Cumhurbaşkanı Sezer’in “Lübnan’a asker gönderme” konusunda karşı fikir açıklaması besbelli ki Başbakan Tayyip Erdoğan’ı fena kızdırmış. Konuşmasında “bazı muhalefet çevrelerinde” tanımını kullanarak yalnız Cumhurbaşkanı’nı mı hedef alıyor, yoksa ana muhalefet ve diğer muhalefet partilerini mi kastediyor pek belli değil ama...
Ama sonuçta “Hükümet’in her yaptığına karşı çıkma hastalığı var” diyor. Oysa onun da unuttuğu bir şey var; burası demokratik bir ülke ve her siyasetçi, her vatandaş kendi görüşünü özgürce açıklayabilir.
Tabii Cumhurbaşkanı başta olmak üzere... Açıklaması veya görüşünde ısrarcı olması “doğal hak” değil de “hastalık” ise o zaman Başbakan ve onunla aynı görüşte olanların da benzer bir hastalığa yakalanmış olduğunu söyleyebiliriz.
Başbakan’ın Lübnan konusundaki açıklamaları kendi görüşüdür, Ortadoğu sorununu ve buraya asker göndermeyi daha önceki barış gücü katılımlarıyla bir tutması da kendi görüşüdür.
Cumhurbaşkanı, birçok parti ve vatandaş bu görüşleri paylaşmıyorsa onları suçlamaya Başbakan’ın hakkı yoktur.
Tayyip Erdoğan “Hem Lübnan’daki çocuklara ağlayıp üzülüp, hem de ‘asker göndermeyelim’ demek olur mu” diyor.
Olur. İnsan olarak elbette üzülürsünüz ama yine de olayı çok iyi değerlendirmek zorunluluğu vardır. Eğer girişiminizin sonucunda kendi ülkenizin insanlarına da yeni tehlikeler, sorunlar çıkacaksa kararınızı ona göre verirsiniz.
Türkiye senelerdir birçok konuda kan ağlıyor; PKK terörü bitirilemediği için her gün, görev yapan gençlerimizi veya masum vatandaşlarımızı yitiriyoruz, çare için bu kadar telaşlandıklarını hiç görmedik.
Ülkede can ve mal güvenliği sıfırlanmış vaziyette, çare aradıklarını duymadık.
Her yıl ormanlarımızın cayır cayır yanıp gittiğini görüyoruz, yüreğimiz yanıyor ama eften püften mazeretlerle atlatılıyor. Ortada sorumluluk taşıyan bir kurum bile yok.
Bunlar milleti ağlatan büyük sorunlardan sadece üç tanesi... Bakın üzülüyor, ağlıyor ama çözemiyoruz. Demek ki olabiliyormuş.
Sonunda Hizbullah’la veya İsrail’le çatışma çıkacağı bilinen ve BM tarafından da açıklanan, hangi yeni oyunların oynanacağı ise bilinmeyen (ve Müslüman bir Ortadoğu ülkesi olarak Türkiye için BM barış gücü içindeki Batı ülkelerinden daha ciddi risklerin söz konusu olduğu) bir ortama ülkeyi sokmak kendilerinin bileceği iş. Kararı Meclis verecek. Ama aynı görüşte olmayanları suçlama hakkına sahip değiller. Bunu bilmiş olsunlar!
Laiklik nasıl zorlanırmış?
New York Times gazetesi birkaç gün önce laik bir ülke olan Suriye’de radikal dinci akımlarla İslâmi kimliğin öne çıkmaya başladığını, böyle giderse laik rejimin tehlikeye gireceğini yazdı.
“Radikal dinci” olduğu bilinen erkekler sıkı takip altında olduğu için bu kez görevi kadın tarikatları üstleniyor ve misyonu da erkeklerden çok kızlar ve kadınlar üzerinden yürütüyorlarmış.
İslâmi hareketin başında ise Güney Beyrut’taki Hizbullah’ın Suriye’deki örgütü varmış.
Tabii olay sadece “daha iyi bir din eğitimi”, “İslâm dinine daha çok önem vermek” gibi nedenlere bağlı olsa hiç sorun yok. Bunu her iyi Müslüman arzu eder. Ama olay, daha doğrusu amaç, New York Times’ın da vurguladığı gibi rejimin değişmesi... Aynen bir süre önce yazdığım “İstanbul’un göbeğinde, en modern üniversitelerden birindeki imam hatip kökenli öğrencilerin konuşmaları” gibi... Onlar da asıl amacın bu olduğunu arkadaşlarına açık açık anlatıyorlarmış.
Suriye’deki gelişmelerin bizim için iki önemli mesajı var:
1- “Laik rejim kendini korur” sloganıyla gereğinden fazla demokrat görünmek için gerçeklere gözünü kapatmanın ne sonuca varabileceği.
2- Ortadoğu’daki olayların Lübnan’la sınırlı kalmayacağının işaretleri.
Tabii isteyen yine de gözünü kapatmakta serbest... Umalım da açtıklarında fazla geç olmasın!

