Fransa vatandaşı Türk Kenize Murad’ın “Ünlü Fransız tarihçi Gilles Veinstein’in, araştırmalarına dayanarak Ermeni soykırımı yoktur dediği için meslek hayatı tehlikeye sokuldu. Kendisi ve ailesi ölüm tehditleri aldı ve böylece susturuldu” sözleri benim de son günlerde bu konuda yazdığım yazıların özetidir.Aynı şey Ermeni diasporası tarafından her ülkede “soykırım yoktur” diyen veya Türkiye için pozitif bir girişimde bulunan herkese yapılmaktadır. Justin Mc Carthy, Andrew Mango, Bernard Lewis (ki Lewis Osmanlı Tarihi ve Ortadoğu konusunda dünyanın en etkin tarihçisi kabul ediliyor; “1915 olaylarının soykırım değil, 1. Dünya Savaşı’nın bir yan ürünü olduğunu” söylediği için Fransa’da mahkemeye çıkarılarak para cezasına çarptırılmıştı) gibi dünya çapında ünlü tarihçiler de benzer baskılarla, tehditlerle karşılaşmış ve bazıları bu nedenle üniversitelerdeki işlerini kaybetme tehlikesiyle yüzyüze gelmişlerdi.Bir filmde Atatürk’ü oynayacak olan Antonio Banderas bile onlardan gelen tehditlerden sonra teklifi reddetmişti hatırlayacaksınız.Ve tabii son olarak Hollanda ve Fransa’da, İsviçre’de diasporanın baskısıyla “gem”i azıya alma olaylarını gördük.Böylesine azgın bir faaliyet sürüp giderken elbette bizim ABD’ye giden (ve çoğu tarihçi bile olmayıp sosyolog, yazar vb. olan) Türkleri boş bırakmayacakları aşikârdır.Bir yanda şantaj, bir yanda her türlü destek...Bir yanda engelleme, bir yanda üç yılda birkaç ülkede şöhret ve para sahibi oluverme... Tercihinizi yapacaksınız. Ya yabancı tarihçiler ve Hollandalı üç Türk gibi tehdide pabuç bırakmayacak veya Hollanda’daki kadın siyasetçi gibi paçayı kaptıracak ve kolayca yükseleceksiniz.6 Kasım 2005’te UCLA’deki konferansta Richard Hovannisian; Göçek, Akçam ve Şafak’ı “sayıları giderek artan ‘Türklerin inkâr duvarını çatlatmayı amaçlayan’ Türk entelektüeller arasında...” şeklinde tanıtmıştı. Tesadüfe bakın ki Elif Şafak’ın Washington Post’taki makalesinin ismi de aynen şuydu:“İnkâr duvarındaki çatlak”Hovannisian UCLA’deki Türk Öğrenci Birliği’nin ısrarı üzerine Türk tarihçilerle (sosyologlar ne kadar tarihçi sayılırsa, Allah kabul etsin) bir konferans düzenlemiş ve “Türk devlet tezine karşı çıkarak gerçeği arayacaklarını” anons etmişti ama aslında bu sözleri bile gerçek yerine neyi aradığını ortaya koyuyordu.Amerika’da Osmanlı tarihini çok iyi bilen ve oradaki “diaspora/Zoryan/sözüm ona entelektüel” faaliyetlerini yakından izleyen “Holdwater” takma adlı biri tarafından hazırlanan listeyi belki çoğunuz biliyorsunuz. İngilizce bilerek okuyanlar buradan birçok olayı izleyebilirler zira benim hepsini vermeme imkan yok. (Örneğin http://www.tallarmeniantale.com/gocek.htm’e girenler Göçek, Akçam, Şafak, Berktay gibi isimlerin çalışmaları hakkında bilgi sahibi olabilirler veya “Aztag Interviews”a girerek röportajları okuyabilirler.)ABD’de onları tanıyan Türk okurlardan gelen mektuplar bu sitede yazılanları aynen doğruluyor. Taner Akçam Amerika’da diasporayla, Zoryan’la yakın ilişki kuran ilk akademisyen, okudukça onun daha sonra gelen F. Müge Göçek’e (her nasılsa hemen Ermeniler’in çok etkin olduğu Michigan Üniversitesi’nde iş sahibi olmuş) yardımcı olduğunu, yol gösterdiğini görüyorsunuz. Kendisi de aynı şekilde yine Michigan’da çalışmaya başlayan Elif Şafak’a ablalık etmiş.Zaten cümleleri de o kadar birbirini andırıyor ki bazen hangisinin konuşmasını okumakta olduğunuzu unutuyorsunuz.Zoryan arşivi denilen yerde sadece “yaşamını soykırım yalanını dünyaya yaymaya adamış” ünlü Ermeni tarihçi (bizimkilerin de yakından tanıdığı) Vahakn Dadrian ve ekibinin bulunmasını istediği, Ermeni tezini cansiperane savunan bilgiler ve kitaplar olduğu için buraya girenin tarafsız bir araştırma yapması da mümkün değil.Bu büyük Türk entelektüelleri Türkiye’de yaşayan 70 milyonu toptan “tarih bilmez, hafızasız, baskı altında vs.” zannettikleri için konferanslarda birbirlerini ve kendilerini överek göklere çıkarıyor ve “Türkiye’nin demokrasi öğretecek, gerçeği gösterecek böyle entelektüelleri olduğu için gurur duyması gerektiğini” söylüyorlar.Göçek bu saçmalık dışında önemli bir şey de söylüyor; “Ben etnik olarak bir Türk vatandaşıyım, suçlu değilim ama Ermenilere 1915’te olanlardan sorumluyum.” Soykırım iddiası kabul edilecek olursa arkadan gelecek dayatmalar için iyi bir kapı doğrusu.Hele bir de Yelda Özcan adında bir gazeteci var ki o Ermeni gazetecilere verdiği röportajlarında “Türk olmaktan, suçluların tarafından olmaktan utandığını, Ermeni arkadaşlarının acı veren hatıralarının aksine bu bellek yitiminden (hepsinde aynı ifade, R.M.) utanç duyduğunu” söylüyor.İş utanç duymaya varıyorsa biz de utanç duyabiliriz. Onların Türk akademisyeni, gazetecisi olarak bu yaptıklarından, çıkar uğruna tarihi saptırmalarından, “dünya kabul etti” diyerek sevinmelerinden utanç duyabiliriz.Kendileri gibi tek bir Ermeni akademisyen çıkmayacağını bile bile bunu yapmalarından ben utanç duyuyorum. Onlara istediklerini söyleten ifade özgürlüğünü benim de kullanmamda bir mahzur yoksa!
Ben bu konuda daha fazla yazmayacaktım zira bekleyen yazılarım var ve hızla gelişen diğer olaylara eğilemiyorum ama kendileri beni zorlayınca mecbur oldum.Elif Şafak ve içinde bulunduğu grubu inceleyince enteresan tesadüfleri, Ermeni desteklerini ve birçok içiçe ilişkiyi görüyorsunuz. Bunlara geçmeden önce Hollanda’da 22 Kasım seçimi öncesinde listeden diğer 3 Türk aday gibi atılmamak için Ermeni lobisinin baskısıyla “soykırımı kabul ediyorum” diyen Nebahat Albayrak olayına dikkat çekmek istiyorum.9 Ekim Pazartesi günü Hollanda’dan bir televizyon ekibi benimle bu konuda röportaj yapacak. Ben orada Türkiye’ye ve Türk insanına sırf Ermeni lobisini memnun etmek için Hollanda, Fransa, İsviçre gibi ülkelerin uyguladığı baskının ne kadar adaletsiz, insan haklarına, düşünce ve ifade özgürlüğüne (özellikle AB Türkiye’ye bunu öğretmeye kalkarken) ne kadar aykırı olduğunu, buna hakları olmadığını ve Türkiye’nin Fransa’da çıkarılacak soykırım yasasına ‘Cezayir soykırım yasası’ çıkararak misilleme yapacak olmasının da haklılığını açıkça anlatacağım.Peki bir düşünün bakalım, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki “tek yanlı” konferans iptal edildiğinde Türkiye’yi dünyaya yana yakıla şikayet edenler veya “Türkler 1,5 milyon Ermeni öldürdü” diye haykıranlar; Orhan Pamuk ve bu olaylardan, yabancı basına verdiği tarihi çarpıtıcı ayrıca ülkesini ve insanını aşağılayıcı ifadelerden sonra o basının “Pamuk’la birlikte Türkiye’nin en ünlü yazarı” ilân ettiği Elif Şafak, Taner Akçam, Fatma Müge Göçek, Halil Berktay, Murat Belge, Hırant Dink, Etyen Mahcupyan ve diğer “en demokrat, en aydın” isimler neden bu duruma da yana yakıla itiraz etmiyorlar?Kendileri gibi düşünmeyenleri (ki aralarında Amerikalı, İngiliz yazar ve tarihçilerle 354 Türk tarihçisi de var) ya “yarı aydın” veya “milliyetçi, inkârcı, devletin adamı” diye tanımlayan ve “en ünlü” ilân edilmek, Türkiye karşıtlarından alkış almak için bilmedikleri (ya da bilmiyor gözüktükleri) konuda ahkâm kesenler bu açık, seçik olaylarda neden ayağa kalkmıyorlar?.. (Bakınız yandaki Orhan Pamuk haberi.)Yurtdışında bağrışan bu grup düşünce özgürlüğüne öyle önem veriyor ki yurt içinde düzenledikleri konferanslara yalnızca kendileri gibi düşünenler alınıyor, diğerleri giremiyor. Hepsinin ortak tek bir noktası var; “Türkiye ancak Ermeni soykırım iddiasını kabullenirse demokrat” olacak. Ama Ermeniler’in öldürdüğü yüzbinlerce Müslüman Türk (ölen Ermeni sayısından da fazla) ağza alınmayacak, tehcirde ölmeyen, birçok ülkede yaşamına devam eden veya geri dönen yüzbinlerce Ermeniye değinilmeyecek. Bu takdirde olaylara soykırım denmeyeceği hatırlatılmayacak. (Burada yeniden, Türkiye’de dost, gerçek vatandaş gibi yaşayan Ermeniler’in bu olaylarla, yazılarla bir ilgisi olmadığını vurgulamak, istiyorum.)Dönelim ilişkilere, tesadüflere... Lübnan’daki “Aztag Daily” gazetesi Taşnakların veya “Ermeni Devrim Federasyonu”nun resmi yayın organı olarak biliniyor. Bu gazeteden Khatcig Mouradian isimli Ermeni gazeteci Türklerle röportaj yapmış. Tesadüfe bakın ki bu bazı Türkler de Elif Şafak, Halil Berktay, Fatma Müge Göçek gibi isimler ve hepsi de Türkiye’nin inkâr politikasından söz ettikleri için güzelce pohpohlanıyorlar. Şafak “Türkiye’nin makyajını silmesi ve altındaki morlukları göstermesini önerirken ve Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözlerini bile “milliyetçiliğe” malederken, Berktay Türk devleti ile “Yerevan’daki bir konferansa katılmadıkları için” dalga geçmeyi ve “Türk milliyetçileri yalnız Türkiye’deki değil, dışardaki konferansları da iptal etmeyi deniyorlar” demeyi unutmamış. Acaba Kaçik Muradyan neden diğer Türk yazarlarla değil de sadece onlarla röportaj yapıyor? Acaba neden sadece Elif Şafak, Murathan Mungan, Orhan Pamuk gibi yazarların Türkiye’de zulüm gördüğü yabancı gazetelerde çıkıyor da diğer yazarlar için böyle haberler çıkmıyor? Elif Şafak bunu “Herhalde Türkiye’nin imajından dolayı” diye açıklamıştı. Oysa hayır, dürüst olsunlar, ondan dolayı değil kendilerinin sık sık bunu yabancılara tekrarlamasından dolayı!İnternetten elde edilebilen ama ancak İngilizce bilenlerin anlayabileceği bilgilerde Zoryan’la uzun yıllardır yakın ilişki içinde olan, makaleleri, kitapları (örneğin Zoryan listesindeki “Ermeni Soykırımı ve Türklerin Sessizliği” gibi), konferansları Zoryan tarafından desteklenen Taner Akçam’la, yine Zoryan’ın yardımlarını esirgemediği Fatma Müge Göçek ve Elif Şafak yakın arkadaşlar.Bu grubun çalışmaları ve tesadüflerle devam edeceğim. ‘Neden utanıyorum’ yarına...
Dün, Can Dündar’ın NTV’deki programında Elif Şafak’ın Washington Post’ta yayımlanan makalesiyle ilgili yaptığım konuşma hakkındaki yazısına cevap vermeye başlamıştık, devam edelim.Can Dündar bu makaleyi programdan da sonra bulup okumuş ve şu sözlere takılmıştı:“2002 yılında ABD’ye gelip Ermeni-Türk entelektüellerin ortak çalışma gruplarına katıldıktan sonradır ki ciddi olarak 1915’te Türklerin 1,5 Ermeni’yi öldürmüş ve yüzlerce, binlercesini evlerinden sürmüş olmasıyla yüzleşme ihtiyacı hissettim. Soykırım literatürüne, özellikle hayatta kalan mağdurların ifadelerine yoğunlaştım; Zoryan Enstitüsünün Ermeni arşivlerinde röportaj çekimlerini izledim, Ermeni büyükannelerle konuştum (...) Bana aile hatıralarını ve sırlarını verecek kadar nazik olan Ermeni arkadaşlardan hikâyeler topladım. Ve her adımda sadece bu korkunç zamanda yapılan vahşice uygulamaların değil aynı zamanda bunu takiben sistematik inkârın etkisinin çok daha kötü olduğunu farkettim.” Daha da doğrusu bu cümleleri benim birkaç yazımda “Şu işe bakın ki 2002 yılında ABD’ye gidene kadar hiçbir şey bilmiyor ama isimleri belli bazı Türklerle Ermeni diasporasının ortak çalışmalarına katılınca, bir de Türk düşmanı ve soykırımı kabul ettirmek amacıyla kurulmuş Zoryan Enstitüsüne gidince öğreniveriyor” dedikten sonra Elif Şafak duruşması sırasında yazdığım “Kolay şöhret” başlıklı yazıda bunu alaycı bir ifadeyle “ABD’ye gelince Zoryan Enstitüsü beni eğitti, soykırım olayını çözüverdim” şeklinde belirtmeme takılmış.Nasıl oluyor da oluyor, ben bunu onun ağzından yazıyorum? Efendim söyleyeyim, öncelikle aslında bu yapılan o grubun ABD’de Türkiye aleyhine yaptıklarıyla, söyledikleri yalanlarla kıyas kabul etmez bir “paragrafın ana fikri” dir. Yazar bir haberi yorumlar, yazısının başlığını veya haberin özetini yorumlarıyla birlikte verir. Kaldı ki haberciler bile örneğin haber başlıklarını, spotlarını çıkarırken bunu yorumla birlikte yaparlar. Gazete manşetleri bile böyle atılır.Ve ayrıca ben bu anafikri Elif Şafak’ın neredeyse tüm makale ve röportajlarındaki ifadelerini iyice inceledikten, Zoryan’ın ve diasporanın ABD’ye giden Türk akademisyen/yazarlara nasıl yaklaştığını, onları etkileyip bu filmleri izleterek, soykırımı savunurlarsa demokrasiye nasıl hizmet edeceklerine inandırarak çalıştığını, başka arşivler yerine nasıl Zoryan’a yönlendirildiklerini farkettikten sonra çıkardım. Öyle “pat” diye tek bir makaleyi okuyarak değil.Dün demiştim ki Elif Şafak’ın söz ettiği Türk entelektüellerin başında Taner Akçam, Fatma Müge Göçek, Hırant Dink gibi isimler geliyor. Yarın bundan söz edelim.*****Bu nasıl kantin?Dicle Üniversitesi’nin bazı öğrencilerinden mektuplar geldi. Ziya Gökalp Yurdu’nun kantininde fiyatların dışardan daha ucuz olması gerekirken (ki her yerde kesinlikle böyledir) aynı fiyata ve bazılarının daha da pahalı olduğunu anlatarak şikayet ediyorlar.Üstelik kantin sahibi duvara bir de not asmış; “Bazı ürünlerde hiç kâr etmediğini ve yüzde 18’lik KDV’nin kendisine zarar olarak yansıdığını” anlatan... Altında da yurt müdürünün imzası varmış.O zaman bu işi neden yapıyor sorusu geliyor insanın aklına. Hemen bıraksın, belki bir başkası öğrencileri de mağdur etmeyerek kârâ ulaşmanın yolunu bulabilir.Herhalde üniversite yönetimi bir şekilde bu yurtları, kantinleri denetliyordur. Denetlemiyorsa bu yazıyı bir uyarı kabul etmelerini rica ediyorum.Birileri “üç kuruşla ay sonunu getirmeye çalışan öğrencileri” korumalı.Hiç değilse henüz hayata atılmadan sömürülmesinler!
Sevgili okurlarım dün verdiğim adreste ufak bir hata olmuş.Doğrusu:http://www.ermenisorunu.gen.tr/english/index/htmlBu arada Can Dündar dün köşesinde benim 20 Eylül tarihli yazımdan başlayarak NTV’de geçen hafta Salı akşamı yaptığım konuşmaya ve ondan sonra 4 gün süren yazılarıma kadar Elif Şafak’la ilgili cümlelerimi toparlamış ve bana soruyor:“Washington Post’taki makalesinden ‘Zoryan beni eğitti, soykırımı çözüverdim’ ifadesini çıkarıp Şafak’a atfen tırnak içinde nasıl yazabildi? Bu kadar hassas bir konuda şimşekleri birinin üzerinde toplarken suçlamamıza dayanak teşkil eden ifadelere özen göstermemiz gerekmez mi?” Ben meslektaşlarımla ilgili açıklamalarıma çok dikkat ederim, Can Dündar da her ne kadar programında esaslı bir cevap hakkı doğmuş olmasına rağmen konuşmamı kesip böylece söylediklerimin anlamının tam olarak anlaşılmamasına neden oldu (bu, gelen maillerden anladığıma göre izleyicinin de tepkisini çekmiş) ise de ve “Elif Şafak’ın bir şikayeti varsa bunu kendisi çözemezmiş gibi onun avukatlığına soyunmuş ise de” değerli bir meslektaşımdır. Birçok yazısını zevkle okurum. Onun için sorusunu dikkatle cevaplayacağım.Önce şunu söyleyeyim, ben yazılarımda sadece ikinci şahısların konuşmalarını tırnak içine almam, önemli gördüğüm veya cümlenin geri kalanından ayırmak istediğim bölümleri de alırım. Can Dündar hemen arşivi açıp benim diğer yazılarıma bakabilir. Bununla birlikte Elif Şafak’ın Zoryan (veya Zorian) Enstitüsü tarafından keyifle eğitildiğine, en azından “Ermeni iddiası konusunda kısacık sürede sular seller gibi edindiği bilgilere” büyük katkıda bulunulduğuna hiç şüphem yok. Yani “kelime kelime birebir kopyası değilse bile özetle aynı anlamın çıkacağı” o cümlede bir hata yoktur. Bu enstitü ve onunla çalışan Türk akademisyenler yeni gelenleri eğitmiştir, eğitmektedir veya yanlarına alacak yeni Türkler aramaktadır. Aynen Zoryan’ın sitesinde adına çok sık rastladığımız Taner Akçam ve aynen Michigan Üniversitesi’nde birlikte çalıştığı arkadaşı Fatma Müge Göçek gibi...Eğer doğru değilse “2002’de ABD’ye gittikten ve Ermeni-Türk entelektüellerin ortak çalışmasına katıldıktan sonradır ki...” cümlesinde geçen bu entelektüeller kimlerdir?Türklerden “çoğunun adı belli ve aynı doğrultuda çalıştığı bilinen akademisyen ve yazarlarla, Ermeni diasporası mensupları” dışında bu çalışmalara kim katılmıştır?Açıklasınlar da bilelim... Kaldı ki Zoryan tek amacı Ermeni soykırımını dünyaya kabul ettirmek olan, bunun için kurulmuş, diasporanın merkezi bir kuruluştur ve Türk akademisyenlerle yazarlara (Halil Berktay’a gönderilen mailde geçen ‘Bizim gibi konuşan Türkler bulmalıyız’ önerisini hatırlayalım) ulaşmak da ilk hedefleridir.Nitekim Elif Şafak, eğer samimiyetle öğrenmeye niyetliyse dosdoğru ilgili ülkelerin arşivlerine gitmesi gerekirken, örneğin ABD’de Dışişleri Bakanlığı arşivine girebilecekken her nedense önce Kanada Toronto’ya Zoryan Ermeni Enstitüsüne koşmuştur. Bu öneri kimindi acaba? Kendi ülkesinin arşivlerini öncelikle incelemesi gerekmez miydi?Aslına bakarsanız Can Dündar’ın “Bu kadar hassas bir konuda şimşekleri birinin üzerine toplarken.... özen göstermek” ifadesi aslında Elif Şafak ve söz ettiği “Türk entelektüelleri” için kullanılmalı. Onlar “bu kadar hassas bir konuda koca devleti yalancılıkla, inkârcılıkla, koca milleti hafızasızlıkla, cahillikle, ilgisizlikle, Ermenilerden özür dilemeyi bilmemekle suçlarken veya suçlamaları sessizce kabullenirken” düşünsünler özen göstermeyi.Topluca ve uygun taktiklerle gerçekleri anlatanları sindireceklerini filan sanıyorlarsa yanılıyorlar.(Devam ederiz, geri döndük ne yapalım kader utansın!)*****Müjdat Gezen’in borcu!Sadece yeteneğiyle, başarısıyla değil, yüreğiyle de büyük bir sanatçı o... Hayatını önce sanata adamış; şiirden tiyatroya, sinemaya, televizyona kadar birçok dalda büyük başarılara imza atmış. Daha sonra aynı hayatı ülkesinin gençlerine, yaşlılarına, çevresine adamış; sanat merkezleri, huzurevleri, ormanlar kurmuş.Ve bunlardan hiçbir gelir beklememiş, hepsini ülkesinin insanına armağan etmiş, adeta kendisini baştacı yapan topluma bir borç olarak görmüş.Müjdat Gezen’in son armağanı 2,5 trilyon lira borç alarak Kadıköy’de kurduğu Müjdat Gezen Tiyatrosu. Öncelikle kapısını MSM’de yetiştirdiği genç tiyatroculara açacağı tiyatroyu sıkıntıda kalan meslektaşlarına da bir karşılık beklemeden verdiğini söylüyor.Cumhurbaşkanı Sezer’in eşi Semra Sezer’in ilk konuşmayı yaparak Tiyatro’yu açtığı akşam oradaydım. Müjdat Gezen’in genç ve idealist bir tiyatrocudan farksız heyecanı görülmeye değerdi doğrusu... Böyle değerli sanatçılarımız olduğu için ne kadar gurur duysak azdır.Bravo Müjdat Gezen, Bravo sana!
Evet aynen böyle sevgili dostlar, Sümeyye’nin uluslararası bir iş gezisinde ne işi var?Dışişleri geleneğinde bu geziler ikiye ayrılıyor; iş seyahatleri ve resmi seyahatler... Eğer yapılan bir iş gezisi ise yalnızca iş sahibi gidiyor. Bu durumda PKK’dan Kuzey Irak’a, Lübnan’a, İran’a varıncaya kadar çok ciddi sorunların, politikaların görüşüleceği bir toplantı için gidilmiştir ve aslına bakarsanız Emine Hanım’la, Hayrünnisa Hanım’ın da orada hiçbir işi yoktur. Tabii “biz de o arada alışveriş yapar, ABD’de yaşayan Türk arkadaşlarla buluşuruz” filan diye düşündülerse onu bilemiyoruz. Zira Türkiye ateşe yansa Türkiye’yi yönetenler plânlarında, tutumlarında bir değişiklik yapmazlar.Örneğin şu sıralarda gördüğümüz bir yandan “O köy çocuğudur, malda, makamda gözü yoktur” edebiyatıyla halk uyutulurken diğer yanda Uzakdoğulara, Amerikalara aile boyu geziler yapılır (bu arada, ailenin otel paralarını kim ödüyor acaba?)İş gezisi, “eş gezisi” veya “ev gezmesi” olmadığı için eşler de gitmemeli dedik. Peki bırakın eşleri evlatların, örneğin Sümeyye’nin orada ne işi var?Başkan Bush’un kızlarını veya bir başka devlet başkanının kızlarını böyle ciddi bir seyahatte gördünüz mü? Ancak Clinton gibi ailesine bir ülkeyi gezdirmek, tarihi yerlerini göstermek için geldiğinde yanında bulunurlar, o durumda bile başkanlık konutundaki resmi toplantılara katılmazlar (ki Beyaz Saray fotoğraflarında da Bush’un kızları görülmüyor.)ROBERT DE NIRO VE İNANÇ!Bir de Nur Suresi konusu var. Biliyorsunuz “saç örtmenin”, “başörtüsü”nün Kur’an’da emir olarak nerede yer aldığını “kelime türcümesiyle” bize göstermesini Diyanet İşleri Başkanı’ndan ve eski Başkan’dan talep ettik. Mübarek Ramazan’da pek hayırlı bir hizmet yapmış olacaklardı ama yapmadılar.Bu sure ile ilgili bir sorum daha olacak. Madem ki 30 ve 31. ayetlerde kesin bir dini emir gizlidir, o zaman bu emrin “başörtüsü ve ayak bileğine kadar tesettür” kısmına harfiyen ve katiyen uyulmaktadır da geri kalanına neden uyulmamaktadır?Bu ayetlerde “mümin erkeklere ve kadınlara söyle gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar” deniyor. Oysa görülüyor ki ne türbanı savunan siyasiler, ne eşleri ve ne de çocukları bunu bir emir olarak algılamıyorlar. Yabancı başkanların eşleriyle, kadın siyasetçilerle, erkek sanatçılarla örneğin Robert de Niro’yla konuşuyor, yanyana oturarak espriler yapıp gülüyorlar.Dine diğerlerinden daha çok önem veriyor gibi görünen kanallarda türbanlı sunucular, gazeteciler, erkek gazetecilerle karşı karşıya, yüz yüze sohbet yapıyorlar. Nerede kaldı emir? İnanç gereği başörtüsü emrine uyuluyorsa diğeri nerede?Benim kafam bu konuda iyice karıştı. Diyanet işleri Başkanı’ndan yardım rica ediyorum!(Not: Robert de Niro’ya Başbakan Erdoğan hakkındaki fikrini sormak da bir gazetecilik başarısıydı (!) Hani tamam, dünya çapında ünü vardır, ben de çok takdir ederim ama yine de el insaf yani!)*****Haydi destek verelim!Önemli bir mesaj geldi. Diyor ki “Google’da Armenian Genocide (Ermeni Soykırımı) yazdığımızda ilk 100 sayfa tamamıyla uydurma Ermeni iddialarını anlatan diaspora siteleridir. Bizim tezimizi anlatan siteleri yukarı taşımanın tek yolu bu sitelere girmek, her gün en az bir kere tıklamaktır.Lüften aşağıdaki siteyi açılış sayfanız yapın. Ülkenize destek vermek bu kadar kolay!“Başlat”tan denetim masasına girin, internet seçeneklerini tıklayın. ‘Giriş sayfası’ yazan yerin altındaki adres yerine aşağıdaki adresi yazın:http://www.ermenisorunu.gen.tr/english/indeks.html ve lütfen bu siteyi başkalarına da gönderin.” Çok kolay değil mi? Haydi hemen başlayalım. Bu konu ihmale gelmez, biliyorsunuz onlar dünyanın her köşesinden toplu şekilde çalışıyorlar.
Dün 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yeni bir siyasi oluşum için ikinci kez Mesut Yılmaz’la biraraya geldiğini duyduk. Ben her ne kadar merkez sağda Mesut Yılmaz’ın siyaset deneyimi ile bir parti içinde yararlı olabileceğine, eski hataları yapmayacağına, değiştiğine inanıyorsam da (Erbakan’la “adil düzen” kurma hevesiyle başlayan ve onunla tıpatıp aynı görüşü paylaşanların bile değişeceğine inanıyorsak buna çok daha fazla inanabiliriz) onun Demirel’i yeni bir oluşum için ikna etmesinden korkuyorum.Bu nedenle ikinci buluşmayı -bu kez Hikmet Çetin’in de katılmasıyla- duyunca esaslı korktum. Neden korktum, çünkü Demirel’in başarılı cumhurbaşkanlığı dönemi, bugün hâlâ görüşlerinin, söylemlerinin büyük önem taşıması yanlış bir kararla tümüyle olumsuzluğa dönüşebilir.Ayrıca bugün kararsız seçmenin ihtiyacı olan şey merkez sağın veya solun mevcuttaki bölünmüşlüğünü daha da arttırarak bir kez daha bölünmesi değil, toparlanması, güç birliği oluşturması ve halkın güveneceği bir büyük partinin ortaya çıkmasıdır.Bu noktada, diğer partilerle birleşmeye baştan karşı çıkan DYP, ANAP ve solda CHP, Türkiye adına bence hata ve bencillik yapmaktadırlar. Ama aynı şekilde seçimde barajı geçecek sağ ve sol partilerin oyunu bölmek de -girişim iyi niyetle başlasa bile- sonucu tehlikeli bir bencillik olacaktır.Bugün DYP rahatlıkla barajı geçecek kadar tekrar güçlenmiş görünüyor.CHP, her ne kadar Baykal hedef alınarak uzun süredir yıpratılıyorsa ve o da kendisine puan kaybettiren inadını sürdürüyor, solu birleştirmek için özveride bulunmuyorsa da seçimde oy kaybı olsa bile barajı aşacak güçte...Bu durumda diğer merkez sağ ve sol partilerin bu çatılar altında birleşmesi, Demirel ve deneyimli siyasilerin de katkıda bulunması, aracı/yardımcı olması, tekrar tekrar denemesi en makûl çözümdür. Türkiye’nin düştüğü çıkmazı görmelerine, geçen seçim tecrübesini yaşamalarına rağmen hâlâ “Küçük olsun, benim olsun. Yeter ki ben parti başkanı kalayım” anlayışıyla hayal kurmaya devam eden diğer partilerin yöneticileri büyük sorumluluk altındadır.Şimdi bu tablo ortadayken ve düzeltilmesi gerekirken Sayın Demirel’in “yeni bir oluşum”a katılması engin siyaset deneyimiyle bağdaşmayan bir yanlış olacaktır.Şu ana kadar partisini benimsemiş olan seçmen ve siyasetçinin yön değiştirmesi normal şartlarda olacak şey değildir. Denenmiş isimlere olan tepki açıkça görülmüşken kararsız seçmenin oyunu alacağını düşünmekte de en azından bir miktar hayal payı vardır.Süleyman Demirel dün bu haber çıktıktan sonra “yeni bir oluşumda yer almayacağını, sadece görüş bildireceğini” açıklamış.Bunu duyduğuma gerçekten sevindim. Keşke görüşlerini merkez sağı birleştirmek için bildirse!*****Beyaz Saray kıyafetleri kimin buluşu?Beyaz Saray ziyaretinde Emine Erdoğan, kızı Sümeyye ve Hayrünnisa Gül’ün fotoğraflarını gördünüz. Adeta en modern, en çağdaş Müslüman ülke olan ve bu nedenle diğerlerinin gıpta ettiği Türkiye değil de Yemen, Sudan veya Suudi Arabistan siyasetçilerinin eşleri gibi. Ya da Arap şeyhlerinin, prenslerinin aileleri gibi...Yerlere kadar uzun etekler, boğazlı bluzlar, türbanlar... Haydi normal başörtüsü yerine sıkmabaş modasını çıkardınız, peki bu yerleri süpüren etekler nereden çıktı?Hiç kimse ortaya dökülüp Seda Sayan misali “Ne var bunda, herkes yakışanı veya istediğini giysin” diye ahkâm kesmesin. Türkiye’yi, Türk kadınını temsil edenlerin dünyanın önüne -hele Bayan Bush, Robert de Niro gibi isimlerle olduğu için tüm dünya basınında yer alacak fotoğraflarda da- bu kadar zevksiz kıyafetlerle çıkmaya hakkı yoktur. Şimdi yalaka modacıları bekliyorum; çıkıp bunların “çok şık” olduğunu söylesinler.Biz Arap Yarımadası’nda veya Afrika’da bir ülke değiliz. O nedenle de o ülkelerle karıştırılmamız büyük bir haksızlık olur.“İnancımız gereği ‘saçımızı’ örtüyoruz” diyerek başörtüsü taksalar da kıyafetleri bal gibi diz altında normal etekler ve altından istiyorlarsa kalın çoraplar olabilir.Aslına bakarsanız çok ciddi uluslararası ve ulusal sorunları görüşmek için yapılan bir diplomatik ziyarette eşlerin ne işi olduğunu sormak Türk milletinin hakkıdır.Bu kadar sıkıntıyla boğuşan, 10 YTL’ye muhtaç üniversite öğrencilerinin yaşadığı bir toplum dururken ekstra masraflarla son derece gereksiz bir “eşler grubu” oluşturmanın hiçbir anlamı olamaz.Yarın Sümeyye’nin orada ne işi olduğunu tartışalım.
Artık bu yazının sonuna geldim, günlerdir sürüyor ve beni yordu... Bıktırdı...Başlıktaki sözün tamamı şöyle: “Gerçek” çizmesini giyene kadar “yalan” dünyayı dolaşır. Çok doğru bir söz, hele “görevi gerçeği anlatmak olanların pek yavaş”, “pek pek yavaş” olduğu bir ülke için daha da doğru... Yalan söyleyenler hızla yol alarak yalanlarını dünyaya yayıveriyorlar.Dün bazı öğrencilerden Elif Şafak’ın 301’den yargılanmış olmasının ve biyografisinin üniversitelerde “düşünce özgürlüğünün sınırlandırılması”na örnek olarak öğrencilere okutulduğunu öğrendim. Yine “Bu ne sürat” diyeceğim.Bakın ne iyi oldu; kitap “best seller”, olay üniversitede ders... Bence gerçekten Pamuk ve Şafak (belki yakında Hırant Dink) yatıp kalkıp 301’e dua etsinler.Umuyorum ki bu üniversitelerin (örneğin Koç) öğrencileri olaya tarafsız gözle bakmayı, reklâm etkisi altında kalmamayı başarırlar.Dünkü yazım Şafak’ın “Türkiye’de laiklerin dinle bir ilgisi olmadığı” sözünü de içeriyordu. Yani ifade özgürlüğü olmadığından şikayet eden biri gereğinden fazla özgür bir tavırla on milyonlarca laik insanın dinini, inancını yargılıyor. Çok dikkat çekici değil mi, böyle bir cümle genellikle işlerine gelmeyen laikliği “din karşıtlığı” gibi empoze etmeye çalışan “köktendinci kafalar”dan çıkabilir ama o da söylemiş işte. Hem de yabancı basına...Yazımın son cümleleri şöyleydi:Zorian’da resmi belge yoktur, resmi belgeleri ABD Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bulabilir.Oraya gitmiş mi acaba?Osmanlı arşivlerine girmiş mi? Ne zaman? Devam edelim... Washington Post’taki makalesini NTV’de okuduğum zaman “Ermeni büyükannelerle konuştuğu gibi Türklerle de konuştuğunu” söyledi. Oysa “Türk toplumunda hâlâ Ermenilerin kasıtlı olarak yok edildiği suçlamasını tümüyle reddeden güçlü bir kesim var. Hatta bazıları Ermenilerin Türkleri öldürdüğünü söyleyecek kadar ileri gidiyorlar” diyen Elif Şafak bu makalede Türklerle konuştuğundan hiç söz etmemiş ve ben de bir yazımda bu noktayı hatırlatmıştım.Konuştuysa hangi Türklerle konuştu?Örneğin VAN-MUŞ-AĞRI-IĞDIR-BİTLİS ERMENİ çetelerinin katliamına uğramış Mağdurlar Derneği’ne gitti mi? Kitaplarını, raporlarını, Ermeni çetelerinin katliamına uğrayanların, gençlerin, hamile kadınların, bebeklerin fotoğraflarını gördü mü?Türk belgelerinden, kitaplarından hangilerini inceledi?Bunlar önemli sorular, zira hiç kimse sadece Amerika’da, kuruluş amacı Ermeni soykırımı yalanını dünyaya kabul ettirmek olan Zorian arşivleriyle bu kadar önemli bir konuda karar veremez.Verirse, o zaman buna itiraz edenlerin haklı tepkilerine de susmak zorundadır. Zira işin sonunda Türkiye’nin “20. yüzyılın ilk soykırımcısı” sayılma, AB’den vazgeçme, toprak ve tazminat talepleriyle karşılaşma ihtimalleri var.Az şey değil doğrusu!***** Bi zahmet şu insan hakkına da bakıverin!Batman’da ailesi tarafından 60 yaşındaki bir adamla evlenmeye zorlandığı için 18 yaşında intihar eden Saliha Demir’i biliyorsunuz.Ondan 6-7 gün sonra Batman’da bir genç kız intiharı daha gerçekleşti.Saliha’nın ölümü nedeniyle yürüyen genç kızlar son bir yılda Batman’da intihar eden 15 kişinin 9’unun kadın olduğunu, “Kadın intiharlarının şehri” olarak anılmak istemediklerini söylemişlerdi. Şimdi 16 kişiden 10’u kadın...Birkaç ay önce Batman’a gittiğimde Vali Halûk İmga ile yaptığım konuşmayı yazmıştım. Vali Bey benim Batman’da genç kız intiharlarının çokluğunu hatırlatarak “Nasıl çözüm arıyorsunuz?” diye sormama kızmış ama belli etmemeye çalışarak “Son bir yılda pek fazla kadın intiharı duyulmadı” demişti.Bu olaylar Vali İmga’yı yalanlıyor. Üstelik Hakkari ve diğer Güneydoğu illerinde de genç kız intiharları var.Acil bir “intiharları önleme kampanyası” başlatılmalı. Genç kızlara, kadınlara yapılan gelenek, din, aile baskıları, istemediği kişilerle evlenmeye zorlamalar derhal önlenmeli.“Türban kadın hakkıdır” diye kıyamet koparanlar, nedense bu konulara girmeye zahmet etmiyorlar.“Kadın”dan sorumlu Bakan mı dediniz?O erkek ceketlerinin içine “Aile içi şiddete son” etiketleri takmakla meşgul!
Fransa’dan gelen haberler Cumhurbaşkanı Chirac’ın Erivan’ı ziyareti sırasında söylediği “Bana kalırsa Türkiye AB’ye girmek için Ermeni soykırımını tanımalıdır” sözlerinin yankısının bu hafta boyunca süreceğini gösteriyor.Biliyorsunuz AB de aynı şeyi önce öne sürdü, bizden (ve kendi içinden) tepki gelince hafifçe çark etti. 10 yıldır basında en yoğun şekilde bu konuyla ilgilenen kişi olduğum için (yapılan medya taramasında da bu görülmüş ve yazılmıştır. İsteyenler SABAH arşivine girerek o yıllar içindeki röportaj ve yazılarımı -ki aralarında ‘Ermeni Dosyası’nın yazarı rahmetli Büyükelçi Kâmuran Gürün de var- görebilirler) ben bunun “hafifçe çark” olduğunu tahmin edebiliyorum ve hemen yazdım da...Chirac’ın çok kısa süre sonraki sözleri -maalesef- haklılığımı anlatıyor. Şunu da söyleyeyim; eğer Türkiye’yi gerçekten de AB’ye almak niyetinde değillerse “Ermeni soykırımını kabul şartı” bunun için ellerindeki en önemli kozlardan biri olacak. O nedenle efendim, bir yandan “Biz en demokratız, en aydınız, en ilericiyiz, AB’yi de en çok biz istiyoruz” mesajları vererek bir yandan da hiç bilmedikleri, örneğin Türk arşivlerine tek bir kez girmedikleri halde “1915’te olanlar kesinlikle BM’nin soykırım tarifine uyuyor” iddiasıyla ortaya çıkanların ne tür bir gayret içinde olduklarının toplum tarafından anlaşılması gerekir (tabii bunların yanında tarihi az çok bildiği halde; belgeler aksini gösterirken, Ermenistan arşivlerini açmazken, “masada tartışalım” tekliflerini “peşinen soykırımı kabul ederseniz” sözleriyle geri çevirirken Ermeni tezini savunmayı tercih eden “akademisyenler” ayrı bir sınıfa giriyor.)YALANLAR, YALANLAR301 davası öncesinde ve gününde yazdıklarını yabancı basına postalayan; orada da “1915’te neler olduğunu tam olarak bilmiyorum ama bir yazar olarak insanların sessizliğiyle, acılarıyla ilgiliyim. Türklerin 1915 hakkında konuşamamalarını (ne yalan ama... R.M) çok üzücü buluyorum. Ben kitabımı espri anlayışıyla yazdım ama espriden anlamayan hakimler beni mahkemeye çıkarmaya kararlılar” diyenleri...Sürekli olarak papağan gibi “Türklerin inkârdan kabule giden yolculuğu yapması gerektiğini” tekrarlayarak Türkiye’nin soykırımı kabul etmemekle yalan söylediğini, gerçeği inkâr ettiğini ve hatta belgeleri yok ettiğini dünyaya ilân edenleri...“Sözel tarih” diye bir iki Ermeni nineyle konuşarak tarih yazan, buna itiraz gelince “Türklerle de konuştum” demeye mecbur olan ama Washington Post’taki makalesinde “o Türk ninelerden” hiç söz etmeyenleri tanıması gerekir.Hele de bu yalanlar ve baskılar sonunda toprak ve tazminat talebi de geleceği açıkça bilinirken!Bazıları -ki aralarında profesörler var- Orhan Pamuk’la Elif Şafak’ın Ermeni soykırım iddiasını destekleme konusunda farklı çizgilerde olduklarını söylüyor.ASIL GÖMÜLEN ŞEY!Onlara göre Orhan Pamuk’ta kasıt vardı ama Elif Şafak olaya sosyolog gözüyle bakıyor ve kasıtlı bir ifadesi yok. Bakalım Şafak Amerika’da NPQ dergisine verdiği röportajda ne demiş:“Benim için geçmiş önemlidir (...) Oysa Türkiye’de her şey 1923’te başlar. Ondan öncesi bizi ilgilendirmez (...) Meselâ Ermeni katliamının olduğu 1915’i konuşamayız, birçok kimse bununla ilgili bir şey bilmez.” NPQ- Bu konu Pamuk’un çalışmalarında da geçiyor. Bir defasında bana “Baskı altına alınan her şey mutlaka geri gelir” demişti. Aynı şekilde siz de hep romanlarınız yoluyla unutulan geçmişi yakalamaya çalışıyorsunuz. Pamuk’la aynı teknede misiniz?Shafak: Evet, kesinlikle, ama ben bunu iki şekilde yapıyorum. Biri romanlarımın içeriği ile yani uğraştığım hikâyelerle, diğeri kendi tarzımla. Sadece Kemalistler tarafından yeraltına gömülen hikâyeleri ortaya çıkarmakla kalmıyorum, onların Türk dilinden attığı kelimeleri de çıkarıyorum.Elif Şafak “gömülen bir şey” varsa onun Erivan’daki arşiv olduğunu veya Boston’daki Taşnak arşivi olduğunu (sadece diaspora girebiliyor), onlar kapalıyken Türkiye’deki arşivlerin açık olduğunu ve Türkiye’de en azından son 10 yıldır soykırım iddiasının çok sık olarak tartışıldığını bilmiyor.Daha henüz 1-2 yıldır tanınırken bazı röportajlarında (örneğin Alman “Berliner Zeitung” de 2 Temmuz 2005’te) biyografisi Türkiye’nin en önemli kadın romancısı şeklinde çıkan (kim veriyor biyografiyi bu şekilde? Tırnaklarıyla kazıyarak uzun yıllar içinde yükselen ünlü romancılara ayıp olmuyor mu?) ve duyanı hayrete düşürecek şekilde “Türkiye’de laik isen dinle hiçbir ilgin yoktur” diyerek bir önemli “yalan” ve “inkâr” da burada yapan Şafak’ın bilmemesine şaşırmamak lâzım zira birkaç hafta veya birkaç ayda Zorian Enstitüsü arşiviyle ancak bu kadar öğrenilebilir. Çünkü Zorian’da resmi belge yoktur, oradan buradan toplanmış hatıratlar vardır. Resmi belgeleri ABD Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bulabilir.Oraya gitmiş mi acaba?Osmanlı arşivlerine girmiş mi? Ne zaman? (Devam edecek)