Karalar içindeki anne Elif tabutun üstüne çıkarmıştı küçük kızını... Şehit babasını tabuta sarıldığı bayrağın üstünden de olsa, farketmeden son kez okşayan Ümmü Nigar aslında nedenini anlamadığı kalabalığın içinde onu arıyordu korku dolu gözleriyle; "Babam nerede, babamı istiyorum"...
Bugüne kadar bir değil, beş değil şehitlerin geride bıraktığı binlerce küçük çocuk aynı sözlerle aramıştı babalarını... Yaşamları boyunca da aramaya devam edecekler.
Her acıda onlarla birlikte biz de ağladık. Şehit analarının, eşlerinin, çocuklarının gözyaşlarına ortak olduk, yüreğimiz kanadı... Zaman oldu "Koskaca bir orduya rağmen acımasız, uzaktan kumandalı teröristlerin topraklarımızda cirit atmasına nasıl izin veriyorsunuz" diye devlete kızdık. Zaman oldu "Manşetten duyurun, aralıksız yayınlayın bu cinayetleri" diye medyaya söylendik.
Ama gün geldi Lübnan'ı bir hafta içinde harabeye çeviren, yaşlı-çocuk demeden yüzlerce kişiyi katleden İsrail'e bir yandan sınırsız bir öfke duyarken, bir yandan da kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz bir kıskançlık duyduk: "İsrail kadar olamadık"...
Oysa aslına bakarsanız sadece devleti suçlamaya hakkımız yoktu; susarak, katlanarak, sabrın sınırını neredeyse "erme" noktasında aşarak biz de suca ortak olmuştuk.
Güvercin kanadına mektup
Hep güçsüz, kimsesiz, yoksul, tek isteği "bir çift ayakkabı" olan çocuk yaşta erlerimizdi ölenler. Şehit anaları, babalan haykırıyordu: "Neden yalnız bizim çocuklarımız ölüyor? Neden hiçbir zenginin, siyasetçinin çocuğu yok mayın dolu alanlarda?"
Kim bilir belki ölü toprağı serpilmiş misali sürüp giden umursamazlığın önemli bir nedeni de buydu; sırtını güce veya devlete dayamış olanlar için tehlike uzaktaydı ve önlem için de aceleye gerek yoktu.
Erdoğan'ın, Zapsu'nun, Gül'ün konuşmalarını, eylemlerini sakız gibi uzata uzata, tartışa konuşa geçerdi günler...
Uzun süredir isyanı ruhumda öylesine güçlü hissediyordum ki Yılmaz Erdoğan'ın dünkü Hürriyet'te, "Güvercin kanadına yazdım, kimin vicdanına dokunursa o okusun diye" dediği mektup bana ilaç gibi geldi.
Çok anlamlı cümleler vardı o mektupta...
"Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok
(...)
Kelimeler de ölür bazen...
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artik akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir."
Ve "Yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır" dedikten sonra yalvanyordu Erdoğan, ağlayarak, kendim söylüyormuş gibi duyarak okudum:
"Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum (...)
Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur."
İnsanın icat ettiği en çirkin şeyin silah, en çirkin silahın ise mayın olduğunu söyleyen Yılmaz Erdoğan "Yalvarırım ne olacak" diyordu. "Benden ne eksiltecekse bu yakanş eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde"...
Diğerleri nerede?
Ben de ona 'Helâl olsun Yılmaz, işte insan, işte sanatçı budur' diyorum. Evet, geç oldu, çok daha önce yapılabilir, söylenebilirdi. Ama yine de... Onun yaptığını Doğu'dan, Güneydoğu'dan ve başka bölgelerden olan diğer sanatçılar yapmadı. Ne Özcan Deniz'den, ne "özel sorunları için TV'lerde gözyaşı döken" ibrahim Tatlıses ten veya Mahsun Kırmızıgül'den, ne Yıldız Tilbe'den, Alişan'dan duyduk bir ses, bir nefes... Ne de bir siyasi parti olan DTP'den... Hergün en az üç beş masum gencin, dürüst bir çatışmaya bile girmeden hayatini kalleş kurşunlarla veya mayınlarla kaybettiği bir ülkede (bölge halkına ve olayın sorumlularına doğru mesajları verme konusunda) onlar da, PKK'ya yakınlığını gizlemeyen DTP'de sessiz kalamazdı oysa... Kalmamalıydı.
Umalım da bu mektup, kendi çıkan için kılıktan kılığa, kişilikten kişiliğe giren ve bu ülkenin imkanlarından bol bol yararlanan tüm sanatçılara örnek olsun.
Ülkemizin ciddi sorunlarına eğilmek, katkıda bulunmak hepimizin görevidir. Susmayalım artik!
(Not: Sevgili okurlanm, kısa bir tatilden sonra tekrar sizinle olmaktan mutluluk duyduğumu bilmenizi istiyorum. R.M)
Eski köye yeni adet çıkardılar!
Dile kolay 5 bin kişilik bir takı kuyruğu, düşünebiliyor musunuz?
Başbakan ve bakanlarından başlayan "eski köye yeni âdet takı sandıkları" pek yararlı bulunmuş olmalı ki belediye başkanları da modaya uydular. Beylikdüzü Belediye Başkanı'nın çocuklarının sünnet düğününde 5.000 davetlinin getirdiği altınlara sandıklar yetmemiş ve sık sık boşaltılmış.
Her ne kadar 25 yıl siyaset yapmış bir "devlet adamı"nın kızı olarak ve devlet adamlarının bırakın sandığı, en ufak gösterişi görgüsüzlük sayacağını bilerek duruma şaşırıyorsam da asıl merakım neden sadece siyasetçi ve belediye başkanlarının sandıklarının bu kadar dolduğuna...
Siz hiç diğer düğünlerde 5 bin kişinin takı yansına girdiğini gördünüz mü? Bir merakım daha var; AKP'li siyasetçi ve belediye başkanları (seçilmiş kamu görevlisi olarak) bir sünnet düğününü bile en lüks otellerde yapacak zenginliği nasıl elde ediyor?
Bu sorulan özellikle "önceki hükümetlerden farklı bir tablo görebilmek için" AKP'ye oy verenlerin sorması gerektiğine inanıyorum. Zira bana kalırsa seçtikleri parti biz Türklerin "Gelen gideni aratırmış" sözünü bir kez daha ve fazlasıyla doğrulamış bulunuyor!
Ümmü Nigar'ın gözyaşları!
Karalar içindeki anne Elif tabutun üstüne çıkarmıştı küçük kızını... Şehit babasını tabuta sarıldığı bayrağın üstünden de olsa, farketmeden son kez okşayan Ümmü Nigar aslında nedenini anlamadığı kalabalığın içinde onu arıyordu korku dolu gözleriyle; "Babam nerede, babamı istiyorum"...
Haberin Devamı

