Türkiye kadına karşı şiddetin giderek arttığı, en hunharca tecavüz ve cinayetlerin işlendiği bir ülke oldu.
Bir de “neden bu yıl az turist geldi” diye merak ediyoruz. Siz olsanız can ve mal güvenliğinin olmadığı, her gün en vahşi cinayetlerin işlendiği bir ülkeye gitmek ister misiniz?
Kendi vatandaşlarının bile kapkaçtan başlayıp plajda saldırıya uğramaya varan türlü şiddet olaylarından yaka silktiği, sokağa çıkmaya korkar hale geldiği bir ülkeye?
Ceza kanunlarının değişmesini, cezaların arttırılarak caydırıcı boyuta getirilmesini bu nedenle; korkmadan yaşayabilmek, güvenli bir ülkeye sahip olmak için istedik.
CEKETE ETİKET Mİ?
Kanunlar değişti, cezalar ağırlaştırıldı, gel gör ki hâlâ doğru dürüst uygulanamıyor. Onun için “18 yaşındaki Yasemin Çetin’i öldüren baba ile ağabeyin ağırlaştırılmış müebbet hapis” isteğiyle yargılanması sevindirici bir haber.
Töre cinayetlerinin hep Güneydoğu’da veya buradan göçen kişiler tarafından işlendiği yapılan araştırmalarla ortaya çıktı. Televizyon gibi yaygın bir iletişim aracıyla o bölge insanına sürekli eğitim verilmesi, yasaların da iyice duyurulması gerekirken çözüm, marka ceketlerin içine “Kadına karşı şiddete son” amblemi koymakta aranıyor. Hani yapılmasın demiyorum ama bana biraz komik geldiğini de itiraf etmeliyim.
İşe giderken oğluna “Kardeşini öldür, namusunu temizle, sen yapmazsan ben yapacağım” diyen cani bir babayı “şiddete son” etiketiyle durdurmak mümkün müdür?
Hasta anlayışa bakın ki 16-17 yaşındaki bir kıza tecavüz eden enişteyi değil, zaten dehşeti yaşamış ve ne yapacağını bilemeyen zavallı kızı cezalandırarak namus temizlemeyi düşünüyor.
Suçlu hep kadın!
Suçlu hep mağdur taraf!
Bu korkunç anlayış ve gidiş ancak hukukun işletilmesiyle ve eğiterek, cahil ve hasta kafalara doğruyu ısrarla göstererek çözülebilir.
Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dava çok önemlidir ve sonucu bundan sonrası için de örnek teşkil edecektir.
“Cıs” bir soru!
İki gün önce Ahmet Hakan ve Ruşen Çakır’a bir soru sordum. Aslında bu soru yalnız onlara değil “türban” diye tutturarak dini, inancı, dindarlığı sadece kadın tesettürüne bağlayan ve demokrat olma adına sürekli “Dindarlar inancını özgürce yaşasın” edebiyatı yapan herkese sorulmalıydı.
Ama bu meslektaşlarımız dini, Kur’an’ı daha iyi inceledikleri için onlara sorulmuştu.
Sebebi ise şu; bu ülkede dindar Müslümanlar, fazla dindar olmayan ama eksiklerinin hesabını Allah’a vereceğini bilen Müslümanlar, Müslüman olmayanlar veya hiç inanmayanlar, herkes özgür (şu anda)...
Bütün sıkıntı ve kavga ise bir tek “kadının türbanına” kilitleniyor.
Soru şuydu: Kur’an’da kadının saçını örtmesi veya tepeden tırnağa tesettüre girmesi ile ilgili bir emir var mı?
Dine önem veren bir ailede yetiştiğim, Kur’an’ı da incelediğim için anladığım kadarıyla açıklamıştım da: Nur ve Ahzab surelerinde “örtüleri yakaların üstüne indirmek” veya “omuzlara almak”tan söz ediliyor. Ama ilgili surelerin hepsi birlikte okunduğunda, bunun halhal, kolye, bilezik gibi kıymetli takıları örtmek ve tehlikeden korunmak için olduğu anlaşılıyor. Hatta “Ey inananlar” yerine “Söyle” başlığıyla geldiği için Hz. Muhammed’in etrafındaki, o yıllarda yaşayan insanların kastedildiği de belli.
Yani “saçı örtmek”le ilgili hiçbir emir yok.
Bunu neden kimse açıklamıyor?
Devamlı “türban” yazanlar, “türban”ı bir dindarlık veya namus kalkanı gibi empoze edenler neden sıra bu konuya geldiğinde susuyorlar?
Susuyorlar çünkü çeşitli yorumları yapılan Kur’an’ın hiçbir yorumunda saçı örtmekle, tesettüre girmekle ilgili bir bilgi yer almıyor.
Bu durumda da ne başörtüsü veya türban takanlar daha dindar, ne de takmayanlar daha az dindar sayılabilir.
Bütün samimiyetimle öğrenmek istiyorum, bu emir nerede?
Meslektaşlarımız “cıs” sayarak dokunmak istemiyorlar, oysa din de baskıyla değil, öğrenerek, tartışarak anlaşılabilir. Onların yerine mesela Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ve eski Başkanı Süleyman Ateş halkı neden aydınlatmıyorlar? (Bu soruyu sormayı sürdüreceğim.)

