Dün Fransa’da 12 Ekim’de Meclis gündemine taşınacak olan, Fransız Ceza Kanunu’nda “Ermeni soykırımının Yahudi soykırımıyla aynı maddeye alınması ve inkâr edenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Euro para cezasına çarptırılması” ile ilgili yasa teklifinden söz ederek bitirmiştik. Devam edelim.Hiç şaşırmıyorum; Halil Berktay’ın önce tanımadığını söylediği ama hemen arkasından “Onun diasporayla ilgisi yoktur, hatta bir Türk dostudur” dediği Stephen Feinstein “Avrupa’dan Ermeni iddiasının kabulünü isteyen” 126 Amerikalı tarihçi listesinin en başında geliyordu.Onların ve “bizim şerefli ve cesur Türk entelektüellerinin” ki bu tanım Aris Babikyan’a aittir, yıllar süren çabasından sonra beklenen bir şeydi.Şimdi sıra bunun “AB şartı yapılmasına” gelecek.Bu nedenle ben Zülfü Livaneli’nin görüşünün aksine “bazı Türklerin diğer bazı Türklere, Türkleri ve Türkiye’yi nasıl korumak gerektiğini” öğretebileceğine, öğretmesi gerektiğine ve bunun da esaslı bir marifet olduğuna inanıyorum.Özellikle de satır aralarına her türlü yalanı sıkıştıranlar söz konusu olduğu zaman...Gelen elektronik postalardan anlaşıldığına göre belli akademisyen ve yazarların yurtdışı faaliyetleri oralarda yaşayan Türkler tarafından büyük bir dikkatle izleniyor. Zira daha ben isimlerini anar anmaz onlarla ilgili enformasyon akışı anında başlıyor.Örneğin bazı isimlere Amerika’da “pek kolay” profesörlük ünvanı verildiğinden tutun da, hep aynı isimlerin ABD’de birlikte faaliyet gösterdiğine, Ermeni diasporası ile yakın ilişki içinde olduklarına, verilen konferanslardan yapılan röportajlara kadar çoğunda Ermenilerin yardımı olduğuna kadar pek çok bilgi...ÜÇLÜ KONFERANSErmeni soykırım hikâyesinde özellikle Minnesota ve Michigan’ın önemli yer tuttuğu da bunlar arasında. Meselâ Elif Şafak’la ABD’de aynı evde kaldığı bilgisi de gelen, benim 2006 Mart ayında hakkında yazı yazdığım ve yabancı basında söylediklerinden söz ettiğim Fatma Müge Göçek Michigan Üniversitesi profesörlerinden. Minnesota’dan Taner Akçam’la, Elif Şafak ve Müge Göçek UCLA’de üçlü bir konferans vermişler (zaten Şafak’ın “ABD’ye 2002’de gelip Ermeni-Türk entelektüellerin ortak çalışmasından sonradır ki...” diye söz ettiği “aydın”lar da onlar ve bir kaç kişi daha.)Prof. Richard Hovanisyan tarafından organize edilen ve “UCLA’deki Ermeni Eğitim Fonu”nun sponsor olduğu bir konferans. Burada şerefli ve cesur Türk entelektüellerinden Taner Akçam bakın neler söylemiş:Her ne kadar jön Türkler Hükümeti’nin Ermeni halkını plânlı olarak yok ettiğini gösteren kesin bir kanıt bulunamadıysa da, rejimin soykırım kastıyla hareket ettiğine dair “ucundan duman tüten silah gibi” çok sayıda döküman olduğunu, bunlar arasında “Ermeni tehcirinin İstanbul’dan yönetildiğine” dair resmi evrakların bulunduğunu, tehcire uğrayan Ermenilere kötü davranıldığını, onlardan boşalan köy ve şehirlere hemen Müslümanların doldurulduğunu... Ve sonuç olarak bütün bu kanıtların ‘soykırımın merkezî hükümet tarafından dikkatle plânlanıp yürütüldüğünü ve tehcire uğrayanların yaşamaları için gerekli koruma ve dikkatin gösterilmediğini’ anlamak için yeterli olduğunu...Cinsiyet Araştırmaları uzmanı, sosyolog Prof. (Arizona, Tucson Üniv.) Elif Şafak yine insanların hikâyelerini dinleyerek tarih yazmış ve Konstantinopoli’den (neden İstanbul diyememişlerse) Ermeni yazar Zabel Yessayan örneğini sunmuş.Şafak gibi “ABD’ye gidene kadar Ermeni soykırımı hakkında bir bilgisi olmayan ama orada içindeki sosyologun harekete geçtiğini” söyleyen Fatma Müge Göçek ise (nedense hep sosyolog Türk hanımlar ABD’ye gidince Ermeni iddiasına ilgi duymuşlar ve kısacık sürede öğrenivermişler, ilginç değil mi) Boğaziçi Üniversitesi’nde önce iptal edilip birkaç ay sonra yapılan konferansı anlatmış.Üçlünün konferansı alkışlarla izlenmiş ve sonunda Richard Hovanissian bu “yararlı” konferansların devam edeceğini bildirmiş.Eh gerçekten de Hovanisyan, Babikyan, Feinstein, Libaridyan gibi isimlere özellikle, çok yararlı bilgiler doğrusu...HIZLI PR’A RAĞMEN!ABD ve Avrupa’da Türklerin Ermeni soykırımı yaptığına emin olduğunu söyleyenlerin ortak noktası hep satır aralarında Türk devletinin ne kadar “yalancı, inkârcı, baskıcı” olduğunu söylemek ve mağdur rolü oynamak... Mağdur ve fakat her türlü tehlikeye göğüs gererek gerçekleri haykıran “kahraman aydın”...İşte bundan daha çok getirisi olan, kitap sattıran ve hatta; Türkiye’de ve ABD’de ayrı ayrı PR ajanslarının gayretine rağmen fazla satmayan kitapları bile 3-4 günde “best seller” yapan bir metod yok. 301’in “istenmeyen ama içten içe teşekkür edilen” olmasının nedeni de budur.*****Teşekkür edelim!Hollanda’da Ermeni soykırım iddiasını kabule yanaşmadıkları için iki ayrı partinin “bu durumda elimizden bir şey gelmez” diyerek seçim listelerinden çıkardığı üç Türk’ün isim, telefon ve adreslerini veriyorum. Onlara bir teşekkür etmeye, gurur duyduğumuzu söylemeye ne dersiniz, bunu fazlasıyla hak ediyorlar:Erdinç Saçan:Tel: 073 - 62 30 358Fax: 073 - 62 30 851Osman Elmacı:Tel: 06 - 1824 1405e-mail: info@osmanelmacı.nlAyhan Tonca:Tel: 055 - 355 59 33e-mail: a.tonca@apeldoorn.nl
Kimseye karşı bir önyargım, sebepsiz bir kişisel tepkim olamaz, bugüne kadar da olmamıştır. Bu nedenle Elif Şafak, Orhan Pamuk, Halil Berktay, Taner Akçam, Fatma Müge Göçek gibi “bir grup oluşturarak Türkiye’nin tarihini yalanlayan ve kendi tarihlerini yazanlarla” ya da belli çıkarlar karşılığı Türkiye’yi kötüleyen bazı şahıslarla ilgili açıklamalarım asla bir önyargı değil, sadece gerçeklerin duyurulması amacını taşır.Zülfü Livaneli birkaç gündür TCK’nın 301. maddesi ile ilgili yazılar yazmakta... Dün Adalet Bakanı Cemil Çiçek yazımla ilgili olarak beni aradı, onunla 301 hakkında konuştuk. Sonra Livaneli’nin “Adalet Bakanı ile 301 üzerine sohbet” başlıklı yazısını okudum. Bu maddede “Türklüğü aşağılamak” tanımının “Türk ulusunu” şeklinde değiştirilmesi isteğini tekrar vurgularken şöyle diyor:“Bazı Türklerin, başka bazı Türklere, Türkleri nasıl koruyacaklarını öğretmesi anlamsız (...) Ezici çoğunluğu Türk olan bir ülkede Türklüğü savunmak esaslı bir marifet sayılmaz.” 301. maddede Zülfü Livaneli’nin önerdiği gibi bir değişikliğe “her ikisi aynı anlama gelir” diyenler de dahil olmak üzere fazla itiraz eden çıkmayacağını sanıyorum. Ben de etmem (özellikle de bu durum bazı isimler tarafından kullanılıp “kolay şöhret yaratan madde” haline getirildiği, Türkiye’nin imajına zarar verildiği için etmem) ama Türk ulusuna ve Türk devletine bile bile, kasıtlı olarak, çıkar uğruna hakaret eden, tarih uzmanı olmadığı ve yeterli incelemeyi yapmadığı halde ülkeyi bugün AB ve uzun yıllardır Türkiye aleyhinde faaliyetlerini yürüten Ermeni diasporası karşısında haksız yere zor durumda bırakanlara hiçbir yaptırım olmamasına da karşıyım.YAHUDİ SOYKIRIMININ YANINABunun ifade özgürlüğüyle filân alakası yok. Olsaydı Hollanda, İsviçre ve tabii Fransa önünü bu kadar boş bulamazdı. Fransa’nın son numarası; “Ermeni soykırımının Fransız Ceza Kanunu’nun Yahudi soykırımını inkârı cezalandıran maddesi kapsamında işlem görmesi ve soykırımı inkâr edenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Euro para cezasına mahkûm edilmelerini” isteyen yasa teklifini 12 Ekim’de Meclis gündemine taşımak.Buyrun, Hollanda’daki “üç Türk adayı listeden çıkarma” küstahlığından sonra şimdi de bu cüret... (Devam edecek)
Bu başlık soru işaretiyle bitmiyor çünkü sormuyorum, nasıl öğrenildiğini anlatacağım. Türkiye bugün Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlarının ancak “Ermeni soykırımını tanıma” şartıyla siyaset yapabilecekleri, belki de “iş bulabilecekleri” gerçeği ile karşıkarşıya. Hollanda’da üç Türk milletvekili adayının sırf Ermeni iddiasını tanımamaları nedeniyle iki ayrı partinin seçim listelerinden çıkarılması bunun ilk açık örneğidir (Bu cesur adayların mail adreslerine en kısa zamanda teşekkürlerimizi bildirmeliyiz.)Onlarla ilgili haberi duyduğumuz günün ertesinde ise AB’nin 10 yeni emri arasında ve başında “Ermeni soykırımını tanımanın üyelik için şart olmadığını ama bir aday ülke olarak geçmişiyle yüzleşmesinin şart olduğunu” gördük. Bunun yanında insan hakları ve özgürlüğünü kısıtlayıcı buldukları TCK 301. maddenin değiştirilmesi isteniyor.“Ermeni soykırımını tanımak” bir AB ülkesinde siyasete girmek için şartsa hiç şüphe etmeyelim ki pek yakında “AB’ye giriş” için de şart olacaktır. Kesinlikle yanlış anlaşılmasın, bir gazeteci olarak elbette “düşünce ve ifade özgürlüğü”nün önünde hapis cezası gibi ciddi bir engel olmasını istemem ama (artık ceza uygulanmadığı halde) bize 301 emri gönderen AB acaba kendi içindeki “Ermeni soykırımı yoktur diyeni hapse tıkan” Fransa’nın ifade özgürlüğüne saygısı (!) için nasıl bir kutlama gönderiyor?YARGILANMASIN AMA GERÇEĞİ BİLELİM!301 konusuna daha sonra döneceğim, şimdilik Avrupa’da ciddi bir engel olarak önümüze çıkarılan Ermeni iddiasının bu duruma gelmesinde büyük çaba gösteren aydınlarımız (!) konusuna değinmek istiyorum. Öyle aydınlar ki bunlar; koca tarih kurumlarının, dünya çapında ünlü tarih profesörlerinin bir ömür harcayıp Türkiye, Ermenistan, İngiltere, Almanya, Amerika gibi ilgili ülkelerin arşivlerinin, o yıllarda çalışmış diplomatların hatıratlarının tümünü inceleyip her iki taraftan sayısız mağdurla, ölenlerin aileleriyle aylar süren konuşmalar, araştırmalar yaptıktan sonra anlayabildiği olayları birkaç günde, haftada veya ayda çözüveriyorlar.Herhalde bu sosyologların, yazarların beyinleri o tarih profesörlerininkinden daha gelişmiş olduğu (!) için mümkün olabiliyor bu, pozitif ilim okumuş biri olarak ben anlayamıyorum o başka...Elif Şafak veya kendisinin tercih ettiği gibi Shafak, Salı akşamı NTV’de Can Dündar’ın programında Yargıtay Eski Başsavcısı Vural Savaş’ın; kendisiyle (Elif Shafak) ilgili yazmış olduğum bir yazıdan söz etmesi üzerine telefonda benim “Amerika’ya gidene kadar soykırım iddiası hakkında bir şey bilmiyordu ama Zorian Enstitüsü tarafından eğitilince kısa sürede bütün tarihi öğrenip Türkiye’nin soykırım yaptığına emin oldu, bu ne sürat?” şeklindeki ifademin yalana dayandığını söyledi.Ayrıca benim kitabı Baba ve Piç’i “Zorian Enstitüsü’nün yazdırdığını” söylediğimi de sözlerine ekleyerek... Daha sonra ben programa bağlandım, “Zorian Enstitüsü’ndeki çalışmalar ve konuşmalardan sonra olayı anladığı” şeklindeki ifadenin Washington Post’ta 25 Eylül 2005’te yayınlanan bir makalesinden alındığını açıkladım.Tabii “kitabını Zorian’ın yazdırdığı” şeklinde bir ifadenin de külliyen yalan olduğunu, bunu asla gösteremeyeceğini söyleyerek...Önce “Türkiye’de işkence gördüğü” haberleriyle yabancı basında isim duyurmaya çalışan Elif Hanım bugünlerdeki açıklamalarında yeni doğurduğu “bebeği” hakkında verdiği bilgilerle gözlerimizi yaşartıyor.Bebeğini güle güle büyütsün ama iş yaşamında hele de uluslararası boyutu olan bir iş yaşamında “etkileyici, duygulandırıcı unsur” olarak da pek kullanmasın diyeceğim. Bu tür detayların, yanında çok hafif kalacağı ciddi faaliyetler içinde çünkü... Ve ayrıca böylesine keskin ifadeleri olan bir yazara da yakışmıyor. (Yarın tarihe bir not düşmeye devam edeceğiz)*****Elinize sağlık!Şiddetin her türlüsüne karşıyız elbette ama iki gün önce VATAN gazetesinde köşemin yanında çıkan “Kadın dövene meydan dayağı” haberini okuyunca kendimi tutamayıp ‘Hay elinize sağlık’ deyiverdim.Adana’da sokak ortasında köşeye sıkıştırdığı bir genç kızı döven (kızkardeşi, kızarkadaşı, nişanlısı, karısı her kim olursa olsun) genci gören iki genç de dayak atana esaslı bir meydan dayağı çekmişler. Dayak yiyen biraz sonra arkadaşını da alıp gelmiş, bu kez ikisini birden dövmüşler.Ne yalan söyleyeyim Adanalı damarım tuttu yani, ben de orada olsam dövenlere yardım ederdim belki.Kadına karşı şiddeti bitireceğiz. Kanunlara uymayan dayağın tadını anlayınca belki kendine gelir. Erkek gücünü kadın üzerinde denemek neymiş öğrenir.Yeter artık bu saldırganlık!
Diyanet İşleri Eski Başkanı Süleyman Ateş ise 19 Eylül’deki yazısında:“Başörtüsü takmak daha iyidir. Eşarbın amacı kadını erkeklerin sataşmasından korumaktır (...) Ama gerçeği söylemek gerekirse bugünkü Batı toplumlarında başörtüsünün pek niteliği kalmamıştır” diyor ve Avrupa ülkelerinde başörtüsü takmayan Müslüman kadınların da “makbul bir Müslüman” olarak kabul edileceğini vurguluyordu.“EMİR” İSE NASIL DEĞİŞTİ?Oysa daha önce bu konuda çok daha katı görüş bildirmekte, “Kur’an’ın emridir, uygulamayan günah işlemiş olur. Dinden çıkmaz, yine Müslüman’dır ama kusurludur” demekteydi.Madem ki Kur’an’ın, yani Allah’ın emridir o zaman Diyanet İşleri Eski Başkanı bir emri kendine göre nasıl önce “günah işlemiş olur”, daha sonra ise “takmasa da makbul bir Müslüman’dır” diye yorumlayabilir ve “pek niteliği kalmamıştır” diyebilir?Bu yapılabiliyorsa demek ki emir değil.Şimdi birçok kadından “Artık Türkiye’de de Batı toplumları gibi medeniyet olduğuna, kadınları koruyan yasalar bulunduğuna, insanlar eğitilip olgunlaştığına göre Süleyman Ateş aynı açıklamayı bizim için de yapmış sayılır” şeklinde mektuplar geliyor.Bütün bu çelişkileri, kavram kargaşasını gidermek üzere en iyi din bilginlerinin toplanarak Diyanet İşleri Başkanı ile birlikte Nur ve Ahzab surelerini kelime, kelime açıklamaları halkın isteğidir.Bir kısmı “Kul hakkına saygıları varsa bunu yapmak zorundalar” diyor.Benden duyurması!*****Hollandalı adaylar bizim “aydın”cıklar!Hollanda’da 22 Kasım’da yapılacak erken seçim öncesinde Ermeni diasporasının başlattığı kampanyanın sonucunda iki ayrı partinin listelerinde yer alan 3 Türk kökenli aday seçim listesinden çıkarılmış.Çıkarılma nedenleri ne? Üçü de basında ve diğer konuşmalarında “Ermeni iddialarının asılsız olduğunu, soykırım iddiasının kabul edilemeyeceğini” belirtmişler.Fransa ve İsviçre’deki “Soykırım olmamıştır” diyene hapis cezalarını biliyoruz, Hollanda’da Türk milletvekilleri olayını da böylece duymuş olduk. Peki bize sürekli “demokrasiniz yetersiz, düşünce özgürlüğünü kısıtlıyorsunuz” baskısı yapan AB’de nasıl bir düşünce özgürlüğü, nasıl bir demokrasidir bu?Bizim “sınırsız demokrasi” isteğimizle veya demokrasiyi sınırsız özgürlük zannetmemizle karşılaştırıldığında nasıl bir demokrasidir?Tarihin anlattıklarını, yerli ve yabancı belgelerin verdiği rakamları hiçe sayarak, bakmayı bile reddederek “Bu olay soykırım tarifine uyuyor, 4000 yıldır bu topraklarda yaşayan halkın ortadan yok olduğunu görüyoruz” diyenler ve “Türk devletinin inkârcı olduğunu” haykırarak kolay yoldan aydın sayılanlar bu ülkedeki demokrasiden, özgürlükten yararlanırken neden aynı “aydın” tepkilerini Fransa, İsviçre veya Hollanda gibi ülkelere hiç yöneltmemektedirler?LÂFI SAHİBİNE İADE!Elif Şafak Salı akşamı NTV’de benim yazılarımla kendisine iftira atıldığını söyledi. Ben de daha sonra yayına bağlanarak kendi makalesini okudum ve ortada bir iftira olmadığını açıkladım. Zoryan Ermeni Enstitüsüne gittiğini ve onların verdikleri bilgilerden yararlanarak Ermeni iddiasına kısacık sürede vâkıf olduğunu kendi ağzıyla söylüyor.Bu durumda iftiracı kendisidir. Lâfını aynen iade ediyorum. Yarın devam edeceğim.
Birçok ilçe belediyesi iftar çadırı kurarken “Ramazan’da iftar çadırı açmaktan vazgeçtik, 25 milyonluk çek dağıtacağız” diyerek kendi seçtikleri 600 bin aileye milletin kesesinden toplamı 10 milyon dolar tutacak para yardımı yapabiliyor ve 11 araçla yine kendi seçtikleri semtlerde yemek veriyorsa (Kadın Koordinasyon Merkezi seçiyormuş, ilçe belediyeleri de yine kendi seçtikleri 220 bin aileye 60 YTL değerinde erzak paketi dağıtacakmış. Burada itirazım her ihtiyaç sahibinin yararlanacağı çadırlar yerine belli ailelerin seçilmesinedir)...Ve tabii asıl olay; 105 milyon dolarlık tünel inşaatını alelacele bir firmaya (aslında iki ortak firma) ihalesiz olarak verip, bu ortaya çıkınca “Bir daha yapmam” diyebiliyorsa ben böyle Başkan’ı nasıl takdir eder, nasıl güvenebilirim?TOPBAŞ’A ÇAĞRI!Söylediğine bakın:“Ulaşım sorununu çok acil çözmek istediğimiz için güvendiğimiz firmaları (neden onlara daha çok güveniyorsunuz, diğerlerinin hepsini denediniz mi?) çağırıp ihaleyi verdik. Çıkar ilişkisi, menfaat sağlama yok. Bu tamamen siyasetçi acelesi... Usülsüzlük olarak kabul ediliyorsa bundan sonra ihaleler açık olacak.” “Siyasetçi” deyince... Kendisi AKP’li ve işin içine siyaset karışmış olduğunu da söylüyor ve aynı anda “çıkar ilişkisi yok” diyor.Vatandaş buna neden inanmak zorunda?Ayrıca, eğer ortaya çıkmasaydı acaba ihaleler bundan sonra açık olacak mıydı?Eğer sadece bu sonuncusu veya diğer olaylardan biri bir Batı ülkesinde gerçekleşse kıyamet kopar ve o belediye başkanı koltuğunda kalamazdı. Bizde madem ki durum bu değildir o zaman Kadir Topbaş’tan bir isteğim var;Parasızlık nedeniyle okuyamayan üniversite öğrencilerinden bize sık sık mektup geliyor. İstanbul Belediyesi bu kadar zengin olduğuna göre üniversite kazandığı halde ikmânsızlıktan okuyamayan ve “imdat” çığlıkları atan bu öğrencilere burs versin. Örneğin üniversite kazanan gençler isimlerini, maddi durumlarını belediyeye bildirsin, eğitimleri sağlansın. Ama o işe de siyaset ve torpil elbette karışmamalı. Bana sadece geçen hafta biri Yozgat’ta Tıp Fakültesini kazanan, diğeri Eskişehir’de Güzel Sanatlar ikinci sınıfta okuyan iki öğrenciden yardım isteği geldi. Haydi, hemen vereceğim adreslerini ve okullarını, bekliyorum.10 MİLYONUM YOK!“İstanbul’da doğmuş büyümüş, üniversite öğrenimini tamamlamış, kendini geliştirmek için didinen ve bu zor şartlarda (işsizlik, parasızlık vs.) yaşamını sürdürmeye çalışan” bir gençten de mektup var...Cebinde 10 milyonu olmadığı için Topkapı Sarayı’nı, Ayasofya Camii’ni göremediğini, kapısına kadar gidip üzülerek geri döndüğünü söylüyor. İç acıtan bir dram... Parası bu kadar bol olan belediye acaba bu gibi yerleri Türk gençlerinin çok az bir giriş ücretiyle veya parasız gezmesini neden sağlamıyor?*****“Milyonlarca” okur mektubu!Pazartesi günü, bir süredir devam eden “ayetler” konusundaki yazılarımın sonuncusu olan “Ziynet ne, açıklayın” başlıklı yazım ’Bu sorunun cevabını bekleyen milyonlarca kişi adına’Diyanet’i açıklamaya davet ederek bitmişti.Üç gün içinde ‘Kur’an’da başörtüsü, saçları gizlemekle ilgili emir nerede’ diye sorduğum yazılarıma milyonlarca kişiyi temsil edecek kadar (bir yazara bu süre içinde gelmesi beklenenden kat kat fazla sayıda) tepki geldi. Yüzde 90’ı olumlu tepkiler ki aralarında Kur’an’ı bir kaç kez okumuş, 60-70 yaşındaki okurlardan gelenlerin sayısı az değil.“Kur’an neden Müslüman çocuklara okullarda din derslerinde okutulmuyor da sadece özel kurslarda öğrenilebiliyor” diyenler de az değil.Aralarında gerçekten çok güzel, bilgilendirici olanlar bulunan bu mektupları keşke sizinle paylaşmak mümkün olsaydı. Olamadığı için, yazan okurlarımın hepsine tek tek teşekkür ediyorum...Türban takmayan kadınlardan gelen mektuplar “Biz namaz kılıyor, hatim indiriyor, zekat veriyor, oruç tutuyoruz. Başımız açık diye nasıl bir Müslüman’ız şimdi? Yoksa bu ahkâm kesenlere göre bütün bu vecibeleri boşuna mı yapıyoruz?” diye soruyor.Bir ilahiyatçının yazdığı Kur’an tefsirinde Nur Suresi 31. ayetin açıklamasında “Sure başından beri hep namusa ilişkin hükümler getirmektedir. Burada da müminlere iffetlerinin temiz kalması için nasıl hareket etmeleri gerektiği anlatılmıştır” yazdığını söyleyen bir okurumuz “sizi bilmem ama benim için bu açıklama; ‘Başı açık gezenler namussuzdur, iffetleri kirlidir’ anlamını içerir. Bu çok ağır bir hakarettir” diyor. (Devam edeceğiz.)
Mardin’de aslan gibi bir genç teğmenimiz daha şehit oldu. Kayıp yalnız onun ölümü değil, koca bir ailenin bugünü, yarınıdır.Ve işe bakın ki bir şehidin babası daha “Vatan sağolsun diyemiyorum” cümlesini tekrarladı.Bu ülkeyi yönetmeye talip olanların, devletin zirvesini işgal edenlerin hâlâ durup bu cümleyi düşünmek ve alçak terör örgütünü yeniden etkisiz hale getirmek için acil proje üretme zamanları gelmedi mi acaba?Aylardır soruyoruz; radikal çözüm arayışına girmeleri için çocuk yaşta erlerin, mükemmel eğitim almış subayların daha kaç tanesi gitmeli, daha ne bekliyorlar?Bu analar, babalar evlât acısıyla yanarken onlara her seferinde oturdukları “sırça köşk”lerden “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demeyi ne zamana kadar sürdürecek veya başsağlığı mesajları göndererek “büyük üzüntülerini” bildirecekler?Kim dinler onların mesajını?AKP Hükümeti vatandaşlarını koruyamadığı, ülkede kapkaç vahşetini bile önleyemediği, açlığa, işsizliğe çare üretemediği gibi terörle mücadelede de çok başarısız olmuştur.Günlük polemikler, oy getirisine yoğunlaşmış ucuz politikalarla zaman geçirirken öte yanda memleketin tümüyle kontrolsüz kaldığını; terörden, eğitime, sağlıktan kültüre her konuda gerileme içine girildiğini görmekten aciz durumdalar.Arka arkaya kaybettiğimiz gençler bir yanda, ayda 50 YTL burs için yalvaran üniversite öğrencileri, “iş” diye kıvranan mezunlar diğer yanda...KÖY ÇOCUĞU??“Sırça köşk” deyince aklıma geldi; Sadık Albayrak dünürü için “Tayyip Bey sırça köşkleri sevmez. O köy çocuğudur. Ne işi var cumhurbaşkanlığı ile” diyerek esaslı bir yağ çekmiş.Tabii aynı zamanda bu yağın ucu diğer cumhurbaşkanlarına da dokunuyor (oysa örneğin Demirel de köy çocuğu değil miydi, araştırsak çoğunun kökü köylere dayanmaz mı?) Madem ki “dünür” Erdoğan’ın sırça köşklerle işi yoktur o zaman neden onun döneminde süper lüks makam araçlarının (son model Mercedes’lerin), süper lüks makam uçaklarının sayısı bu kadar arttı?Neden dünyanın öbür ucuna aile boyu gidip günlerce lüks otellerde kalarak devlet kesesinden tatil yapıyorlar? Neden mütevazı daireler yerine çocukları ve kendileri süper lüks villalar peşindeler?Yeter artık milleti aptal yerine koydukları... Bu hükümet her bakımdan kendisinden öncekileri aratacak bir durumdadır, farklı ağızlardan palavrayı kessinler de işlerine baksınlar.Amerika’ya resmen Kuzey Irak’takilere desteği kesmelerini söylemek, “koordinatör” hikâyelerini filan bir tarafa bırakıp dürüst politika yaparak PKK terörünü bitirmek üzere yardım istemek için daha ne bekliyorlar?*****Bir daha yapmazmış!İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına Kadir Topbaş seçildiğinde sevinmiştim. Onu Beyoğlu Belediye Başkanı olduğu günlerden tanıyor, çalışkan ve iyi niyetli olduğu için de takdir ediyordum. Ama doğrusu bu ya artık Türkiye’de hiç kimseyi uzun süre takdir etmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.İstanbul’un tamamlanmayıp yarım bırakılan köprülerinden arabalarıyla uçan aileler, yollara saçılmış kum yığınlarında kayıp ölen gençler, turizm sezonunda yazın ortasında Boğaz’ı dahil her köşesi delinen, kazınan bir şehir, büyük bir deprem beklendiği halde hiçbir onarım yapılmayan on binlerce depreme dayanıksız bina dururken o gidip 15 bin izci yetiştirmekle uğraşıyorsa...Boğaz’ın yeşil alanlarının işgaline, kaçak yapılmış sitelerin meşrulaşmasına yol açacak özel bir yasanın çıkmasını “Arap krala ayıp olur” diye isteyebiliyorsa...Şehrin göbeğinde imar izni olmadan kaçak alışveriş merkezlerinin yükselmesine göz yumuyorsa...Parasızlıktan okuyamayan binlerce öğrencisi olan bir şehirde, yüz binlerce öğrencisi olan bir ülkede “başarılı öğrencilere” diyerek 9 bin bisiklet dağıtabiliyorsa...AKP’li BELBİM Genel Müdürü Adnan Şahin’in sevgilisine ait çocuk yuvasının bahçesini, yollarını İstanbul Belediyesi yaptırıyorsa...Milletin kesesinden istediği spor kulüplerine yardım yapabiliyorsa...Ben böyle bir başkana nasıl güvenebilirim? (Devam edecek)
Topluma, kadına nedensiz bir baskı oluşturduğu gibi “kadın üzerinden din istismarı”nda kaynak gösterilen birkaç ayetin dikkatle incelenmesini ve kesin başörtüsü emrinin gösterilmesini önerdiğim yazıma devam ediyorum.“Saçları örtmek”le ilgili bir “emir” olduğu iddia edilen Nur Suresi 30-31. ayetlerde ise erkek ve kadınlara “gözlerini haramdan sakınmaları, namuslarını korumaları” söylendikten sonra “kadınların ziynetlerini korumak için örtülerini yakalarının üzerine salıvermeleri” ifadesi var ve bunun da erkek sataşmasıyla bir ilgisi yok, çünkü kadına ve erkeğe aynı anda söyleniyor. Hz. Aişe’nin gerdanlığını kaybetmesi ve onu ararken kendisine bir iftira atılması üzerine (30 gün sonra) inmesi ve içindeki “Kadınlar gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar” gibi ifadeler de (ki halhal, bilezik gibi takıların çıkardığı sesten söz edildiği açıkça belli) ziynet kelimesiyle neyin kastedildiğini anlatıyor. Sadece düz mantıkla baktığınızda bile “ziynet”le kadın vücudu kastedilseydi bunu yakın erkek akrabaların, kölelerin görmesinde mahzur olmadığı belirtilir miydi?DİNİ NEDEN ANLAMAYALIM?Bütün bunların üstüne, inceleyen herkesin görebileceği gibi saçın örtülmesinin, tepeden tırnağa örtünmenin açık bir emir olduğu hiçbir yerde yok. O zaman, belli olaylar üzerine inmiş olan, Hz. Peygamber’in kendisine biat eden Müslüman kadınlardan istediği şartlar arasında da bulunmayan bir şeyin neden “farz” olarak öne sürüldüğünü sormak kadınların hakkıdır.Ramazan başlar başlamaz iftar saatinde tüm sokaklar boşalırken; türban takan kadınlara “dindar”, diğerlerine “değil” ayırımı yapılıyor, Ali Bulaç gibileri çıkıp türban takmayanları “modern kadın” diye adlandırarak ve “onlara ulaşmanın kolay olduğunu” söyleyerek ayırım üstüne bir de baskı uyguluyor. VAN, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde kız öğrencilere “türbanınızı çıkarmayın” baskısı yapılıyorsa, türban ve tesettür siyasete alet edilerek ülke gündeminden düşürülmüyorsa kadın/erkek herkesin hakkıdır.Teknolojinin, zekâların geliştiği bugünün özgür dünyasında her konuyu inceliyor, irdeliyor gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Biz köktendinci, baskıcı, anlamadan uygulayan bir toplum olmadığımıza göre bunu isteyebiliriz; Diyanet İşleri en iyi din uzmanlarını bir araya getirerek, ayetleri bir bütün içinde yorumlayarak ve kelime anlamlarını tek tek açıklayarak (hımar, mikna başta olmak üzere), “Söyle” ve “Ey İnananlar” hitapları arasındaki farkı göstererek bize böyle bir emir varsa hangi satırlarda gizli olduğunu televizyonlarda anlatmak zorundadır.Tabii bu anlatım her kelimesiyle ikna edici ve tüm çelişkileri, soru işaretlerini giderici olmalı... Yuvarlak ve kısa cümlelerle olmuyor! Bu sorunun cevabını bekleyen milyonlarca kişi adına Diyanet İşleri’ni tekrar incelemeye ve televizyonda açıklamaya davet ediyorum.*****Yardım etmek ister misiniz?Gaziantep’te bir ilköğretim okulunun öğretmeni Arif Çopuroğlu “Bizim okulumuz kenar bir mahallede ve öğrenciler çok kötü şartlarda çalışıyorlar. Kütüphanemiz veya bir kitaplığımız da olmadığı için buna biz öğretmenler çare bulmaya kadar verdik” diyerek benden yardım istiyor.Onlara bu hafta kendi kütüphanemden birkaç koli kitap gönderiyorum. Sizlerin yardımıyla bugüne kadar Anadolu’da bazı okullara kütüphane kazandırmayı başardık.Acaba aranızda kullanmadığı bilgisayarı veya okumadığı, raflarda bekleyen kitapları olan var mı?Yardım etmek isteyenlere adresi veriyorum:“Sadettin Batmazoğlu İlköğretim Okulu Şehitkamil/Gaziantep” Şimdiden onlar adına teşekkürler.
Dün Hürriyet’te TESEV’in Kasım ayında açıklanacak türban anketi ile birlikte “Türban misyon mu?” sorusuna ilahiyatçıların, “İslâmi yazar” denilen (ne demekse) bazı yazarların cevapları verilmişti. Ne kadar “güvenilir” olursa olsun ben tek bir anketin sonuçlarına (bir çoğuyla karşılaştırma yapmadan önce) ancak belli ölçüde güvenirim. Bu nedenle yüzde 73’ler, 63’ler hep birer “soru işareti” ile birlikte gelir benim için...“Türban misyon mu” sorusuna verilen cevaplarda ise Mehmet Nuri Yılmaz’ın “Başörtülü insanların titiz davranmaları beklenir” cevabı başta olmak üzere başörtüsü veya türban takan kadınlara sadece bir eşarp nedeniyle daha ciddi, daha sorumlu, daha dindar, “Allah’ın emrini yerine getiren”, “davranışlarını kontrollü yapma mecburiyeti olan” gibi tanımlar yüklenerek müthiş bir ayırım yapıldığı görülüyor.İşte “Kur’an’da başörtüsü emri var mı, yok mu” araştırması ve açıklaması bu nedenle çok önemli... Hiç kimse Müslüman kadınların bir kısmını “kesin bir emir” ifadesi bulunmayan ayetlerle tesettüre sokma ve diğerlerini de “sanki kendileri Allah yerine karar verebilirmiş gibi” bu şekilde ayırıma tâbi tutma hakkına sahip değildir. Kaldı ki iş dünkü yazımda anlattığım gibi sadece bu tartışmayı yapan birine bile “Müslüman sayılmaz” diyecek kadar ileri götürülebilmektedir.İslâm toplumlarında kadınlar yıllarca eğitimsiz, imkânsız, baba veya kocaya muhtaç, onların baskısıyla ezilmiş durumda bırakıldığı için aslında kendilerini ilgilendiren ama her nedense (!) hep erkeklerin daha çok ilgilendiği bu ayetleri ciddiyetle incelemediler, sorup araştırmadılar. Öylece, gelenek halinde bugüne kadar geldi. Bugün Türkiye gibi çağdaş ve demokratik bir ülkede bu inceleme mümkündür, onun için de yapılmalıdır.Yazının birinci kısmında Diyanet İşleri eski Başkanı Süleyman Ateş’in 6 gün içinde tamamen farklı şeyler söylediği iki yazısından söz etmiştik, devam ediyoruz.Ateş bunların birincisinde “Baş örtüsünü takmak bir Kur’an emrini uygulamaktır. Bunu herhangi bir sebeple uygulamayan, böyle bir emrin olduğunu inkâr etmedikçe yine Müslüman’dır” diyordu ama ikincisinde yazdıkları bu ifadeden çok farklıydı:“Baş örtüsünün temel amacı kadını kem bakışlardan ve sataşmalardan korumaktır. Ama gerçeği söylemek gerekirse bugünkü Batı toplumlarında baş örtüsünün pek niteliği kalmamıştır (...) Kısaca baş örtüsü takmak daha iyidir. Ama İslâm baş örtüsünden ibaret değildir. Bugün namazını kılan, dinin emirlerine göre yaşayan dürüst her inançlı kadın, Allah katında makbul bir Müslüman’dır.” Onun bu yazılarıyla aynı günlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da bu konuya değinmiş ve daha önceki “Baş örtüsü İslâm’ın ön şartı değildir” ifadesini tekrarlamıştı. Ama ne Ateş’in, ne de Bardakoğlu’nun bu kısa, yarım kalmış açıklamaları yeterlidir.İŞTE AYETLER!Zira her ikisi de aslında baş örtüsünün “Kur’an’ın emri” olduğunu savunmaktalar. Oysa Kur’an’da Arapça’da baş örtüsünün karşılığı olan “mikna” ve “nasıyf” kelimeleri geçmiyor, genel olarak “herhangi bir örtü” anlamında “hımar” kullanılmış, saç, baş kastediliyor ise neden diğerleri kullanılmamış acaba? Ayrıca “saç” kelimesi neden tek bir kez bile kullanılmamış?Ateş’in “erkek sataşmalarından korumak için” dediği Ahzab Suresi 59. ayet ki burada saç örtmekten değil “dışarı çıktıkları zaman cilbablarını (dış giysilerini) üzerlerine salıvermeleri”nden söz ediliyor. Yani tesettürle ilgili bir emir burada yok, zira devamında “Bu onların tanınıp da eziyet edilmemelerine (tacize uğramamalarına) daha uygundur” denmiş.(Not: Sevgili okurlarım, hayırlı, huzurlu bir Ramazan ayı diliyorum, yarın devam edeceğiz.)