Çernobil de önemsizdi!

28 Temmuz 2006

Burnumuzun dibindeki Çernobil Nükleer Santralı patlamasını da önemsememiştik biz... Hatta dönemin bakanı üşenmemiş, radyasyonlu çayların yasaklanmaması için bizzat Karadeniz'e gitmiş, çayları höpürdeterek içip fotoğraf bile çektirmişti. O hafife alma ve umursamama neticesinde Rusya olaydan yüklüce bir tazminat dahi ödemeden kurtuldu.Eh tabii bu radyasyonun etkisi hemen değil, aylar sonra ortaya çıkıyor ve uzun yıllar boyunca da devam ediyor. Sakat çocuk doğumları ile kanser vakalarındaki (hem de genç yaşlarda) artışın Çernobil'le bağlantılı olabileceğini de kimse merak edip araştırmadı.Başka ülkelerin tek vatandaşı için savaş çıkardığı bir dünyada, bizim gibi "halkını düşünmeyen, güvenliğine önem vermeyen" yönetimlere sahip ülkeler kullanılır elbette.Hollanda'nın 7 yıl bekletip kıyılarına yanaştırmadığı asbestli Otapan isimli gemi sökülmek üzere Türkiye'ye geliyormuş. Sınırlardan bir kez girdi mi bir daha kurtulamadığımızı iyi bildikleri halde Çevre Bakanlığı yetkilisi "Korkacak bir şey olmadığını, bunun bir ticaret olduğunu" söylemiş.Tamam korkmayalım. Ama aynen PKK sorununun çözümü gibi (ki son kurban, Binbaşı Adil Karagöz'ün acılı annesi Vatan sağolsun demeyeceğim'le başlayan sözlerinde yerden göğe haklıdır) bu sorun da "yetkililerin aynı görevi üstlenmesi, böylece tehlikenin çözümüne kafa yorması" ile halledilebilir.Çay içmekle radyasyonun içinde bulunmak aynı şey değildir. Bu kez de "tehlike olmadığına göre" Çevre Bakanı gemi sokulurken orada olursa açıklamanın inandırıcılığına katkısı olur. Aynen milletvekili veya bakan çocuklarına Bingöl'de askerlik yaptırılması gibi...Ne dersiniz?Polisi korumakla neyi çözeceksiniz?Çok yakında başka toplumların bize "barbar" suçlaması yapmasına gerek kalmayacak, böyle olduğumuzu biz baştan kabullenmek zorunda kalacağız. Bir düşünün; acaba yeryüzünde hangi ülkede her Allah'ın günü savaş yapılıyormuşçasına yüzlerce insan adi katillerin, trafik canavan hasta sürücülerin, magandaların, "namus-töre" diye kadın katliamı yapanların veya tecavüzcülerin, kadın satıcılarının, uyuşturucu şebekelerinin kurbanı oluyor?Hele de "AB'ye bizi alın" diye, "Aman turist gelsin" diye çırpınan bir ülkede bu rezalete nasıl göz yumulabilir?Bıkmadan, usanmadan yazacağım bunu; şu anda Güneydoğu, Irak, İsrail-Lübnan vb, vb, bütün olaylar dahil Türkiye'nin bir numaralı sorunu şiddet ve bunun sonucunda hergün kaldırılan cenazelerdir.Ve ortada üç sorumlu vardır; Öncelikle vatandaşın can güvenliğini sağlayamayan siyasi iktidar (ki benzer olaylar ABD' de veya bir Avrupa ülkesinde bu hızla sürüyor olsa halk ve basın hükümet aleyhinde kıyameti koparır, istifasını isterdi), diğerleri de kanunları uygulamayan yargı ile suçluları yakalamayan Emniyet güçleri...Töre cinayetleri son hızıyla devam ediyor, öte yanda hükümetten veya meclisten birileri çıkıp "Tamam, işe başladık, önleyeceğiz" masalları anlatıyor.Bunca kadın, kız, genç, tecavüzcülerin, kadın ticareti yapanların, uyuşturucu satıcılarının elinde telef oluyor kimsenin umurunda değil. Sanki TV'lerden, gazetelerden hikâye dinliyor, okuyoruz.PKK terörü için Yılmaz Erdoğan'ın attığı "Yalvarıyorum, durdurun bu vahşeti" çığlığını hepimiz bu şiddet dalgası için de atmak zorundayız. Milletçe sorumluları göreve davet için halâ ne bekliyoruz?Yarın bu konuya devam edeceğim.

Devamını Oku

Huntington'ı hatırlıyorum gözlerim açık...

27 Temmuz 2006

Prof. Samuel Huntington'ın ünlü "Medeniyetler Çatışması" kitabı ve ondan sonra yazdıkları nedense ABD'nin tüm politikaları hakkında şüphe duymama neden olmuştur.Yalnızca yazdıkları, ülkelerin geleceği ve dünya politikasıyla ilgili "kehanetleri" değil, kendisi hakkında onun ve diğer Amerikalı yazarların yazdıkları da bu şüpheyi güçlendirir niteliktedir.Diğer yazarlar onun gizliden gizliye, fikirlerini empoze ederek dünya politikasına yön vermeye çalıştığını, gerçekte bir "şarlatan" olduğunu açık açık söylerken kendisi de aynı açıklıkla koyu bir Hristiyan ve ABD'nin politikalarına destek veren bir vatandaş olduğunu yazar bazı kitaplarında...Onlarda "devlet için çalışmak", "devlete hizmet vermek" utanılacak değil gurur duyulacak bir görev olduğu içindir ki resmen devlet hizmetinde de çalışmış; Amerikan Politik Bilimler Birliği başkanlığı, Beyaz Saray'da Ulusal Güvenlik Konseyi ve Güvenlik Planlama Bölümü koordinatörlüğü yapmıştır Huntington.Peki son kitabının tanıtımı için Türkiye'ye geldiğinde biz (özellikle de ben) hangi nedenle ona karşı çıkmış, bunu da yemek sırasında yüzüne söyleyerek neredeyse boğulma tehlikesi geçirmesine neden olmuştuk?Hatırlatayım; Huntington kitaplarında yazdığı teorileri papağan gibi tekrarlıyor, birbirine benzer kültür ve dinlerin biraraya gelmesinin doğru olacağını anlatıyor, Türkiye'nin AB'ye girme ihtimalinin milyonda bir bile olmadığını iddia ediyor, onun yerine Arap ülkeleriyle birlik oluşturmasını, onlara örnek bir İslâm ülkesi haline gelmesini öneriyordu.Pardon, nasıl bir Ortadoğu?Bizim kendisine 1yi ama Türkiye sizin medeniyetler çatışması tezinizi çürütebilecek, Müslüman-demokratik-laik bir ülke olarak, farklı din ve kültürlere sahip Avrupa medeniyeti içine girebilecek tek ülke. Sizin de, tezinizi bir yana bırakarak çatışma yerine kültürler-dinler arası bir kaynaşmayı desteklemeniz gerekirken karşı çıkmanız garip olmuyor mu?' sorusunu sormamız pek hoşuna gitmemişti.Açıkçası, şimdilerde ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın "Yeni bir Ortadoğu oluşturmanın zamanı geldi" sözleri de bana hemen Beyaz Saray'da görev yapmış Huntington'ın tezini hatırlatıyor. Nasıl bir Ortadoğu? Bu yeni Ortadoğu'ları için hangi ülkelerde hangi oyunlar oynanacak?Bunu sağlamak için çağdaş, demokratik bir yapıya kavuşmuş olan Türkiye de giderek Arap ülkelerine mi benzetilecek?Yoksa bu plan çoktan uygulanmaya başlandı mı?Acaba Irak'a saldın, İsrail-Lübnan çatışması da planın başka ayakları mı?Artık ne Türkiye'de, ne komşu ülkelerdeki gelişmelere şüphesiz bakmak mümkün...Ve ne de ABD'nin açıklama ve müdahalelerine...Çok dikkatli olmalıyız, çok!"Geleceğin temeli"!Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe Bursa'da bir camide Kur'an kursundan çıkan çocukları öperek "Siz bizim geleceğimizin temelisiniz" demiş. Buraya kadar güzel, çünkü elbette bütün çocuklar geleceğin temelidir.Fotoğrafta ise, ellerinde Kur'an'larla duran çocuklar arasında, Bakan'ın tam önünde 6-7 yaşlarında bir kız çocuk duruyor. Kısa kollu bir kıyafetin üstüne başında sımsıkı beyaz bir türbanla...Artık türbanın nasıl küçücük çocuklara kadar indirildiğini, kadınlara türban üzerinden din baskısının hangi yaşlarda başlatıldığını anlatan çok güzel bir örnek bu... Böylece bundan sonra kadınlar "baba, ağabey baskısıyla" kapandıklarını söylemeyecekler artık. Osman Pepe'nin elini omzuna koyarak pek mutlu gülümsediği bu küçük kızı görünce o kursun "yasal bir kurs olup olmadığı" geliyor insanın aklına hemen...Zira öncelikle, yasal kurslarda çocuklar için 11-12 gibi bir yaş sının yok mudur? Ayrıca, saçı değil, ziynetleri örtmek için "örtülerin yakaların üstüne indirilmesi" söylenen Kur'an'a göre bırakın çocukları, yaşı ilerlemiş kadınların bile örtü zorunluluğu kalkıyor. Peki Diyanet İşleri ve tüm din uzmanları bunları bildiğine göre "geleceğimizin (kadın cinsinden) temelleri ne 6-7 yaşında yapılan bu baskı nedir? Kur'an kurslarında buna nasıl izin veriliyor veya teşvik yapılıyor?Osman Pepe bunları hiç merak etmemiş demek ki... Oysa geleceğimizin temellerinin beyni yıkanarak geleceğimize yazık ediliyor!

Devamını Oku

Türk usulü turizm!

26 Temmuz 2006

Geç saatteki uçağıma yetişmek üzere Atatürk Havalimanı'nın kapısından elimde ağır bavullarla girdim. Yazlık evime eşya götürmekte olduğum için gerçekten de normalin üstünde ağırlıktaydılar ve ben yalnız başıma onları elektronik kontrol şeridine çıkarmak zorundaydım.Kan ter içinde uğraşırken gözüm çok yakınımda durmakta olan ve neredeyse güçlü kuvvetli bir erkek yapısında olan uzun boylu kadın polise ilişti. Gözlerinde bir Gestapo subayını aratmayacak buz gibi ve umursamaz bir bakışla, kollarını göğsünün üstünde kavuşturmuş halde beni izliyordu.'Çok zorlanıyorum, biraz yardım edebilir misiniz? diye sordum. Önce "Hiç de mecbur değilim" der gibi bana baktı, sonra asık bir suratla, isteksizce bavulun ucundan tuttu.Biraz sonra o ağır bavullarla uzun bir kordonlu koridoru katederek THY masasına yaklaşmaya çalışmaktaydım ki hiç abartısız 15 kişilik bir kalabalığın önüme geçmek üzere kordonların altından koridora atladığını gördüm.Yetişkinleri uyarabileceğimi düşünerek gruptaki bir çocuğa 'Bak ben bu ağırlıklarla sıradan yürüyorum, senin de sıraya girmen lazım' dedim.Babası olduğu anlaşılan kısa boylu adam hemen atıldı: "İstediğiniz yerden geçin oğlum, kimse karışamaz"... Eh, bu kabalığa söylenecek söz yoktu artık, kavga etmemek için susmak gerekiyordu.Tam annemin, belki de kendine özgü atasözlerinden olan "Terbiyesizden terbiyeni satın al" sözünü hatırlayarak dudaklarımı ısırmaktaydım ki kulağımın dibinde bağıran bir kadın sesi duydum."Yeter artık, çekmediğim kalmadı" diye bağırarak söylenmekteydi. Baktığımı görünce: "10 yıldır ilk defa ülkeme geliyorum işitmediğim azar kalmadı" dedi. "Bir görevli 'diğer bankaya git' diyor, gidiyorum, o öbürüne gönderiyor bir de 'Kalın kafalı mısın, anlamıyor musun' diye azarlıyor. Paranla rezillik, geldiğime pişman oldum"... 'Alışırsınız, alışırsınız, o kadar çabuk pes etmeyin' dedim, sinirle gülerek.Daha beklemediği nelerle karşılaşacaktı kimbilir...Sabahın erken saatlerinde Bodrum'a ulaşıp evimin bulunduğu yere doğru yol alırken elektrik lambalarının yanmaması nedeniyle sürücüler için ne büyük tehlike oluştuğunu fark ettim. Üstelik arabayla hoplaya zıplaya geçmekte olduğum yollar o kadar bozuktu ki en turistik sahil beldelerinden birinde değil, kuş uçmaz, kervan geçmez, bakımsız bir Anadolu köyünde bile bu kadar olmazdı.Memur 3 villalı olursa!Bölgede epeyce araba kullanmış olmama rağmen zar zor evin yolunu bulabildim.Ertesi sabah uyandığımda her gün karşımda gördüğüm ve biraz yeşil kalmasıyla sevindiğim tepelerin yer yer tıraşlanmış olduğunu içim acıyarak ve 'Acaba Yunanistan'da, İspanya'da, İtalya'da bunu yapabilirler miydi' diye düşünerek gördüm. Yeni taş yığınları dikeceklerdi herhalde.Bodrum belediyelerinde başlatılan rüşvet operasyonunda 3 villalı, şirket, otel sahibi memurlar görülmemiş miydi?.."Memurlar rüşvetsiz sofraya bile oturmaz" denmiyor muydu, böyle başıboş ülkede olacağı buydu işte!Onlarca bakir koyundan sadece bir tane kalan Bodrum'u ve diğer sahillerdeki yağmayı tartışmak üzere Turizm Bakanı'nı TV programına davet ettiğimizde önce söz vermiş, sonra program günü ani bir kararla vazgeçmişti.Hepsi bu mu?Ne turizm, ne kültür hakkında yeterli bilgisi olmayan bakanın söyleyecek sözü yoktu çünkü... Zaten pahalılıkta İstanbul'u aratmayan, bir balığı bile Boğaz lokantaları fiyatında yediren, yolları karanlık ve bozuk, esnafı/personeli eğitimsiz ama gerçekte "altın değerindeki" turistik beldelerimiz bir de üstüne rüşvetle, yolsuzlukla yok edilmekte, Kuşadası'nın akıbetine sürüklenmekteydi.Bütün bunların üstüne canı istedikçe topraklarımızda cirit atan teröristleri, ülkenin kendi vatandaşlarına bile korku salan tecavüzcü, katil, hırsız ve kapkaççıları, Türkiye'nin hızla bir İran veya Suudi Arabistan görüntüsüne sürüklenmesini de ekleyin.Ve lütfen söyleyin; turizmde bu yıl hava almamızın sorumlusu sadece karikatür krizi veya öldürülen papazlar olabilir mi?

Devamını Oku

Beni sevseydin eğer...

26 Temmuz 2006

Uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım geçenlerde... Kendisi de, eşi de zarif, kültürlü, çalışkan insanlardır. Aslında ikisinin de sıradışı bir güzelliğe sahip olduğunu düşünürüm.Sevimlilikten de nasibini almış, esprili, neşeli ve ayrıca doğru beslenmeye de dikkat eden, iş dünyasında önemli yeri olan bir çift... Eşi aynı zerafeti, inceliği korurken erkeğin hiç ummayacağım şekilde kilo almış olduğunu görünce olanca içtenliğimle bunu söyleyiverdim.Aylar sonra beni gördüğüne sevindiğini belli eden, kahkahalarla dolu sohbetini bir anda kesti ve ciddi bir ifadeyle:"Beni sevseydin eğer, bunu söylemezdin" dedi. Hiç farketmeden onu üzdüğümü, daha da kötüsü kalbini kırdığımı görünce nasıl tamir edeceğimi bilemedim, cümleleri arka arkaya sıraladım.Ama o üzülmüştü bir kere... Gecenin ilerleyen dakikalarında yaptığı "kilolarla ilgili" espriler de bunu gösteriyordu.Daha sonra, sevdiğim bir dostu kırmış olabileceğimi düşünerek bu konuyu sık sık hatırladım.Peki neler söylenmeli, neler söylenmemeli?Hangi konular arkadaşlar arasında olsa bile "cıs"tır?Örneğin; acaba bir yakın arkadaşınızın hayatını ilgilendiren bir sırra şahit olsanız bunu anlatmak mı gerekir, yoksa hiç karışmamak mı?İstenirse biraz dikkatle ve gayretle verilebilecek olan kilolar hakkında konuşmak ve uyarmak sevdiğini mi gösterir, sevmediğini mi?Dostlarınız içtenlikle veya refleks sonucu söylediğiniz bu tür bir söze kızarken artık eskisi kadar beğenilmediklerini düşünerek bir özgüven erozyonunu mu haber vermektedirler, yoksa "Ben de biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor"un tepkisini mi göstermektedirler?Bugüne kadar yaşadıklarım bana öncelikle oldukça alıngan bir millet olduğumuzu öğretti. Hemde ne zaman, neye alınacağı asla kestirilemeyen, kendi aile fertlerinin sözlerine bile kolayca kırılıveren bir milletiz. Bununla birlikte galiba genel olarak, insan olarak beklenti de bazı gerçeklerin kelimelere dökülmemesi yönünde...Artık hiç kimse, "çocuklarınız bile" tenkit veya öğüt dinlemek istemiyor. İyi niyetle söyleyeceğiniz her söz aleyhinize kullanılabiliyor.Hani suçlular yakalandığında onlara "konuşmama hakkı" hatırlatılır ya, galiba yalnız onlar değil hepimiz bu konuşmama hakkını düşünmek zorundayız.Ben düşünmeye başladım bile ama acaba toplu olarak aynı şeyi yaptığımızda bu kez de "riya dolu bir dünya"dan şikayet etmeye başlar mıyız, işte onu kestiremiyorum.Her şeye rağmen şuna eminim ki ben "sevenlerimin" yapacağı tüm tenkitlere hâlâ açığım, kırılmayacağıma da garanti veriyorum.Kanunsuzluğun bedeli!Lübnan'daki ölümlere üzülürken kendi ülkemizde sadece trafik kazalarında ve sadece bir hafta içinde yüzlerce ölü ve onun üç beş katı yaralı olduğunu aklımıza getirmiyoruz.13 yaşındaki Esenyurt'lu kız çocuğunu okula giderken kaçırıp defalarca tecavüz eden, "annene babana söylersen onları da öldürürüz" diyerek korkutan, hamile olduğu anlaşılınca da döverek komaya sokan ve ne hikmetse "komşusu oldukları bilinmesine rağmen" hâlâ yakalanmayan caniler Lübnan'a saldıranlar kadar ilgimizi çekmiyor.Konya'da 8 aylık hamile Şerife Demir'in inşaat işçisi eşi tarafından bayıltana kadar dövülmesi de öyle.Bursa'da, Sinop'ta, Trabzon'da ve ülkenin her köşesinde maganda kurşunlarıyla düğünlerde ya da sokakta vurularak ölen, yaralanan gençler, çocuklar da yeterince etkilemiyor bizi... Ardı ardına duyduğumuz namus cinayetleri de..."Yeterince"... Yani tüm sivil toplum kuruluşlarını, tüm basını ve toplumun her kesimini ayağa kaldıracak, "Bu adaletsizliği, başıboşluğu bitirmek, vatandaşın can güvenliğini sağlamak yönetimlerin bir numaralı görevidir" diyecek kadar etkilemiyor. Sessiz çoğunluk halindeyiz, suskunuz yine, "haberler"i okuyor, dinliyor ve "bize dokunmayan yılan..." misâli yaşantımıza aynen devam ediyoruz.Oysa yukarda saydığım bütün bu olaylar Kanunların uygulanmaması, suçluların yakalanmaması, yakalansa bile hak ettikleri cezaların verilmemesi nedeniyle sürüp gidiyor.Bazıları adalarda, modalarda keyif çatarken gençler, çocuklar, kadınlar, masumlar ölüyor.Hukuksuz bir ülkenin vatandaşı olmaktan duyduğumuz üzüntülere hergün bir yenisini ekleyerek...Kanunsuzluğun ve suskunluğun bedelini hep birlikte ve hergün ödüyoruz!

Devamını Oku

Ümmü Nigar'ın gözyaşları!

25 Temmuz 2006

Karalar içindeki anne Elif tabutun üstüne çıkarmıştı küçük kızını... Şehit babasını tabuta sarıldığı bayrağın üstünden de olsa, farketmeden son kez okşayan Ümmü Nigar aslında nedenini anlamadığı kalabalığın içinde onu arıyordu korku dolu gözleriyle; "Babam nerede, babamı istiyorum"...Bugüne kadar bir değil, beş değil şehitlerin geride bıraktığı binlerce küçük çocuk aynı sözlerle aramıştı babalarını... Yaşamları boyunca da aramaya devam edecekler.Her acıda onlarla birlikte biz de ağladık. Şehit analarının, eşlerinin, çocuklarının gözyaşlarına ortak olduk, yüreğimiz kanadı... Zaman oldu "Koskaca bir orduya rağmen acımasız, uzaktan kumandalı teröristlerin topraklarımızda cirit atmasına nasıl izin veriyorsunuz" diye devlete kızdık. Zaman oldu "Manşetten duyurun, aralıksız yayınlayın bu cinayetleri" diye medyaya söylendik.Ama gün geldi Lübnan'ı bir hafta içinde harabeye çeviren, yaşlı-çocuk demeden yüzlerce kişiyi katleden İsrail'e bir yandan sınırsız bir öfke duyarken, bir yandan da kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz bir kıskançlık duyduk: "İsrail kadar olamadık"...Oysa aslına bakarsanız sadece devleti suçlamaya hakkımız yoktu; susarak, katlanarak, sabrın sınırını neredeyse "erme" noktasında aşarak biz de suca ortak olmuştuk.Güvercin kanadına mektupHep güçsüz, kimsesiz, yoksul, tek isteği "bir çift ayakkabı" olan çocuk yaşta erlerimizdi ölenler. Şehit anaları, babalan haykırıyordu: "Neden yalnız bizim çocuklarımız ölüyor? Neden hiçbir zenginin, siyasetçinin çocuğu yok mayın dolu alanlarda?"Kim bilir belki ölü toprağı serpilmiş misali sürüp giden umursamazlığın önemli bir nedeni de buydu; sırtını güce veya devlete dayamış olanlar için tehlike uzaktaydı ve önlem için de aceleye gerek yoktu.Erdoğan'ın, Zapsu'nun, Gül'ün konuşmalarını, eylemlerini sakız gibi uzata uzata, tartışa konuşa geçerdi günler...Uzun süredir isyanı ruhumda öylesine güçlü hissediyordum ki Yılmaz Erdoğan'ın dünkü Hürriyet'te, "Güvercin kanadına yazdım, kimin vicdanına dokunursa o okusun diye" dediği mektup bana ilaç gibi geldi.Çok anlamlı cümleler vardı o mektupta..."Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.Hemen şimdi DURUN!Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık ölümsüz.İçinde acı olmayan gecemiz yok(...)Kelimeler de ölür bazen...O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artik akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir."Ve "Yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır" dedikten sonra yalvanyordu Erdoğan, ağlayarak, kendim söylüyormuş gibi duyarak okudum:"Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum (...)Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.Ne olur? Bu işi durdur."İnsanın icat ettiği en çirkin şeyin silah, en çirkin silahın ise mayın olduğunu söyleyen Yılmaz Erdoğan "Yalvarırım ne olacak" diyordu. "Benden ne eksiltecekse bu yakanş eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde"...Diğerleri nerede?Ben de ona 'Helâl olsun Yılmaz, işte insan, işte sanatçı budur' diyorum. Evet, geç oldu, çok daha önce yapılabilir, söylenebilirdi. Ama yine de... Onun yaptığını Doğu'dan, Güneydoğu'dan ve başka bölgelerden olan diğer sanatçılar yapmadı. Ne Özcan Deniz'den, ne "özel sorunları için TV'lerde gözyaşı döken" ibrahim Tatlıses ten veya Mahsun Kırmızıgül'den, ne Yıldız Tilbe'den, Alişan'dan duyduk bir ses, bir nefes... Ne de bir siyasi parti olan DTP'den... Hergün en az üç beş masum gencin, dürüst bir çatışmaya bile girmeden hayatini kalleş kurşunlarla veya mayınlarla kaybettiği bir ülkede (bölge halkına ve olayın sorumlularına doğru mesajları verme konusunda) onlar da, PKK'ya yakınlığını gizlemeyen DTP'de sessiz kalamazdı oysa... Kalmamalıydı.Umalım da bu mektup, kendi çıkan için kılıktan kılığa, kişilikten kişiliğe giren ve bu ülkenin imkanlarından bol bol yararlanan tüm sanatçılara örnek olsun.Ülkemizin ciddi sorunlarına eğilmek, katkıda bulunmak hepimizin görevidir. Susmayalım artik!(Not: Sevgili okurlanm, kısa bir tatilden sonra tekrar sizinle olmaktan mutluluk duyduğumu bilmenizi istiyorum. R.M)Eski köye yeni adet çıkardılar!Dile kolay 5 bin kişilik bir takı kuyruğu, düşünebiliyor musunuz?Başbakan ve bakanlarından başlayan "eski köye yeni âdet takı sandıkları" pek yararlı bulunmuş olmalı ki belediye başkanları da modaya uydular. Beylikdüzü Belediye Başkanı'nın çocuklarının sünnet düğününde 5.000 davetlinin getirdiği altınlara sandıklar yetmemiş ve sık sık boşaltılmış.Her ne kadar 25 yıl siyaset yapmış bir "devlet adamı"nın kızı olarak ve devlet adamlarının bırakın sandığı, en ufak gösterişi görgüsüzlük sayacağını bilerek duruma şaşırıyorsam da asıl merakım neden sadece siyasetçi ve belediye başkanlarının sandıklarının bu kadar dolduğuna...Siz hiç diğer düğünlerde 5 bin kişinin takı yansına girdiğini gördünüz mü? Bir merakım daha var; AKP'li siyasetçi ve belediye başkanları (seçilmiş kamu görevlisi olarak) bir sünnet düğününü bile en lüks otellerde yapacak zenginliği nasıl elde ediyor?Bu sorulan özellikle "önceki hükümetlerden farklı bir tablo görebilmek için" AKP'ye oy verenlerin sorması gerektiğine inanıyorum. Zira bana kalırsa seçtikleri parti biz Türklerin "Gelen gideni aratırmış" sözünü bir kez daha ve fazlasıyla doğrulamış bulunuyor!

Devamını Oku

Eğitimden sağlığa bomba gibiyiz!

13 Temmuz 2006

Batman'dan bir öğretmen okurum şöyle yazıyor: "Merhaba Ruhat Hanım, Bu ülke insanını ilgilendiren her konuya ve özellikle eğitim konusuna duyarlı olduğunuzu bildiğim için yazıyorum size geç de olsa..."Güzel, insanın ruhunu okşayan bir başlangıç. Ama işte "sürekli oradan buradan alıntı yaparak, yabancı yazar ve eserleri köşenize alarak" yazmıyor, kendiniz üretiyorsanız, her konuda bu cümlelerle gelen yüzlerce mektuba kulak vermek, araştırma yapmak, çözüm aramak zorunda kalıyorsunuz.Ve tabii kafanız hiç dinlenmiyor.Bu öğretmen okurumuz oğlunun süper lise mezunu olduğunu, bu yıl "Yabancı Dil Sınavı" na girerek 100 sorudan 93'üne doğru cevap verdiğini (hem de Batman şartlarında) ama hâlâ bir yabancı dil bölümüne gireceğinden şüphe ettiklerini anlatıyor.Nedeni Anadolu Öğretmen Lisesi ve bazı okullara ek puan verilmesi imiş.Çok da haklı olarak "Hangi ülkede bir öğrenci yüzde 93 başarı gösterir de açıkta kalır? Oğlum bunalıma girer ve bu ülkeye düşman olursa hesabını kim verecek" diye soruyor.Siz onun yerinde olsanız aynı şeyleri hissetmez miydiniz?"Bu nasıl bir haksızlıktır, nedir bu öğrencilere çektirilen işkence, kimdir bunların sorumlusu" demez miydiniz?Öğretmen seçmede aynı ızdırap yaşatılıyor, ÖSS sistemi yüzünden her yıl onbinlerce öğrenci ve ailenin hayatı kararıyor, yabancı dilde aynı sorun... Peki kardeşim, abicim diğer ülkeler nasıl çözüyor bu sorunları bir bakıverin artık, neden bakmıyorsunuz?Aynı tarifeyi uygulasalarİnsanları Türkiye'de doğduğuna pişman etmeniz sonsuza kadar mı sürecek?"Sağlık" konusunda gelen şikayetler de "eğitim"den geri kalmıyor. Bir yanda ilaçlara her ay düzenli olarak getirilen zamlar, diğer yanda sosyal güvencesi, sigortası olanların bile ilaçların çoğunu ödemek zorunda bırakılması, hastane muayene ve tetkiklerine de kısıtlama getirilmesi, ilaçlara gelen zamlar nedeniyle hayati önem taşıyan ilaçların bulunamaması (Bu nedenle yaşamını yitirenler oldu) dar gelirli vatandaşları çıldırtıyor.Gelen mektupların özeti şu: "Paran varsa yaşa, yoksa öl diyorlar"...Daha sonra da çoğu "Birkaç gün önce kendi diş paralarını 9 bin dolara yükselten bu beyler değil miydi? Ülkeyi bu kadar düşünüyorlarsa kendilerine de aynı tarifeyi uygulasalar ya!" demişler.Onlar Türkiye'deki sınıf farkını bilmeyenler(!) tabii. Ayrıcalıklı sınıflan görmemeleri lâzım oysa!Vatandaşın sağlığı ve eğitim kimsenin oyuncağı değildir, hükümetler halka hizmet için gelirler, hatırlatmış olalım. Millet ayakta!İkinci sayfa skandalı!Evet hiç şüphesiz "skandal" denebilir buna... Bir zamanlar Türk filmlerinde "seks furyası" vardı, şimdi gazetelerde "çıplaklık furyası" var.Gazetelerin 2. sayfasını aç, miden ağzına gelsin... Yemin ediyorum, sanatçıların veya onun bunun sevgilisinin fotoğraflarının, erkek dergilerinde çıkan seks amaçlı çekilmiş fotoğraflardan hiç farkı yok.Sözüm ona "habersizce gazeteciler tarafından çekilenler" den tutun da Tuğba Özay'ın sadece göğüslerini kapatan kıyafetine (üniversite öğrencileri tasarlamış, ne düşünüyorlardı tasarlarken acaba?) kadar her türlü rezaleti bu sayfalarda görmek mümkün...Arayın dünya sinemasının, müziğinin, modasının ünlü isimlerinin fotoğraflarını, böylesini bulamazsınız.Türkiye ne zamana kadar birilerinin reklâmı adına bu skandal gidişe susacak ve basın ne zamana kadar bu fotoğraflarla tiraj bekleyecek?Ne zamana kadar her konuda "kadın kimliği"nin yerlerde süründürülmesine susmak zorundayız?Tatil!Sevgili okurlarım, yarından itibaren kısa süreli bir tatil yapmak istiyorum. Son 2 yıldır neredeyse tek bir gün ara vermeden çalıştım. Zaman oldu mahkemelerden, dişçiden, doktordan, annemin hasta yatağının başucundan yazdım yazılarımı... Ama daha verimli bir şekilde çalışabilmek için artik dinlenmem gerekiyor. Önce bir süre yazısız tatil yapacak, sonra da Ağustos sonuna kadar haftanın bazı günleri ara vereceğim. Amaa, önemli bir olay varsa, kaçırmamam gerektiğine inanıyorsam anında oradayım merak etmeyin.İçinizden geldiği zaman bana yazmaya devam edin, belki hemen değil ama bir süre sonra mutlaka bütün mailleri okuyacağım.Hoşçakalın ve yokluğumda kendinize iyi bakın.R.M.

Devamını Oku

Ali Kocatepe'nin gururu!

11 Temmuz 2006

Nihayet uzaktan da olsa tatil göründü... Geçen yaz annemin geçirdiği ağır rahatsızlık nedeniyle onu hiç bırakamamış, kışın da ara vermeyerek koca bir yılı (hatta 2 yıl diyebiliriz) tatilsiz sürdürmüştüm.Şükürler olsun anacığım biraz iyileşti ve çok zor şartlarda geçen günleri atlattım. Bu zaman içinde sizinle her an karşı karşıya olmak teselliydi benim için... İnanın, bütün içtenliğimle söylüyorum, bir yandan mektuplarınızla her konuda verdiğiniz destek, bir yandan elimden geldiğince sorunlarımıza (ve sorunlarınıza) çare aramak unutturdu bana sıkıntılarımı.Önceki gün Bodrum'a iner inmez ayağımın tozuyla o küçük kır lokantasına koştum. Size daha önce söz etmiştim bu "çardak altında, kareli masa örtüleri olan" sevimli yerden.Gündoğan'ın Küçükbük mevkiinde, Fevzi Çakmak Yolu üzerinde olan "Sacide" mütevazı bir Bodrumlu aileye ait. Anne, baba, büyükanne, kız ve erkek evlâtlar, torunlar herkes orada...Mantının, puf böreğinin, gözlemenin ve ev yapımı sebze yemeklerinin en güzelini çok uygun fiyatlarla sunuyorlar. Denizden esen ılık bir rüzgârın müziğinde yalnız karnınız değil, ruhunuz da doyuyor.Puf böreğimi iştahla yerken arkadaşım, değerli sanatçı Ali Kocatepe aradı, biraz sitem hissedilen sesini duyunca lokmam boğazımda kaldı. "Pazar günkü yazında, Dolmabahçe'nin yıldönümü yemeğinde 10. Yıl Marşı'nın kaldırılması kararını bizim vereceğimize inanmadığını söylemiştin, sonra ertesi gün; İzzet Öz'ün açıklamasına dayanarak 'Başbakan, bu hassasiyete kimbilir ne kadar memnun olmuştur' diye yazdın" deyince ben de "İyi ama İzzet Öz'ün açıklaması, kararı sizin verdiğiniz şeklindeydi" cevabını verdim."Benim böyle bir karardan hiç haberim olmadı" dedi Kocatepe ve şöyle devam etti:"Gecenin müzik organizasyonunun Dede Efendi'lerden başlayıp bugünlere gelen şarkı seçiminde benim rolüm var. Bu kararla ise hiçbir ilgim yok ama benim de organizasyonun içinde olmam nedeniyle olaya dahil edildim. Keşke daha erken gelebilseydin ve bestesini yaptığım "Ezan, Çan ve Hazan" şarkısını da dinleyebilseydin. Ben sahnenin kusursuz olması ve gösterinin başarıyla sürmesini sağladım. Biliyorsun 'Şov her şeye rağmen sürmek zorunda' ve ben de yaptığım işle gurur duyuyorum."Birçok ünlü ismin yer aldığı, benim de büyük bir zevkle dinlemeye devam ettiğim son albümü yeni çıkan Ali Kocatepe'ye üzülmemesini, bu hatayı düzelteceğimi söyledim.Görüyorsunuz, böylesine hassas bir konunun içinde olmayı Milli Saraylar Daire Başkanı da, Ali Kocatepe de istemiyor. Çok haklılar... Hep tekrarladığımız gibi; bayramlara, kutlamalara, özel günlere ve emeklerle ortaya çıkan güzel organizasyonlara bu şekilde gölge düşürülmesi herkes için ne üzücü oluyor, değil mi?Haydi serbest bırakın!Kısa süre önce aynı gün gazetelerde iki önemli haber vardı. Biri "Irak'ta 15 yaşlarındaki kıza tecavüz ederek öldüren ve ailesinden üç kişiyi de katleden" askerin suçsuz olduğunu söylemesi... Asker suçlu bulunursa idam edilecekmiş.Diğeri ise Vakıflar Genel Müdürlüğü Müfettişi 36 yaşında, okumuş, eğitimli bir adamın, Sıddık Sami Arık'in aşık olduğu komşusu genç kızın sözlüsü Kıvanç Tokatlı'yı DURUP DURURKEN öldürmesi.M.Ü Eczacılık Bölümü mezunu, aslan gibi dünya yakışıklısı bir genç, sırf beğendiği kızın sözlüsü olduğu için hunharca, plânlı şekilde sokak ortasında öldürülüyor.Onu gözü gibi büyütüp, mutluluğunu görmesine ramak kala bu şekilde yitiren anacığı yüreği yanarak ağlıyor.Bir ailenin hayatı o gençle birlikte sönüyor. Sözlüsünün hayatı kararıyor.Ve bekleyelim bakalım müfettişe ne ceza veriliyor? Serpil öğretmeni tecavüz ederek öldürenlere af getirerek sokaklara salıveren bu toplum, Kıvanç Tokatlı'yı 'canı istediği için' öldüren katile ne ceza verecek, gerçekten merak ediyorum.İnsan hayatına değer verilmeyen bir ülkenin vatandaşı olmak, adalete güvenmemek her geçen gün daha da ağır bir yük haline geliyor.

Devamını Oku

Kim demiş 'Arkadaşlarla dans edilmez' diye?

11 Temmuz 2006

Dün VATAN'da Dilek Önder demişti aslında. Ondan önce de Konyalı bir imam... Ve ben imama değil ama dilek Önder'in söylediklerine şaşırdım açıkçası. Özellikle de dansa önem veren, ayrıca çok seven biri olduğum için şaşırdım ve okuyucu olarak da tepkimi duyurmayı düşündüm.Önder söz konusu imamın "Düğünlerde dans etmek yataktaki zinanın ayakta yapılmış halidir ve günahtır" sözüne itiraz etmediğini belirterek başlamıştı yazısına.Sonra da "İki insan niye dans eder? Samimi olalım; arkadaşla dans edilir mi?" sorularını sorarak şöyle devam etmişti:"Taraflardan en az biri iyi niyetli değildir... Eninde sonunda mutlaka ayakta ya da yatakta zina yapmak istiyordur. Akşam yemeği gibi bir durum yani... Ya da bir nevi ön sevişme... Galiba imam haklı. Dansın kendisi seksi zaten (...) O ana kadar kötü niyet yoksa bile danstan sonra olur. Şeytan dürter..."Şimdi, içeriği ne olursa olsun bir meslektaşın görüşüne saygı duymak gerekir. Hele de bir köşe yazarının yazdıkları yalnız kendini bağlar. Ama "eleştiri"ye veya "karşı görüş"e de açıktır.Ben diyorum ki şeytan insanı sık sık dürtebilir. Eğer her dürtüldüğünüzde onun isteğine uyacaksanız yandınız zaten... O zaman size bahşedilmiş olan beyninizin, mantığınızın, aklınızın hiçbir önemi, sizin de bunlara sahip olmayan canlılardan hiçbir farkınız kalmaz.Örneğin; şeytan sizi dans etmeden de, masanızda oturuyorken de, işinizin başındayken de dürtebilir, hemen "Tamam, emrindeyim" mi diyeceksiniz?Bir akşam yemeği veya dans ancak niyetiniz zaten baştan bozuksa, kendinizi kontrol etmek gibi bir isteğiniz de yoksa sonunda başka gelişmelere kapı açabilir (ki istedikten sonra bir bakışla, bir konuşmayla da aynı noktaya gelmek mümkündür). Arkadaşla veya arkadaşlarla yenilen yemek ya da yapılan dans ise eğer arkadaşlığın anlamını biliyorsanız bundan çok farklıdır ve asla cinsellik içeren duygulara yol açmaz.Hele de meşhur imamın dediklerinin lafı bile edilemez. Neden edilemez, çünkü buna inanıyorsanız zaten kadınla erkek arasında arkadaşlığın olamayacağına, yeryüzünde, dans eden milyonlarca kadın ve erkeğin de dans değil zina yaptığına inanıyorsunuz demektir ki, aslında bundan daha çağdışı, daha abuk bir iddia da olamaz.Oluyorsa o zaman bütün kadın-erkek arkadaşlıklarının seksle bitmiş ve bitiyor olması gerekirdi, var mı böyle bir durum?Varsa onu anlatmaları lazım...Bunları söylemekle 11 Eylül'de rol alan El Kaide militanının "Bin Ladin bana 'Kafirler gibi davran, laik gibi görün' dedi" sözleriyle "kafirle laiki özdeşleştirmesi" arasında, birbiriyle alakasız kavranılan birleştirmek ve anlamsız genellemeler yapmak arasında pek fark yoktur.Yani demek istiyorum ki, hepsi aynı kapıya çıkar; "yanlış"a... Her kavramın çarpıtıldığı, takiyelerle insanların saf yerine konduğu, aldatıldığı bir dönemde bundan da ciddi olarak kaçınmak gerekir.Polemik yaratmak açısından iyi bir konuydu ama bu nedenle kutlanmaya değer.Dilek önder tam olarak kastetmemişse bile (ki inanmak gerçekten zor) dikkat çekiciydi yazdıkları, kendine göre amaca ulaşmış saydır!

Devamını Oku