Aynı şeyi turizm için de söyleyebiliriz. Türkiye birkaç milyar dolar borç almak için kapı kapı dolaşırken diğer yanda turizmden bir yılda 16 milyar dolar kazanabilen bir ülke...
Ve ne yapıyor; turizme o kadar önem veriyor ki (!) ona tek bir bakanlık vermeyi bile gerekli görmeyerek "kültür ve turizm"i birleştiriyor. Haydi birleştirdi diyelim, başına da süper bilgili, süper çalışkan, her an yeni projeler üretebilecek yetenekte birini getirmesi lâzım değil mi? O gidiyor en ciddi toplantılarda bile uyuyan birini getiriyor. Öyle biri ki bu, sadece uyumakla kalmıyor; turizmi, yabancılara mülk satmak, tek bir yeşil koy bırakmadan taş yığınlarıyla doldurmak zannettiği için bu yönde çalışmalara başlıyor.
İlk iş olarak da Bodrum'a el atıyor ve "İmar yetkisini ben alacağım" diyor. Normal şartlarda bunu duyunca "Eh, belediyelerin rüşvetle imar verdiği ve Kuşadası gibi taşlaşmakta olduğu bilinen bir yerde herhalde Bakanlık aşırı yapılaşmayı önleyecek bir karar alacak" diye sevinirsiniz ama burada sevinemiyorsunuz.
Çünkü hemen arkasından Bakan ortaya çıkıyor ve "5 yılda yabancılara 1 milyon mülk satarım. Böylece AB'ye de daha kolay gireriz" gibi manşetlere geçen bir söz söylüyor. Yabancılara 1 milyon mülk satmak için sahillerde nasıl bir işgal yapılacak, elde kalan tek tük yeşil koylar da inşaatlara mı kurban edilecek, o kısmını öğrenmek biraz zor.
Zira Bakan İspanya'yı örnek gösteriyor ama bir süredir Türkiye'de mülk almak için gelmeye başlayan Avrupalılar'ın neden artık İspanya yerine Türkiye'nin sakin ve doğal koylarını seçtiklerini araştırmış, soruşturmuş değil.
Bodrumlu turizmciler, otel sahipleri Bakan Koç'un koyları gezerken söylediği şeyleri bıyık altından gülerek, alayla anlatıyor:
"Aslında kötü niyetli biri değil ama ne yapsın turizmden anlamıyor, bari anlayanları dinlese..."
Kültür-sanatta da benzer bir sorun söz konusu... Nasıl oluyorsa oluyor Kültür Bakanı Koç "özel tiyatrolara ödeneğin arttırılmasını" düşünürken Maliye Bakanlığı'nın bu ödeneklerin tümüyle kaldırılmasına yönelik kararı Resmi Gazete'de yayımlanıyor.
Altında da bir madde: "Bu yönetmelik hükümlerini Kültür ve Turizm Bakanı yürütür."
Şu anda Bakanlık'ta arka arkaya toplantılar yapılıp, Maliye Bakanlığı'nın çıkardığı yeni yönetmeliğin nasıl değiştirilebileceği tartışıldığına göre karar aşamasında Bakan Koç ne yapıyordu acaba? Ne yaptığı ihtimalini vurgulamak istemiyorum.
Dün, Tiyatro İstanbul'un sahibi, ünlü tiyatro yönetmeni Gencay Gürün'le konuştum. Gürün "Bir ülke sanatla yaşar, sanatı öldürmek o ülkenin geleceğini öldürmek demektir. Paris'te haftada 300 oyun oynanıyor. Bizde İstanbul'un nüfusu 2 milyon iken 30 özel tiyatro vardı, haftada en az 8 temsil yapılırdı. Bugün nüfus 15 milyon, 3-4 temsil yapılıyor, o da kalkarsa ne olacak" diyerek devam ediyor. "İngiltere Shakespeare'le yaşıyor, Fransa Moliere ve Victor Hugo ile... Böyle giderse bizim hatırlanacak bir tiyatromuz bile kalmayacak."
Gencay Gürün "özel tiyatrolara desteğin 11 yıl sonra hangi nedenle kaldırıldığının açıklanması gerektiğini" söylerken bir de öneri getiriyor:
"Bu şekilde iki üç tiyatro dışında kimse dayanamaz. Futbolcular trilyonlar alıyor ama vergi ödemiyor. Tiyatrolardaki vergi çok yüksek. Ayrıca Bakanlık 40 milyar veriyorsa bunun yüzde 25'ini bilet olarak istiyor. Vergiyi de ekleyince elde bir şey kalmıyor, destek vermeyeceklerse vergiyi kaldırsınlar, ona da razıyız."
Boğaz'daki kulüplerin gürültüsünü önleyecek çeşitli teknoloji ve önlem mevcutken tek çözüm olarak hepsini kapatmayı seçen, sonra bunu "her türlü eğlence ve müzik yayını" için genelleştiren, Hasankeyf i baraja feda eden anlayış bakalım tiyatrolar için nasıl bir çözüm bulacak merakla bekliyoruz!
Deliyse kapatın!
Danıştay baskınını yapan ve bir üyeyi öldürüp diğerlerini yaralayan suçlu ipe sapa gelmez birkaç cümleden sonra "aklî dengesi bozuk" ilân edildi.
Henüz rapor gelmeden... Deli olup olmadığı anlaşılmadan... Babasının konuşmasına ve soruşturulmasına bakılacak olursa raporun "aile boyu" verilmesi gerekecek.
Biz bu "detay"ların üzerinde fazlaca duruyoruz, çünkü aklî dengenin bozuk olduğu yönünde bir rapor çıkarsa katil üç beş gün tedavi görür ve sonra salıverilir. Türkiye'de yöntem budur.
Hukukun doğru işlediği, medenî, toplumunu koruyan ülkelerde ise böyle bir durumda sonuç değişmez; suçlu "ağır hasta" olarak uzun yıllar kapatılır, ömür boyu hapis cezasını tedavi altında geçirir.
Amerika'da 18 yaşın altındaki suçlulara bile uygulanıyor bu... Her suçlunun "ağır tahrik" veya "delilik" mazeretine sığınmasına göz yuman bir yargı hiçbir ülkede yok.
Güvenin tümüyle yok olmasını, Türkiye'nin Teksas'a dönmemesini istiyorlarsa (ki neredeyse döndü) adalet yerini bulmalı...
İnsanlar sokağa çıkmaktan korkar oldu, daha ne bekleniyor?

