Türkiye’de Fransız kalmak!

16 Ağustos 2006

Televizyonda bir program izliyorum; nereden çıkıp hangi özelliğiyle sunucu yapıldığı anlaşılmayan bir erkek karşısına yerden mantar gibi bitiveren sanatçılardan(!) birini almış konuşuyor.Hiçbir cümlenin hiçbir anlam ifade etmediği tam bir geyik muhabbeti... Saniyesi 300-500 dolarla ölçülerek reklam alınan ekranda dakikalar sığlık, budalalık sınırını aşarak akıp gidiyor.Sonra yine hangi nedenle ekrana çıkarıldığını kestiremeyeceğiniz bir boyalı kadın geliyor programa. Giderek daha da saçmalaşan (bir öncekinin “en saçma” olacağına inandığım için bunun nasıl “daha da” olduğunu kendim bile anlayamıyorum ama başarıyorlar) diyaloglarla sürüyor. Sonra bir başkası, bir başkası daha...Ben mi anlamıyorum yoksa gerçekten zırvalamanın sınırını aşmış mı bulunuyoruz? Kim bunlar, ben neredeyim?Kendime gelmek için yanağıma iki şaplak konduruyorum uzandığım koltukta ve zaplıyorum.Bu kez bir magazin programı... Kaya Çilingiroğlu’nun bilmem ne plajında bilmem kimle sarmaş dolaş görüntüleri... Erkeğin elinin kadının kalçasına doğru hareket ettiği (ki bu olay “kamerayı fark ettikten sonra” gerçekleşiyor) sahneyi tam 20 kez arka arkaya gösteriyorlar.Kaya Hülya’ya ne demiş, Hülya Kaya’ya ne demiş, İbrahim Hülya’ya ne demiş, Kaya kimle öpüşmüş, Hülya kimle tatile gitmiş, Zehra yeni doğacak kardeşini nasıl duymuş?Önce Kaya’yla, sonra bir başka evli erkekle öpüşen Sinem Erülgen “N’apiym yani; öpüşeceğim erkeği Google’dan mı araştırayım” demiş. O da yetmemiş “Üç gün önce tanıştım evli olduğunu nereden biliym” demiş. A kızım madem üç gün önce tanıştın o fotoğrafta ne işin var? Bana bir şeyler oluyor, tansiyonum mu düştü ne? Hayır, insanı öldürebilir de zırvalığın bu kadarı, dayanamaz tık diye gidiverirsin Maazallah! KORKU FİLMİ Mİ, KOMEDİ DİZİSİ Mİ?Zaplayayım bari; Haberler...Önce Lübnan-İsrail savaşında son durum. Ve hemen arkasından Isparta’nın Yaka köyünde havaya ateş açarak, şarkı söyleyen genç piyanistin ölümüne neden olan polis haberi... Seken kurşun 16 yaşındaki genci de yaralamış. Allah kahretsin, canını seven düğüne de gitmemeli artık; dile kolay “her düğün bir veya birkaç ölüm” demek...Konya’da asker uğurlamasında açılan ateşle de biri yaralanmış. Kahretsin, buna da katılmamalı insanlar...İzmir’de bir kuyumcuyu öldüren katilin eşi “Kocamla gurur duyuyorum” demiş. Hangi sebeple olursa olsun vahşetten gurur duyanlar da var, midem bulanmaya başladı.Pınar Altuğ’un eşinden başlayıp Tony ve Can’la, sonunda da dizideki rol arkadaşıyla ilişkiler zincirine geldi sıra... Toplum için “birilerinin hamilelik günlerini sayma ya da üç haftalık bebek düşürme” haberleri kadar hayati(!) bir konu ya (yemin ediyorum İngiltere, Monaco, İsveç kraliyet ailelerinde bu telaş ve reklam görülmemiştir), anlamaya çalışıyorlar: “Pınar neden aldatıyor?”.. Nedense erkeklerin aldatması nadiren konu olur, üstü hemen örtülüverir ve kadınlar arkadan hiç konuşmazlar da kadın yapınca erkekler döktürüyor işte! Dersin ki asıl sorun ihanet değil de egolarına verilen zarar.Her neyse şimdi de şarkı söyleyen köpek ve “adam gibi adama eşinden darbe” haberleri. Evliyken eşini aldatarak çocuk sahibi olan, bu yalana yıllarca onu inandırdığı yetmiyormuş gibi Türkiye’yi de (ihanet ve yalan gözyaşları dizisinden sonra kafasına dolayıverdiği) türbanıyla aldatmaya kalkan kadını boşamayan kocası “adam gibi adam” ilan edildi ama bu kahramanlık kadına yetmemiş, boşayacakmış. Pes ki ne pes!IŞINLAYIN BENİ, DAYANAMIYORUM!Haberler devam ediyor: Batman’da sıcak nedeniyle damda uyuyanlardan tam 1474 kişi aşağı düşmüş, 15 kişi ölmüş. Biz bu haberi daha önce (mesela her yaz) duymamış mıydık? Tanrım sen aklımı koru! Son noktayı Fırtına Vadisi’ne hidroelektrik santralı yapılması için verilen izin koyuyor. “Doğal sit alanı” olarak belirlenmiş, dünyanın en güzel yerlerinden birinin daha bizim elimizle katledileceğini duymak limitimi dolduruyor.Gözlerimi kapatıp bir başka dünyaya ışınlanabilsem keşke.. Ne medyatik isimlerin aldatma, hamilelik, boşanma haberlerinin Şırnak’ta, Tunceli’de verdiğimiz gencecik şehit haberlerinin tepesinde yer almasını, ne de diğerlerini, bu saçmalıkların hiçbirini gerçekten bünyem kaldırmıyor artık! Ben kimim, burası neresi?(Not: Medyada bir son moda da suçluların, eşini aldatanların, kadına şiddet uygulayanların mağdur, gerçek mağdurların ise suçlu gösterilmesi... Bu da yeryüzünde bir “ilk” olmalı. Kutlamak lazım!)Ne demişler?Herkes hata yapabilir, ama ahmaklar hatalarına bağlı kalırlar ve bunu ölünceye kadar sürdürürler.Cicero

Devamını Oku

Baykal hem haklı, hem haksız!

16 Ağustos 2006

Aynı anda bir yanda Tayyip Erdoğan'ın yaptığı konuşmayı inceliyorum, diğer yanda Deniz Baykal'ın... Kafam tenis maçı seyreder gibi sağdan sola, soldan sağa gidip geliyor.Her ikisinde de hem güzel sözler ve doğrular var, hem de yanlışlar... Kime göre; tabii ki bana göre... O günlerde '1 Mart tezkeresi geçmeli' dediğimde aynı görüşteki yazarlarla birlikte kafasına ABD bayrağından şapka çizilerek bir dergiye kapak bile yapılan bana...Tayyip Erdoğan; "Tezkere geçseydi böyle olmazdı. PKK Kuzey Irak'ta bu kadar rahat hareket edemezdi, kontrolü elde tutardık" demiş. Deniz Baykal ise aynı gün tam aksini iddia etmiş: "1 Mart tezkeresi geçseydi Güneydoğu Anadolu Irak'a dönerdi."Burada tamamen Erdoğan gibi düşünüyorum. "Önce can, sonra canan" diye bir sözümüz vardır, önce kendin için tehlikeyi ortadan kaldırırsın sonra bir başkasını düşünürsün. O günlerde de yazdık; ABD zaten bu savaşa girecekti, kararımız sonucu değiştirmeyeceğine göre en azından sınırımızı açarak belki kendimiz için oluşacak tehlikeyi ortadan kaldırabilir, aynı zamanda savaş konusunda fikir verecek, öneri getirebilecek, konuşabilecek durumda olurduk.1 Mart tezkeresinin reddi bütün bu ihtimalleri yokettiği gibi, Türkiye'nin ABD ile ilişkisini zedelemiştir. (Bu arada ABD'nin son yıllardaki politikalarını, diğer ülkeler üzerinde oynadığı oyunları hiç onaylamadığımı defalarca yazdığımı da hatırlatmak isterim.)Baykal'ın "Bugün de ABD askeri, tankları Güneydoğu'da olurdu" sözlerinin hiçbir dayanağı yoktur. Anlaşma "sadece belli bir süre ve oradan geçmeleri için" yapılabilirdi.PKK'nın bugünkü eylemleri ve Kuzey Irak'tan destek alması tezkere ile birebir ilgilidir, sonuçtur.Ne tedbiri?Tayyip Erdoğan'ın "Rejim sorunu yoktur", "Herkes güvende değilse kimse güvende değildir" gibi sözleri güzel. Ama "Terör kuru sıkı atmakla çözülmez"! de içeren konuşması inandırıcı değil."Her türlü tedbiri almaya devam edeceğiz" diyor. Hergün askerlerimiz ölüyor, orada burada patlamalar oluyor, bugüne kadar hangi önlem alındı, hangi terörle mücadele projeleri yapıldı? AKP birçok konuda olduğu gibi terör konusunda da başarısız bir politika yapmıştır. Veya hiç yapmamıştır.Baykal'ın "Türkiye Ortadoğu'daki çatışmada taraf olmamalıdır. Asker göndermekte acele etmeyelim" sözleri doğru. Evet "insan" olan herkes gibi biz de savaşa, vahşete üzülüyoruz ama kendi içimizdeki terör sorununu çözememişken, bu konuda ve her konuda hiçbir yardım alamazken neden kendimizi her savaşın ortasına atmak zorunda hissedelim?CHP Genel Başkanı "Fas gibi oluruz. Nasıl dönüştüğümüzü farketmeyiz bile" sözlerinde de tümüyle haklı. Türkiye'de radikal dinci faaliyet o sürece girdi bile... Bazı profesörlerin ileri sürdüğü "Atatürk devrimlerinin yerleşmiş olması", "Türkiye'nin AB'ye aday olması" gibi olgular da bu tehlikeyi azaltmıyor. Prof. Şenatalar'ın "İran'a, Fas'a benzetmek yüzeyselliktir" sözü de bu açıdan çok yüzeysel. İran'ın tarihinin bir gecede değiştiğini unutmamak lâzım.Deniz Baykal burada haklı ama "korku" oy getirmeye yetmez. Seçmen tehlikeyi görse bile oy vermek için güvenmek, benimsemek, takdir etmek istiyor.Bütün partilerin bilmesi gereken en önemli gerçek bu!*****Ne demişler?Hiçbir tehlikenin olmayacağına inanmak çok tehlikelidirAbraham Lincoln

Devamını Oku

Sanatı öldürmek geleceği öldürmektir!

15 Ağustos 2006

Aynı şeyi turizm için de söyleyebiliriz. Türkiye birkaç milyar dolar borç almak için kapı kapı dolaşırken diğer yanda turizmden bir yılda 16 milyar dolar kazanabilen bir ülke...Ve ne yapıyor; turizme o kadar önem veriyor ki (!) ona tek bir bakanlık vermeyi bile gerekli görmeyerek "kültür ve turizm"i birleştiriyor. Haydi birleştirdi diyelim, başına da süper bilgili, süper çalışkan, her an yeni projeler üretebilecek yetenekte birini getirmesi lâzım değil mi? O gidiyor en ciddi toplantılarda bile uyuyan birini getiriyor. Öyle biri ki bu, sadece uyumakla kalmıyor; turizmi, yabancılara mülk satmak, tek bir yeşil koy bırakmadan taş yığınlarıyla doldurmak zannettiği için bu yönde çalışmalara başlıyor.İlk iş olarak da Bodrum'a el atıyor ve "İmar yetkisini ben alacağım" diyor. Normal şartlarda bunu duyunca "Eh, belediyelerin rüşvetle imar verdiği ve Kuşadası gibi taşlaşmakta olduğu bilinen bir yerde herhalde Bakanlık aşırı yapılaşmayı önleyecek bir karar alacak" diye sevinirsiniz ama burada sevinemiyorsunuz.Çünkü hemen arkasından Bakan ortaya çıkıyor ve "5 yılda yabancılara 1 milyon mülk satarım. Böylece AB'ye de daha kolay gireriz" gibi manşetlere geçen bir söz söylüyor. Yabancılara 1 milyon mülk satmak için sahillerde nasıl bir işgal yapılacak, elde kalan tek tük yeşil koylar da inşaatlara mı kurban edilecek, o kısmını öğrenmek biraz zor.Zira Bakan İspanya'yı örnek gösteriyor ama bir süredir Türkiye'de mülk almak için gelmeye başlayan Avrupalılar'ın neden artık İspanya yerine Türkiye'nin sakin ve doğal koylarını seçtiklerini araştırmış, soruşturmuş değil.Bodrumlu turizmciler, otel sahipleri Bakan Koç'un koyları gezerken söylediği şeyleri bıyık altından gülerek, alayla anlatıyor:"Aslında kötü niyetli biri değil ama ne yapsın turizmden anlamıyor, bari anlayanları dinlese..."Kültür-sanatta da benzer bir sorun söz konusu... Nasıl oluyorsa oluyor Kültür Bakanı Koç "özel tiyatrolara ödeneğin arttırılmasını" düşünürken Maliye Bakanlığı'nın bu ödeneklerin tümüyle kaldırılmasına yönelik kararı Resmi Gazete'de yayımlanıyor.Altında da bir madde: "Bu yönetmelik hükümlerini Kültür ve Turizm Bakanı yürütür."Şu anda Bakanlık'ta arka arkaya toplantılar yapılıp, Maliye Bakanlığı'nın çıkardığı yeni yönetmeliğin nasıl değiştirilebileceği tartışıldığına göre karar aşamasında Bakan Koç ne yapıyordu acaba? Ne yaptığı ihtimalini vurgulamak istemiyorum.Dün, Tiyatro İstanbul'un sahibi, ünlü tiyatro yönetmeni Gencay Gürün'le konuştum. Gürün "Bir ülke sanatla yaşar, sanatı öldürmek o ülkenin geleceğini öldürmek demektir. Paris'te haftada 300 oyun oynanıyor. Bizde İstanbul'un nüfusu 2 milyon iken 30 özel tiyatro vardı, haftada en az 8 temsil yapılırdı. Bugün nüfus 15 milyon, 3-4 temsil yapılıyor, o da kalkarsa ne olacak" diyerek devam ediyor. "İngiltere Shakespeare'le yaşıyor, Fransa Moliere ve Victor Hugo ile... Böyle giderse bizim hatırlanacak bir tiyatromuz bile kalmayacak."Gencay Gürün "özel tiyatrolara desteğin 11 yıl sonra hangi nedenle kaldırıldığının açıklanması gerektiğini" söylerken bir de öneri getiriyor:"Bu şekilde iki üç tiyatro dışında kimse dayanamaz. Futbolcular trilyonlar alıyor ama vergi ödemiyor. Tiyatrolardaki vergi çok yüksek. Ayrıca Bakanlık 40 milyar veriyorsa bunun yüzde 25'ini bilet olarak istiyor. Vergiyi de ekleyince elde bir şey kalmıyor, destek vermeyeceklerse vergiyi kaldırsınlar, ona da razıyız."Boğaz'daki kulüplerin gürültüsünü önleyecek çeşitli teknoloji ve önlem mevcutken tek çözüm olarak hepsini kapatmayı seçen, sonra bunu "her türlü eğlence ve müzik yayını" için genelleştiren, Hasankeyf i baraja feda eden anlayış bakalım tiyatrolar için nasıl bir çözüm bulacak merakla bekliyoruz!*****Deliyse kapatın!Danıştay baskınını yapan ve bir üyeyi öldürüp diğerlerini yaralayan suçlu ipe sapa gelmez birkaç cümleden sonra "aklî dengesi bozuk" ilân edildi.Henüz rapor gelmeden... Deli olup olmadığı anlaşılmadan... Babasının konuşmasına ve soruşturulmasına bakılacak olursa raporun "aile boyu" verilmesi gerekecek.Biz bu "detay"ların üzerinde fazlaca duruyoruz, çünkü aklî dengenin bozuk olduğu yönünde bir rapor çıkarsa katil üç beş gün tedavi görür ve sonra salıverilir. Türkiye'de yöntem budur.Hukukun doğru işlediği, medenî, toplumunu koruyan ülkelerde ise böyle bir durumda sonuç değişmez; suçlu "ağır hasta" olarak uzun yıllar kapatılır, ömür boyu hapis cezasını tedavi altında geçirir.Amerika'da 18 yaşın altındaki suçlulara bile uygulanıyor bu... Her suçlunun "ağır tahrik" veya "delilik" mazeretine sığınmasına göz yuman bir yargı hiçbir ülkede yok.Güvenin tümüyle yok olmasını, Türkiye'nin Teksas'a dönmemesini istiyorlarsa (ki neredeyse döndü) adalet yerini bulmalı...İnsanlar sokağa çıkmaktan korkar oldu, daha ne bekleniyor?

Devamını Oku

Adaletin uğramadığı yerde...

12 Ağustos 2006

İki genç, güzel insanın düğününe gidiyordum olayı gördüğüm anda... Sepetçiler Kasrı' na yakın bir köşede dev gibi irikıyım bir adam iki elini pencereden içeri sokmuş bir taksinin şoförünü yumruklamaktaydı.Etrafta olayı gören herkes korku içinde donup kalmıştı. Bir süre devam etti yumruklar... Ben olduğum yerde, arabanın içinde çığlık çığlığa 'öldürecek adamı, durdurun şu vahşiyi' diye bağırmaktaydım.Sonra dev adam döndü, söylenerek biraz uzaklaştı, hırsını alamamış olmalı ki vazgeçti... Tekrar arabaya yaklaşıp birkaç yumruk daha attı.Kaşı patlamış, burnu kırılmış olmalıydı şoförün en azından... Mecalsizce arabasını kaldırıma yaklaştırarak aynaya bakmaktaydı ki biz uzaklaştık.Gözlerim dolmuş, eğlenecek halim kalmamıştı. 'Ben de iri bir erkek olsaydım arabadan atlar...' dedim kendi kendime... Sonra düşündüm; demek ki insanın dayanamadığı an buydu, güvenliğin olmadığı bir ülkede, istemesek bile hepimiz her an öldürücü bir olaya kanşmış bulabilirdik kendimizi.Aynı gün Akmerkez'in karşısında gördüğüm benzer olayı hatırladım; beş altı genç, bir kadının çantasını almaya çalışan üç kapkaççıyı öldüresiye dövmüşlerdi gözümün önünde... Yerlere atıp tekmeleyerek... Kafasını kaldırımlara vurarak dövüyorlardı kendi yaşlarındaki suçluları.Herkes sessizce seyrediyordu, belki de usulü, raconu buydu işin, ben anlamadığım için bu kez de Akmerkez'in güvenlik görevlilerine bağırıyordum 'koşsanıza ne bakıyorsunuz, öldürecekler' diye...Yine o gün (Perşembe) gazetelerde Zeytinburnu'nda 7 yaşındaki kız çocuğa tecavüz girişiminde bulunan suçluya "halkın linç girişimi"ni okumuştum."Yeterli delil olmadığı için" serbest bırakılmıştı zanlı. Oysa küçük kızın vücudunda yeterli delil görülmüştü ve suçlunun daha önce de "tecavüzden" sabıkası vardı.Ceza verilmeyince halk uygulamaya kalkmıştı adaleti... Ve onlar da "dişe diş, kana kan" diyorlardı. (Bu tür olayların olmaması için ABD'de verilen ceza ise şöyle: 15 yaşında bir kızla -rıza ile olsa bile- ilişki kuran adam ömür boyu hapis cezası ile yargılanıyor... Bu haber Cuma günü gazetelerdeydi!)Yine o gün bir düğünde rastgele ateş açan bir magandanın üç kişiyi yaraladığı haberi vardı. "Yaralamak" hafif haber kalıyordu; gençleri, çocukları, masumları öldürüyordu bu cahil caniler...Türkiye özellikle AKP Hükümeti döneminde tam bir vahşet ortamına dönüştü.Bir yanda, sözüm ona "TCK'yı değiştirdik" diye adalet reklâmı yapılırken öte yanda hiçbir suça gereken cezalar verilmedi.Hâlâ da verilmiyor. Ve kan gövdeyi götürüyor... Şu anda en tehlikeli noktadayız:Halkın, ceza verilmeyeceğini bilerek vermek için kendini görevli saydığı nokta bu...Yıllardır dilimizde tüy bitti anlatamadık; devlet olmayınca sonuç budur işte... Adaletin uğramadığı yerde yaşamanın cezasını biz çekiyoruz!(Not: Hükümet, kadına yönelik şiddet; özellikle de töre-namus cinayetlerini önlemek için 8 Eylül'de Ankara'da büyük bir toplantı yapıyormuş. Nihayet ciddiye almaları güzel ama yetmez.Aynı özeni şiddetin tamamını önlemek için göstermek, suçun cezasız kalmamasını sağlamak zorundalar.)Ne demişler?Gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa razı demektir.Cenap Şebabettin

Devamını Oku

Aynı önlemler Türkiye'de alınmalı!

11 Ağustos 2006

Londra'da Amerikan uçaklarını patlayıcı sıvılarla havaya uçurmak isteyen ve son anda yakalanan El Kaide militanları olayı bizi ne kadar uyardı merak ediyorum.Pakistan asıllı 24 İngiliz vatandaşı patlatacaktı bombaları...Türkiye'de iki sinegog ile İngiliz Konsolosluğu ve HSBC Bank bombaları da 11 Eylül'den kısa süre sonra El Kaide bağlantılı Türkler tarafından patlatılmıştı.Bu durumda siz de merak etmiyor musunuz Türkiye yönetiminin son Londra olayından ne ders çıkardığını?İngiliz uçaklarında ve havaalanlarında alınan önlemlerin aynısı, aynı ciddiyetle ve derhal Türkiye'de uygulanmalı.El bagajı, her türlü sıvı (şampuan, krem, diş macunu, jöle, kola, içki dahil), cep telefonları, tehlikeli olabilecek her şey yasaklanmalı.Aslında bence yurtiçi uçuşlarda bile...Son pişmanlığın faydası, kendini bile patlatmayı göze alan gözü dönmüş teröristlerin şakası yok, "devlete" hatırlatıyorum!Yılmaz Erdoğan'a inanmıştım çünkü...PKK terörü gencecik askerlerimizi kurban almaya devam ettikçe Yılmaz Erdoğan'ın mektubuna tepkiler yineleniyor ve artıyor.Özellikle "Güvercin kanadına yazdım" dediği mektupta PKK terörünü bir savaşmış gibi göstermesi, "Dağa çıkmak yazgı" derken "kışlada olmak yazgısı" sözleriyle bu ikisini eşdeğer tutması tepkilerin merkezini oluşturuyor.Bu arada benim Yılmaz Erdoğan'ın mektubuna arka çıktığımı, inandığımı söyleyen, ona ve sözlerine tümüyle itiraz erlikleri gibi bana da kızanlar var.Cevap vermek istiyorum onlara... Evet, ben Yılmaz Erdoğan'ın, içinde "Artık ölmesin genç insanlar, durdurun silâhları, mayınları, yere diz çökerek yalvarıyorum" sözleri olan, sessiz bir çığlığı andıran mektubuna inandım; çünkü inanmak istiyordum.Kürt vatandaşların da teröre, hain saldırılara karşı çıkacağını duymak, bilmek, inanmak istiyordum, hâlâ da istiyorum. Ve Yılmaz Erdoğan da Kürtlüğüyle gurur duyduğunu her fırsatta belirten, üstelik zirveye çıkmış, topluma mâl olmuş bir sanatçı.Bu konudaki her yazımda belirttiğim gibi; mayınlar döşeyerek, pusular kurup geçen araçları bombalayarak veya ateş ederek, genç-çocuk demeden öldürerek yapılan terör saldırılarına savaş veya "Aile içi kavga" denemez. Teröristle asker aynı kefeye konamaz. Ama artık bu cinayetlerin durması için çığlık, mektup ve her türlü çaba kimden gelirse gelsin ona inanmak ve desteklemek istiyorum.Bana kızsanız da...Yılmaz Erdoğan'ın samimiyetine inanmak istiyorum.Adres belli!Bir okur, Arif Bilgin bana diyor ki; "Sayın Mengi, Siz de kendini 'çağdaş, ilerici, aydın vs.' sayanların 'düşmanını nerede arayacağını'zı bir türlü kestiremediniz.Hem Sabetayistleri gündeme getirenlerden (Yalçın Küçük) bahsediyorsunuz, hem de bunu oy avcılığı için yaptıklarını iddia ediyorsunuz... Ne kadar yanlış ve çelişkili bir düşünce bu!"Arif Bilgin'e cevabı Org. Yaşar Büyükanıt'a cep telefonları ve internet yoluyla karalama yapanların kimliği verebilir sanıyorum:"Yeşilgüneş isimli irticai örgüt."Benim yazdıklarımın adresi belli bir şahıs değil; şahıslar, gruplar. Bunların yalnız çalışmadığı ortada... Ama Arif Bilgin bir noktada haklı; karalama, iftira kampanyasının nedenini eksik yazmışım; rejime, cumhuriyete, onu savunanlara genel bir saldırı olmalı nedeni.Yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı zaten!

Devamını Oku

Karalayarak kurtulma metodu!

10 Ağustos 2006

Hepimize -çoğumuza- yaptılar aynı alçaklığı... Kim başarılıysa, kimin inandırıcılığı varsa, kime güveniliyorsa, kim insanların aldatılmasına, sömürülmesine karşı çıkıyor ve bu ülke için iyi niyetle çalışıyorsa... Bu toplumun iyi yetişmiş, mesleğinde yükselmiş çok sayıda insanı nasibini aldı "Sabetayist" zırvalığından.İnternette çarşaf çarşaf isim listeleri yayınladılar. Bunu ilk yaptıkları ve bir kesim saf insanı da inandırdıkları günlerde köşemde günlerce süren bir yazı dizisi yayımladım.Listede adı çıkan birçok kişinin "Aman ses etmeyelim, duyulursa gerçek sanırlar" diye hiç söz etmediği günlerde çağrıda bulundum;'Haydi buyrun, köşem size açık; annem ailesi Antakya'ya yerleşmiş bir Çerkes, babam Adana-Karaisalı'dan çıkmış ve 25 sene her girdiği seçimi kazanarak bu ülkeye hizmet etmiş bir devlet adamı (nur içinde yatsın). Bulun şu Sabetayist ilişkisini, burada yayımlayalım. Size bir ay da zaman veriyorum' dedim. Ses seda çıkmadı.Öyle komiklerdi ki bir gazeteyi olduğu gibi, tüm çalışanlarıyla Sabetayist yapabiliyorlardı. Zaten sonunda "başarılı tüm isimlerin listelerde olması" tam bir güldürü olayına dönüştü ve "bir oluru yok mudur bunun, aracı olacak kimse filân.Sevabına beni de listeye alsanız" diyerek dalga geçen meslektaşlarımız bile oldu.Aynı listelerde hâlâ adım var mı, hâlâ utanmadan yayınlayabiliyorlar mı bilmiyorum.Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a açılan, bizimkilere benzer bir karalama kampanyası "Onun köklerinin İsrail'e dayandığı, dedesinin mezarının da orada olduğu"na kadar vardırıldı.Sonuçta anlaşıldı ki gerçekten de dedesinin mezarı İsrail'de... Çünkü dede 1. Dünya Savaşı'nda orada savaşmış ve şehit düşmüş bir Osmanlı subayı (7 Ağustos Hürriyet Gazetesi'nde Fatih Çekirge'nin araştırma yazısı...)"Hatta İsrail Genelkurmay Başkanlığı bu mezarı tespit etmiş ve jest olsun diye de mezarı düzenlettirip Org. Büyükanıt'ı davet etmişler" diyordu Çekirge.37 kilise mi?İftiranın, sahtekarlığın, Allah'tan korkmamanın bu kadarı fazla değil mi?Bir kampanya da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkân Saylan için açılmış. Hayati tehlikesi olan ağır hastalığın pençesindeyken bile tek bir gün aksatmadan vatanına hizmeti sürdüren bu kahraman kadın için..."1976'dan bu yana Anadolu'yu köy köy dolaştım" diyen ve bugüne kadar 11 bin kız çocuğa eğitim verilmesini sağlayan Saylan hakkında, sırf "babalar çocuklarını ÇYDD'ye emanet etmesin, çağdaş eğitim artmasın" diye "misyonerlik yalanı"nı atmışlar ortaya.Güya Türkan Saylan "37 kilise açmış"...Korkusuzca, alçakça bir yalan kampanyası sürdürülüyor. Aynen sözlü, yazılı bir savaş gibi...Bu durumda insanlarımızın da okuduklarına, duyduklarına inanmadan önce kanıt aramalarından başka çözüm yok.Bir düşünmeliler; acaba yararlı, doğru ve çağdaş yolu gösteren insanları karalayarak "hiçbir işe yaramayanlara" güç ve inandırıcılık kazandırmak, onların önünü açmak veya belki oy toplamak çabası mıdır bu... Ki öyledir!

Devamını Oku

Bitmeyen sorunlar!

9 Ağustos 2006

Kısa süre ayrı kaldığım odama bir girdim ki üç ay uğraşsam içinden çıkamam. Mektuplar, mektuplar, dergiler, gazeteler yığın yığın... Şu anda aralarında kendime küçük bir yer açmış ve dağılmış vaziyette oturmaktayım.En çok mektup "Boğaz'da gürültü" konusunda gelmiş. Çengelköy'de basın bildirisi sunan Gültekin Orhon başta olmak üzere sayısız mail... Hepsi Kuruçeşme, Arnavutköy, Ortaköy'deki kulüplerin çevresinde veya karşı sahilde oturanlardan geliyor ve hepsi gürültüden ne kadar rahatsız olduklarını anlatıyor.Gayet iyi anlıyorum rahatsızlıklarını da ben 'kulüplerin gürültü yönünden sorumlulukları olmadığını' yazmadım ki zaten. Söylediğim; yüksek volümlü müzik yayınını susturmak için tek çarenin "hepsini bir defada kapatmak" olmadığı idi.Nitekim konuşmasını yayımladığım Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal da "yetkinin kendilerinde olduğu dönemde bire bir konuşup anlaşarak gece yarısından sonra müziğin kısılmasını sağladıklarını, bir sorun çıkmadığını" anlatıyordu.O da kabul ediyordu kulüp sahiplerinin bu anlaşmazlıkta rolü olduğunu, ben de biliyorum. Ama belli saatten sonra görevlilerin sıkı kontrollerle sesi kıstırabileceklerini, başka yaptırımlarla gürültüyü önleyebileceklerini, daha önce önlediklerini de biliyorum. Yani içindeki çok sayıda restoranı da gürültüye kurban etmek ve bir hafta kapatmak elbette tartışma götürür bir konudur.Öte yanda Çevre İstanbul İl Müdürü Doç. Dr. Emin Birpınar beni telefonla arayarak yüksek para cezasını denediklerini, bu miktarı giderek arttırmalarına rağmen sorunun çözülmediğini, kulüpler kapatılıp açıldıktan sonra ise gürültünün tümüyle bittiğini söyledi ve kulüplere teşekkür etti.Hâlâ aynı fikirdeyim; Boğaz gibi dünyanın en güzel manzarasına sahip bir yerde kurulmuş kulüplerin, yaz sezonu ortasında 11'ini aynı anda kapatmanın yanlış olduğuna inanıyorum ama bu olaydan hukukçuları yalanlayan bir sonuç çıktığını da görüyorum.Kim demiş "ceza vererek yanlışları düzeltemezsiniz" diye? Demek şıp diye hallediliyormuş. Bundan sonra kulüpler de müzik volümlerine geç saatlerde dikkat etsinler ve bitsin bu sorun.Binbaşı'dan mektupİncirlik Üssü'nde ABD'li güvenlik görevlileri tarafından eşi ile birlikte yere yatırılarak kelepçe takılan Binbaşı Ferih Dinçer'den de bir mektup geldi; şöyle diyor:"Merhaba Ruhat Hanım... Bugünkü, İncirlik olayıyla ilgili yazınız için sizi tebrik ederim. Olayı bu kadar güzel anlayıp yorumladığınız için... Bence 3-4 gündür süren haberlere en akılcı, en doğru ve sonuçta çıkan açıklamalara en güzel cevabı siz verdiniz. Teşekkür ederim. Saygılar."Genelkurmay'ın açıklaması ile o gece İncirlik'teki tesisin nöbetçi amiri tarafından tutulan rapor arasında ciddi çelişkiler olması ise apayrı bir konu. Hem kelepçeleyip, hem yerde yatarken dizleriyle sırtına bastıran ve Türk güvenlik görevlilerinin tepkilerine de kulak asmayan ABD'li askerler için bugün, olay iyice aydınlandıktan sonra bile bir resmi özür istemeyeceklerse elden ne gelir ki?.. Üzüntü ve eziklik duygusundan başka?Çevre ve Orman Bakanlığı'nın Fırtına Vadisi'nde "Heyelana karşı önlem" bahanesiyle taş ocağına izin vermesine gelen "bu kararın bilimsellikle hiçbir ilgisi olmadığı" yönündeki tepkiler başlıbaşına bir yazı konusu.Sorunlar ve vurdumduymazlık hiç bitmiyor!

Devamını Oku

Cenneti cehenneme çevirmek!

8 Ağustos 2006

Rize'deki Fırtına Vadisi'ni yıllardır ellerinden kurtarmaya çalışıyoruz. Dünyanın en önemli ekolojik bölgelerinden biri olan ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından "korunması öncelikli yer"lerden biri olduğu belirtilen bu cennet vadiye de önce "santral yapacağız" diye tutturdular. Çevrecilerin, halkın, basının itirazlarıyla bu durduruldu.Ama "su uyur, düşman uyumaz" misali doğa düşmanları da uyumadılar ve bu kez Fırtına Vadisi'ni taş ocağı yapılacak alan olarak seçtiler. Bunu yapabilmek için 3. derecede sit kapsamında olan bölgede taş ocaklarının "ÇED kapsamı dışında değerlendirilebilir" izni çıkarılması gerekiyordu ki bunu da Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe yaptı. "Heyelan tehlikesinin giderilmesi için taş ocağı açılması" mazeretiyle...Aynı Bakan ve Bakanlık, Hasankeyf' in 1000 yıllık tarih ve kültürünü sular altında bırakacak Ilısu Barajı iznini de (üstelik sayısız farklı çözüm bulunabilecekken) ÇED (çevresel etki değerlendirmesi raporu) filân dinlemeden, beklemeden çıkarıverdi.Bir cennetin daha santral/baraj yapılarak -belki de bölge halkından oy alabilme ümidiyle- yok edilmesi için gerekli adım atıldı.Şimdi bütün bu izinlerin sahibi olan Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin çevre konusunda ne gibi bir bilgi ve deneyime sahip olduğunu sorma hakkımız yok mu bizim?Eminim ki var ve soruyorum; daha önce bir firmanın bayisi olan Osman Pepe hangi bilgi, araştırma ve deneyimle bir toplumun kuşaklar boyu milli serveti olan alanlara el uzatıyor?Açıklasınlar millete!Haydi "haramdır" deyin!PKK bu kez de Gümüşhane'nin Şiran İlçesi'nde devriye gezen askeri araca ateş açmış. Devrilen araçta 3 asker şehit olmuş, ikisi ağır şekilde olmak üzere 8 asker de yaralanmış.Yine PKK, Şırnak Beytüşşebap'ta da bir astsubayın evini basmış, astsubayı öldürmüş ve oğlunu da yaralamış. DTP'li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir kısa süre önce yapılan bir röportajda bu olayları "aile içi kavga" olarak adlandırmış ve sorunun da ailenin içinde halledilmesi gerektiğini söylemişti. Bir de silahla saldırmanın "haram" olduğunu...DTP bu ve benzeri sözleri söylüyor ama nedense bir saldın olmadığı halde bile, devriye gezen araçlara ateş eden, mayın döşeyerek gençleri, çocukları sakatlayan, öldüren, ev basıp cinayet işleyen PKK'nın bir terör örgütü olduğunu bir türlü söyleyemiyor.PKK terörünü "aile içi kavga" olarak niteleyebilen Osman Baydemir'i PKK'ya hitaben "bu tür saldırıların alçakça olduğunu ve masum insanları öldürmenin haram olduğunu" söylemeye davet etsek...Yapar mı, yapabilir mi acaba?Suç ve ceza!Aynı başlıkla bugüne kadar kaç yazı yazdım kimbilir?.. Cezasız kalan suçların sonunda daha da vahşi suçlara neden olduğunu kaç kez yazdım? Kaç kez "adalet istiyoruz" diye bağırdım bu köşeden?Yasalar değişti, yeni yasalar yapıldı ama uygulanmadıktan sonra neye yarar?Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın oğlu ve damadı tipleriyle "4 kişinin öldüğü" bir kaza yaptığında itiraf edelim çoğumuz hiçbir şekilde tutuklanmayacaklarını ve mutlaka karşı tarafın suçlu çıkacağını tahmin etmiştik. Ve aynen öyle oldu.Damat Sabri Küçük 10 bin YTL kefaletle serbest bırakıldı. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart "Delillerin karartıldığını, Unakıtan'ın oğlunun kullandığı sanılan cipin sürücüsünün belli olmadığını", alkol testi yapılmadığını ve savcılığın şüphelilerin ifadesini "mağdur" olarak aldığını söylüyor.Ne hukuk değil mi? Dört can dört saniyede yok oluyor ve 10 bin YTL kefalet şüphelilerin serbest kalmasına yetiyor.Unakıtan'ın oğlunun ise adı bile yok ortalıkta!Afyonkarahisar'da yine bir düğünde maganda kurşunuyla 4'ü çocuk 6 kişi (bir çocuk ağır olmak üzere) yaralandı. Karaman'da bir düğün magandası da biri çocuk iki kişiyi yaraladı. Ve hâlâ tek bir magandaya bile hak ettiği ağır cezanın verildiğini duymuyoruz.Böyle bir ülkede hukuk, adalet olduğuna inanılabilir mi?Bunları kim bulacaksa çıksın artık ortaya, adalet istiyoruz! Adaletin varolduğunu duymak istiyoruz!

Devamını Oku