Yazımı yazdığım dakikalarda henüz Meclis’ten çıkacak karar belli değildi, konuşmalar yapılmaktaydı. Ama sonuç ne olursa olsun kararın, hükümetin Lübnan’daki durumu, tehlikeleri, diğer ülkelerin ne düşündüğünü, BM’nin asıl niyetini gizlediği bir ortamda çıkmış olacağı yadsınamaz.Dışişleri Bakanı Abdullah Gül:“Lübnan’a gidecek olan BM Barış Gücü’nün görevlerinin tek tek belirlendiğini, bunlar arasında ‘Hizbullah’ın silahsızlandırılması’ konusunun olmadığını ve belirlenmiş görevler dışında bir gelişme olursa zaten Barış Gücü’nün misyonunun sona ereceğini” ikna edici, yumuşak bir ses tonuyla anlatıyor. O arada, sık sık tekrarlanan bir cümleyi de vurguluyor:“Büyük bir devlet olarak Ortadoğu’daki gelişmelere, sorunlara seyirci kalamayız.” İç sesim anında bütün söylediklerine ama özellikle sonuncuya itiraz ediyor;Peki, Türkiye’yi asıl yakından ilgilendiren, Kuzey Irak’taki gelişmelerden bire bir etkileneceği (nitekim sonuçta PKK’nın o nedenle güç kazanarak yeniden ve daha hızlı olarak cinayetlerine başladığı) bir savaşta neden seyirci kalmak için o kadar gayret ettiniz Abdullah Bey?Neden o zaman partiniz bölündü, siz de karşı tarafın başını çektiniz ve sonuçta “Ne yapalım, Meclis iradesi böyle çıktı” diyerek kenara çekildiniz?Bugün Türkiye’nin o nedenle yaşadığı acıların sorumluluğu mudur sizi bu kadar tedirgin eden?Ayrıca, “BM tarafından görevler belirtildi” diyorsunuz... BM’nin Ankara’ya gönderdiği ve “Hizbullah’ın bertaraf edilmesi”nin de bu plana dahil olduğunu anlattığı belge neden yokmuş gibi davranıyorsunuz? Veya yine BM’nin “Barış Gücü gerekirse çatışmaya girer” şeklindeki açıklaması nasıl oldu da ortadan kalkıverdi?ONUR ÖYMEN’NİN HARİKA KONUŞMASIBen deneyimli diplomatların görüşüne her zaman önem veririm. Ve Onur Öymen’in dün yaptığı konuşma her cümlesiyle önemsenmeyi hak ediyordu.Hükümetin Lübnan-İsrail çatışması konusunda İran’ın, Lübnan’ın, İsrail’in gerçek açıklamalarını yansıtmadığını, bunun yerine “Barış Gücü’nden memnun olduklarını” tekrarlayıp durduğunu söyleyen Öymen “Büyük devlet” vurgulamaları için de “Türkiye’nin Roma’da yapılan Ortadoğu konulu toplantıya ve Helsinki’de aynı konuda AB dışişleri bakanlarının yaptığı toplantıya çağırılmadığını” hatırlatarak sadece “büyük devlet” mazeretiyle Ortadoğu’daki her ihtilafa müdahil olunamayacağını belirtti.“Büyük devlet”in “önce kendi çıkarlarını gözeten devlet” olduğunu vurguladı.ORTADOĞU’YA YENİ ŞEKİL!Hizbullah’la çatışmalarda ölen yüzlerce ABD askerini hatırlattı. “Silahsızlandırma olmayacak” garantisinin bir komediden ibaret olduğunu söyledi.Bugüne kadar hepimiz gerekenleri söyledik. Bundan sonrası için “hayırlısı olsun” demekten başka yapacak şey yok.Umalım da kısa süre önce ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice “Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmenin zamanı geldi” derken başlangıcın da böyle olacağını biliyor olmasın!*****Ne demişler?Kapana kısıldığımızı farketmedikçe kapandan kurtulamayız.A. Conspiracy
Entelektüel olmak zor zenaattir, büyük çapta zorluğu da -her ne kadar “aydın”, farklı görüşlere en saygılı kişi olmalı ise de- kendisiyle aynı şekilde düşünmeyenleri dışlama veya küçümseme ihtiyacından doğar.Entelektüel, daha doğrusu sahte entelektüel, önce karşı görüştekileri ulusalcı, milliyetçi, dinci, laik gibi sınıflara ayırır, sonra bu görüşleri ideolojilere veya daha da basitleştirerek “sadece tepkisel olma, itiraz etme arzusu” gibi nedenlere bağlayarak kendi görüşüyle zeytinyağı gibi üste çıkar. Ya da öyle zanneder.Bunları açıklarken internetten toparladığı yabancı gazete, yayın bilgilerini, bir kaç yabancı medya mensubu veya aydının ismiyle beraber yazdı mı olur biter. Konuyu herkesten daha iyi bildiği de ortaya çıkmıştır (!) artık.Lübnan’a asker gönderilmesi konusunda bu arkadaşlar yine her türlü sınıflandırma görevini yaptılar. “Milliyetçi kesim” örneğin, “büyük devletlerin oyuncağı olmamak” için istemiyormuş.Dinciler; Müslümanlara karşı ABD’nin ve İsrail’in yanında yer almamak için karşı çıkıyorlarmış falan filan.Oysa herkesin farklı bir nedeni olabilir ama sonuçta dikkate alınacak olan ve alınması gereken tek bir neden vardır, o da Türkiye’yi farketmeden bir Ortadoğu karmaşasının içine sürüklememek... Sonu belli olmayan karanlık bir yola sokmamak.Burada elbette ABD’nin oyunları var ve bu biliniyor ama aynı zamanda İran’ın, Suriye’nin de oyunları ortaya çıkabilir. ABD olayları istediği yörüngeye oturtmak için daha önce Afganistan’da, Suudi Arabistan’da, Irak’ta, Türkiye’de yaptığı gibi birilerini veya bir takım örgütleri kullanabilir. Kolayca yepyeni bir kıvılcımla bir anda tüm şartları değiştirebilir.Karar verirken her ihtimalin inceden inceye düşünülmesi gerekir. Yoksa olay “büyük devlet, küçük devlet olma” veya “fırsat kaçırma, kaçırmama” değildir. Bazen terazinin bir kefesinde kendiniz için büyük tehlike varsa ondan kaçmak için fırsat da kaçırabilirsiniz.Lübnan konusunda Türkiye’nin durumunun Avrupa ülkeleriyle aynı olmadığını görmek lazım bu bir.BM’nin Ankara’ya gönderdiği belge Barış Gücü’nü bekleyen tehlikeleri ve ayrıca operasyonun “Lübnan’da devlete ait olanlar dışında hiç bir otorite ve güç kalmaması” hedefini açıklıyor, bu iki...BM YALAN MI SÖYLÜYOR?Yani BM ya “Bu güç Hizbullah’ın silahsızlandırılması görevini üstlenmeyecek” derken yalan söylüyor ya da o bunu söylemediği halde “söylemiş gibi gösterilerek” millet aldatılıyor. Zira eğer Ankara’ya giden belge doğruysa (neye inanacağımızı şaşırdık artık) bırakın silahsızlandırmayı Hizbullah için çok daha ciddi planlar yapılmakta.İyi, yapılsın da biz bir Ortadoğu ülkesi olarak neden bu planların piyonu olalım?Kendi topraklarımızda öldürülen askerlerimize yanarken bir de üstüne neden ilgimiz olmayan bir savaşın içine onları atalım?Milli Savunma Bakanı “PKK bir asayiş olayıdır, Lübnan uluslararası bir olaydır” demiş. PKK’yı besleyip, yetiştirip, destekleyip başımıza saranın Avrupa ve komşu ülkeler olduğu bilindiğine göre, hâlâ cesareti ABD’den ve Kuzey Irak’tan aldıkları bilindiğine göre neden uluslararası bir olay olmuyor ve acil çözümü istenmiyor, anlayan var mı? “Biz asker göndereceksek siz de PKK olayını bitirin” bile diyemeyen bir beceriksizliği yuvarlak laflarla yutturmaya çalışmak olmuyor.Bu büyük yanlışlar yutulur gibi değil zira!*****Ne demişler?Bir şeyi gerçekten yapmak isteyen bir yol, istemeyen mazeret bulur.E. C. McKenzie***** Kampanya iyi fikir...di!Okurlarımızdan yoğun şekilde gelen mektuplarda hep “Askerlere çelik yelek” için VATAN’ın başlatacağı kampanyayı katılmak üzere sabırsızlıkla bekledikleri mesajı var.Halk, kanlı bir terör örgütünün elini kolunu sallayarak özgürce dolaştığı, mayınlar döşeyip askeri araçlara bombalı saldırılar düzenlediği topraklarımızda görev yapan askerlerimizin en iyi şekilde korunmasını istiyor.Halk artık yeni “genç asker cenazelerini” görmek, yeni acılarla yanmak istemiyor.Şimdi aynı okurlardan “Kampanyaya ne oldu” sorularının geleceğini biliyorum. Duyduğuma göre ordu, askerlerin güvenliğinin çelik yeleğe bağlı olmadığını, bir kısmına bu yeleklerin zaten verildiğini bildirmiş.Yani anladığım kadarıyla böyle bir kampanyaya gerek yokmuş.Bence var... En azından eski ve ağır çelik yelekler yerine en son model, en hafif yeleklerin alınması için var... Gerek olmadığını söyleyenler askerlere bunların verildiğini, hem de hepsine yetecek şekilde verildiğini açıklamalılar.Onların zırhlı araçlarla da korunduğunu bildirmeliler.Evet, askerin görevi ülkesini savunmaktır, Başbakan Erdoğan’ın pek güzel teşhis buyurduğu gibi yan gelip yatmak değildir ama bile bile, göz göre göre, korunmadan, bir çatışma dahi yapmadan ölümün kucağına koşmak da değildir herhalde. Okurlarımız ayrıca “tehlikeli bölgelere gönderilen askerler” arasında hiç siyasetçi çocuğu olmadığı gibi hiç ordu mensubu çocuğu da olmadığını yazıyorlar.Yanılmış olabilirler mi? Bir açıklama yapılırsa rahatlayacaklardır sanıyorum.
Cumartesi günü kısa süre önce bir erkek evlâdını kalp krizi sonucu kaybeden lise öğretmenimi ziyarete gittim. İstanbul’un uzak bir köşesindeki mütevazi apartmanın merdivenlerini çıkarken hâlâ arabada duyduğum “mayın kurbanı askerlerimizin” haberinin etkisi altındaydım.Zile bastım, bir süre cevap gelmedi. Sonra uzaktan zayıf bir ses “kim o” diye seslendi.Geleceğimi biliyordu: “Benim Hocam, açın kapıyı” dedim.Birkaç dakika sonra kapı aralandı. Bembeyaz geceliği içinde bembeyaz saçları ve bembeyaz kederli yüzü ile Ayşe Hocam göründü...Birkaç ay önce son gördüğümden bu yana ne kadar çok değişmiş olduğunu farkettim. Eşini kaybetmişti, yalnız yaşıyordu, yaşlanıyor olmaktan hoşlanmıyordu ama asıl evlat acısı yıkmıştı onu besbelli.Beni görünce gülümsemeye çalıştı, başaramadı. İçeri buyur ettikten sonra tekrar koltuğuna dönerken sendelediğini gördüm. Zorlukla yerine oturdu ve “Hâlâ inanamıyorum Ruhat” dedi, “Sabah çıkarken bana ‘Akşama görüşürüz canım anacığım’ dedi ve bir daha dönmedi. Her an bir köşeden geliverecekmiş gibi hissediyorum.” Koltuğunun yanına diz çöktüm, ona sarıldım ve birlikte ağlamaya başladık.Dünyanın en büyük acısını yaşamakta olan bir ana hangi sözlerle teselli edilebilirdi acaba?Hangi kelimeler yeterli olurdu acısını bir nebze hafifletebilmek için?Biliyordum hiçbir şeyin yeterli olmayacağını... Yıllarca gölgesinden korktuğum, beni tarih-coğrafya sözlüsüne kaldırmaması için sıramda korkuyla dualar ettiğim ama yine de çok sevdiğim öğretmenime söyleyecek kelime bulamıyordum.“Bugün ölen genç askerlerimizi duydunuz mu” diye fısıldadım...“Onlar daha hayatlarının baharındaydılar, daha hiç yaşamamışlardı yeni başlayacaklardı gerçek hayata... Ve onlar da giderken ‘Yakında görüşürüz anacım’ diyerek ayrılmışlardı analarından...” Haberi televizyonlardan duymuştu. Kederli gözleri bir kez de onlar için acıyla gölgelendi.“Ateş düştüğü yeri yakar” dedi. “Kim anlayabilir ki o anaların bundan sonra artık yaşıyor görünüp de yaşamıyor olduğunu!”Ölen erlerin, teğmenlerin fotoğraflarını inceliyorum dikkatle... Hepsi yakışıklı, aslan gibi genç insanlar. Kimi bilgisayar mühendisi olmuş ve askerliğini de yapıp hayatına başlamak için göreve gitmiş. Kimi nişanlanmış, kiminin bebeği henüz beşikte.Kimi ise birkaç gün sonra ailesiyle doğum gününü kutlamak üzere sözleşmiş.Ve nasıl yitmiş bu gencecik yaşamlar?Savaşta mı?Hayır, koskoca bir ordusu, koskoca bir Meclis’i olan ülkenin topraklarına döşenmiş alçak terörist mayınlarıyla...Her türlü israfın bolca yapıldığı, kaldırımların, yolların üç günde bir baştan aşağı sökülüp trilyonlar harcanarak yeniden inşa edildiği bir ülkede belki de devletin “üç kuruş” denebilecek masraflardan kaçmasıyla...İhmallerle... Öncelikleri karıştırarak...Yapılmak istenen “çelik yelek” kampanyası aslında bugüne kadar devletin yapmadığını yapma gayretidir.Ama yeterli değil, bunca uyarıya ve saldırıya rağmen sağlanmayan zırhlı araç ihmalinin de peşi bırakılmamalıdır.Lübnan’dan önce kendi vatanımızı güvenli hale getirmeleri konusunun da...“Koca ordumuz var, her yere yeter” diyen Başbakan Erdoğan önce kendi ülkesinin güvenliğini sağlamayı düşünsün.VATAN’ın öncülük ettiği girişim desteklenmeli ve peşi bırakılmamalıdır.Yoksa “Vatan sağolsun demeyeceğim” diye haykıran yüreği yanık anaları artık susturamazlar!
Dün bir kez daha yazdım, bir kez daha yazabilirim; biz PKK terörüne kurban verdiğimiz 18-20 yaşındaki genç erlerimize ve subaylarımıza ağlıyoruz ve çare bulamıyoruz da neden Hükümet Lübnan’a asker göndermek için haftalardır işi gücü bırakmış lâf üretip duruyor? Yine üç ayrı yerde 6 ölü, 2 yaralı... Yine ağlıyoruz... ABD veya bir Avrupa ülkesi veya bırakın engellemeyi destekleyen Müslüman ülkelerin kılı kıpırdıyor mu?Amerika duruyor duruyor PKK’ya ricada bulunuyor. Diğerlerinin sesi bile çıkmıyor. Bizimkiler deseniz bir açıklama yapıp daha sıkı önlemler almayı dahi öncelikli işleri olarak görmüyorlar.Peki ölenler kim? Yoksul, ezilen ve yavrularına tek başına ağlayan ailelerin çocukları. Elbette yerden göğe haklı olarak soruyorlar: “Neden hep bizim çocuklarımıza tehlikeli bölgeler de askerlik yaptırılıyor? Neden zenginlerin, güçlülerin ve özellikle siyasetçilerin çocuklarına bir şey olmuyor?” Allah herkesin evlâdını korusun, gençlerimizin hiçbirinin kalleş terörist saldırılarında zarar görmesini istemeyiz ama gerçekten bu türlüsü de çok büyük haksızlık değil mi?Örneğin benim ailemden asker olanlar da Kıbrıs savaşına katılıp defalarca ölüm tehlikesi atlattılar ama diyelim ki Tansu Çiller’in oğlu askerliğini evinin karşısında yaptı, bu hak mıdır, adalet midir?Şimdi, zaten bir yandan kendi toprakları içinde canını kaybetme tehlikesiyle askerlik yapan gençlerimizi Lübnan’a, ateşin ortasına göndermek için uğraşıyorlar. Mazeretleri de “Ortadoğu’da söz sahibi olmak”... Büyük devlet olarak bu işin dışında kalamazmışız. Büyük devlet olarak askerlerimizin kafasına çuval geçirilmesine sebep olan ve susanlar böyle mi söz sahibi olacaklar?Bu toplumun yapması gereken; siyasetçi çocuklarına da Doğu ve Güneydoğu’da askerlik yaptırılmasını istemektir. Onların da Lübnan’a gönderilmesini istemektir.Meclis’te yüzlerce milletvekili arasında veya Hükümet üyeleri arasında çocuğu askerde olan hiç kimse yok mu? Onlar da gitsin. Kendininkileri tek tek Avrupa’ya, Amerika’ya tahsile gönderip sonra da en güvenli yerlerde askerlik yapmasını sağlayanlar, başkalarının çocukları için kararı pek kolay veriyorlar.Hiç değilse birinin, birkaçının “İşte benim de çocuğum orada” dediğini duymak hakkımızdır. (Not: “BM barış gücünde olan Avrupa ülkelerinin başında bizimki gibi her gün can alan bir PKK belâsı var mı” da bir başka soru...)*****Doğru ve yanlış!Aynı gün iki ayrı haber adalet, hukuk konusunda doğru ve yanlışı gösteriyordu bize... Birincisi onlarca insanımızı cahil, saygısız, insafsız katillerin (biz onlara sadece maganda demeyi tercih ederek suçu hafifletiyoruz nedense) serseri kurşunlarıyla kaybettikten sonra birine 12 bin YTL ceza kesilmiş olması.Buna bile seviniyoruz çünkü daha önce çok daha hafif para cezaları verilmiş.İkinci haber ise İzmir’de kadın diş doktorunu tecavüz ettikten sonra öldüren suçlunun Rahşan affı ile bırakılmış olduğuydu. Ve suçlunun kendisi bile “Beni iyi ki yakaladınız, yoksa daha çok can yakacaktım” diyordu.Katil bundan önce de defalarca ağır suç işlemiş, ömür boyu hapis cezasına da çarptırılmıştı ama her seferinde cezaları indirime uğramış, sonunda Rahşan Hanım cezaevinde “bir çocuk görüp pek üzüldüğü için” çıkarılan afla serbest kalmıştı.O afla salıverilen kaç katil ve tecavüzcü benzer suçları işleyip masum insanların ve ailelerin yaşamını mahvettiler.Adaletin temeli suçun hakettiği cezayı almasıdır, aksi takdirde ne olacağını, hele de hükümetlerin oy uğruna çıkardığı aflara susmakla ne olacağını her gün işlenen cinayetlerle görüyoruz.Türkiye bir hukuk devletiyse adaleti yerine getirmek için cüppe giyenler doğru kararlar vermek zorundalar!
Cumhurbaşkanı Sezer’in “Lübnan’a asker gönderme” konusunda karşı fikir açıklaması besbelli ki Başbakan Tayyip Erdoğan’ı fena kızdırmış. Konuşmasında “bazı muhalefet çevrelerinde” tanımını kullanarak yalnız Cumhurbaşkanı’nı mı hedef alıyor, yoksa ana muhalefet ve diğer muhalefet partilerini mi kastediyor pek belli değil ama...Ama sonuçta “Hükümet’in her yaptığına karşı çıkma hastalığı var” diyor. Oysa onun da unuttuğu bir şey var; burası demokratik bir ülke ve her siyasetçi, her vatandaş kendi görüşünü özgürce açıklayabilir.Tabii Cumhurbaşkanı başta olmak üzere... Açıklaması veya görüşünde ısrarcı olması “doğal hak” değil de “hastalık” ise o zaman Başbakan ve onunla aynı görüşte olanların da benzer bir hastalığa yakalanmış olduğunu söyleyebiliriz.Başbakan’ın Lübnan konusundaki açıklamaları kendi görüşüdür, Ortadoğu sorununu ve buraya asker göndermeyi daha önceki barış gücü katılımlarıyla bir tutması da kendi görüşüdür.Cumhurbaşkanı, birçok parti ve vatandaş bu görüşleri paylaşmıyorsa onları suçlamaya Başbakan’ın hakkı yoktur.Tayyip Erdoğan “Hem Lübnan’daki çocuklara ağlayıp üzülüp, hem de ‘asker göndermeyelim’ demek olur mu” diyor.Olur. İnsan olarak elbette üzülürsünüz ama yine de olayı çok iyi değerlendirmek zorunluluğu vardır. Eğer girişiminizin sonucunda kendi ülkenizin insanlarına da yeni tehlikeler, sorunlar çıkacaksa kararınızı ona göre verirsiniz.Türkiye senelerdir birçok konuda kan ağlıyor; PKK terörü bitirilemediği için her gün, görev yapan gençlerimizi veya masum vatandaşlarımızı yitiriyoruz, çare için bu kadar telaşlandıklarını hiç görmedik.Ülkede can ve mal güvenliği sıfırlanmış vaziyette, çare aradıklarını duymadık.Her yıl ormanlarımızın cayır cayır yanıp gittiğini görüyoruz, yüreğimiz yanıyor ama eften püften mazeretlerle atlatılıyor. Ortada sorumluluk taşıyan bir kurum bile yok.Bunlar milleti ağlatan büyük sorunlardan sadece üç tanesi... Bakın üzülüyor, ağlıyor ama çözemiyoruz. Demek ki olabiliyormuş.Sonunda Hizbullah’la veya İsrail’le çatışma çıkacağı bilinen ve BM tarafından da açıklanan, hangi yeni oyunların oynanacağı ise bilinmeyen (ve Müslüman bir Ortadoğu ülkesi olarak Türkiye için BM barış gücü içindeki Batı ülkelerinden daha ciddi risklerin söz konusu olduğu) bir ortama ülkeyi sokmak kendilerinin bileceği iş. Kararı Meclis verecek. Ama aynı görüşte olmayanları suçlama hakkına sahip değiller. Bunu bilmiş olsunlar!*****Laiklik nasıl zorlanırmış?New York Times gazetesi birkaç gün önce laik bir ülke olan Suriye’de radikal dinci akımlarla İslâmi kimliğin öne çıkmaya başladığını, böyle giderse laik rejimin tehlikeye gireceğini yazdı.“Radikal dinci” olduğu bilinen erkekler sıkı takip altında olduğu için bu kez görevi kadın tarikatları üstleniyor ve misyonu da erkeklerden çok kızlar ve kadınlar üzerinden yürütüyorlarmış.İslâmi hareketin başında ise Güney Beyrut’taki Hizbullah’ın Suriye’deki örgütü varmış.Tabii olay sadece “daha iyi bir din eğitimi”, “İslâm dinine daha çok önem vermek” gibi nedenlere bağlı olsa hiç sorun yok. Bunu her iyi Müslüman arzu eder. Ama olay, daha doğrusu amaç, New York Times’ın da vurguladığı gibi rejimin değişmesi... Aynen bir süre önce yazdığım “İstanbul’un göbeğinde, en modern üniversitelerden birindeki imam hatip kökenli öğrencilerin konuşmaları” gibi... Onlar da asıl amacın bu olduğunu arkadaşlarına açık açık anlatıyorlarmış.Suriye’deki gelişmelerin bizim için iki önemli mesajı var:1- “Laik rejim kendini korur” sloganıyla gereğinden fazla demokrat görünmek için gerçeklere gözünü kapatmanın ne sonuca varabileceği.2- Ortadoğu’daki olayların Lübnan’la sınırlı kalmayacağının işaretleri.Tabii isteyen yine de gözünü kapatmakta serbest... Umalım da açtıklarında fazla geç olmasın!
Ankara-Adana karayolunda açılan 6 metrelik çukura düşen arabada 7 kişinin öldüğü olayın haberini, “sürücünün kusurlu bulunması” üzerine Salı günü manşetten verdi Hürriyet gazetesi.Şöyle diyordu: “Bu cinayettir, katilleri bulun”.Mehmet Yılmaz ise aynı konuyu işlediği yazısında: “Bu çukuru açıp öylece bırakanlar ‘adam öldürmeye tam teşebbüs’ten yargılanmalılar.” Bu söylenenlerin hepsi hafif geliyor insana böyle durumlarda... Kazada değil cinayette 4 yaşından 57 yaşına 7 kişi ölmüş. Kurtulan tek kişi komada ve konuşamıyor.Tutanaklarda ışıklı uyarı levhalarından bahis yok ama Karayolları “vardı” diyor.Bırakın ışıklı levhayı, aydınlatılmamış, ışıksız bir anayola 6 metre derinliğinde çukur açmak ve gece karanlığında bırakmak, önüne bariyer bile koymamak, ışıksız uyarı levhasını çukurdan yalnızca 300 metre önce koymak ve dahası o levhanın yanında bir de uyarısız emniyet şeridini açık bırakmaktan daha büyük bir suç olabilir mi? İngilizler “Bizde böyle bir kaza (!) mümkün değildir, çünkü kilometrelerce öncesinden ışıklı levhaları koyarız” demişler. Onlar zaten daha baştan anayolda, üstelik gece karanlığında 6 metrelik bir çukur da açmazlardı.Karayolları ne derse desin, Ankara Trafik Şubesi ne kadar sürücüyü kusurlu çıkarırsa çıkarsın bu olay kesinlikle cinayettir.Bu da cinayettir, kısa süre önce İstanbul’da yola kum dökerek iki gencin ölümüne sebep olanların yaptığı da...Hem de insanın idam cezasının kaldırılmasına üzüleceği kadar büyük cinayet.İdam cezası “hiçbir suç bir insana bir başkasının canını alma hakkını vermediği ve böyle bir uygulamanın da devlet tarafından yapılmaması gerektiği” için kaldırılmıştı.Peki söyler misiniz, insanları bile bile ölüme gönderen, koca ailelerin kökünü kazıyan ve buna bir de kılıf uyduranlara nasıl bir ceza yeterlidir?Hele bizdeki gibi polis yapsa polislerin, Karayolları yapsa Trafiğin suçluya arka çıktığı bir ülkede adalet nasıl sağlanır?“HAFİFLETİCİ NEDEN...”Ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasını hak edenlerin bin türlü “hafifletici neden” bulunarak 3-5 yılla kurtulduğu bir ülkede vatandaş adalete nasıl güvenir?Kısa süre önce bir yakınım, yine şehirlerarası bir yolda arka ışıkları yanmayan bir kamyona arabasıyla arkadan çarparak ölümden döndü. Her an, herkesin hayatı tehlikede bir ülke burası. Öyle ki, evinden çıktın mı sağ salim geriye dönmen mucize sayılıyor artık.Hürriyet manşeti eksik yazmıştı; “Katilleri bulun ve en ağır cezayı verdiğinizi bize gösterin!” olmalıydı manşet.Adalet istiyoruz, Türkiye’de hukukun işlediğini görmek istiyoruz, aldatmaca değil. Yeter artık!*****“Ö” değil Ü!Yine tek bir harf hatası. Yine yalnızca taşra baskısında, ama ben de şu anda taşradayım.Dün Mehmet Barlas’la yaptığımız konuşmayı anlattığım yazıda Sabah Başyazarı Barlas’ın âhı tutmuş ve VATAN başyazarı Güngör Mengi’nin ismi iki kez “ü” yerine “ö” harfi ile yazılmış.İstanbul dışında olduğum ve yazımı faksla gönderdiğim için dizgideki arkadaşımızın yaptığı bir hata maalesef bazen böyle üzücü sonuç yaratıyor.Aynen bazı cümlelere editörlerin “uygun görüp eklediği” gereksiz virgüller gibi... Cümlelerin tüm anlamı tek bir virgülle değişiyor. Bu hataların çoğunu hemen farkedip düzeltiyoruz ama bazen ilk baskı çıkmış oluyor. Yakında dönüyorum zaten, bu arada özürlerimi kabul edin.“İyi mi, akıllı mı” başlıklı yazıma bir çok tepki mesajı geldi. Özellikle erkeklerden gelen ve “hem iyi, hem de akıllı buldukları için yazılarımı ilgiyle okuduklarını bildiren” mesajlar çok hoştu.Konuşmayı bayağı ciddiye almışlar, teşekkür ederim. Ama Mehmet Barlas’ınki espriydi zaten, onun da aksini düşündüğünü hiç sanmıyorum. Yazan okurlarıma teşekkürlerimi sunuyorum.
Marmaris ve Antalya’da arka arkaya patlatılan ve (orman yangınlarından sonra bunu da) PKK’nın yan örgütü TAK’ın üstlendiği bombalar yabancı medyada çok geniş şekilde yer aldı.Geniş ve yaralı turist sayısı çok daha fazla olarak... İngiliz arkadaşlarımdan telefonla arayanlar İngiltere’de TV’lerin Marmaris’teki yaralı sayısını “100 civarında” verdiğini söylediler. Her ne kadar İngiliz ve Rus yetkilileri ile basını teröre karşı Türkiye’ye destek veren, takdir edilecek açıklamalar yapıyorlarsa da turizmden beklediğimiz gelirin düşeceğini de belirtiyorlar. Bizim tarafa bakacak olursak...Birkaç tane önemli turistik şehrimiz, sahil kasabamız var. Marmaris’teki olay duyulur duyulmaz diğerlerinde (ve özellikle daha önce aynı olayı, aynı yerde yaşamış olan) Antalya’da derhal geniş çaplı önlem alınmalıydı.Orman yangınlarını her yıl yaşayıp, en turistik bölgelerimizde yıllar süren büyük emeklerle yetişmiş ormanlarımızın önemli bir bölümünü uzmanların etraflıca açıkladığı ihmallerle, her konuda sınırsız israflar yapılırken “uçak yok, eleman yok” gibi abuk mazeretlerle kaybettikleri bir yana, turistik beldelerde de teröre karşı önlem almıyorlar.“Maganda” deyip durdukları katiller ülkenin dört bir yanında başıboş şekilde gençlerimizi, insanlarımızı katledip duruyor.Ve ülkeyi yönetenler neyle meşgul; kafa kafaya vermiş günlerdir Ortadoğu’yu (!) kurtarma plânlarıyla.Siz önce kendi vatandaşlarınızı, canını bu ülkenin güvenlik güçlerine emanet ederek gelen turistlerin canını kurtarın.Yönetemiyorsanız, güvenliği sağlayamıyorsanız da kabul ederek çekilin. Bir numaralı göreviniz budur çünkü!***** İyi mi, akıllı mı?Dün Mehmet Barlas’la konuşurken ona ‘Lübnan’a asker gönderilmesi konusunda bugün Güngör Mengi’yle tamamen zıt görüşler içeren yazılar yazmışız, gördün mü?’ diye sordum.“Evet” anlamında başını salladı. Devam ettim:‘Sen herhalde Güngör’le aynı fikirdesindir’...Yine “Evet” dedi, biraz durdu ve ekledi:“Sen çok iyi bir insansın, Güngör çok akıllı”...Anında gözlerimi kısarak öfkeli bir bakış fırlattım ona:‘Yenir yutulur bir hakaret değil bu, aynen iade ediyorum; sen çok iyi bir insansın, Canan çok akıllı!’Aslında bana takıldığını biliyordum, yine de bir süre sonra kızgınlığım daha da arttı; ‘İşte’ dedim ‘Medyayı istila etmiş erkeklerin kadın meslektaşlarına genel bakış açısı bu... Ama değişeceksiniz, istemeseniz bile kadınların en az sizin kadar akıllı olduğunu kabul edeceksiniz yakında. Artık meydan eskisi kadar boş değil!’Bununla birlikte, eğer Meclis’ten de “asker gönderilmesi” yönünde karar çıkarsa, bu kez erkeklerin haklı olmasını dilerim. Zira yanılmış olurlarsa benim dilimden çok çekecekler ama millet olarak da az çekmeyeceğiz!*****Lübnan da bir iyilik yapsın! “Asker gönderelim” diye çırpındığımız Lübnan, Ermeni soykırımı iddiasını kabul eden ve Bülent Arınç’ın bu nedenle kınama mektubu gönderdiği ülkelerden biri (Polonya, İsviçre, Slovakya, Lübnan, Kanada, Arjantin, Almanya, İtalya, vb...)Biz bu kadar “koruma”ya istekli ve gayretliysek onlardan da biraz “saygı” isteyelim hiç değilse...Tarihe saygı...Hiç kimsenin ispatlayamadığı, bütün belge ve verilerin, dünya çapında ve çok sayıda uzman tarihçinin “soykırım” olmadığını söylediği bir olayı araştırmadan, belgelerini ortaya koymadan kabullenecek, haksızlığa izin vermeyecek kadar saygı...Haydi, biz de bunu isteyelim Lübnan’dan!
Bakanlar Kurulu Lübnan’a asker gönderme kararı aldı ve aynı görüşü destekleyenlerin sayısı az değil. Ama...Her zamanki gibi “ama” diyeceğim ve karşı görüşte olduğumu bir kez daha tekrarlayacağım. Ama... Bu işin sonunda Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesi var. “Ne yapalım efendim tehlike varsa kaçacak mıyız” diyenler şu anda fokurdamakta olan bir Ortadoğu kazanına Türkiye’yi de atmakta olduklarını unutmasınlar.Şaka değil, işin içinde Amerika var; Amerika Irak savaşıyla işe girişti, Suriye ve İran’la çekişmeye devam ediyor, Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmek için hangi ülkeye hangi oyunu oynayacağı, piyon veya aktör olarak ön plânda ya da sahne gerisinde kimleri kullanacağı belli değil.BASKILAR, KORKUTMALARBir yandan Türkiye’nin AB’ye girişini destekliyor gibi görünürken asıl niyetinin Türkiye’yi Ortadoğu’ya çivileyip “ılımlı İslam” modeli olarak kullanmak olup olmadığını da hiç kimse bilmiyor.Yani “büyük güç” olarak bugüne kadar dünya ülkeleriyle top gibi oynama, kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya yeni bir şekil verme hedefini unutmuş değil.Bu bağlamda biz “Aman Ortadoğu’daki gelişmelerde aktif rol üstlenelim, böylece söz sahibi olalım” veya “Irak Savaşı’nda hatalı karar alındı, bu kez de katılmazsak başta PKK konusu olmak üzere kayba uğrarız” düşüncesiyle kızgın bir savaşın ortasına askerimizi gönderirken, sonuçta içinden sıyrılamayacağımız bir durum yaratılabileceğini, hiç konuşmamamız mümkün olan (ve önceden plânlanmış) bir Ortadoğu kargaşasının ortasında kalabileceğimizi de hesaplamamız gerekiyor.Bu kez olay ne ABD’ye yakın bazı isimlerin “Hizbullah Türk askerine saldırmaz” şeklindeki garantilerine (!) inanacak, ne de “ABD ve onun politikasını destekleyenler kaybederse Ortadoğu’da İslamî diktatörlükler kurulabilir” şeklindeki korkutmacalara aldanacak kadar basit değil. Bunları söyleyenler de gerçeği biliyorlar.BOSNA’DAN ÇOK FARKLI!Meclis Başkanı Arınç “Biz Bosna’ya da Afganistan’a da barış gücü gönderdik” diyor. Aslında bunu söylerken o da Ortadoğu’daki savaşın ve tehlikelerin Türkiye için Bosna veya Afganistan’dan çok farklı olduğunu ve bir kıyaslama yapılamayacağını biliyor. Ama sonuçta kamuoyunu ve Meclis’i ikna etmek gerektiği için söyleniyor bunlar.Çokuluslu Barış Gücü’ne en çok katkıyı yapacak olan İtalya’nın Dışişleri Bakanı Massimo D’Alemo “Hizbullah tekrar çatışma istiyorsa uluslararası toplumla karşı karşıya gelir” diyor. Aynı cümle daha önce BM tarafından da söylendi.Beyrut’a gidip orada inceleme yapanlar da durumun kırılganlığını, tehlikesini anlatıyorlar. Ortadoğu’daki Müslüman bir ülke olarak bizim durumumuzun Avrupa ülkelerinden daha kritik olduğunu da katacak olursak... Bir de bu savaşın ne kadar kolay çıkarıldığını ve benzer kolaylıkların her an tekrarlanabileceğini hatırlayacak olursak...Umarım bu kez yanılırım diyorum. Umarım işler benim tahmin ettiğim gibi sarpa sarmaz. Ama ben şu anda Cumhurbaşkanı Sezer’in haklı olduğuna inanıyorum.