Ne enteresan bir çelişkidir ki PKK ile çok yakın bağlantısı olduğu bilinen DTP’nin, terör örgütüne “silahları bırak” çağrısı yaptığı günün hemen ertesinde Diyarbakır’da bir PKK bombası 7 kişiyi öldürüyor, 17 kişiyi yaralıyor.
Aralarında çocukların ve hatta 1 yaşında bebeğin bulunduğu 7 ölü...
“Peki nedir istediği bu kanlı örgütün, neden masum insanları öldürüyor?” sorusunu sorduğunuzda hiç kimse, bu örgüte yakın olanlar da net bir cevap veremiyor; kem, küm edip lâfı geveleyip duruyorlar.
Dün VATAN’da 38 yaşındaki terör gazisi (boynundan aşağısı felç) “Ben de eşim de Kürt kökenliyiz” diyordu. Öldürdükleri askerlerin, bomba koyarak katlettiği Diyarbakırlıların da çoğu Kürt... O zaman derdi nedir bu örgütün; hem “Kürtlerin hakkı için yapıyoruz” mazeretine sığınıp cinayet işlemenin, hem de bu acımasız katliamlarda Kürtleri de öldürmenin nasıl bir mantığı vardır?
Daha önce 30 küsür bin ölüme sebep olarak yapamadığını, bugün aynı yöntemle elde edebileceğine nasıl inanabilir?
PKK’nın istediği, Kürt/Türk demeden öldürerek sadece “terör örgütü” kimliğini sürdürebilmek ve APO’nun krallar gibi yaşatıldığı odasında güç kazanmasını, böylece muhatap alınmasını sağlamak mıdır?
Bir yanda bu cinayetler sürüp giderken, Başbakan Erdoğan’ın kalleş saldırılarla ve topraklarımıza teröristler tarafından -her nasılsa- kolayca döşenen mayınlarla canını yitiren askerlerimizin ailelerine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demesi elbette onu şehit aileleri ve toplumun büyük kesiminin gözünde çok zor duruma düşürdü.
Ok yaydan, söz ağızdan çıktıktan sonra ne söylese, ne kadar U dönüşü yapsa bu büyük hatayı tamir edemedi.
“Ancak şehit evlatlarımızın mezarını temizlerken huzur buluyoruz” diyerek şehit mezarlığını temizleyip, süsleyip “ev”e çeviren...
“Ağlamaktan göz pınarlarımız kurudu” diyen şehit aileleri affetmedi.
BİR SİNSİLİK VAR AMA...
Ve arkadan bir “sinsi plân” hikâyesi ortaya çıkarıldı.
Bu plâna göre sözüm ona “Terör örgütü ‘Vatan sağolsun demeyeceğim’ diye feryat eden ailelerle bağlantı kurmak, onları kullanmak ve vatandaşla devlet arasındaki bağları kopartmak istiyor”du.
Başbakan ise bu sinsi plânı engellemek için özellikle sert konuşmuştu.
Biraz rasyonel olabilen, mantık yürütebilen herkes bu açıklamanın anlamsızlığını farkeder.
Hiçbir şehit ailesinin kendini kullandırmayacağını, çoğu “Diğer erkek evlatlarımız da mücadeleyi sürdürecek” diyen bu ailelerin PKK’yı veya aracılarını yanına yaklaştırmayacağını bilir.
Başbakan Erdoğan çıkıp “Hata yaptım, asla bunu kastetmemiştim, ağzımdan kaçtı” diyerek özür dilese çok daha fazla kabul görebilirdi.
Ama her gün masum insanların öldürüldüğü, her gün yeni şehitlerin verildiği ve üstelik hâlâ ciddi bir terörle mücadele projesinin duyulmadığı bir ülkede toplumu saf yerine koymak, duygularını biraz daha zedelemek kabul edilir gibi değil!
“AFGANİSTAN” DEMİŞTİNİZ SAYIN BAŞBAKAN!
Üç gün önce gazeteler Afganistan’da Taliban’ın toparlanması ve ülkenin yarısında kontrolü ele geçirmesiyle Nato güçlerinin büyük kayıplar vermeye başladığını yazdı. VATAN haberi “Afganistan Irak’tan beter oldu” başlığıyla vermişti.
5 günde 20 asker ölmüş ve NATO “Türk askerinin de yer aldığı 2 bin kişilik takviye birlik istemiş.”
İki yıl Afganistan’da görev yapan Hikmet Çetin ve Türk diplomatlar buna karşı çıkıyor. Askerimizi Afganistan’da, Lübnan’da ateşe atmaya aslında halkın büyük çoğunluğu karşı çıkıyor.
Öte yanda Bush “Ortadoğu projesi” nin içine İran’ı da kesinlikle katacağını “Ortadoğu’da nükleer diktatörlere izin vermem, düşman bir İslâm imparatorluğu kurmak istiyor” sözleriyle açıkça anlatıyor.
Helsinki’de bir toplantı sırasında İspanya Başbakanı Zapatero ile görüşen Chirac’ın (açık unutulan mikrofondan); “BM barış gücünün geleceği hakkında endişeliyim” dediği basın mensupları tarafından duyuluyor.
Bilmem ki Başbakan Erdoğan hâlâ “Biz Afganistan’a da barış gücü gönderdik, bir şey olmadı” demeye devam edecek mi?
Askerimizi BM barış gücü ile bütün bu gelişmelere rağmen ateşe atmaya cesaret edebilecek mi?
Bu konudaki yanlış kararın sorumluluğu çok ağır olacak, edecekse ona göre etsin!
“BİZ DE SİZİ VURURUZ”
Afganistan örneğini unuttuk, “Afganistan’a da barış gücü gönderdik” diye böbürlenenleri bağışladık diyelim.
“Lübnan’a asker göndermemiz Irak tezkeresinin reddedilmesinden çok daha büyük bir hata olur” yazılarını yazdığım (tezkere öncesi) günlerde bunun nedenini nasıl açıklamıştım ben:
“Türkiye’nin durumu Ortadoğu’da Müslüman çoğunluklu bir ülke olarak BM barış gücü içindeki Avrupa ülkelerinden çok daha farklı. Hizbullah’ın yanında yer alması da sakıncalı veya tehlikeli, karşısında olması ve etkisiz hale getirilmesi için çalışması da... Lübnan’a gidildiği takdirde bir gün bu ihtimallerden biri mutlaka gerçekleşecektir.”
Bunu söylerken aklıma gelen olasılıklardan biri, daha BM çokuluslu gücü Lübnan’da konuşlanmadan ortaya çıktı bile...
CNN televizyonunda yayınlanan video bantta El Kaide’nin 2. adamı Eyman El Zevahiri “Önümüzdeki günler Allah’ın izniyle yeni olaylara gebe” dedikten sonra Lübnan’daki barış gücünü “İslam’ın düşmanı” olarak nitelemiş, “Biz de sizi vururuz” demiş.
Buna karşılık yine “Teröre mi pabuç bırakacağız” diyebilirler tabii... Ama zaten halihazırda bir terör belasıyla uğraşırken başımıza bir yenisini, bile bile almanın, askerlerimizi ve kendimizi ateşe atmanın mantıkla ilgisi var mı onun cevabını da vermek zorundalar.

