Onunla ve eşi Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'le röportaj yapmayı, gazetede veya televizyonda görülmeyen, bilinmeyen yönlerini de tanımayı ve tanıtmayı defalarca düşündüm.
Bunun, birçok gazetecinin hayali olduğunu da biliyorum. Ama aynı zamanda çok güç ve hatta imkânsız olduğunu da...
Aslına bakarsanız ondan önceki cumhurbaşkanlarında benzer bir zorlukla karşılaşılmadığı için medya "özel röportaj vermemek, basınla bire bir konuşmamak" kurallarının yıllar boyu bu kadar sıkı ve değişmez şekilde süreceğini sanmıyordu. Bir gün nasılsa birileri başaracak, aşacaktı bu zorluğu... Ama böyle düşünenler bir süre sonra yanıldıklarını anladılar.
Ahmet Necdet Sezer sadece görevini ciddiyetle yapmaya ve resmi alan dışına çıkmamaya kesin kararlıydı. Zaman onun haklı olduğunu gösterdi. Toplumun her kesiminin, özel yaşamı ile görevini asla karıştırmayan bu sıra dışı, şekilde kuralcı ve ciddi ayrıca lâfı eğip bükmeden dürüst, cesur ve açık seçik konuşan cumhurbaşkanını takdir ettiği kamuoyu anketlerinde ortaya çıktı.
Daha önce birkaç kez yine kadın örgütlerinin toplantılarında karşılaştığım Semra Sezer'i İzmir Ekonomi Üniversitesi'nin girişinde kalabalık bir kadın topluluğu ile konuşurken gördüğümde her zamanki gibi şıklığı ve zerafetindeki sadeliğin davranışlarına da yansıdığını düşündüm.
"Kadınlar susmamalı"
Marmara Vakfı AB Platformu Başkanı Müjgan Suver'le birlikte yanına yaklaşınca hemen ilgi göstererek aynı sevecen ifadeyle benimle konuşmaya başladı.
Avrupa Birliği'nden de uzman öğretim görevlilerinin, kadın lobisi temsilcilerinin katıldığı "Uluslararası Kadın Çalışmaları Konferansı" nın ne kadar yararlı olduğundan söz ederek başladı sohbetimiz. Oradan Türkiye'de kadın hareketinin gelişmesine, kadına karşı fiziksel ve psikolojik şiddete geçtik.
Aynı gün çıkan yazımda anlattığım "kendisine hakaret eden eşine boşanma davası açan ve yüklü bir tazminat isteyen kadın" ı hatırlattığımda;
"Doğru olanı da bu, kadınlar karşı çıkmalı, aile içi şiddete susmamalı, katlanmamalı" dedi. "Evet ama Türkiye'de zaman, olaylar, yasalar hep kadının aleyhine işliyor. Ayrıldıkları takdirde maddi/manevi zarar gören taraf kadın oluyor, erkek ise yaşamına aynen devam ediyor" diyerek ekledim; "Ve üstelik toplum da kadını yalnız bırakıyor..."
"Çok haklısınız" dedi başını sallayarak, "İşin bir de bu yönü var tabii, kadınlar her bakımdan yalnız kalıyor"...
Eğitim, şiddete çözüm mü?
Sadece bu mu? Yasalar da; Medeni Kanun'un her nedense bir türlü düzeltilmeyen Mal Rejimi de, Türk Ceza Kanunu'nda bırakılan boşluklar da kadınların çaresizliğine tuz biber ekiyor. Kadın sokakta kalmamak için aile içi şiddete katlanırken, şiddetin diğer çeşitlerine karşı da korumasız... Üstelik iktidar partisi yasalara getirilen olumlu maddeleri de tersine çevirmek istiyor. Bunları anlatıyorum...
Sayın Sezer siz şiddet, kadın ve çocuk haklan konusunda da öne çıkıp görüşlerinizi açıklasanız, destek verseniz büyük yaran olurdu.
"Doğru söylüyorsunuz ama ben eğitim konusunda çok yoğun çalışıyorum ve diğer konulara dağılmaktan çekiniyorum. Ne de olsa eğitim bütün bu sorunların çözümü sayılır."
"Ulusal Eğitime Destek Kampanyası"na katkılarınızı, bu konudaki ciddi çabanızı biliyorum ama siz de biliyorsunuz ki her şey eğitimle de bitmiyor. Eşini döven, yaralayan, eve hapseden profesörleri, milletvekillerini de duymuyor muyuz?
Yine hak veriyor sözlerime Semra Sezer, konferansın başlayacağının haber verilmesiyle salona geçiyor ve ingiltere, Belçika gibi ülkelerden gelen kadın konuşmacıları dinlemeyi sürdürüyoruz. Güzel güzel anlatıyor, deneyimlerini aktarıyor, çözüm yollarını gösteriyorlar ama ne yazık ki Türkiye'de çözüm Bati ülkelerindeki kadar kolay değil.
Ve biz onların önerilerinin çoğunu zaten yıllardan beri denemekteyiz.
Yabancı konuklarla Üniversite'de yenen öğle yemeğinden sonra Semra Hanım ayağa kalkarken bana dönüyor ve zarif tebessümüyle soruyor: "Yukarı dinlenmeye çıkıyoruz, siz de gelir misiniz Ruhat Hanım?"
"Dinlenme" lâfını duyunca geceyi, grip olan ve ateşler içinde yatarken bırakarak yola çıktığım kızımın başucunda geçirdiğim; yorgunluğum ve yazımı yazıp göndermek için de çok az zamanımın kaldığı geliyor aklıma...
Nüfuz öyle hızlı artıyor ki
Her şeye rağmen biraz sonra aralarında eski İzmir Milletvekili Işılay Saygın ile İzmir Valisi Oğuz Kağan Koksalın da bulunduğu bir grupla büyük bir odada oturmakta ve sohbetimize bıraktığımız yerden devam etmekteyiz.
Eğitim ile hızlı nüfus artışı arasındaki ilişkiden söz ediyor Semra Sezer...
"Eğitim kampanyasına başladığımızda Türkiye'de 9 milyon okur yazar olmayan vardı. Bir yandan çocukları, bir yandan okuma/yazma bilmeyen yetişkinleri eğiterek bu rakamı eritmeyi plânlıyorduk. Sonra bir baktık 6 milyona düştü zannederken sayı 11 milyona çıkmış. Nüfus o kadar hızlı artıyor ki çözüm bulmak çok zor" diyor.
Nüfus plânlamasının ülke çapında devlet politikası olarak ele alınmasının şart olduğunu söyleyince ve diğer konuklardan "Doğu'da isimlerini bile hatırlayamayacağı kadar çok çocuk sahibi olan babalar olduğu" konusunda anılar da eklenince hatırlatıyorum;
"Doğurun, nüfus azalmasın" diyen bir anlayışla yönetilirken bu mümkün mü?
Acı bir gülümseme yayılıyor yüzüne ve hemen başka bir konuya geçiyor:
"Türkiye'de kadına seçme ve seçilme hakkı Avrupalı kadından önce verildi ama bugün Avrupalı kadınlardan 'kadın hakları ve şiddet' konusunda yardım alıyoruz, bu da beni çok üzüyor."
Haklısınız ama seçme ve seçilme hakkında kalmışız. Neredeyse başka hiçbir hak verilmemiş. Parlamentomuzun haline bakın... Belki Atatürk bir 10 yıl daha yaşasaydı her şey çok farklı olurdu.
"Buna hiç şüphe yok"...
Vedalaşarak odayı terk etmeden önce birlikte fotoğraf çektirirken "Bu bir gazeteciyle çekilen ilk fotoğrafım olacak" diyor Semra Sezer.
Mutlulukla gülümsüyorum. Yorgunluğuma rağmen değdi doğrusu; kaçırılmayacak bir konferans, Cumhurbaşkanı'nın eşini, değerli bir sivil toplum gönüllüsünü yakından tanımak ve üstelik bir ilki başarmak... Az şey mi?
Semra Sezer'le 'ilk fotoğraf'
Onunla ve eşi Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'le röportaj yapmayı, gazetede veya televizyonda görülmeyen, bilinmeyen yönlerini de tanımayı ve tanıtmayı defalarca düşündüm...
Haberin Devamı

