İnkâr etmiyorum, soruyorum!

22 Eylül 2006

Dün “Tarikatlar” konusunun işlendiği ve benim katıldığım programdaki bazı konuşmaları aktarmıştım.Ben orada tarikatlarda “şeyhe kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz bir teslimiyet”, “şeyhin herkesten üstün olduğuna inanma ve onu kimseyle kıyaslamama”, “bazı tarikatlarda bu şeyhlerin ‘el verme’ gibi törenlerle müridlerin günahlarını affetmesi”, “tarikatların müridlerden ‘bağış, yardım’ adı altında para toplaması ve bu paraların denetiminin dahi olmaması”, “tarikat mensuplarının dini, inancı, yaşam tarzı ve hatta giyimi sadece şeyhin görüşü ve onu taklitle yapmaları” gibi noktalara değinmiştim.Daha sonra ise Müslümanlıkta böyle din aracılarının veya bir ruhban sınıfının olmadığını, tarikat ve cemaatlerde (hangisi doğru, hangisi yanlış bilinmeyen ve Diyanet İşleri’nin de büyük çoğunluğunun uydurma olduğunu ve bunların ayıklanacağını açıkladığı) hadislerin de İslâm’ın tek kaynağı olan Kur’an dışında kaynak kabul edildiğini ve böylece çok ciddi yanılgıların ortaya çıktığını anlatmıştım.Aslında bunlar da bizim değil Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi... Tarikatlar, cemaatlar Osmanlı’da vardı, bugüne sayıları artarak geldiler ve uluslararası siyasete bile nüfuz edecek, siyasetçileri içine veya arkalarına alacak, şehirleri bölgelere ayıracak kadar güçlendiler.Günümüzde tarikatların gerekli olup olmadığının açıklanması, insanların hataya düşmesinin önlenmesi, “hadisler” konusunun incelenmesi, anlatılması onların görevi... Kaldı ki televizyon gibi yaygın bir iletişim aracı mevcutken bunu kullanmamayı, halkı aydınlatmamayı anlamak mümkün değil.Hele de son zamanlarda uydurma hadislerin resmen bazı belediyeler tarafından kitap haline getirilip dağıtıldığı bilinirken...Ben artık din konusundaki yazılarıma ara vermek ve ilgilenemediğim başka konulara geçmek istiyorum, yalnız son olarak bir süre önce sorduğum “Saçları örtmekle ilgili emir Kur’an’ın neresinde” sorusuna tekrar döneceğim. O yazıda -Nur ve Ahzab surelerinde saçları örtmekle ilgili bir emir varsa bunun nerede olduğunu- sormuştum.SÜLEYMAN ATEŞ’TEKİ DEĞİŞİMBu sorudan kısa süre sonra 13 Eylül’de Diyanet İşleri Eski Başkanı, VATAN yazarı Süleyman Ateş, çok ama çok önemli bir yazı yazdı, şöyle diyordu:“Bu iki ayette kadının başını örtmesi emredilmektedir (...) Başörtüsü takmak bir Kur’an emrini uygulamaktır. Bunu herhangi bir sebeple uygulamayan, böyle bir emrin olduğunu inkâr etmedikçe yine Müslüman’dır. ‘Kur’an’da başörtüsü diye bir şey yoktur. Başörtüsü erkeklerin baskısı sonucu kadınlara dayatılmaktadır’ gibi lâflar eden açıkça Kur’an’ın buyruğunu reddetmiş ve büyük günaha girmiş olur.” Ateş’in yazısına göre örneğin ben “bu emir nerede” diye sorduğum için önce Müslümanlıktan çıkarılmış, sonra da büyük günaha girmiş oluyorum.Oysa aynı Süleyman Ateş 19 Eylül’deki yazısında olaya çok daha yumuşak yaklaşmış ve aynen Kur’an’daki “Bu onlar için daha temizdir” veya “daha hayırlıdır” gibi ifadeleri andıracak şekilde “Kısaca baş örtüsü takmak daha iyidir. Ama İslâm baş örtüsünden ibaret değildir. Bugün namazını kılan, dinin emirlerine göre yaşayan dürüst her inançlı kadın, Allah katında makbul bir Müslümandır” diyordu.Düşünün; 6 gün içinde (Ateş’e göre) dinden çıkıp tekrar -ve üstelik- makbul bir Müslüman olarak dinime döndüm. Süleyman Ateş konuyla ilgili bu son yazısında şunları da yazmıştı:“Müslümanlık eşarptan ibaret değildir. Eşarbın amacı, kadını erkeklerin sataşmasından korumaktır. O zamanlar eşarp toplumda hür kadınların simgesiydi. Ortadoğu kültürünün de bir parçasıydı (...) Ama gerçeği söylemek gerekirse bugünkü Batı toplumlarında baş örtüsünün pek niteliği kalmamıştır. Artık kadına eşarp takmadığı için kimse sataşamaz. Başı örtmek Kur’an’ın emridir ama Kur’an bunun gerekçesini belirtmiştir: Sataşmayı önlemek.” Ateş, Hollanda’da yaşayan bir kadın okuruna verdiği bu cevapta “eşarbın erkek sataşmasını önleme amacı” taşıdığını ve bunun kanunlarla da önlendiği medeni bir ülkede “pek niteliği kalmadığını” söylüyor.Şimdi bu çelişkiyi ve kavram kargaşasını da açıklığa kavuşturması gerekmez mi?İşte benim baştan beri sorup durduğum da bunun ta kendisi!

Devamını Oku

Toktamış Ateş’e neden karşı çıktım?

21 Eylül 2006

Ne mutlu bize ki her konu gibi dini, tarikatları, mezhepleri de açıkça tartışabileceğimiz özgür, demokratik bir ülkede yaşıyoruz. Ve enine boyuna tartışıyoruz.Salı akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın benim de katıldığım “Tarafsız Bölge” programında İsmailağa Camisi’ndeki olaylardan başlayarak tarikatlar tartışıldı. Konu zaman zaman bazı konuklar tarafından belli tarikatlara yoğunlaştırıldı ama genel olarak tartışma doyurucu ve aydınlatıcı idi. Her ne kadar Haşmet Babaoğlu konuşmacıların “tartışma heyecanı”nı “tartışma konusu”ndan önce tuttuğunu iddia ediyorsa da gecenin geç saatlerine kadar uzayan tartışma programlarında belli bir heyecan dozu gereklidir. Zaten herkesin konuşma tonu da birbirinden farklıdır. Öyle olmasa ve bütün konuşmacılar mırıl mırıl, tepkisiz bir tonu sürdürseler çok da sıkıcı olurdu ki birçoğunda oluyor da...Şahsen ben, belki de tam bir Akdenizli olmam nedeniyle sevindiği, üzüldüğü, kızdığı anlaşılmayan, hepsinde aynı tepkisiz yüz ifadesi ve ses tonunu koruyan insanlardan sıkılırım, dikkatim dağılır ve izleyemem.Bu tartışma ile ilgili olarak iki noktaya değinmek istiyorum; birincisi Prof. Toktamış Ateş’e neden ateşli bir şekilde karşı çıktığım...Bir süre öncesine kadar Atatürk’e, devrimlerine, cumhuriyete toz kondurmayan Prof. Ateş’in konuşmalarında son yıllarda gözle görülür bir değişim olduğu gibi bir his taşıyorum. Belki yanılıyorum ama birkaç ay önce birlikte katıldığımız bir başka programda da nedense bunu hissettim, başka konuşmalarında da. Olabilir veya olmayabilir, bu kendisini ilgilendiren bir konu, ama...LAİKLİK SAPTIRILIRSA!Ama tartışma sırasında “Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda tarikatları kullandığını, sonra onların karşısına geçtiğini, külahları değiştiklerini ve niyahet İslâm dini karşıtı bir rejim kurulduğunu” söyleyince (kelime kelime değil belki ama anlam buydu) bunun “laik rejim” hakkında yayılmaya çalışılan yanlış kanıyı güçlendirici ve özellikle Toktamış Ateş gibi biri tarafından söylenmesinin böyle düşünmeyenleri bile yanıltıcı bir ifade olduğunu farkederek birdenbire panikledim (zaten kendisi de benim yaptığım itiraz ve Ahmet Hakan’ın bunu doğrulamasından sonra iki kez “yanlış anlaşıldığını”, bunu kastetmediğini ifade etti.)Panikledim çünkü anlamı bu şekilde çarpıttığınız zaman dindar insanların rejime olan güveni kolayca sarsılabiliyor.Oysa Atatürk’ün yaptığı sadece o günden bugünü görebilmek ve devlet işlerine dinin, tarikatın, cemaatin karışmasını önlemek, din-inanç istismarıyla siyaset yapılmasını da engellemekti.Aynı zamanda laik rejimle bu topraklarda yaşayan her inançtaki insana aynı özgürlük ve hak sağlanmış, devletin belli bir dinin/inancın baskısı altına girmesi ve bu baskının sonunda topluma da dayatılması önlenmiş oluyordu. Ki bu tartışmaları böylesine özgür şekilde yapabilmemiz de onun kurduğu laik demokratik rejim sayesindeydi. Türkiye o rejimle dünyanın parmakla gösterilen, Müslüman çoğunluklu tek laik/demokratik ülkesi olmuştu.İşte itirazımın nedeni buydu. Dün “Hacı Münib Engin Noyan kardeşim”den bir mektup aldım. “Müslüman bir kardeşim” olarak benim, tartışmada her söze yüksek sesle “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Elhamdülillah” diye başlamasına itirazımı irdeliyor ve; “Eminim siz de Müslüman bir hanımefendi olarak her işinize ve sözünüze böyle başlarsınız” dedikten sonra “Eğer konuşmalarımda sizi rencide edecek sözler sarfettiysem hakkınızı helâl edin” diyor.Sözlerime yanlış anlamlar yükleyerek bana haksızlık yaptığının farkında demek ki, yine de ona “hakkımı helâl” ediyorum. “Müslüman bir hanımefendi olarak” konusuna gelince... Ben de elbette günüme, işlerime Allah’ın adıyla ve de belli dualarla başlıyorum ama bunun şovunu hiçbir yerde yapmıyorum, içimden dua ediyorum.Zira Allah’ın sessiz duaları da onun yüksek sesle yaptıkları kadar iyi duyacağına hiç şüphem yok.(Devam edeceğiz.)

Devamını Oku

Yaygın bir andropoz sendromu! (2)

20 Eylül 2006

Dünkü yazım “Özellikle karısının tesettüre ve dört duvar arasına girmesinden memnun, böylece otorite kurarak sınırsız özgürlüğe kavuşmuş erkekler için kadına her istediğini yaptırmak diğerlerinden daha da kolaydır” diye bitiyordu, devam ediyoruz.Ertuğrul Özkök’ün, yazısında örnek gösterdiği dayak yiyen ve önce şikayette bulunup sonra geri alan milletvekili eşi gibi... Veya bir masada tek başına yemek yemeğe mecbur edilip buna ses çıkarmayan Bakan eşi gibi...Kaldı ki önce “O benim eşim, yazanları dava edeceğim” diyen Adnan Şahin durumunda sevgilinin “imam nikahlı eş” olması da çok mümkün. Böyle durumlarda aldatılan kadının kişiliğini koruyabilmesi için en önemli şart maddi dayanaktır, güçtür. Bunu sağlayacak olan da “eşlerin eşit mal paylaşımı”dır. Ama Kral Abdullah için bile özel yasa çıkarmayı düşünen, 4 yılda istediği yüzlerce yasayı şıp diye çıkarıveren AKP bunu kolayca yapabilecekken kadın örgütlerinin bütün ısrarına, kendilerinin de madde üzerinde “şerh”i bulunmasına rağmen yapmıyor. Neden yapmadığını bu ülke kadınlarının ısrarla sorgulaması ve gereken baskıyı oluşturması şarttır.Tekrar Eşref Cerrahoğlu’nun “Tıpta böyle deniyorsa andropozdayım” lâfına dönecek olursak... Görgülü, akıllı, eğitimli ve üstelik yaşını başını almış, çoluk çocuk sahibi insanlar andropozu da saygınlıklarına, sorumluluklarına uygun atlatmayı, gülünecek hale düşmemeyi başarabilirler.Nedense bugünlerde bir kalitesiz andropoz sendromu, 40 yıllık evli ortayaş üstü erkeklerin aklını kaçırıp 20’lik kızların, kadınların peşine düşmesi Türk toplumunda öne çıkmış durumda.Bütün değerlerinin birkaç şaşkın tarafından altüst edilmesine bugüne kadar göz yuman, olayları film izler gibi sessizce izleyip dilini yutan bir toplum, bir de üstüne reyting, tiraj uğruna çarpıklıkları “normal yaşam” gibi empoze eden medyasıyla belki de bunu hak ediyor, kimbilir?Asıl üzülmemiz gereken konu; evliliğe karşı yepyeni korkular geliştiren, değerlerini tümüyle şaşıran “genç kuşak”tır, yazık oluyor onlara!*****Tarkan’ın tahtından indiği gece!İsteyip de yazamadığım, zamanını geçirdiğim ama beni çok etkilediği için de mutlaka yazmam gereken birkaç konu var.Kenan Doğulu’nun Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda kısa süre önce verdiği inanılmaz güzellikteki konser bunlardan biriydi. O gece Doğulu hiç tartışmasız Tarkan’ı yıllardır bulunduğu tahtından indirdi ve görkemli şovu, 7000 izleyicinin her notasına, her kelimesine eşlik ettiği nefis şarkıları, kadife sesi ile o tahta kuruldu.Ben de bunu hem gözlerimle gördüm, hem de o 7000 kişiyle birlikte, ezbere bildiğim şarkılara eşlik ettim.Daha üzerindeki gri, sırmalı ceketi, beyaz gömleği ve “blue jean”iyle merdivenlerden indiği ve “Havada aşk kokusu var”a başladığı anda, merdivenlere bile koltuk rahatlığıyla yayılmış olan hayranlarının çığlıklarıyla karşılaştı.Sözüm ona bazı sözleri fazlasıyla erotik bulunduğu için hakkında dava açılacağı söylenen “Çakkıdı”ya başladığı an dev tiyatro “Kenan, Kenan” temposuyla inledi. Arkadan Dön gel, Pamuk, Festival, Aşkım Aşkım, Tutamıyorum zamanı, Güzeller içinden, Ara beni lütfen, Rahatla ve diğer sevilen şarkıları...Beraberindeki süper dans grubu ile bu şarkıların hepsinde aynı süper performans...Klavye ve piyano çalan ağabeyi Ozan Doğulu ile muhteşem bir uyum içinde olağanüstü bir doğallık... İzleyicisiyle “Tarkan’ın ve birçok sanatçının başaramadığı” doğal, içten bir iletişim ve sonuç; 3 saatlik, baştan sona kusursuz bir konser. Kendi dizayn ettiği, arkasında “Ken” yazan, bere, şapka, zincir gibi aksesuarlarla tamamlanan kıyafetlerle adeta bir de defile...Onu izlerken Dolmabahçe Sarayı’nda onu “10. Yıl Marşı”nı söylemesin diye sahneye çıkarmayanların utanması gerektiğini düşündüm.Amerika, Avrupa dahil, nerede sahneye çıksa gurur duyacağınız, kendini beğeniyle izletecek kalitede bir sanatçı. Dört dörtlük bir performans... Ve karşılaştığı olaya bakın.Kenan Doğulu Türk pop müziğinde sansasyonsuz, reklâmsız, adım adım, tırnaklarıyla kazıyarak, yeteneğiyle zirveye ulaşmış bir sanatçıdır bence...Kendi yazdığı şarkıları, sesi, dansı, kostümleri ve yılların birikimiyle oradan uzun süre inmeyeceği de açıkça görülüyor!

Devamını Oku

Yaygın bir andropoz sendromu!

19 Eylül 2006

Evdeki Bulgar hizmetçi için eşini ve çocuklarını terkederek otele yerleşen (sevgilisiyle birlikte) Eşref Cerrahoğlu basının ve toplumun tepkisi karşısında bir basın toplantısı yapmak zorunda kalmış.Boyunca çocukları yetişmiş olan Cerrahoğlu toplantıda “evlilikten sıkıldım, eşime allahaısmarladık deyip çıktım” gibi ancak 25’lik gençlerden beklenebilecek lâflar yanında asıl şoku “Tıpta buna andropoz deniyorsa, evet öyleyim” sözüyle yaşatmış muhabirlere.Herhalde genç muhabirler ülkedeki birçok genç erkek gibi “Demek sıra andropoza gelince biz de böyle olacağız, karılarımızı atıp genç kadınların peşine düşeceğiz, daha da kolayı hizmetçileri elde ederek cariye sistemi getireceğiz” diye düşünmüşlerdir.Yine de... Hiç değilse Eşref Cerrahoğlu, kendisiyle aynı gün dereyi geçirmek üzere sevgilisini kucağına alan (!) BELBİM eski genel müdürü gibi eşini ikinci kadınla beraber basının karşısına çıkarmayı denemedi.Zira maşallah bir takım örnekler, öncüler sayesinde öyle bir cinsel özgürlük zırvası yaratıldı ki, kafalar ve kavramlar öyle karıştırıldı, öyle olaylar görüp duyduk ki artık her şey beklenebilir.KADININ ZAVALLILIĞI!Ve “bireysel özgürlük” kavramını bizden çok daha önce tanıyan, uygulayan Amerika’da, Avrupa’da nadiren rastlayacağınız durumların eleştirileri bile, sırf aykırı olmak adına “Ne varmış yani, evli erkekler de canının istediğini yapsın” gibi veciz karşı çıkmalarla karşılaşabilir. Ertuğrul Özkök dünkü yazısında “sevgilisine dere geçirten” eski Genel Müdür’ün eşini sevgilisiyle birlikte basın karşısına çıkmaya nasıl razı ettiği konusunu irdelemekteydi. Şaşırmakta çok da haklıydı, normalde onurlu bir kadına bunu kabul ettirmek çok zordur, ama...Ama... Bu normalde, bizde ise şartlar anormal! Uzun yıllar süren bir evlilikte, çoluğu çocuğu yetişmiş, çoğu çalıştırılmayarak eve kapatılmış kadınlar, hele de maddi gücü yoksa ve erkeğe bağımlıysa bu tür bir başkaldırıyı kolay kolay yapamıyor.Öncelikle düzenleri bozulmasın, çocukları yıkılmış bir yuvada mutsuz olmasın, kendileri toplum içinde ve özel yaşamlarında yapayalnız bir kenarda kalmasın diye yapamıyorlar.AKP MEDENİ KANUN’U NEDEN DEĞİŞTİRMİYOR?Maddi açıdan ise Medeni Kanun’un Mal Rejimi maddesini bu tür durumlar için güdük bırakan Ecevit (Koalisyon) Hükümeti’nin yüzünden ortada bırakılacakları için yapamıyorlar. Bu belki Fulya Cerrahoğlu için geçerli değildir ama 2002’den önce evlenmiş kadınların çoğu için geçerli... Ayrıca bütün bunlar bir yana, özellikle karısının tesettüre ve dört duvar arasına girmesinden memnun, böylece otorite kurarak sınırsız özgürlüğe kavuşmuş erkekler için kadına her istediğini yaptırmak diğerlerinden daha da kolaydır. (Devam edecek.)*****Kolay Şöhret!Orhan Pamuk bilmediği, araştırmadığı ama Türkiye için hayati önem taşıyan konuda yaptığı uluslararası açıklama ve bu nedenle açılan davayla Avrupa’da taraftar toplamış, adını daha kolay duyurmuştu.Elif Şafak ise “ABD’ye gelince Zoryan Enstitüsü beni eğitti, soykırım olayını çözüverdim” dedikten sonra yazdığı ve “Türklerin Ermenileri koyun gibi kestiğinin” anlatıldığı kitabına açılan davayla şöhret oldu.“Aman AB bu davaları izliyor” diye TÜSİAD bile bu hanım için araya girdi. Ne kolay değil mi ün kazanmak?Serdar Ortaç’ın şarkısındaki gibi “dansöz” olabiliyor ve iyi kıvırtabiliyorsanız, omurganız kendi ülkeniz aleyhine tarihi bile saptıracak kadar esnekse, tarihi bir yana bırakıp kendilerine göre tarih yazan Ermeni diasporasınınkilerden farksız görüşleri savunabiliyor ve bu olaylardan yıllarca sonra Türk diplomatlarının Ermeni örgütleri tarafından katledildiğini bile unutabiliyorsanız ne kolay!

Devamını Oku

Bağırmayın Sayın Başbakan, iletişim çağındasınız!

18 Eylül 2006

Sonbaharın yaklaştığını hissettiren ılık bir yaz sonu gecesinde Dolmabahçe Sarayı’nın “bahçe”sindeyiz.Televizyon ve Radyo Müzesi Uluslararası Konseyi’nin 10. yıl toplantısının bu yıl Türkiye’de yapılması nedeniyle Sema ve Aydın Doğan’ın birçok ülkeden gelen yabancı konuklar onuruna verdikleri yemek kusursuz bir havada geçmekte... Konsey’in Başkanı Frank Bennack ve Doğan Grubu Başkanı Aydın Doğan’ın konuşmalarından sonra sıra Başbakan Tayyip Erdoğan’a geliyor.Erdoğan medyayla ilgili bir toplantı olduğu için söze buradan başlıyor, iletişim çağında olmamızın önemine geçiyor ve ses tonu giderek yükseliyor. Yükseliyor... Yükseliyor... Ve tam “İletişim öyle bir noktaya geldi ki burada olan şey, dünyanın öbür ucunda yankı bulabiliyor” dediği anda dinleyenler onun sesinin de o anda dünyanın öbür ucunda yankılanmakta olduğunu düşünmeye başlıyor. Erdoğan medyadan söz eder “çok sesli medya şeffaf devletin görtergesidir” derken, kendisinin şeffaf (!) devletin bir parçası olarak medyanın olayları yakından izlemesinden duyduğu rahatsızlığı sık sık “Hortumları kesildiği için” suçlamasıyla dile getirdiğini de unutuyor.MESLEKTAŞ ZAPATERO!Sonra “dünya barışı”na geçiyor. Ses tonu o kadar sert ki adeta barışın bozulmuş olmasından bahçedeki yabancı konukları sorumlu tuttuğunu zannetmek mümkün.Bir ara İspanya Başbakanı Zapatero’dan “meslektaşım” diye bahsediyor. “Meslektaşım Zapatero”... Başbakan “bir seçimden öbür seçime” yapılan bir görevi meslek olarak görüyor demek ki. Peki başbakanlık başkasına geçtiğinde ne olacak?.. Meslek gitti!Konuşma iç siyasete doğru gittikçe ses tonu miting meydanlarındaki “halka sesleniş” tonuna, içerik de aynı içeriğe yaklaşıyor.“4 yıldır iktidarda olduklarını ve bu dönemde Türkiye’nin istikrara kavuştuğunu” bir mucize gibi anlatması zaten fazlasıyla uzun olan konuşmayı bir de üstelik reklâm yayınına çeviriyor.Yabancı konuklara yerli malı siyaset... Görmedilerse görsünler, duymadılarsa duysunlar.Ben Başbakan Erdoğan’ın danışmanlarının iyi çalışmadığına inanmaya başladım. Konuşmalarını kim hazırlıyor bilmiyorum ama en azından danışmanların; ses tonu, konuşma süresi, konuşma içeriği hakkında ona yardımcı olmaları lâzım.Hatta bu konuda Dışişleri’nin uzmanları, büyükelçiler de onu bilgilendirmeliler.Yapılan hatalar, özellikle dünyanın birçok ülkesinden gelmiş yabancı medya mensupları önünde yapılan hatalar sadece onu değil, Türkiye’yi ilgilendiriyor zira... Mahcubiyet hepimize ait oluyor!*****Arabın yalellisi!Türkiye’de Belediye Başkanı olmak da siyasetçi olmak gibi çok kolay hale geldi; kural yok, kaide yok, kafana göre istediğin kararı veriyorsun. Hele de hükümet arkanda ise! Trilyonlarca yardımı kendi istediğin, keyfine göre seçtiğin kişilere dağıtmak, ruhsat olmadan çıkılan dev alışveriş ve konut merkezlerine göz yummak, Boğaz sırtlarında kaçak yapıları meşrulaştıracak bir saray için Suudi Kralı’na özel yasalar çıkarmak... Hiçbiri sorun değil.Millet karşı çıksa da sorun değil. Nasılsa her şeye “alışılıyor” buna da “alışırlar”. Şimdi Bin Abdülaziz sarayını yapsın diye İstanbul Boğazı’nın en güzel tepeleri, yamaçları yapılaşmaya açılacak. Çok yakında bir de bakacaksınız Boğaz’ı da Bodrum veya Kuşadası sırtlarına çevirmişler; taş yapıdan geçilmiyor.Başta Şehir Planlamacıları Odası olmak üzere “bilen”lerin hepsi “Bu izin çıkarsa İstanbul biter” diyor. İmar izni olmadığı halde kanunsuz şekilde inşaatı sürdürülen çok sayıda sitenin sakinleri daha yasa çıkmadan seslerini yükseltti bile.Neymiş efendim “Zamanında Turgut Özal ‘imara açarız’ demiş, ayıp olurmuş”.Olsun! Bu memleketin kendi vatandaşları bunca ayıba katlanırken Kral Abdullah’a ayıp olmasını mı düşüneceğiz?Verdiği para onu sarsmaz nasılsa, Boğaz yerine bir başka yerde arsa versinler çok gerekiyorsa.Arabın yalellisine çevirmesinler İstanbul’u!

Devamını Oku

Basına büyük hakaret!

17 Eylül 2006

Zihinsel engelli çocuklar için kurulmuş olan İZEV yararına bağış toplamak üzere düzenlenen yürüyüşle ilgili yazımın sonunda dün “Ben de katıldım, hem eğlendim, hem de katkıda bulunabildiğim için büyük mutluluk duydum” demiştim. Devam ediyorum.Camper firmasını, başarılı PR’cılar Berna ve Fem’i, katılan, emek veren herkesi kutluyorum. Umuyorum ki bu etkinlikler bütün haksız itirazlara, suçlamalara rağmen giderek artar.O gün, belki de söz konusu gazetecinin “Ahlaksız teklif” yazısında “Bu yazıdan sonra kimse gitmez herhalde” baskısını ısrarla yapması nedeniyle, “isimleri anons edilecek” endişesiyle olmalı benden başka yazar yoktu. Ben de tesadüfen, geç kaldığım için Camper almadım, kendi ayakkabılarımla yürüdüm ama söz konusu yazı tüm gazetecilere büyük bir hakarettir. Bu ülkenin basınının bir çift ayakkabı için kalemini satacak kadar ucuz insanlardan oluştuğunu “aynı işi yapan biri” ne cesaretle söyleyebilir?Atalarımız bu gibi durumlar için güzel söz üretmişler doğrusu: “Kişi herkesi kendi gibi bilirmiş”!NE ETİĞİ, SAÇMALIK!Bu yardım girişimini “gazetecilere rüşvet, ahlaksız teklif” olarak yorumlayan gazeteci senelerdir Başbakan’ın özel konuğu olarak, onun uçağıyla yurtdışı seyahatlere gider.Açıklasın bakalım bu paralar kimin cebinden çıkıyor... Özel bir kuruluşun verdiği bir çift ayakkabıyı alarak yürüyüşe katılmak ahlaksızlık ise bu fakir milletin paralarıyla seyahat etmek nedir? Gazetecinin siyasetçiyle “kedi hediye edecek kadar” yakın olması nedir?Durum böyle olunca gazeteci ülkede milyonlarca aç insan varken çifter çifter lüks makam aracının, çifter çifter uçakların hesabını sorabilir, aslî görevini millet adına yapabilir mi?Ayrıca... Örneğin Turkcell bir grup başarılı yazar ve sivil toplum kuruluşu üyesini 17 Aralık’ta Brüksel’e götürmüş, onları AB’nin karar toplantılarına sokarak izlemelerini sağlamıştı. Sonuçta, gelecek haber ve gözlemlerle toplumun etraflıca bilgilendirilmesini sağlayan böyle bir organizasyona katılmak neden ahlaksızlık oluyormuş?İyi ki ben de Brüksel’e gittim, okurlarıma çok yararlı gözlemler sundum ve Turkcell’e bir kez daha teşekkür ediyorum.Türkiye’deki her basın mensubunun, sözüm ona “ahlak, etik” adına olduğu iddia edilen bu “ahlaksız teklif” yazısına dava açma hakkı vardır. İlkeli, dürüst gazeteciler kalemlerini “bir çift ayakkabıya” satmazlar. Gerçekten dürüst iseler büyük paralar karşılığında da satmazlar.Mahkemelerden yorulmuş olmasam bu lâfın takibini ben kesinlikle yapardım onu da söylemiş olayım!*****Reha Muhtar ne renk?Herkesin düşüncesi kendine aittir. Siz ne düşünüyorsunuz bilemem ama ben Reha Muhtar’ı severim.Bir kere arkadaş, meslektaş olarak severim; içten, sıcak bir insandır. Sonra televizyon programlarını (kesinlikle Pişti dışındakileri, eskiden yaptığı “açık oturum” tarzında olanları) beğenirim. Artık VATAN’da yazıyor, komşu da olduk ama tabii bu birbirimizi hiç eleştirmeyeceğiz demek değil...Son günlerde “Papermoon” isimli restorana takmış durumdaydı Reha... Aman Tanrım bir anlatıyor ki dersiniz uzayda bir restoran. Görülmedik, eşi benzeri olmayan bir saltanat mekânı.Gidenleri; aileden zengin, üst tabakayı kasteden “Beyaz Türkler” lafından esinlenerek ve iyice abartarak “Bembeyaz Türkler” olarak adlandırıyor. “Papermoon tarikatı”, “gidenlerin kazana kazana kaybetmemeyi öğrenmiş olması”, “zengin çocuklarının şarap kadehi tutuşu ile fotoğrafa benzemesi”, “akşama kadar ayna karşısında akşam yemeğinin hazırlığını yapmaları” gibi öyle abartılı bir anlatım var ki sanki Reha Muhtar buraya tesadüfen bir kez uğramış da “dışardan biri” olarak şaşırmış, aykırı bulmuş dersiniz.Oysa aynı yazılarda kendisinin sık sık oraya gittiğini ve hatta henüz okula yeni başlayan manevi kızı Nazlı’yı da götürdüğünü söylüyor.Bu kadar sık gittiğine göre zenginlikte ve tabii renkte, kendi deyimiyle “Bembeyaz Türkler”den hiç de farklı değil.O zaman nedir bu Reha Muhtar? Madem ki aynı mekân sizi de bu kadar memnun ediyor ve barını, restoranını eviniz gibi benimsiyorsunuz o zaman gidenleri “sizden çok farklı bir kesim” gibi sınıflandırmanız, gizli bir küçümseme veya “masum üçüncü şahıs” edasıyla anlatmanız haksızlık olmuyor mu?Evet çoğunluktan daha şanslı oldukları kesin ama en azından siz de onlar kadar şanslısınız.O zaman izin verin biz okurlarınız sizi de “Bembeyaz bir Türk” ilân edelim.Tek farkınız Papermoon tarikatının (!) ilgilenmediği “detay”larla fazlaca ilgilenmeniz olsun!***** Kadınları yoldan çıkaran erkekler!Son haftalarda ne kadar çok duyulmaya başlandı bu “40 yıllık evlilikte aldatma” olayları... Toplumda isim yapmış, çoğu torun torba sahibi adamlar 19-20 yaşındaki kızların, kadınların peşine takılıp ailelerini terkediyorlar.Aslında şaşmamak lâzım, dünyanın pek az ülkesinde “günlük ilişkiler, aldatmalar çocuklarını bile düşünmeden genç sevgili reklâmı yapmalar, hangi gazeteye, dergiye, programa baksanız göreceğiniz çıplaklık ve cinsel mesajlar, yazarların cinsel yaşamlarını yatak detaylarıyla (mastürbasyonlarını dahi) anlatmaları” bizdeki kadar ayyuka çıkmıştır. İşte sonunda koca koca işadamları bile kafayı bozdular. Oldukça komik durumdalar yani; 19’luk kızlarla “yıkılmadım, ayaktayım”ı oynuyor, kendilerine ve çevrelerine “hâlâ genç” olduklarını ıspatlıyorlar zahir. Baksanıza türbanlı eşi olan, böylece bazıları tarafından “daha dindar” sayılan bir genel müdür bile kucağında genç bir kadınla vermiş pozunu...Bu “erkek zafiyetine, şaşkınlığına” kadınlar açısından baktığınızda onların da durum karşısında savunmaya geçtiğini ve maalesef aynı yola girmeye yöneldiklerini görüyorsunuz.İki tür reaksiyon veriyorlar:1) Madem ki erkek aldatıyor, kadın da aldatabilir.2) Evlenmemek lâzım, nasılsa Türkiye’de belli bir yaşta aldatılmak kadın için “kader” oldu.Bundan sonra kadınlar iyice güvensiz olacaklar ama aynı şey kesinlikle erkekler için de geçerli... Misyon tamamlanmıştır, yürütenleri tebrik etmek lâzım!

Devamını Oku

Ahlaklı gazeteciden “ahlaksız teklif” yazısı!

16 Eylül 2006

Efendim, özellikle bu köşenin okurları sözünü ettiğim ahlaka pek önem veren (!) gazeteciyi iyi tanırlar. Zira kendileri 20 yıllık onurlu bir meslek yaşamı olan, bileğinin gücüyle başarıya ulaşmış kadın meslektaşına; ‘Önce her türlü saldırıda bulunduğu gazeteye yüklü bir transfer ücreti karşılığı geçti, bütün o aleyhteki yazılarını bir anda unuttu’ dediği, meslek etiğinden söz ettiği için cinsiyet ayrımcılığında bulunarak yazdığı hakaret dolu tek bir cümleyle hayatının hatasını yapmıştı.Hemen o günden başlayarak iki-üç gün içinde kendi okurlarının bile (erkek/kadın) yüzlerce tepki mektubuyla karşılaşınca da (bu mektupların çoğu bana da geldiği için biliyorum) neye uğradığını şaşırmış ve “yanlış anlaşıldım” diyerek bütün kadınlardan özür dilemişti. Tabii kendisine bu nedenle açılan davayı da kaybederek yüklü bir tazminata mahkum edildiğini hatırlatmaya gerek yok.Neyseki okur unutmuyor... Bugün hâlâ “Soyadım ‘Altay’ olduğu ve onun ismine benzediği için değiştirmeyi bile düşündüm” diyen okuyucu mektupları alıyorum.Bunu neden yazdım, çünkü aynı “etiğe önem veren” gazeteci geçen hafta son derece güzel ve iyi niyetli bir girişim için “Gazetecilere ahlaksız teklif” başlıklı bir yazı yazmış. Ben kendisini (ve onun yüzünden yönettiği gazeteyi ki orada 13 yıl çalışmama rağmen) okumuyorum, dün katıldığım “o yazıyla ilgili yürüyüşte” duydum ve sonra yazıyı bir başkasına okutarak dinledim.Önce olayı anlatayım:Bugüne kadar çok sayıda başarılı yardım organizasyonuna imza atan “Bernaylafem” halkla ilişkiler firması Camper ayakkabı mağazaları ile İZEV vakfını bir araya getirerek zihinsel engelli çocuklara yardım için 16 Eylül Cumartesi sabahı bir yürüyüş düzenlemiş.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün, iş adamlarının, sanatçı ve mankenlerin, basından muhabirlerin (ki onlar sadece haber için oradaydılar) buluştuğu yürüyüşe katılanlar Camper mağazalarından birer spor ayakkabı giyiyor ve firma İZEV’e 15 dakikada attıkları adım sayısı kadar bağışta bulunuyor.Düşünün; toplanan para 40 bin dolar... Yürüyüşe katılan ve aralarında hiç gazeteci göremediğim 70-80 kişiye verilen ayakkabılar 200 YTL civarında. Yani ayakkabı firması 40 bin dolar + 20 milyar TL civarında bir parayı bağışlamış ve bu para karşılığında elbette o da reklâm elde etmiş oluyor.Bundan daha doğal bir şey düşünebiliyor musunuz? Bütün sponsor firmalar için aynı şey geçerli değil midir?Bu parayla kimbilir kaç zihinsel engelli çocuğa burs verilecek ve bilgisayardan giysiye, gıda malzemelerine kadar ihtiyaçları karşılanacak.Ve bu etikçi beyefendi “Keşke her kuruluş bu tür yardım faaliyetlerine katkıda bulunsa” diyeceğimiz bir girişime “Ahlaksız teklif” diyor.Çünkü “kendisine davetiye gitmemiş ama birinden duymuş.” Bana davetiye geldi, yürüyüşe katıldım. Hem eğlendim, hem de katkıda bulunabildiğim için büyük mutluluk duydum.(Yarın: Basına büyük hakaret!)

Devamını Oku

Ahmet Ertegün ve Türkiye’de gazetecilik

15 Eylül 2006

Perşembe akşamı Ayşe ve Selahattin Beyazıt’ın “Türk dostu İngiltere Büyükelçisi Sir Peter Westmacot ile İran’lı eşi Susan” onuruna verdikleri yemekteydim. Aralarında ünlü diplomat ve iş adamlarının, siyasetçi ve köşe yazarlarının da olduğu yaklaşık 40-50 kişilik bir davet...Selahattin Beyazıt’a Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi tarafından devredilen ve müze haline getirilerek orijinal haliyle korunan Belkıs Hanım Köşkü’ndeki yemekte Ahmet Ertegün, Çiğdem Simavi, Vahit Halefoğlu, Güngör-Nuran Uras, Tuna Köprülü’nün de bulunduğu masada birçok konuda dinamik, keyifli sohbetler yapılmakta...Ahmet Ertegün’ün hiç Türkçe konuşmuyor ve İzgilizceyi tercih ediyor olmasını dikkatle izler ve içimden ‘Haklı sayılabilir, ne de olsa yaşamının büyük bölümünü Amerika’da geçirmiş’ diye düşünürken dikkatimi fazlaca yoğunlaştırmış olmalıyım ki yanımda oturan Tuna Köprülü’nün beni ona tanıtmakta olduğunu farketmedim. Önce, eşimle birlikte anlatmak için İngilizce olarak “Sabahları ilk okunan iki yazar, gözleriniz önce onların yazılarını arar” dedikten sonra eliyle beni işaret ederek:“Türkiye’nin en güzel ve en zeki kadın yazarı. O gerçekten mesleğinde çok ‘iyi’dir” diye devam etti. Eh, bugüne kadar beni tanıtmak için kullanılan cümlelerin en güzeli de buydu doğrusu... Aklıma gelen ilk şey Mehmet Barlas’ın kısa süre önce beni kızdırmak için “Lübnan tezkeresi”ndeki yorumlarımızla ilgili olarak yaptığı espri oldu: “Güngör akıllı, sen çok iyisin!” Yüzüme geniş bir tebessüm yayılırken ‘Nihayet zekamız da takdir edildi, şükürler olsun’ dedim içimden... Ve derken de Ahmet Ertegün’ün bana dik dik bakarak söylediği cümleyi duydum.“Bu kadar güzel ve başarılı bir gazeteci olduğuna göre sonu cezaevinde bitmeli”... Ben irkilir ve ne demek istediğini anlamaya çalışırken o devam etti:“İyi gazetecilerin sonu cezaevi olmuyor mu?” HER CÜMLE ÖNEMLİDİR!Anlamıştım neyi kastettiğini... ‘Sizinle Los Angeles’ta tanıştık daha önce. Rahmetli Sakıp Sabancı’nın, orada bir sergi nedeniyle verdiği davette konuştuk’ dedim ve ekledim:‘Sayın Ertegün sizin bu yorumunuz da biraz “önyargı ve genelleme” olmuyor mu?’Aslında bir yabancıdan duysam beni şaşırtmazdı ama dünya çapında şöhrete sahip, her an çok sayıda ünlü ile temaz halinde olan ve düşünceleriyle yabancıları kolayca etkileyebilecek bir Türkten böyle bir genelleme duymak şaşırtmıştı beni.Söylediğinde tamamen haksız sayılmazdı. Türkiye’de medya ile ilgili yasalar gerçekten oldukça kısıtlayıcı, neredeyse sansür niteliğinde maddeler içeriyordu ve ben de birçok kez ciddi davalarla (TCK tasarısı dönemindeki yazılara açılan 150 milyarlık davalar bunlardan sadece biridir ki o davada tasarıyı hazırlayanlar için yaptığım tek bir genelleme; “Bu maddeleri yazanlar ruh hastası olmalı” sözü nedeniyle 15 milyar TL. ödemiştim) karşılaştım, karşılaşıyorum. Diğer meslektaşlarım arasında da sık sık karşılaşanlar var. Bununla birlikte “İyi gazetecilerin sonu cezaevi olmuyor mu” gibi bir genellemenin ABD’de veya bir başka ülkede Türkiye için söylenmesinin yine de çok yanlış olacağına inanıyorum.Burada her iyi gazeteci (veya birçok iyi gazeteci) yazdıklarından dolayı hapis cezasına çarptırılmıyor. Evet özellikle bunu isteyen, bazı çıkarları adına “mevcut yasalara göre hapis cezasıyla yargılanacak açıklamalar yapan” bir yazar (ki o gazeteci değil ve dava da düştü) bu kanının yayılmasına sebep oldu ama son zamanlarda başkasını duymadık.Hatta artık işi ondan da ileri götüren, örneğin her fırsatta ve her kitapta Ermenilerden beter soykırım iddiaları döktüren yazarlara hiç karışılmıyor.Doğrusu da bu, karışılmasın... Herkes yazsın istediğini, gerçekleri değiştirmek kolay değildir ve onlara bunu anlatacak birileri nasılsa çıkar. Keşke Ahmet Ertegün ve onun gibi etkileme özelliği olan insanlar Türkiye ile ilgili görüşlerini daha sağlam, daha “emin” temellere oturtmaya dikkat etseler.Bazen tek bir cümle öyle “unutulmaz” ve öyle zarar verici oluyor ki!

Devamını Oku