Ardı ardına gelen yardım ve spor haberleri... Hepsi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden geliyor. Diğer AKP’li belediyelerde de benzer faaliyetler var da duymuyor muyuz, yoksa sadece İBB mi bu kadar yardımsever kesildi orasını bilmiyoruz.Önce 600 izciyle başlayıp 3-4 yılda 15 bin izciye ulaşan bir izcilik merakı ortaya çıktı. Araştırınca bunun diğer belediyelerde de benzer şekilde yürütüldüğünü gördük.Her yıl giderek katlandığına göre seneye belki de bu rakamı 30 bine çıkaracaklar. Dile kolay 15 bin genç (yarının seçmenleri) ve 15 bin aile (15 bin x 4 belki, her ailenin normalde en az 3-4 kişi olduğunu düşünürsek) aynı zamanda partiyle yakınlaşacak, memnun edilecek, eğitilecek, sempatizan olacak.Sonra İstanbul Belediyesi’nin yardım çekleri duyuldu. Bu yıl Ramazan’da iftar çadırı kurulmayacak, onun yerine Belediye’nin seçtiği ailelere 25 YTL’lik yardım çekleri dağıtılacakmış.Çok önemli bir haber ama üzerinde durulmuyor. Ramazan çadırından isteyen her yoksul faydalanabiliyor. Ama yardım çekleri seçilen ailelere verilecek. Peki bu tercihi ya çoğunlukla AKP’yi destekleyen aileler yönünde yaparlarsa?Öyle olmasa bile bu çekler aynen AKP’nin seçim öncesi dağıttığı reklâm poşetleri, yardımları gibi partili Belediye’nin reklâmı yerine geçmeyecek mi?Sonra 9 bin öğrenciye bisiklet, 700’den fazla amatör spor kulübüne kıyafet, çanta ve diğer malzeme yardımları...Bütün bunlar milletin vergileriyle, onların cebinden alınan paralarla yapılmıyor mu?Peki Sayın Kadir Topbaş, sanki para partisinin kasasından çıkıyormuş gibi bunun harcamasına bu kadar keyfî şekilde nasıl karar verebiliyor?Bir yanda ülkenin terörle iç içe yaşayan bölgelerinde yollar asfaltlanmadığı, yapılıp bitirilmediği için mayınlarla ölen askerler...Diğer yanda bitirilmeyip yarım bırakılan geçitlerden uçan araçlar...Bin türlü eksik, gedik... Diğer yanda milletin parasını seçim bütçesi gibi harcayan belediyeler.Ben vatandaş olarak itiraz ediyorum, yalnızca izlemiyorum; yapamazsınız, hakkınız yok diyorum.Yok mu başka itiraz eden?*****Yalan rüzgarı!Başladı mı bu rüzgar, durmaz. Katar önüne sürükler herkesi...Madem ki yalanlar yutuluyor, herkesin yutturacak bir yalanı çıkar.İşte insanlık dışı işkencelere maruz kalan Meryem Sak’ın olduğu iddia edilen mektuplar. Güya “tırnaklarını söküp vücudunda sigara söndüren, beynini dağıtan” acımasız kişiye “karın” imzasıyla aşk mektupları yazmış.Önce “kendisi istedi” yalanı atıldı, sonra... Epeyce sonra mektuplar çıktı ortaya.Normal bir insanın (ki kızcağız deli değil), normal şartlar altında 14 yaşından beri tecavüzüne ve şiddetine uğradığı birine böyle mektuplar yazması mümkün müdür?Hangi akla, mantığa sığar?Bu tür davalar bizde her davada olduğu gibi 10 dakikada bitmemeli... Bekleyen çok dava olabilir ama özellikle “örnek teşkil edecek” böylesi vahşet davaları inceden inceye araştırılmalı.Yoksa çok yazık olacak bu topluma!Ateş beni şaşırtıyor!Eski Diyanet İşleri Başkanı, VATAN yazarı Süleyman Ateş’in yazılarında bazen çok şaşırtan açıklamalarla karşılaşıyorum. Zaman zaman aynı noktalar okuyucuların da dikkatini çekiyor. Salı günü de “Kelime-i tevhid” den söz ederken önce “Bazı tarikatlarda” diye başlayan bir örnek vermiş, sonra da belli bir tarikatın ismini vererek onların ne dediğini söylemiş.“Kelime-i tevhid”i açıklamak tarikat reklâmı yapmadan, özellikle de belli tarikatların ismini anons etmeden yapılamıyor mu diye merak eden okur telefonları, mailleri geldi.Ben de soruyorum, belki sütununda açıklar.Önceki gün “okurların ısrarı sonucu” yazdığı ve benim sorularıma karşılık niteliğindeki yazıyla ilgili olarak da en kısa zamanda yazacağım, merak eden ve mail gönderen okurlarıma duyurmuş olayım. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile Süleyman Ateş’in türbanla ilgili verdikleri kısa ve acele cevaplar asla yeterli değil, bunları da yazacağım.
Ne enteresan bir çelişkidir ki PKK ile çok yakın bağlantısı olduğu bilinen DTP’nin, terör örgütüne “silahları bırak” çağrısı yaptığı günün hemen ertesinde Diyarbakır’da bir PKK bombası 7 kişiyi öldürüyor, 17 kişiyi yaralıyor.Aralarında çocukların ve hatta 1 yaşında bebeğin bulunduğu 7 ölü...“Peki nedir istediği bu kanlı örgütün, neden masum insanları öldürüyor?” sorusunu sorduğunuzda hiç kimse, bu örgüte yakın olanlar da net bir cevap veremiyor; kem, küm edip lâfı geveleyip duruyorlar.Dün VATAN’da 38 yaşındaki terör gazisi (boynundan aşağısı felç) “Ben de eşim de Kürt kökenliyiz” diyordu. Öldürdükleri askerlerin, bomba koyarak katlettiği Diyarbakırlıların da çoğu Kürt... O zaman derdi nedir bu örgütün; hem “Kürtlerin hakkı için yapıyoruz” mazeretine sığınıp cinayet işlemenin, hem de bu acımasız katliamlarda Kürtleri de öldürmenin nasıl bir mantığı vardır?Daha önce 30 küsür bin ölüme sebep olarak yapamadığını, bugün aynı yöntemle elde edebileceğine nasıl inanabilir?PKK’nın istediği, Kürt/Türk demeden öldürerek sadece “terör örgütü” kimliğini sürdürebilmek ve APO’nun krallar gibi yaşatıldığı odasında güç kazanmasını, böylece muhatap alınmasını sağlamak mıdır?Bir yanda bu cinayetler sürüp giderken, Başbakan Erdoğan’ın kalleş saldırılarla ve topraklarımıza teröristler tarafından -her nasılsa- kolayca döşenen mayınlarla canını yitiren askerlerimizin ailelerine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demesi elbette onu şehit aileleri ve toplumun büyük kesiminin gözünde çok zor duruma düşürdü. Ok yaydan, söz ağızdan çıktıktan sonra ne söylese, ne kadar U dönüşü yapsa bu büyük hatayı tamir edemedi.“Ancak şehit evlatlarımızın mezarını temizlerken huzur buluyoruz” diyerek şehit mezarlığını temizleyip, süsleyip “ev”e çeviren...“Ağlamaktan göz pınarlarımız kurudu” diyen şehit aileleri affetmedi.BİR SİNSİLİK VAR AMA...Ve arkadan bir “sinsi plân” hikâyesi ortaya çıkarıldı.Bu plâna göre sözüm ona “Terör örgütü ‘Vatan sağolsun demeyeceğim’ diye feryat eden ailelerle bağlantı kurmak, onları kullanmak ve vatandaşla devlet arasındaki bağları kopartmak istiyor”du.Başbakan ise bu sinsi plânı engellemek için özellikle sert konuşmuştu.Biraz rasyonel olabilen, mantık yürütebilen herkes bu açıklamanın anlamsızlığını farkeder.Hiçbir şehit ailesinin kendini kullandırmayacağını, çoğu “Diğer erkek evlatlarımız da mücadeleyi sürdürecek” diyen bu ailelerin PKK’yı veya aracılarını yanına yaklaştırmayacağını bilir.Başbakan Erdoğan çıkıp “Hata yaptım, asla bunu kastetmemiştim, ağzımdan kaçtı” diyerek özür dilese çok daha fazla kabul görebilirdi.Ama her gün masum insanların öldürüldüğü, her gün yeni şehitlerin verildiği ve üstelik hâlâ ciddi bir terörle mücadele projesinin duyulmadığı bir ülkede toplumu saf yerine koymak, duygularını biraz daha zedelemek kabul edilir gibi değil!*****“AFGANİSTAN” DEMİŞTİNİZ SAYIN BAŞBAKAN!Üç gün önce gazeteler Afganistan’da Taliban’ın toparlanması ve ülkenin yarısında kontrolü ele geçirmesiyle Nato güçlerinin büyük kayıplar vermeye başladığını yazdı. VATAN haberi “Afganistan Irak’tan beter oldu” başlığıyla vermişti.5 günde 20 asker ölmüş ve NATO “Türk askerinin de yer aldığı 2 bin kişilik takviye birlik istemiş.” İki yıl Afganistan’da görev yapan Hikmet Çetin ve Türk diplomatlar buna karşı çıkıyor. Askerimizi Afganistan’da, Lübnan’da ateşe atmaya aslında halkın büyük çoğunluğu karşı çıkıyor.Öte yanda Bush “Ortadoğu projesi” nin içine İran’ı da kesinlikle katacağını “Ortadoğu’da nükleer diktatörlere izin vermem, düşman bir İslâm imparatorluğu kurmak istiyor” sözleriyle açıkça anlatıyor.Helsinki’de bir toplantı sırasında İspanya Başbakanı Zapatero ile görüşen Chirac’ın (açık unutulan mikrofondan); “BM barış gücünün geleceği hakkında endişeliyim” dediği basın mensupları tarafından duyuluyor.Bilmem ki Başbakan Erdoğan hâlâ “Biz Afganistan’a da barış gücü gönderdik, bir şey olmadı” demeye devam edecek mi?Askerimizi BM barış gücü ile bütün bu gelişmelere rağmen ateşe atmaya cesaret edebilecek mi?Bu konudaki yanlış kararın sorumluluğu çok ağır olacak, edecekse ona göre etsin!*****“BİZ DE SİZİ VURURUZ”Afganistan örneğini unuttuk, “Afganistan’a da barış gücü gönderdik” diye böbürlenenleri bağışladık diyelim.“Lübnan’a asker göndermemiz Irak tezkeresinin reddedilmesinden çok daha büyük bir hata olur” yazılarını yazdığım (tezkere öncesi) günlerde bunun nedenini nasıl açıklamıştım ben:“Türkiye’nin durumu Ortadoğu’da Müslüman çoğunluklu bir ülke olarak BM barış gücü içindeki Avrupa ülkelerinden çok daha farklı. Hizbullah’ın yanında yer alması da sakıncalı veya tehlikeli, karşısında olması ve etkisiz hale getirilmesi için çalışması da... Lübnan’a gidildiği takdirde bir gün bu ihtimallerden biri mutlaka gerçekleşecektir.” Bunu söylerken aklıma gelen olasılıklardan biri, daha BM çokuluslu gücü Lübnan’da konuşlanmadan ortaya çıktı bile...CNN televizyonunda yayınlanan video bantta El Kaide’nin 2. adamı Eyman El Zevahiri “Önümüzdeki günler Allah’ın izniyle yeni olaylara gebe” dedikten sonra Lübnan’daki barış gücünü “İslam’ın düşmanı” olarak nitelemiş, “Biz de sizi vururuz” demiş.Buna karşılık yine “Teröre mi pabuç bırakacağız” diyebilirler tabii... Ama zaten halihazırda bir terör belasıyla uğraşırken başımıza bir yenisini, bile bile almanın, askerlerimizi ve kendimizi ateşe atmanın mantıkla ilgisi var mı onun cevabını da vermek zorundalar.
Cuma (8 Eylül) gününden bu yana devam eden “Kur’an’da tesettür/türban”la ilgili yazılarıma okurlarımın gösterdiği takdir ve ilgiye, gönderdikleri okuyamayacağım kadar çok mektuba teşekkür ediyorum.Önce din konusunda bilgisi olan ve aynı konuda sık sık yazan meslektaşlarım Ahmet Hakan (bu arada öğrenmiş oldum; isminin tamamı Ahmet Hakan Çoşkun’muş) ve Ruşen Çakır’a, sonra da Diyanet İşleri’ne sorduğum sorular Cumhuriyet Gazetesi’nden Prof. Emre Kongar’ın da katılımıyla güzel bir polemik olarak sürdü.Ahmet Hakan -ki bu arada dün yazdığı yazıya da teşekkür ediyorum- Kur’an’daki ilgili surelerde “Emrin nerede olduğu” sorusuna yine hiç girmese de kendince ilkeler açısından bir cevap verdi. VATAN yazarı değerli meslektaşım Ruşen Çakır en çok “türban/din/inanç” yazanlardan biri olmasına rağmen bu soruyu hiç üstüne alınmadı.Şimdi Diyanet İşleri’nin, birçok ayeti, sureyi baştan aşağı yeniden yorumladığı gibi Nur ve Ahzab surelerinin de doğru yorumunu, kelime kelime ele alarak topluma açıklamasını bekliyorum. Bu vazifeleridir.Daha “satranç oynamak günah mı”, “Bir araziyi gasp edip ekene o mahsul helâl midir” gibi sorular da gelecek ama önce birinci soruyu açıklamaları gerekiyor.MODERN KADIN UCUZMUŞ!“Neden bu kadar gerekli” sorusunun cevabı Ali Bulaç’tan gelmiş bile. Efendim bu güne kadar gerçek düşüncelerini “gazeteci, aydın insan” kimliği altında gizlemeyi başaran Bulaç, radikal İslâmcıların teorisyenlerinden sayılan (tanım VATAN’a aittir) Mısırlı Seyyid Kutub’u anmak için -her nedense- İstanbul’da düzenlenmiş bir toplantıda konuşurken asıl kafa yapısını bir cümlede ortaya koyuvermiş:“Bugün bilgi çok kolay ve ucuz ulaşılabilir hale geldi. Tıpkı modern kadın gibi. Modern kadına da bilgi gibi çok kolay ulaşılabilir”.Böyle bir cümle kurabilen bir anlayışla aynı mesleği paylaşmak bile çok üzücüdür.Evet, ortada bir ucuzluk var ama bu ancak gazeteciliğin, yazarlığın fazlasıyla ucuzlaması olmasın? Bu kadar sığ ve anlamsız konuşmalar yapmamak da basın mesleğinin ilkelerinden sayılmalıdır.Ali Bulaç; eğitimli, kendini geliştirmiş, erkeklerle eşit şartlarda çalışan ve yaşayan, okuduğunu anlayan, anlatmayı bilen “çağdaş kadın”ları magazin programlarında görülen değerlerini şaşırmış bazı kadınların imajıyla karıştırıyor olmalı. “Modern olmayan kadın” hangisi oluyor bu durumda? Tesettüre girmiş olanlar veya kara çarşaflılar mı?İşte bu anlayış nedeniyle, evliyken kocasını başkasıyla aldatıp ondan çocuk doğuran kadın (haberi hatırlayacaksınız), olay ortaya çıkar çıkmaz kafasına bir eşarp dolayıvermiş böylece bütün toplumun kınadığı macerasını mazur göstermeye çalışmıştır.Kafanın, namusun örtüyle ilgili olduğunu iddia edenlere güzel bir örnekti bu...Ali Bulaç ve onun gibi sığ düşüncelere sahip kişilerin, Kur’an’daki “örtülerini yakalarının üzerine salsınlar” veya “dış örtülerini üzerlerine yaklaştırsınlar” önerilerinin (emir değil) kadınları taciz eden ucuz erkekler nedeniyle indiğini hatırlamaları şarttır.Bugün ise, hukukun olduğu dünyada bu tür tacizlerin ağır cezaları var. Akıllı, eğitimli, çağdaş modern kadınlar kendilerini korumayı da biliyor ve başarıyorlar.Keşke saygısızlığın da ağır bir cezası olsaydı!*****Bunu okumak lâzım!İstanbul Yayınevi bana “Ahmet Hakan’a bir soru başlıklı yazınız üzerine, ilginizi çekeceğini düşündüğümüz...” diyerek bir kitap göndermiş:“Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din”... Kur’an Araştırmaları Grubu tarafından hazırlanmış olan ve 6.baskısını yapan kitap gerçekten çok aydınlatıcı görünüyor. Özellikle uydurma hadislerin ne kadar yanıltıcı ve tehlikeli olduğunu, anlatma açısından...Merak edenlerin (bence herkesin) okuması iyi olur.İnternette: www.kurandakidin.net adresinden de bilgiye ulaşmanız mümkün.
Cuma günü başladığım yazıya devam ediyorum. Ben “Kur’an’da saçı örtmekle ilgili bir emir nerede var” sorusunu (Nur ve Ahzab surelerini kastederek soruyorum sevgili okurlar, bunları yazıp yazıp bana göndermeyin lütfen) Ahmet Hakan’a daha önce 2 kez sordum; ortak bir röportajda ve televizyonda... Yine “ilkeler bazında” konuşabileceğini söyleyerek cevaplamadı.Eğer herkes kutsalı (hatırlatalım, burada “kutsal” olarak Kur’an’dan söz ediyoruz) kendine göre yorumlama hakkına sahipse her konuda görüşü olan ve sık sık din, türban yazan Ahmet Hakan’ın bu sûrelerle ilgili olarak neden kendine göre bir yorumu yok (veya belirtmekten neden ısrarla kaçınıyor?)Yok, çünkü din kitaplarını, herkesin kafasına göre yorumlaması mümkün değildir, olacak iş değildir. Dün de yazdığım gibi, ancak dini ve Arapçayı en iyi din alimlerinin yorumlarını inceleyerek doğru anlamaya çalışabilirsiniz.Ki benim bütün yapılmasını istediğim de bu... En iyi yorum hangisi ise bize oradan “bu emrin” gösterilmesi.Çok basit bir soru sordum; Nerede?Bu sorunun cevabı da Diyanet İşleri tarafından verilmelidir çünkü öğrenmek herkesin hakkıdır.Kadınların öncelikle hakkıdır çünkü “türban takan dindar, takmayan dindar değil”den başlayıp “takan namuslu takmayan ...”a varan bir dizi çağdışı ayırıma uğrayan onlar... Erkekler de öğrenmeli, çünkü kadınlara türban baskısı yapan da genellikle onlar. (Yalnız “Nasıl Örtündüler” kitabında bazı kadınların da bu baskıyı görev gibi kapı kapı gezerek yaptığı anlatılıyor.)Türban baskısı yaşamayan ve yapmayanlar ise dinin siyasete alet edildiği ve sonunda rejim haline getirildiği ülkelerdekine benzer şekilde, Erbakan’dan bu yana “kadın/türban/tesettür” dinleyip duruyorlar.Sanki din, inanç bir tek “kadının saçını örtmesine” endekslenebilirmiş gibi ne tarafa dönseniz bu konuyla burun buruna geliyor, dindar/dindar değil ayırımcılığıyla karşılaşarak haksızlığa uğradığınız bir yana, yaşadığınız ülkenin giderek Suudi Arabistan’a, İran’a, Afganistan’a benzediğini görerek ümitsizliğe kapılıyorsunuz.Öğrenelim o zaman... Prof. Ali Bardakoğlu en iyi din alimlerini görevlendirsin ve bize söz konusu ayetleri kelime kelime açıklayarak anlatsınlar.Örneğin Nur Suresi’nde “ayıp yerleri örtme” anlamındaki “ferclerini koruma”nın nasıl tepeden tırnağa tesettüre dönüştüğünü, türbana ve tesettüre dair kesin bir hüküm varsa nerede olduğunu, ayetlerin geliş nedenleriyle birlikte yorumlanması gerekip gerekmediğini, “kadınlar gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar” sözüyle “ziynet”in açıkça anlatılmış olup olmadığını, “söyle” ve “ey inananlar” hitapları arasındaki farkı, “hımar”ın net kelime karşılığının “başörtüsü” olup olmadığını (ve Arapça’da başörtüsü için kullanılan asıl isimleri) açıklasınlar.“Başörtüsü” olarak kullanılsa bile “yakalarının üstüne salsınlar, ziynetlerini göstermesinler” in anlamının nasıl “saçlarını kapatsınlar” haline dönüştürüldüğünü de...Ahzap Suresi’ndeki “cilbablarını üzerlerine salıversinler. Bu onlar için daha uygundur” cümlesinde “cilbab”ın “dış elbise” olup olmadığını ve “daha uygundur”un emir mi, tavsiye mi olduğunu anlatsınlar.Eğer emir ise Allah’ın resulünün “biat” eden kadınlardan neden tesettür, başörtüsü şartı istemediğini de açıklasınlar.Çünkü bunlar anlaşılmadığında iş İran’daki gibi karaçarşafa, saçını gösteren kadınların kırbaçlanmasına kadar varabiliyor.Laik, yani “insanların dini kendi özel alanları içinde yaşadığı, devlet işlerine dinin karıştırılmadığı” ülkelerde bile bir tek “türban” dan başlanarak harem-selâmlığa, türbansız olanlara saldırıya gelinebiliyor.Bu nedenle Diyanet’in önce Nur ve Ahzab surelerinin açıklaması, doğru yorumunu yapması, halkı aydınlatması mutlaka sağlanmalıdır.Aksi takdirde “türban” üzerinden yapılan siyasetin her üç günde bir işgal edilen gündemin, toplumda yaratılan kutuplaşmaların ve değişen Türkiye görüntüsünün sorumluluğunu siyasetçiyle paylaşacaklar!
Dün ‘İlk kadın şeyhülislam’ başlıklı yazımda Ahmet Hakan’ın ve Emre Kongar’ın “sorduğum soru”yla ilgili köşeyazılarından söz ettim. Son paragraflarda Kongar’ın da Hakan’ın yazdığı “kutsal”la ilgili üç ilkeye katıldığını, benim ise bunların sonuncusu olan:“Herkes kutsalı istediği gibi yorumlama özgürlüğüne sahiptir”e katılmadığımı belirtmiştim. Eğer bu “kutsal” bir dinin kutsal kitabı; meselâ burada konu edilen Kur’an ise... Üstelik Emre Kongar yazısının ilk bölümünde “Daha da kötüsü, bir takım politikacılar ve din bilgileri kendilerinden menkul yazarlar İslâm adına Allah’ın emirlerini, Kur’an’ı Kerim’i kendilerince yorumlayıp geniş halk kitlelerine kendi görüşlerini empoze etmeye çalışıyorlar” demişken.Demek ki ona göre de herkesin Kur’an’ı kendi kafasına göre yorumlaması doğru değil... Her insan dininde, inancında özgürdür, bunlar hepimizin bildiği gibi “Allah’la kul arasında” konulardır ama bu özgürlük Kur’an’ı milyonlarca şekilde farklı yorumlama özgürlüğü de sayılamaz.Sayılacak olursa işte o zaman din, inanç İslâmiyette (onu diğer dinlerden ayıran en önemli özelliklerden biri) ruhban sınıfı olmamasına, Allah’la kul arasına kimsenin girmesine izin verilmemesine rağmen aracıların, hacıların/hocaların veya tarikatların kontrolüne giriyor, din kuralları uydurma hadislerle bir korku, baskı unsuru haline getiriliyor ve böylece din amacından kolayca saptırılarak siyasi bir araç olarak bile kullanılabiliyor. Ve sonunda Fatih-Çarşamba’da görüldüğü gibi karaçarşafı, sarığı, şalvarı dinle bağlantılı zanneden, televizyon seyretmeyi bile günah sayan (Taliban da böyle düşünüyor), sonunda karaçarşaftan daha da iyisi olarak burkayı gören bağnaz, yobaz bir anlayış ortaya çıkabiliyor.Yani Ahmet Hakan’ın “Eğer tek bir yorum geçerli olsaydı bunca tarikat nasıl ortaya çıkardı” sözü aslında olumlu bir durumu değil bir yanlışı vurgulamaktadır.Din ve şartları; ayetler, sureler tartışılamaz değildir. 1500 yıl öncesinin Arabistan’ında; giyim kuşamın olmadığı, yoksul halkın tek bir “örtü”yü aile içinde paylaşarak kullandığı, hukuk, kanun, kural yoksunluğunda kadınlara ziynetleri ve cinsiyetleri nedeniyle saldırıldığı, kadının tüm haklarının erkeğe bağlı olduğu bir ortamda adaleti, düzeni de sağlamak, insanları tehlikelerden de korumak için inmiş ayetler değişen, gelişen dünya şartlarında din bilginleri tarafından yeniden tartışılıyor ve yeniden yorumlanabiliyor.ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ!Nitekim; medeni nikâh, kadınların eşit miras hakkına sahip olması, boşanmaların erkeğin sözüne değil hakimlerin kararına bağlanması (ki boşanma halinde eşit paylaşım da Medenî Kanun’a kondu ve Müslüman kadınların buna bir itirazı olmadığı gibi çoğunun hayatları kurtulmuş oldu), kurban kesimi, kadınların cenaze namazına katılımı, özel hallerinde Kur’an okuma, mescide girme ve hatta tavaf etme hakkının sağlanması, Kur’an’daki bazı ayetlerin aile içi şiddete (erkeğin kadına şiddet kullanması) dayanarak yapılamayacağı ve daha birçok konu yeniden yorumlandı. Bunların bazıları Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2002 yılındaki Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı sonuç bildirisinde de açıklandı.Başkan Mehmet Nuri Yılmaz bu toplantıdaki açılış konuşmasında Kur’an’ın (kargaşaya fırsat vermemek, halkı doğru şekilde aydınlatmak için) yalnızca “bilimsel yeterlilikleri ve dini hizmetleriyle kabul gören akademisyen ve din adamlarının görüşleriyle” yorumlanabileceğini, gereksiz gerginlik ve polemiklerin, tartışma ve yanlış anlamaların ancak böyle önleneceğini açıkça belirtmişti. Yılmaz bu konuşmada farklı yorumların bir zenginlik kaynağı olduğunu söylerken aynı zamanda bununla herkesin Kur’an’ı kendi kafasına göre yorumlamasını kastetmediğini de şu cümle ile belirtiyordu:“Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bizim arzu ettiğimiz husus, insanları tek bir akide ve inanç etrafında birleştirmek amacıyla gönderilen dinin, farklı anlayıştaki kişi ve grupların kendilerini meşrulaştırmak için kullandıkları bir araç olmaktan kurtarılmasıdır.” Başkan Yılmaz yine bu toplantıda “İstişare İslâm’ın özünde yer alan bir olgudur. Dini hayatımızın kompleks problemlerini teşhis ve çözümlemede, birikimlerimizi bir araya getirmeye ihtiyaç duyulacağı açıktır” sözleriyle “anlaşılmayan noktaların” ancak din bilginlerinin fikir alışverişiyle çözüme kavuşturulacağını vurgulamıştı.Demek ki “kutsal”ı herkes değil ancak din alimleri doğru yorumlayabilir. Hele de Kur’an gibi tek bir kelimenin (örneğin “örtü”, örneğin “ziynet”) birçok farklı anlama çekilebildiği Arapça bir kutsal kitabı... (Devam edeceğiz.)(Not: Alıntı yaptığım paragraflardan birinde Sayın Emre Kongar sanıyorum Ahmet Hakan’ın ismini yanlışlıkla Hakan Çoşkun olarak yazmıştı. Ben değiştirmek istemedim ama hatırlatmayı uygun görüyorum. Durum farklıysa bana bildirmelerini rica ederim.)
Ben şakayı, espriyi çok severim, onun için de herhangi bir konuda yapılmış olsa pek güzel katılır, espriyi sürdürürüm. Ama söz konusu “din, Kur’an” olunca şakayı bırakıp ciddi konuşmak lâzım.Öyle olmasaydı, beni yazısının başlığında ve içinde Şeyhülislâm ilân eden meslektaşıma fırsatı yakalamışken (kendi deyimi ile) bir fetva patlatırdım:“Bundan böyle Ahmet Hakan isimli reytingsever gazetecinin din, türban konularında yazı yazması caiz değildir. Yazdığı takdirde hemen yakalanıp ayaklarının altı şişinceye dek falakaya yatırılmalıdır.” Patlatırdım çünkü Ahmet Hakan yine reyting uğruna, son zamanlarda arttırdığı sarkastik üslubundan vazgeçmemiş ve kendisine (yalnız kendisine de değil, Ruşen Çakır’a, Diyanet İşleri’nin eski ve yeni Başkanlarına) sorduğum ciddi bir soru için “Şeyhülislâm Ebusuut Efendi tavrı” bile demiş. Kimbilir belki de “asıl soru” dan kaçmak için bu üslup daha doğru bir seçimdir.O 30 Ağustos tarihinde çağrıma cevap verdi ve yazdı, ben hemen yazamadım; araya Şırnak’ta şehit olan askerlerimizin haberi, “Lübnan’a asker tezkeresi” gibi konular girince kısa bir süre geçti ama elbette unutmadım.KONGAR’IN YAZISIİstesem de unutamam, zira 7 Eylül Perşembe günü de Emre Kongar Cumhuriyet’teki köşesinde “Basında türban, şeriat ve laiklik tartışmaları” başlıklı yazısında benim soruma ve Ahmet Hakan’ın cevabına geniş bir yer ayırmıştı.Önce her iki meslektaşıma da konuya ve yazıma ilgilerinden dolayı teşekkür ediyorum. (Hakan’ın yazısında görülen üslup problemi yazarların kendilerine ait bir sorundur, bundan gocunmaya gerek görmüyorum.)Özetlemeye çalışırsak Emre Kongar benim de sık sık altını çizdiğim gibi AKP döneminde siyasetten medyaya, belediyelere kadar her alanda dinin ve özellikle türbanın bilinçli olarak gündeme sokulduğuna, din tartışmalarının farklı görüşlerin dile getirilmesine yol açtığına değiniyor önce. Çok güzel bir yazı, bu nedenle (okumamış olanlar için) bazı bölümlerini olduğu gibi alıyorum.“Dini siyasete alet edenlerin ve toplumu kutuplara ayıranların farklı görüşlere tahammülü olmadığını, örneğin bütün dünyada ve Türkiye’de bir siyasal İslâm dayatması olarak kullanılan ‘türban’ın Allah’ın emri olup olmadığını, Kur’an’da bu emrin bulunup bulunmadığını tartışmak dahi istemediklerini” söyleyerek devam ediyor.KUR’AN’DA VAR MI, YOK MU?“Oysa” diyor “Pek çok din bilgini, ilahiyat profesörü hatta aralarında Diyanet İşleri’nden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın da bulunduğu pek çok politikacı bu emrin Kur’an’da bulunup bulunmadığının tartışmalı olduğunu söylüyor.” Daha sonra benim soruma ve Ahmet Hakan’ın cevabına geçerek Hakan’ın bu nedenle bana sataşmasının haksızlık olduğunu şu paragrafla anlatmış:“Ortada bir sürü gerçekten fetvacı rolüne soyunmuş din adamı ve politikacı cayır cayır Hakan Coşkun’un deyimiyle ‘Şeyhülislâmlık’ yaparken, konuyu tartışmaya açan Ruhat Mengi’ye yapılan bu yakıştırma yerine oturmamış, haksızlık olmuş.” Emre Kongar bunu haksızlık bulurken Ahmet Bey’in her türlü fetvacılığa ve dayatmacılığa karşı yazdığı üç ilkeye ise hak veriyor:1- Hiç kimse kutsalın yorumunu kendi tekeline alamaz.2- Hiç kimse kutsaldan anladığını topluma dayatamaz.3- Herkes kutsalı yorumlama özgürlüğüne sahiptir. (Ahmet Hakan bunda sonuna kadar özgür olduğumuzu yazmıştı.)Ben ilk iki ilkeye aynen katılıyorum ama sonuncuda hemfikir değilim; eğer bu “kutsal” dediğimiz “Kur’an” ise...(Yarın devam edeceğiz.)
Meryem S. 24 yaşında... Patronunun tecavüzüne ilk uğradığında 14 yaşındaymış, henüz çocuk sayılır.Tecavüz, hem de ellerini kelepçeleyip kırbaçlayarak, tırnaklarını söküp vücudunda sigara söndürerek... En adi hakaretlerle aşağılayarak. Bar, pavyon patronlarının karşısında konsomatris rolü oynamaya zorlayarak... Saçlarından tutup duvara savurduğu için diplerinin acısına dayanamadığı saçlarını kısa kesmelerini cani patronunun çocuklarından istemiş zavallı kız, düşünün.Üç aydır hastanede hâlâ yüzündeki morluklar, vücudundaki sigara yanığı izleri geçmemiş.Ve cani patron çıkmış bir de “Kendisi dövmemi istedi. Erkeklerle bakışıyordu” diye yığınla yalan sıralıyor.İşte adaleti tam olarak yerine getirmez, suçluları, ruh hastalarını cesaretlendirirseniz olacağı budur.Beni mahkemeye veren kanun yapıcılar gibi “Çocuk tecavüzlerinde de çocuğun rızası var mı araştırılsın” derseniz olacağı budur.Erkekler karılarını, sevgililerini veya göz koyduğu genç kızları en hunhar şekilde öldürüyor. Cinayetin, vahşetin arkası kesilmiyor.19 yaşındaki gencecik, pırıl pırıl kız öğrenciyi üniversitede öldüren katil “akli dengesi bozuk” raporuyla kurtulmuş. Ve işe bakın ki üç yıl tedaviyle turp gibi olmuş.Vay gidene... Şimdi yeni genç kızların peşine düşer, öldürür, dengesi bozuk raporu alır ve sonra yine iyileşir.Ne güzel bir çark, ne adil bir adalet değil mi?Bu canilere en ağır cezaların verildiğini, bir daha topluma karışmalarına da izin verilmeyeceğini duymak istiyoruz artık.Duymak istiyoruz sayın hakimler; anladınız mı?*****Ermeni olayında “beklenen”!Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin “Ermeni soykırımını kabullenmesi” şartını da ileri sürmesini ben yıllardır beklemekteydim ve söylemekteydim, nihayet oldu.Gerçi kendi içinden de itiraz sesleri yükseldi ve “Türkiye bunu asla kabul etmez” dendi ama bugünden sonra bir ileri bir geri adımlarla sık sık önümüze çıkaracaklardır.İngiliz Parlamentosu’ndan görüştüğüm isimlerin “Ermeniler hep burada, her gün konuşuyor, anlatıyorlar. Sizden kimseyi görmüyoruz” dediklerini yazalı, “Dışişleri nerede?” diye soralı kaç yıl oldu?‘Bu konuda yazılmış belgeleri, tehcir rakamlarını da içeren detaylı kitapları AB ve ABD’li parlamenterlere gönderin, Ermeniler yıllardır her şekilde faaliyet içinde, onlara olayları tek yönlü olarak anlattılar, etkilediler, siz de hiç değilse bu kadarını yapın’ diye tekrarlayıp durduk, hiç kimse kılını kıpırdatmadı.Kitapları Aysel Ekşi ve bazı gönüllüler, STK’lar kendi imkânlarıyla gönderdi. Kâmuran Gürün’ün “Ermeni Dosyası” kitabının İngilizcesinin kopya baskısını ben kendim yaptırıp gönderdim.Şimdi bizim büyük devlet büyükleri çıkıp “Bu kararı kabul etmeyiz” diyorlar.“Biraz geç kalmadınız mı” diyorum ben de!*****Perşembenin gelişi...Ne güzel atasözlerimiz var. Her olaya cuk diye oturan bir tane bulmuş bizden öncekiler...Hani bunca yıl sonra arasan daha uygununu bulamazsın.Ne demişler meselâ, “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.” Dün VATAN’ın ilk sayfasında çıkan, İstanbul’un göbeğindeki; kadınları karaçarşaflı, erkekleri cübbeli, sarıklı, “Karımın çıplak adam görmesini istemem, onun için televizyon izlemiyoruz” diyen vatandaşların yaşadığı Fatih-Çarşamba fotoğraflarını görünce hemen bu sözü hatırladım.Bu fotoğrafın yanına toplumu çağdaş değerlerden koparıp geriye çekmeye çalışan çabaları, uluslararası kuruluşların yaptığı araştırma raporlarındaki “AB’ye sempati azalırken İran’a artıyor” sonuçlarını da getirin. (Yüzde 34’ten yüzde 43’e çıkmış.)Perşembenin gelişi “Çarşamba”dan nasıl belli anlarsınız.Vereceğiniz her yanlış karar bu gelişi hızlandıracak, onu da unutmayın!*****43 yıl!Sevgili okurlarım, dün Atatürk’le ilgili yazımda ufak bir hesap hatası yapmışım; okurken farkına vardım. Rapor 1933’te yazılmış, 30 yıl “gizlilik kaydı” nedeniyle açıklanmamış. Yani 1963 yılından bu yana tam 43 yıldır (ben 33 yıl yazmışım) ABD Dışişleri Bakanlığı’nda duruyor.Ve ne tesadüf ki ancak bugün birinin dikkatini çekiyor.Her neyse, hatadan dolayı özür dilerim.
Bu kadar TESADÜF fazla gelmiyor mu size de?Önce BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) çerçevesinde bir “ılımlı İslâm” lâfı çıkardılar ortaya ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki İslâm ülkelerine iyi bir örnek olacağını düşündüler, planladılar, açıkladılar.Sonra adamları Samuel Huntington Türkiye’ye gelerek bize “Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeni” teorilerini beyin yıkama yöntemiyle empoze etmeye çalıştı:“Zaten AB’ye girme ihtimaliniz milyonda bir bile değil. En iyisi siz Ortadoğu’daki -kendi dininize, kültürünüze yakın- ülkelerle birlik olun.” Ve en sonunda da Condolezza Rice “Ortadoğu’ya yeni bir şekil vermenin zamanı geldi” dedi.Amerika dünyanın istediği ülkelerini ve Ortadoğu’yu hamur gibi yoğurup yeni şeklini verirken Türkiye’nin modern, laik, demokratik, Atatürk’ün izinden yürüyerek akılcı çizgisini (bütün dalgalanmalarına, krizlerine rağmen) koruyan, onun ilkeleri etrafında bütünleşen bir topluma sahip olması ve bir hukuk devleti olması, özellikle AB’nin içinde yer almak istemesi aslında pek işine gelmiyor.Daha kolay yönetilebilmesi ve üstelik Ortadoğu’daki diğer İslâm ülkelerine benzer hale getirilebilmesi için satrancı iyi oynamak, doğru zamanda doğru hamleleri yapmak, kıvamı tutturmak lâzım.İlk adımda, nasıl dönüştürüldüğünün farkına bile varmadan laik Türkiye her gün, her konuda dini söylemlere sahne olmaya başladı. Din insanların özel alanından çıkarılarak siyasete, Meclis’e, gündeme taşındı.Anayasa’nın en değişmez maddesi olan “laiklik” maddesinin “değiştirilmesi” bile gündeme getirildi.Laikliğin anlamı çarpıtılarak yalnızca “Müslümanlıkla ilgili bir kısıtlama getiriyormuş gibi” anlatıldı.Toplum siyasetçilerin eliyle çok dindar, az dindar, laik/dinci gibi kutuplara bölündü.Bütün bunlar olup biterken zayıflatılamayan, her türlü çabaya rağmen toplumu bütünleştirici, birleştirici özelliğini koruyan bir tek Atatürk kaldı.KOCA 33 YIL VE BİR VARSAYIM!Bu güzel vatanı yoktan var eden, milletine bir cennet ülke sunan Atatürk... Onun dışında ortam hazırlanmış vaziyette. Ve şimdi de sıra onda.1932-33 yıllarında Ankara’da bulunan ABD Büyükelçisi Charles Sherill’in o yıllarda ABD Dışişleri Bakanlığı’na verdiği ve Atatürk’ün ağzından olduğunu iddia ettiği (zira Büyükelçi’nin kendisi bile raporun sonunda Ata’nın “Hiç bir zaman kendi özel dini inançlarını bir yabancıyla konuşmadığını” söylediğini yazmış. Ankara’da yalnızca bir yıl kalan bir Amerikalıya neden güvensin, orası meçhul) yazılı rapor tam da şu sırada ortaya çıktı.“30 yıllık gizlilik kaydı” biteli 33 yıl olmuş, bugüne kadar kimse açıklamamış, kimsenin dikkatini çekmemiş ve şimdi birden bire araştırmacı yazar Rıfat Bali’nin dikkatini çekmiş.Nur içinde yatsın, ünlü tarihçi Cemal Kutay Atatürk’ü tanımış biriydi; onun dine, inanca çok saygılı olduğunu, cenazesinin de her Müslümana yapılan törenle defnedildiğini sık sık anlatırdı.Bu raporda ise Sherill, Atatürk’ün yalnızca Allah’a inandığını söylediğini yazmış. Aynı zamanda Atatürk’ün hayatta olduğu 1933 yılında Ayasofya Camii’nde Kadir Gecesi’ni anlatırken çok sayıda Müslümanın ibadeti için “... İslâm dini Türkiye’de engelsiz veya ruhani müdahale olmaksızın en yüksek noktasında bulunuyor” demiş.HERKES İNANCINDA ÖZGÜRDÜR. O DA...Aslında elbette Atatürk’ün dini, inancı, her kul gibi sadece kendisine aittir. Ama bu rapor (her ne kadar 33 yıldır kimsenin çıkarmaması hiç akla yakın gelmiyorsa da) eğer doğruysa onun döneminde de herkesin dininde, ibadetinde özgür olduğu orada açıklanmış.İyi düşünülecek olursa ve yine varsayımla konuşalım; eğer bu rapor doğruysa, kimbilir belki de O’nun yalnızca Allah’a inanıyor ve bütün dinlere eşit mesafede duruyor olması bugün Türkiye’nin “laik-demokratik rejime sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke” olmasının nedenidir.Bir de farklı açıdan bakın olaya... Onun anısına zarar vermek isteyenler bu (her nasılsa 63 yıl beklemiş) bilgiyi kimbilir nasıl çağdışı yorumlarla kullanacaklardır!