Türk’ün aklı başına sonradan gelir” diye bir söz vardır. Yoksa bile bugünden sonra olsun lütfen...
“1 Mart tezkeresi” öncesinde ‘Hata yapıyoruz ve bunun sıkıntısını mutlaka çekeceğiz’ demiştik. Karşı görüşte olanlardan çok lâf dinledik ve bu aylar sürdü. Söz ettiğimiz sıkıntıyı ise askerlerimizin kafasına geçirilen çuvallardan, PKK’ya verilen desteğe, Irak savaşı ve Kuzey Irak’taki gelişmelerde, bölgedeki olaylarda Türkiye’nin hiç bir söz hakkı olmaması ile fazlasıyla çektik, çekmeye de devam ediyoruz. Yani boş lâfla, kahramanlık veya yufka yüreklilik göstererek, nabza göre şerbet vererek politika hele de dış politika yapılmıyor. Yapılamaz.
Müslüman ülkeler bizim sorunlarımızı zevkle seyreder ve hatta yıllarca PKK’ya ev sahipliği yapar, eğitim alanı, imkânı sağlarken sadece “din kardeşliği” edebiyatıyla da bu iş yürümez.
Sorumsuz yöneticiler 70 milyonun gününü, geleceğini bir anlık yanlış kararla karartıverirler.
Şimdi yazıyorum ve bunu siyasetten (daha doğrusu Türkiye’de adına “siyaset” denilen plânsız programsız yönetim kararları ve kavgalarından) hoşlanmayan ama siyasetin içine doğmuş, içinde yetişmiş, Avrupa ülkelerindeki siyaset anlayışını da incelemiş biri olarak yazıyorum ki Lübnan’a asker gönderme kararı en az tezkere kadar yanlış bir karar olacak.
Lübnan, ne Bosna’yla ne de Afganistan’la karşılaştırılabilir. Hizbullah’ın “karşısında” verilecek kararlarda taraf olsanız da yanlıştır, “yanında” verilecek kararlarda taraf olsanız da... Bin türlü entrikanın döneceği, istenmeyen bir karar veya uygulamaya ortak olacak Türkiye’de de misillemelerin yapılabileceği bir ortam orası...
Bugün Amerika’dan Lübnan’daki Ermeni Bakan’a ve Abdullah Gül’ün pek mutlu bir şekilde açıkladığı “herkes”e kadar sırtımızı sıvazlıyor ve “Türk askerini orada mutlaka istiyoruz. Türkler bu gücün başarıya ulaşmasında kritik rol oynayabilir” diyorlarsa bunun Türkiye’ye ağır bir bedeli olacağı bilindiği içindir. (Yarın devam edeceğiz.)
Töre cinayetine 8 rekat namaz!
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın doğru işler yaptığına inanırken (hiç değilse ona inanabiliyorduk) gelen haberle dengemiz yine bozuldu.
Efendim, dün duydunuz DİB 6 ilde “Aile Danışmanlık Bürosu” kurmuş. Aile içi şiddet, kadın hakları ihlalleri, töre-namus cinayetleri konularında sıkıntısı olan kadınlar buralara başvuruyorlarmış.
Aslında fikir iyi, çok da ilgi görmüş ve sayının 20’ye çıkarılması planlanıyormuş ama...
İşte o “ama” çok ilginç. Bu bürolarda “kocasından şiddet gördüğünü alkol alan eşinden sürekli dayak yediğini ve artık dayanamadığını” anlatıp yardım isteyen kadınlara “bir bardak suya 100 Felâk, 100 Nâs suresi okuyup içmeleri, içirmeleri ve sonra namaz kılarak ‘Yarabbim beni kurtar’ diye yalvarmaları” öneriliyormuş.
Bunu önerenler herhalde hiç dayak yememiş olmalılar. Zira o kadınlar gibi dayak yiyor olsalardı zaten her seferinde Allah’a “kendilerini kurtarması için” dua ettiklerini bilirlerdi.
Evet, dua etmek iyidir ama yalnız dua ile her sorun halledilseydi evde dayak yiyen 4 rekat, töre cinayetinden korkan 8 rekat namaz kılar, mesele de kapanırdı. Hatta bu kadınlar sabahtan akşama, akşamdan sabaha namaz kılmayı bile denerlerdi. Ne eğitime, ne hukuka, ne sığınma evlerine ve ne de bu şiddeti önlemek için yıllar süren çalışmalara, çabalara gerek kalırdı.
Çağdaş bir ülkede, Aile Danışmanlık Büroları için psikologlar, doktorlar, avukatlar, eğitimli personel, sivil toplum gönüllüleri gerekir.
Devlet bu işi yapmaya niyetliyse ya doğru düzgün yapmalı veya böyle zarar verecekse hiç el atmamalı. Şu anda Diyanet’in yaptığı kelimenin tam anlamıyla insanlarla alay etmektir, başka bir şey değil! (Bu yazıyı önceki gün haberi duyar duymaz yazdım, yerim dar geldiği için bugün okudunuz.
Aynı konuya yarın deveam edeceğim

