Türkiye kadına karşı şiddetin giderek arttığı, en hunharca tecavüz ve cinayetlerin işlendiği bir ülke oldu.Bir de “neden bu yıl az turist geldi” diye merak ediyoruz. Siz olsanız can ve mal güvenliğinin olmadığı, her gün en vahşi cinayetlerin işlendiği bir ülkeye gitmek ister misiniz?Kendi vatandaşlarının bile kapkaçtan başlayıp plajda saldırıya uğramaya varan türlü şiddet olaylarından yaka silktiği, sokağa çıkmaya korkar hale geldiği bir ülkeye?Ceza kanunlarının değişmesini, cezaların arttırılarak caydırıcı boyuta getirilmesini bu nedenle; korkmadan yaşayabilmek, güvenli bir ülkeye sahip olmak için istedik.CEKETE ETİKET Mİ?Kanunlar değişti, cezalar ağırlaştırıldı, gel gör ki hâlâ doğru dürüst uygulanamıyor. Onun için “18 yaşındaki Yasemin Çetin’i öldüren baba ile ağabeyin ağırlaştırılmış müebbet hapis” isteğiyle yargılanması sevindirici bir haber.Töre cinayetlerinin hep Güneydoğu’da veya buradan göçen kişiler tarafından işlendiği yapılan araştırmalarla ortaya çıktı. Televizyon gibi yaygın bir iletişim aracıyla o bölge insanına sürekli eğitim verilmesi, yasaların da iyice duyurulması gerekirken çözüm, marka ceketlerin içine “Kadına karşı şiddete son” amblemi koymakta aranıyor. Hani yapılmasın demiyorum ama bana biraz komik geldiğini de itiraf etmeliyim.İşe giderken oğluna “Kardeşini öldür, namusunu temizle, sen yapmazsan ben yapacağım” diyen cani bir babayı “şiddete son” etiketiyle durdurmak mümkün müdür?Hasta anlayışa bakın ki 16-17 yaşındaki bir kıza tecavüz eden enişteyi değil, zaten dehşeti yaşamış ve ne yapacağını bilemeyen zavallı kızı cezalandırarak namus temizlemeyi düşünüyor.Suçlu hep kadın!Suçlu hep mağdur taraf!Bu korkunç anlayış ve gidiş ancak hukukun işletilmesiyle ve eğiterek, cahil ve hasta kafalara doğruyu ısrarla göstererek çözülebilir.Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dava çok önemlidir ve sonucu bundan sonrası için de örnek teşkil edecektir.*****“Cıs” bir soru!İki gün önce Ahmet Hakan ve Ruşen Çakır’a bir soru sordum. Aslında bu soru yalnız onlara değil “türban” diye tutturarak dini, inancı, dindarlığı sadece kadın tesettürüne bağlayan ve demokrat olma adına sürekli “Dindarlar inancını özgürce yaşasın” edebiyatı yapan herkese sorulmalıydı.Ama bu meslektaşlarımız dini, Kur’an’ı daha iyi inceledikleri için onlara sorulmuştu.Sebebi ise şu; bu ülkede dindar Müslümanlar, fazla dindar olmayan ama eksiklerinin hesabını Allah’a vereceğini bilen Müslümanlar, Müslüman olmayanlar veya hiç inanmayanlar, herkes özgür (şu anda)...Bütün sıkıntı ve kavga ise bir tek “kadının türbanına” kilitleniyor.Soru şuydu: Kur’an’da kadının saçını örtmesi veya tepeden tırnağa tesettüre girmesi ile ilgili bir emir var mı?Dine önem veren bir ailede yetiştiğim, Kur’an’ı da incelediğim için anladığım kadarıyla açıklamıştım da: Nur ve Ahzab surelerinde “örtüleri yakaların üstüne indirmek” veya “omuzlara almak”tan söz ediliyor. Ama ilgili surelerin hepsi birlikte okunduğunda, bunun halhal, kolye, bilezik gibi kıymetli takıları örtmek ve tehlikeden korunmak için olduğu anlaşılıyor. Hatta “Ey inananlar” yerine “Söyle” başlığıyla geldiği için Hz. Muhammed’in etrafındaki, o yıllarda yaşayan insanların kastedildiği de belli.Yani “saçı örtmek”le ilgili hiçbir emir yok.Bunu neden kimse açıklamıyor?Devamlı “türban” yazanlar, “türban”ı bir dindarlık veya namus kalkanı gibi empoze edenler neden sıra bu konuya geldiğinde susuyorlar?Susuyorlar çünkü çeşitli yorumları yapılan Kur’an’ın hiçbir yorumunda saçı örtmekle, tesettüre girmekle ilgili bir bilgi yer almıyor.Bu durumda da ne başörtüsü veya türban takanlar daha dindar, ne de takmayanlar daha az dindar sayılabilir.Bütün samimiyetimle öğrenmek istiyorum, bu emir nerede?Meslektaşlarımız “cıs” sayarak dokunmak istemiyorlar, oysa din de baskıyla değil, öğrenerek, tartışarak anlaşılabilir. Onların yerine mesela Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ve eski Başkanı Süleyman Ateş halkı neden aydınlatmıyorlar? (Bu soruyu sormayı sürdüreceğim.)
İstanbul’un en modern semtlerinden birinde bulunan, Türkiye’nin en çağdaş üniversitelerinden birinde öğrenci bir gençle konuşuyorum.“Bizim okulda da harem-selâmlık oturuluyor. Tarikatların desteklediği çok sayıda öğrenci var” dedikten sonra devam ediyor (kelimesi kelimesine aynen aktarıyorum):“Aralarında Özbekistan, Azerbeycan gibi ülkelerden gelenler de var. Tarikatlar, gelir gelmez hemen onları maddi olarak desteklemeye başlıyor, sponsor oluyor ve ‘Bizim davamızı savun’ diyorlar. Tarih dersinde Atatürk’ün adı geçince alay edenler oluyor. Birileri susmalarını söyleyecek olursa ertesi gün hepsine birer e-mail geliyor; ‘Kaşımayalım sizi’... Ramazan’da oruç baskısı yapıyorlar. Kendileri kadar dindar olmayan öğrencilere Kur’an hediye ediyor ve ‘Size Müslüman gibi yaşamayı öğreteceğiz. Tanrı yolunu keşfedeceksiniz’ diyorlar.” Bu öğrencilerin sadece masumâne ‘dindarlığa teşvik’ peşinde olmadığını “Mısır’a El Eser’e, Suriye’ye gideceğiz. Davamız için çalışacağız, bu rejimin değişmesi lâzım” dediklerini anlatan öğrenci bu noktada duruyor ve omuzlarını silkerek endişeli bir yüz ifadesiyle ekliyor: “Herkesin bu faaliyetleri böylesine hafife almasını anlamıyorum, biz en çağdaş üniversitede baskıdan korkar hale geldik, ağzımızı açamıyoruz.” Bugünlerde birçok meslektaşım, son yıllarda “din üzerinden yaratılan kutuplaşmalara”, bunun sonucunda ortaya çıkan olaylara bakarak tek çarenin elbirliğiyle bu kutuplaşmayı ortadan kaldırmak ve “birlikte yaşama kültürü oluşturmak” olduğunu söylüyorlar.Çok doğru ve keşke olabilse ama çok mümkün görünmüyor. Aslına bakarsanız Necmettin Erbakan ortaya çıkıp (yakın siyaset arkadaşlarının da sonradan açıkladığı gibi) dini, inancı siyasete alet etmese, “kanlı mı olur, kansız mı”, “çikolata kağıdına sararak yutturacağız” gibi sözlerle işi rejim düşmanlığına kadar vardırmasa ve kendisinden sonra da yanında yetişen adamları bir yandan değiştiklerini iddia ederken diğer yanda din üzerinden siyaseti sürdürmeselerdi bu ülkede zaten “birlikte yaşama kültürü”nde bir sorun yoktu.Olsa bile bunlara zaman içinde uzlaşarak, anlaşarak çözüm bulunabilirdi.Şimdi tekrar o noktaya dönmenin zorluğu ise olayın sadece “dine farklı bakış”tan veya “farklı yaşam tarzı”ndan kaynaklanan bir sorun değil tümüyle siyaset haline gelmiş olması.Toplumu kendi haline bıraksalar farklılıklar çok daha kolay uzlaşabilir, sorunlar çok daha kolay çözülebilirdi. Bırakmadıkları ve dini siyasallaştırmayı sürdürdükleri içindir ki “birlikte yaşama kültürü oluşturmak” sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.İnanmayanlar üniversitelerde, liselerde neler olup bittiğini, ilkokul öğrencilerine okutulan sözlük ve kitapları biraz daha yakından incelesinler. Sadece bunlar bile sorunu anlamaya yeter!*****Yaşından utanma da mı bitti?AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, CHP Grup Başkan vekili Haluk Koç’a “Yanlış bir seksüel tercih içindeymiş gibi konuşuyor” dedi biliyorsunuz.Koç ise doğal olarak çok kızdığını belirten bir cevap vermiş ama yine de terbiyesini bozmamış ve “Bu sözlerin takdirini kamuoyuna bırakıyorum. İnsanlar üsluplarıyla aynı değerdedir. Ben sokak çocuğu üslubuna düşmeyeceğim” demiş.Şimdi bırakın “o parti-bu parti”yi, tarafsız gözle olaya bakın. Yaşlı başlı ve üstelik koca bir ülkenin yönetimine yükselmiş bir siyasetçi, kendisinden daha genç bir başka siyasetçiye Meclis çatısı altında eşcinsellik iması yapıyor.Hem de konuşma tarzını beğenmediği için...Olaya bakın ve söyleyin “başı böyle olan balık” ayağa kadar kokmaz mı?Saygısızlık, şiddet okullara kadar inmez mi?Mehmet Fırat ismindeki şahsı yalnız Haluk Koç veya basın değil, kendini bilen herkes kınamalıdır. Hiç şüphesiz kınamaktadır da...Eskiden insanlar yaş aldıkça olgunlaşırlardı, Türkiye’de artık bu bile tersine gidiyor galiba!
Sonunda olacağı buydu, siz bir yandan “AB’ye girmek, çağdaş medeniyetler düzeyine çıkmak istiyoruz” deyip diğer yanda cumhuriyet öncesine dönmüş bir Türkiye tablosu yaratır, Türk toplumunu köktendinci İslamî rejim toplumlarına benzetmeye çalışırsanız o ülkeler de süreci hızlandırmak için ellerinden geleni yaparlar, ki yapmaya başladılar!Haber yanda: İran türban nedeniyle eğitim hayatını sürdüremeyen Türk öğrencilere burs vereceğini açıklamış. Onları “ücretsiz okutmak üzere” İran’a davet ediyormuş. Kimbilir ne vatana, millete yararlı öğrenciler yetiştireceklerdir Türkiye için (!)Efendim, daveti yapan Bilim-Araştırma ve Teknoloji Bakanlığı amaçlarının “Müslümanlar’ın dini haklarını Batı tarzı yaşama karşı savunmak” olduğunu bildirmiş. Buna ancak Tamer Karadağlı’nın “Çocuklar Duymasın” dizisinde yaptığı gibi “Ba, ba, ba, ba” ile cevap verilebilir.Sevsinler sizin “dini hakları Batı tarzı yaşama karşı savunma”nızı! Sadece bu cümlede iki büyük hile var: Birincisi Türk insanının Batı’ya çevirdiği yüzünü ve umudunu tekrar kendi düzenlerine döndürmek... İkincisi ise onların “dini hak” dediklerinin sadece karaçarşaf olması...Dikkat edin; türban veya tesettür kıyafeti bile kabul edilmiyor, İran’da din öyle korkulacak, hele de kadınlar için dehşetli korkulacak bir baskı haline getirildi ki karaçarşaf giymeyen kadın coplanıyor. Hafızanızı yoklayın, çabuk unutuyoruz haberleri; Ahmedinecad iktidara geldikten kısa süre sonra ilk eylemlerinden biri karaçarşaf yerine başörtüsü ve tesettür kıyafeti giyen kadınları, kadın polislere coplatmak oldu.Sonra kadınlara stadyumda maç izlemek, erkeklerle yanyana oturmak bile yasaklandı. Maç izlemenin yasaklanma nedeni de “futbolcuların bacaklarının şortun altında kalan kısmını görmeleri” idi. Daha bilmediğimiz kimbilir neler var... Şimdi baktılar ki Türkiye’de gidiş hızla İran, Fas, Afganistan, Suudi Arabistan yönüne kaymakta, müdahalenin tam zamanıdır.Zaten baskıdan, cop korkusundan bunalıp tatilde Türkiye’ye kaçan ve sınırdan geçer geçmez çarşafını atıp hiç değilse kısa bir süre için “inancını kendi ölçüleri içinde, Allah’la kul arasında” yaşamayı tercih eden İranlı kadınlardan rahatsızlardı. Son zamanlarda yalnız onların değil, Arap ülkeleri insanlarının da özgür, demokratik bir Müslüman ülke olarak tatil için Türkiye’ye koştuklarını da görüyorlardı.Mollalar hiç önlerinde böyle bir örnek isterler mi? Tabii bu ekonomik yönden imkânsızlık içinde olan veya çocuğu sınav kazanamamış ailelere parlak bir teklif olarak görünecek. Ama sonuçta unutmamaları gereken bir şey de var; dönüşte çocuklarını “tanıyamayacak kadar değişmiş bulma” ihtimali.Ayrıca... İran’a gitmeye niyetlenen öğrenciler ve aileleri, ilerleyen günlerde bursun yanında cop da verilip verilmeyeceğini önceden sormalılar. Biz her fırsatta “din kardeşlerimiz” diye Müslüman ülkelerin yardımına koşmak isterken onların yardım bahanesiyle Türkiye’ye molla felsefesi enjekte etme, beyin yıkama çabalarını görmemiz iyi oluyor bence.Hiç değilse belki biraz kafa yormamızı sağlar!*****Çakkıdı’ya dava mı, güldürmeyin yine!Sezen Aksu, sözlerini yazdığı ve Kenan Doğulu’nun seslendirdiği “Çakkıdı” şarkısı yüzünden Talim Terbiye’nin kendisine dava açacağını söylemiş. Ve, ve inanın bana tam da aklımıza gelen şeyi sözlerine eklemiş:“Durup dururken yazmıyorum. Sabah programlarından besleniyorum.” Bırakın bir Sezen Aksu şarkısının sözlerinden dolayı yargıya götürülmesini, eğer şarkı, türkü vs bu kadar dikkatle izleniyorsa şimdiye kadar ne porno klipler, şarkılar gördük biz... Yıllardır sabah programlarında ne ağza alınmayacak küfürler, ne pavyona yakışır çıplaklıktaki kadınlar, ne yatak hikayeleri ve sohbetleri dinledik. Sezen Aksu gibi, çoluk çocuk ailece beslendik (!)Neredeydiler acaba?Çakkıdı şarkısı müziğiyle ve sözleriyle ilk günden hit olmuş ve zararlı sayılacak bir anlam içermeyen bir şarkı... Piyango ona mı vurdu, yoksa yine her başarıda olduğu gibi burada da darbe başarının kendisine mi?Eğer yargıya götürecek bir şeyler arıyorlarsa davayı önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara “öğrencilerin ufkunu açmak için” tavsiye ettiği 100 Temel Eser’e açsınlar. Bilmeceleri bile dine dayandıran, İslâmî dille yazılmış ve argonun, küfürün zirvesine çıkmış “Türk Bilmecelerinden Seçmeler” kitabına ve “Deyimler Sözlüğü”ne açsınlar.“Minder” kelimesini “Gel bizim eve koyum k.çına” diye anlatan kitapların çocuklara “ufuk açmak için” Bakanlık tarafından önerildiği bir ülkede “Çakkıdı”nın lâfı bile olmaz!
Baskı, korkutma, şantaj; kısacası zorbalık ve terör estirme Maşallah her alanda toplumsal yaşamda alışkanlık haline geldi.Bunların üstüne yeterince gidilmediği, cezaları “bir daha böyle şeylere cesaret edemeyecekleri ve aynı yola sapacak diğerlerine örnek olacak şekilde” verilmediği zaman kötü alışkanlıklar hızla yayılır. Zira kolay yoldur bu... Aynen rüşvet gibi, hatta bunda maddi bir kayıp da olmadığı için daha kolay gelir ahlâk kalitesi bozuk insanlara...İki gün önce VATAN’da Alper Uruş’un hazırladığı bir haber zorbalığın, terörün müzik piyasasına bile sıçradığını anlatıyordu.Kral TV Medya Grup Başkanı Yüksel Evsen; müzik yapımcıları, şarkıcı akrabaları tarafından kliplerinin çalınması için her türlü tehditle karşılaştıklarını açıklamış. İnanılır gibi değil; bunu yapanlar arasında “Sizi ekmeğinizden ederim”den başlayıp “Bir süredir abimin klibini çalmıyorsun, senin ayaklarına sıkarız. Cami duvarına pisleme” diyenler, arayarak bu işleri sevmediğini (hangi işler pardon?) söyleyen bir parti kurucu üyesi, İçişleri Bakanı veya Başbakan’ın adını vererek tehdit edenler varmış.Daha neler duyacağız bakalım? Bunların onda biri, tek bir imâ Avrupa ülkelerinin müzik, klip listelerinde olsa “skandal” haberleri ayyuka çıkardı.Şimdi insanın aklına şöyle bir soru geliyor: Acaba bugüne kadar işler böyle yürüyordu da bunları yapmayacak bir yönetim gelince avantaya alışmış beylerin, hanımların keyfi mi kaçtı?İyi o zaman, dağ başında yaşıyorsak ve işler böyle terörle, zorbalıkla yürüyecekse, devlet güvenliği sağlayamayacaksa bunu açıklasınlar da Amerikan filmlerindeki “eski Batı” da olduğu gibi herkes başının çaresine baksın. Dehşet ki ne dehşet!YALIN EVLENMİYOR!Dün VATAN’da “Yalın’ın yakında Londra’da evlenme ihtimali” ile ilgili haberi görünce kendisini arayarak ‘benim niye haberim yok’ diye sordum. Bilirsiniz Yalın sevdiğim, yeteneği, özellikleri, mesleğine ve topluma saygısıyla takdir ettiğim genç sanatçılardan biridir.“Londra’da evleneceği” haberi için “Artık Londra’ya dönmeyeceğini, bundan sonra Türkiye’de olduğunu ve yeni albümü için çalışacağını” anlattıktan sonra şöyle devam etti:“Bunları da söyledim daha önce, en az 35 yaşıma kadar evlenmeyeceğimi de... Şu anda ne evlenmesi, ben sadece işimle, okulumla meşgulüm. Eğer 40 yaşına kadar hayatımda kimse yoksa çocuğum olması için evleneceğim.” Habere üzülen Yalın hayranlarına duyurmuş olalım.KADIN GAZETECİLERE HAKARET YOK!Yalın’dan sonra Serdar Ortaç’la konuşarak ona konserde kadın gazetecilere hakaret ettiği haberinin doğru olup olmadığını sordum. Zira çok uzun yıllardır yakından izlediğim, tanıdığım, “ağzından çıkanı kulağının duyduğu”nu bildiğim akıllı bir sanatçıdır Serdar Ortaç... Bir yanlış anlamaya, hataya kurban gitmesini istemediğim gibi, kadın gazeteci olarak da merak ederim gerçeği...Şunları anlattı: Harbiye konserinde önünde kadın gazetecileri (Şengül Balıksırtı ve Sema Denker) görünce aklına Frank Sinatra’nın bir filmi gelmiş. Bu filmde Sinatra Avustralya’da bir kadın gazeteciyle tartışıyor ve bu gazeteci bütün basın derneklerini ayağa kaldırarak Sinatra aleyhinde bir kampanya başlatıyor, Sinatra buna rağmen özür dilemiyormuş. Ortaç bunu aktardıktan sonra; “Koskoca Frank Sinatra gaflarıyla tanınırmış, gazeteciler isterlerse onu bile gaflarına pişman edebiliyorlar, ben de arada sırada gaf yaparım ama kadın gazetecilerimiz yine de beni izlemeye gelirler” demiş. Daha sonra da Balıksırtı ve Denker’in konseri terkettiğini öğrenmiş.Sözlerinin yanlış anlaşıldığını, bu espriyi onlara da hoş bir pay çıkarmayı düşünerek kullandığını ama sonunda üzüldüğünü söyledi.Bunu da Serdar Ortaç’ın kadın gazetecilere hakaret ettiğini düşünen meslektaşlarıma duyurmuş olayım.Aksi doğru olsaydı Ortaç’a ben de kırılırdım ama bugüne kadar böyle bir hata yapmamış sanatçılarımıza haksızlık yapmak da istemeyiz!
Başlıktaki cümle “dili olsaydı bu haksızlığa isyan ederdi” şeklinde bitiyor. Bütün samimiyetimle söylüyorum Bodrum’un, hakkında anlatılanlarla, bütün o “çılgın eğlence ve çıplaklık” hikâyeleriyle neredeyse hiçbir ilgisi yok.“Neredeyse” kelimesi ise “bir veya iki iskele dışında” ilgisi olmadığı için kullanıldı.İki gün önce VATAN gazetesinde New York Times’ın 6 sayfasını Bodrum Türkbükü’ne ayırdığı haberi vardı ve bu haberde de çılgın gece hayatından söz ediliyordu. Nedir bu “çılgın hayat?..” Herhalde yaz tatilini Bodrum’da geçirip de hiçbir çılgınlık görmeyenler neden bu tanımın seçildiğini ve her fırsatta kullanıldığını bir türlü anlamazlar.Benim tatil için “vazgeçilmez”im çocukluk yıllarımdan başlayarak önce Avşa sonra da hep Kaz Dağları’nın etekleri, özellikle de Altınoluk olmuştur. Annem ve babam Avşa Adası’nı henüz istilaya uğramadığı, elektriğin olmadığı yıllarda keşfetmiş (!) ve çocukluğumun bir kısmında yaz tatillerinde aileyi oraya taşımışlardı.O senelerde henüz deniz otobüsleri çalışmaya başlamadığı için Erdek’ten Avşa’ya her gidişte, dev dalgalarla boğuşan küçük teknelerin içinde ciddi tehlikeler atlatır, bunun heyecanını da sever ve asla vazgeçmezdik bu doğa harikası adadan...YUNUSLARLA YARIŞMAK...Horoz sesleriyle uyanıp, sütümüzü ineklerden kendimiz sağmak, yumurtalarımızı tavukların altından toplamak, altın sarısı uzun kumsalda çıplak ayaklarımızla koşuşturup karpuzları tarlalarından kopararak sahilde yemek, yanıbaşımızda zıplayan yunus balıklarıyla yarışmak, köyün bir ucundan öbür ucuna saçlarımızı rüzgarda uçuşturarak at üstünde gidip gelmek tatil demekti biz çocuklar için...Sonra yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladı Avşa, birkaç yıl içinde hızla betonlaştı ve tadı kaçtı. Babam çok üzülerek rotayı önce Akçay’a sonra Altınoluk köyüne çevirdi...Önceleri Altınoluk da muhteşemdi, doğal köy yaşamı, sakinliği, Kaz Dağları’nın yemyeşil yamaçları, denizinin ve havasının güzelliği büyüleyiciydi. Neyse ki orası uzun yıllar bu doğallığı korudu ama sonuçta belediyelerin özensizliği ile çarpık yapılaşma bu güzel sahilleri de esir aldı.Zeytinlikler, yeşillikler yok edildi, dağ taş sitelerle, her isteyenin plânsız projesiz diktiği taş yığınlarıyla, kahveler ve dükkânlarla doldu. Sahilde uzun yıllar önce aldığım küçük ama sevimli köy evimi bu yıl sattım.Son birkaç yıldır Altınoluk’tan çok Bodrum’u tercih etmeye başlamıştım zaten... Bodrum’da çok daha sakin ve doğal güzelliğini koruyan koylar vardı.ÇILGIN HAYAT NEREDE?Gelelim “çılgın hayat”a... Magazin programlarına, gazetelere bakacak olursanız Bodrum “Pompei’nin son günleri”ne dönmüş durumda; çılgınlık, çıplaklık öyle had safhadaki gören kıyamet yaklaştı sanır.Ama Bodrum’da gezen bunları bir türlü göremez. Bu yıl üstelik çok tenha, Türkbükü sokakları bile bomboş ama haberler aynı hızla devam ediyor.Bir veya iki iskele ile bir veya iki barı, gece kulübünü “Bodrum’da hayat” olarak izletip duruyorlar. Onlara bakarsanız bütün mankenler, sanatçılar orada, gününü gecesine katmış çılgınca eğleniyor.Kendiniz gezerseniz ortada ne çılgınlık var, ne eğlence... İstanbul fiyatına balık yiyebileceğiniz iskele restoranlar dışında yani...Onun için çoğunluk yemeğini de evinde yiyor.Bodrum konuşamadığı için onun adına ben anlatayım dedim.Medyada gördüğünüz her magazin haberini doğru sanmayın, yanıltıcı haberlerin sayısı az değil.
Estima Araştırma ve Danışmanlık A.Ş’nin VATAN için yaptığı anket ne kadar ilgi çekici sonuçlar çıkarmış, gördünüz mü?Sadece “Bilimde Japonya ve ABD’yi geçmiş olmamız” bile yeterince ilginç aslında... Şaka bir tarafa soruların çoğuna verilen cevaplar hoş aslında; vatanını seven, birçok sıkıntılara rağmen bu ülkede yaşamaktan mutlu bir toplum imajı çıkmış ortaya.Ben en çok “Türkiye’deki bazı şeyler Türk vatandaşı olarak beni utandırıyor”a katılanların yüzde 32.9’da kalmasına şaşırdım. Doğrusu bunu minumum yüzde 60 filân beklerdim. Soruyu bana sorsalardı cevabı da “Evet, çok fazla şey beni utandırıyor” olurdu.Sadece birkaç örnek vereceğim ki bunlardan ilkini Mustafa Mutlu dün benden önce yazmış. 18 Ağustos Cuma günü Milliyet’te haberi görür görmez bu olayın çok ciddiye alınması ve medya gündeminde uzun süre kalması gerektiğini düşünmüştüm.Gazeteci Gülden Aydın’la üniversite öğrencisi kızı Ceren’in İzmir-Karaburun’da yaşadığı olay dehşet verici ve Türkiye’nin “bu noktaya gelebildiği için” toptan utanması gereken bir durumdur.Tesettür mayolu bir kadın (bu nasıl oluyorsa, tesettür mayosu diye giydikleri şey ıslanınca vücuda yapışan ve hatları daha da çok gösteren, daha da çok dikkat çeken kumaş kıyafetler) çocuğuna orta yere kaka yaptırıyor. Ceren itiraz edince kadının yanındaki haşemalı erkekler geliyor, bunlardan biri genç kızın göğsünden avuçlayarak (küstahlığa bakar mısınız); “Bikini giyen pislikleri istemiyoruz, gideceksiniz buralardan” diyor. Utanmaksa konu, daha çok ne utandırabilir insanı sorarım size... Benzer olayların üniversitelerde, sokaklarda da yaşanacağı, işin türbansızlara, tesettürsüzlere baskıya varacağı ihtimalini yazanları “yeterince demokrat” bulmayan ve köktendinci Arap ülkelerine benzemeyi, Cumhuriyet öncesine dönmeyi demokrasi sananlar hiç değilse, biraz utanıyor ve uyanıyorlar mı acaba?Hâlâ uyanmıyorlarsa modern üniversitelerimizdeki, liselerimizdeki tabloyu yakından incelemeleri gerekiyor.KEDİ GİBİ!- Utanmak? Seks kölesi olarak bir daireye kapatılan Moldovyalı kızlardan birinin kurtulmak için kedi gibi su borusuna tırmanması, beşinci kata geldiğinde karanlık bastırdığı için geceyi orada geçirmesi de mi utandırmıyor bizi?- Her gördüğü kıza, kadına, çocuğa saldıran, tecavüz eden, bir İngiliz kadın için birbirini öldüren vahşi vatandaşların bu kadar çok oluşu da mı utandırmıyor bizi?- Töre veya namus cinayeti dedikleri, ailelerinden kız ve kadınları koyun gibi kesenlerin ve bunu Almanya’da da aynı hızla yapanların (21. yüzyılda ve AB’ye girmek isteyen bir ülkede) çokluğu da mı?- Diyanet İşleri’ne ait Aile İçi Danışmanlık Büroları’nda, şiddet gören kadınlara “dua okunmuş suyla çare öneren” danışmanlar da mı?- En güzel ve tarihi yerlerimizi, bile bile katleden bakanlıklarımız olması da mı?- Bilim adamlarının Gökova’da denizin dibini incelediklerinde ve atık, sintine ve balık çiftliklerinden çöplüğe döndüğünü gördüklerinde uğradıkları şok da mı utandırmıyor?Ne denebilir ki hâlâ utanmıyorsak?.. Utanma duygumuzu, yitirmişiz demek ki!
Türk’ün aklı başına sonradan gelir” diye bir söz vardır. Yoksa bile bugünden sonra olsun lütfen...“1 Mart tezkeresi” öncesinde ‘Hata yapıyoruz ve bunun sıkıntısını mutlaka çekeceğiz’ demiştik. Karşı görüşte olanlardan çok lâf dinledik ve bu aylar sürdü. Söz ettiğimiz sıkıntıyı ise askerlerimizin kafasına geçirilen çuvallardan, PKK’ya verilen desteğe, Irak savaşı ve Kuzey Irak’taki gelişmelerde, bölgedeki olaylarda Türkiye’nin hiç bir söz hakkı olmaması ile fazlasıyla çektik, çekmeye de devam ediyoruz. Yani boş lâfla, kahramanlık veya yufka yüreklilik göstererek, nabza göre şerbet vererek politika hele de dış politika yapılmıyor. Yapılamaz.Müslüman ülkeler bizim sorunlarımızı zevkle seyreder ve hatta yıllarca PKK’ya ev sahipliği yapar, eğitim alanı, imkânı sağlarken sadece “din kardeşliği” edebiyatıyla da bu iş yürümez.Sorumsuz yöneticiler 70 milyonun gününü, geleceğini bir anlık yanlış kararla karartıverirler.Şimdi yazıyorum ve bunu siyasetten (daha doğrusu Türkiye’de adına “siyaset” denilen plânsız programsız yönetim kararları ve kavgalarından) hoşlanmayan ama siyasetin içine doğmuş, içinde yetişmiş, Avrupa ülkelerindeki siyaset anlayışını da incelemiş biri olarak yazıyorum ki Lübnan’a asker gönderme kararı en az tezkere kadar yanlış bir karar olacak.Lübnan, ne Bosna’yla ne de Afganistan’la karşılaştırılabilir. Hizbullah’ın “karşısında” verilecek kararlarda taraf olsanız da yanlıştır, “yanında” verilecek kararlarda taraf olsanız da... Bin türlü entrikanın döneceği, istenmeyen bir karar veya uygulamaya ortak olacak Türkiye’de de misillemelerin yapılabileceği bir ortam orası...Bugün Amerika’dan Lübnan’daki Ermeni Bakan’a ve Abdullah Gül’ün pek mutlu bir şekilde açıkladığı “herkes”e kadar sırtımızı sıvazlıyor ve “Türk askerini orada mutlaka istiyoruz. Türkler bu gücün başarıya ulaşmasında kritik rol oynayabilir” diyorlarsa bunun Türkiye’ye ağır bir bedeli olacağı bilindiği içindir. (Yarın devam edeceğiz.)*****Töre cinayetine 8 rekat namaz!Diyanet İşleri Başkanlığı’nın doğru işler yaptığına inanırken (hiç değilse ona inanabiliyorduk) gelen haberle dengemiz yine bozuldu. Efendim, dün duydunuz DİB 6 ilde “Aile Danışmanlık Bürosu” kurmuş. Aile içi şiddet, kadın hakları ihlalleri, töre-namus cinayetleri konularında sıkıntısı olan kadınlar buralara başvuruyorlarmış.Aslında fikir iyi, çok da ilgi görmüş ve sayının 20’ye çıkarılması planlanıyormuş ama...İşte o “ama” çok ilginç. Bu bürolarda “kocasından şiddet gördüğünü alkol alan eşinden sürekli dayak yediğini ve artık dayanamadığını” anlatıp yardım isteyen kadınlara “bir bardak suya 100 Felâk, 100 Nâs suresi okuyup içmeleri, içirmeleri ve sonra namaz kılarak ‘Yarabbim beni kurtar’ diye yalvarmaları” öneriliyormuş.Bunu önerenler herhalde hiç dayak yememiş olmalılar. Zira o kadınlar gibi dayak yiyor olsalardı zaten her seferinde Allah’a “kendilerini kurtarması için” dua ettiklerini bilirlerdi.Evet, dua etmek iyidir ama yalnız dua ile her sorun halledilseydi evde dayak yiyen 4 rekat, töre cinayetinden korkan 8 rekat namaz kılar, mesele de kapanırdı. Hatta bu kadınlar sabahtan akşama, akşamdan sabaha namaz kılmayı bile denerlerdi. Ne eğitime, ne hukuka, ne sığınma evlerine ve ne de bu şiddeti önlemek için yıllar süren çalışmalara, çabalara gerek kalırdı.Çağdaş bir ülkede, Aile Danışmanlık Büroları için psikologlar, doktorlar, avukatlar, eğitimli personel, sivil toplum gönüllüleri gerekir.Devlet bu işi yapmaya niyetliyse ya doğru düzgün yapmalı veya böyle zarar verecekse hiç el atmamalı. Şu anda Diyanet’in yaptığı kelimenin tam anlamıyla insanlarla alay etmektir, başka bir şey değil! (Bu yazıyı önceki gün haberi duyar duymaz yazdım, yerim dar geldiği için bugün okudunuz.Aynı konuya yarın deveam edeceğim
Her gün okuduğunuz, duygularımı, düşüncelerimi paylaştığınız için artık biliyorsunuz; ben kimselere inanamaz bir ruh haline ulaşmış durumdayım.Öyle çok aldatmaca, saptırmaca, kaydırmaca, reklâmlamaca, saflamaca ile karşılaştık ki bünyem doyma noktasında artık. Daha fazlasını almıyor.O nedenle bir süre kimse benden bir şeylere inanmamı beklemesin... Sağlık Bakanı Recep Akdağ başta olmak üzere...Ne demiş Sağlık Bakanı: “Kanseri Çernobil değil, sigara, alkol ve sağlıksız beslenme tetikledi...” Demek ki çocuklardaki kanser vakalarında artışın nedeni (!) de buymuş. Çocuklar sigara ve alkole başlamış olmalılar. Ve elbette bunu ailelerinden gizli yapıyorlar...Herhalde sigara ve alkol kullanmayanlarda görülen kanserin nedeni de içenlerle konuşuyor, görüşüyor olmaları.Demek ki şehirlerde kırmızı bölgeler yaparak içki içilen mekanları buralara taşımak istemelerinin nedeni de halkı içkiden, dolayısıyla kanserden korumak içinmiş. Belki içkili kulüpleri, eğlence yerlerini silahlı askerlerle basmaları, kapatmaları da aynı nedene dayanıyordu.Öte yanda; Türk Tabipler Birliği’nin kısa süre önce yaptığı araştırmada “Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin %48’inin nedeninin kanser olduğu” ortaya çıkmış.Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Gencay Gürsoy “Türkiye’de sağlık istatistiklerinin yeterli olmadığını Sağlık Bakanı’nın da çok iyi bildiğini” söyledikten sonra şu açıklamayı yapmış:“Çernobil’den etkilenen diğer ülkelerde ‘kanserin arttığı’ yolundaki yayınlar ortadayken Türkiye’nin Çernobil’den etkilenmediğini söylemek için insanın gönlünün biraz fazla rahat olması gerekiyor.” ÇAYDA DA RADYASYON YOKTU (!)Ankara Tabip Odası Başkanı Dr. Önder Okay ise “Bakan’ın açıklamasının tesadüf olmadığını, bu konuşmayı ‘kurulması planlanan nükleer santral için’ bir lobi faaliyeti olarak gördüğünü” söylemiş.Bakan Recep Akdağ bu açıklamayı hangi nedenle yapmış olursa olsun (ki kendilerine göre çok gerekli bir neden mutlaka vardır) çocuk ve yetişkinlerde son yıllardaki kanser olayları artışını bire bir bilen bu doktorlardan daha inandırıcı olması mümkün değil.Hele de Çernobil olayından sonra Karadeniz bölgesinde radyasyonlu çay içerek halkı radyasyon olmadığına inandırmaya kalkan Sağlık Bakanı da görmüş bir ülkede.Ne Çernobil gibi ciddi ve burnumuzun dibinde bir nükleer santral patlamasını küçümseyerek ve insanları aldatarak; hiç değilse bir önlem alınmasını ve Rusya’nın büyük bir tazminat ödemesini sağlamayanlar, ne Tunceli’de “defalarca uyarılmalarına rağmen” asfalt yapımını geciktirerek iki polisin mayınlarla ölmesine neden olanlar, ne en güzel ve tarihi bölgelerimizi santrallere kurban edenler... Hiçbiri suçlu değil. Tek suçlu biziz. “Seçmeyi, görev istemeyi ve yapmayanı cezalandırmayı” bilmeyenler!