaştığım Semra Sezer'i İzmir Ekonomi Üniversitesi'nin girişinde kalabalık bir kadın topluluğu ile konuşurken gördüğümde her zamanki gibi şıklığı ve zerafetindeki sadeliğin davranışlarına da yansıdığını düşündüm."Kadınlar susmamalı"Marmara Vakfı AB Platformu Başkanı Müjgan Suver'le birlikte yanına yaklaşınca hemen ilgi göstererek aynı sevecen ifadeyle benimle konuşmaya başladı.Avrupa Birliği'nden de uzman öğretim görevlilerinin, kadın lobisi temsilcilerinin katıldığı "Uluslararası Kadın Çalışmaları Konferansı" nın ne kadar yararlı olduğundan söz ederek başladı sohbetimiz. Oradan Türkiye'de kadın hareketinin gelişmesine, kadına karşı fiziksel ve psikolojik şiddete geçtik.Aynı gün çıkan yazımda anlattığım "kendisine hakaret eden eşine boşanma davası açan ve yüklü bir tazminat isteyen kadın" ı hatırlattığımda;"Doğru olanı da bu, kadınlar karşı çıkmalı, aile içi şiddete susmamalı, katlanmamalı" dedi. "Evet ama Türkiye'de zaman, olaylar, yasalar hep kadının aleyhine işliyor. Ayrıldıkları takdirde maddi/manevi zarar gören taraf kadın oluyor, erkek ise yaşamına aynen devam ediyor" diyerek ekledim; "Ve üstelik toplum da kadını yalnız bırakıyor...""Çok haklısınız" dedi başını sallayarak, "İşin bir de bu yönü var tabii, kadınlar her bakımdan yalnız kalıyor"...Eğitim, şiddete çözüm mü?Sadece bu mu? Yasalar da; Medeni Kanun'un her nedense bir türlü düzeltilmeyen Mal Rejimi de, Türk Ceza Kanunu'nda bırakılan boşluklar da kadınların çaresizliğine tuz biber ekiyor. Kadın sokakta kalmamak için aile içi şiddete katlanırken, şiddetin diğer çeşitlerine karşı da korumasız... Üstelik iktidar partisi yasalara getirilen olumlu maddeleri de tersine çevirmek istiyor. Bunları anlatıyorum...Sayın Sezer siz şiddet, kadın ve çocuk haklan konusunda da öne çıkıp görüşlerinizi açıklasanız, destek verseniz büyük yaran olurdu."Doğru söylüyorsunuz ama ben eğitim konusunda çok yoğun çalışıyorum ve diğer konulara dağılmaktan çekiniyorum. Ne de olsa eğitim bütün bu sorunların çözümü sayılır.""Ulusal Eğitime Destek Kampanyası"na katkılarınızı, bu konudaki ciddi çabanızı biliyorum ama siz de biliyorsunuz ki her şey eğitimle de bitmiyor. Eşini döven, yaralayan, eve hapseden profesörleri, milletvekillerini de duymuyor muyuz?Yine hak veriyor sözlerime Semra Sezer, konferansın başlayacağının haber verilmesiyle salona geçiyor ve ingiltere, Belçika gibi ülkelerden gelen kadın konuşmacıları dinlemeyi sürdürüyoruz. Güzel güzel anlatıyor, deneyimlerini aktarıyor, çözüm yollarını gösteriyorlar ama ne yazık ki Türkiye'de çözüm Bati ülkelerindeki kadar kolay değil.Ve biz onların önerilerinin çoğunu zaten yıllardan beri denemekteyiz.Yabancı konuklarla Üniversite'de yenen öğle yemeğinden sonra Semra Hanım ayağa kalkarken bana dönüyor ve zarif tebessümüyle soruyor: "Yukarı dinlenmeye çıkıyoruz, siz de gelir misiniz Ruhat Hanım?""Dinlenme" lâfını duyunca geceyi, grip olan ve ateşler içinde yatarken bırakarak yola çıktığım kızımın başucunda geçirdiğim; yorgunluğum ve yazımı yazıp göndermek için de çok az zamanımın kaldığı geliyor aklıma...Nüfuz öyle hızlı artıyor kiHer şeye rağmen biraz sonra aralarında eski İzmir Milletvekili Işılay Saygın ile İzmir Valisi Oğuz Kağan Koksalın da bulunduğu bir grupla büyük bir odada oturmakta ve sohbetimize bıraktığımız yerden devam etmekteyiz.Eğitim ile hızlı nüfus artışı arasındaki ilişkiden söz ediyor Semra Sezer..."Eğitim kampanyasına başladığımızda Türkiye'de 9 milyon okur yazar olmayan vardı. Bir yandan çocukları, bir yandan okuma/yazma bilmeyen yetişkinleri eğiterek bu rakamı eritmeyi plânlıyorduk. Sonra bir baktık 6 milyona düştü zannederken sayı 11 milyona çıkmış. Nüfus o kadar hızlı artıyor ki çözüm bulmak çok zor" diyor.Nüfus plânlamasının ülke çapında devlet politikası olarak ele alınmasının şart olduğunu söyleyince ve diğer konuklardan "Doğu'da isimlerini bile hatırlayamayacağı kadar çok çocuk sahibi olan babalar olduğu" konusunda anılar da eklenince hatırlatıyorum;"Doğurun, nüfus azalmasın" diyen bir anlayışla yönetilirken bu mümkün mü?Acı bir gülümseme yayılıyor yüzüne ve hemen başka bir konuya geçiyor:"Türkiye'de kadına seçme ve seçilme hakkı Avrupalı kadından önce verildi ama bugün Avrupalı kadınlardan 'kadın hakları ve şiddet' konusunda yardım alıyoruz, bu da beni çok üzüyor."Haklısınız ama seçme ve seçilme hakkında kalmışız. Neredeyse başka hiçbir hak verilmemiş. Parlamentomuzun haline bakın... Belki Atatürk bir 10 yıl daha yaşasaydı her şey çok farklı olurdu."Buna hiç şüphe yok"...Vedalaşarak odayı terk etmeden önce birlikte fotoğraf çektirirken "Bu bir gazeteciyle çekilen ilk fotoğrafım olacak" diyor Semra Sezer.Mutlulukla gülümsüyorum. Yorgunluğuma rağmen değdi doğrusu; kaçırılmayacak bir konferans, Cumhurbaşkanı'nın eşini, değerli bir sivil toplum gönüllüsünü yakından tanımak ve üstelik bir ilki başarmak... Az şey mi?

Devamını Oku

Şiddet ve 'First lady'yle sohbet!

23 Haziran 2006

Türkiye, kadınların yalnızca şiddete uğradığı değil "devlet desteğiyle yok edildiği" bir ülke sanki.Son günlerden iki örnek verelim; Bir küçük kız gaddar eniştesinin tecavüzüne uğruyor, sonra ailesi tarafından imam nikahıyla evlendiriliyor, bakire çıkmayınca evine gönderiliyor ve sanki tecavüzü ve evlenmeyi kendisi istemiş gibi babası ve ağabeyi tarafından öldürülüyor.İçi yanan anne önce "İkisini de asın, kızımı plânlı şekilde öldürdüler" derken daha sonra her zamanki gibi ifade değiştiriyor. Bir başka küçük kız üç vahşi komşunun tecavüzüne uğruyor, hamile kalıyor ve 6 ay boyunca her gün yine aynı üç vahşi tarafından ölesiye dövülüyor, beyin kanaması geçirerek komaya giriyor.Bu olaylarda devlet desteğinin rolü nedir diye soracak olursanız, ülkemizde bu büyük suçları işleyenlere ceza vermek konusunda PEK çekingen davranıldığını ve hatta benzer vahşeti gösterenlerin çoğunun şu anda halk arasında olduğunu söylerim.Ceza yasalarına detay görünen ama gerçekte ciddi farklılık yaratan öyle maddeler sıkıştırılıyor ki hepsi bir yerlerden "yırtıyor".Komada olan S.K'nın annesi dün "Kızımı kurtarın, bebeği alın. Yavrum komadayken suçlular neden serbest" diyerek ağlıyordu.Biz de soruyoruz, neden serbest? Çocuk, suçluların kim olduğunu ve "Konuşursan seni öldürürüz" dediklerini anlatmış. Aile biliyor.Bu durumda hiçbir medeni ülkede polis "Onların gözaltına alınmasının yanlış olacağını", "karakola bile çağrılmalarının yanlış olacağını" söylemez. Söyleyemez.Ya zavallı S.K komadan çıkamazsa?Ya bu arada suçlular kaçarsa veya başkalarına zarar verirse?ABD suçlu kedilere bile müebbet hapis cezası veriyor da Türkiye neden suçlu canavarları halk arasına salıveriyor?Haksızlık etmişim!Bu vahşeti önlemek için mücadele veren gazeteciye açılan dava yıllarca sürüyor da katile, tecavüzcüye gösterilen alicenaplık ne oluyor?İşte İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde Marmara Grubu'nun öncülük ettiği ve Avrupalı bilim kadınlarının da konuşma yaptığı konferansta yabancıların yardımıyla bu ilkelliğe çare aranıyordu.Cumhurbaşkanı'mızın eşi Semra Sezer, konferansı "kadın haklarının geliştirilmesi, güçlendirilmesi için yasaların buna uygun hale getirilmesini, demokratik devletlerde uygulamaların uluslararası sözleşmeler çerçevesindeki yükümlülükleri yerine getirerek, kadına siyasal yaşamda da yer verilerek yapıldığını, bunların sağlanması için kadın ve erkeğin yenilik ve ilerleme yönünde birlikte ve kesin tutum alması gerektiğini" anlatan, eğitimin öneminden ve Türkiye'de kadın ve genç kızların eğitimi için başlatılan kampanyalardan söz eden çok güzel bir konuşmayla açü.Onun konuşmasından sonra Avrupalı uzman kadınların "AB'de kadın hakları ve gelişimi" konusundaki deneyimlerini aktaran konuşmalarını dinledik.Bayan Sezer'in her haliyle ülkemizi kusursuz temsil eden bir kadın olduğunu bu toplantıda yakından izledim ve tüm içtenliğimle söylüyorum, büyük gurur duydum.Bugüne kadar hiçbir gazeteciyle özel sohbet, röportaj yapmamış olan Semra Sezer'le uzun uzun konuşmak, onun birçok konudaki görüşlerini öğrenmek, etrafındaki insanlarla kurduğu sıcak ve nazik iletişimi görmek ise apayrı bir deneyim oldu benim için...Onu daha iyi tanıyınca, Cumhurbaşkanı Sezer'in, seçilmesinden kısa süre sonra "onların tevazuyu biraz abarttıklarını" düşünerek yazdığım yazılarda haksızlık ettiğimi farkettim... Sezer çifti bunları farklı görünmek için yapmıyorlardı demek ki, gerçekten "öyle oldukları için" yapıyorlardı...(Devam edecek)

Devamını Oku