İstanbul’un en modern semtlerinden birinde bulunan, Türkiye’nin en çağdaş üniversitelerinden birinde öğrenci bir gençle konuşuyorum.
“Bizim okulda da harem-selâmlık oturuluyor. Tarikatların desteklediği çok sayıda öğrenci var” dedikten sonra devam ediyor (kelimesi kelimesine aynen aktarıyorum):
“Aralarında Özbekistan, Azerbeycan gibi ülkelerden gelenler de var. Tarikatlar, gelir gelmez hemen onları maddi olarak desteklemeye başlıyor, sponsor oluyor ve ‘Bizim davamızı savun’ diyorlar. Tarih dersinde Atatürk’ün adı geçince alay edenler oluyor. Birileri susmalarını söyleyecek olursa ertesi gün hepsine birer e-mail geliyor; ‘Kaşımayalım sizi’... Ramazan’da oruç baskısı yapıyorlar. Kendileri kadar dindar olmayan öğrencilere Kur’an hediye ediyor ve ‘Size Müslüman gibi yaşamayı öğreteceğiz. Tanrı yolunu keşfedeceksiniz’ diyorlar.”
Bu öğrencilerin sadece masumâne ‘dindarlığa teşvik’ peşinde olmadığını “Mısır’a El Eser’e, Suriye’ye gideceğiz. Davamız için çalışacağız, bu rejimin değişmesi lâzım” dediklerini anlatan öğrenci bu noktada duruyor ve omuzlarını silkerek endişeli bir yüz ifadesiyle ekliyor: “Herkesin bu faaliyetleri böylesine hafife almasını anlamıyorum, biz en çağdaş üniversitede baskıdan korkar hale geldik, ağzımızı açamıyoruz.”
Bugünlerde birçok meslektaşım, son yıllarda “din üzerinden yaratılan kutuplaşmalara”, bunun sonucunda ortaya çıkan olaylara bakarak tek çarenin elbirliğiyle bu kutuplaşmayı ortadan kaldırmak ve “birlikte yaşama kültürü oluşturmak” olduğunu söylüyorlar.
Çok doğru ve keşke olabilse ama çok mümkün görünmüyor. Aslına bakarsanız Necmettin Erbakan ortaya çıkıp (yakın siyaset arkadaşlarının da sonradan açıkladığı gibi) dini, inancı siyasete alet etmese, “kanlı mı olur, kansız mı”, “çikolata kağıdına sararak yutturacağız” gibi sözlerle işi rejim düşmanlığına kadar vardırmasa ve kendisinden sonra da yanında yetişen adamları bir yandan değiştiklerini iddia ederken diğer yanda din üzerinden siyaseti sürdürmeselerdi bu ülkede zaten “birlikte yaşama kültürü”nde bir sorun yoktu.
Olsa bile bunlara zaman içinde uzlaşarak, anlaşarak çözüm bulunabilirdi.
Şimdi tekrar o noktaya dönmenin zorluğu ise olayın sadece “dine farklı bakış”tan veya “farklı yaşam tarzı”ndan kaynaklanan bir sorun değil tümüyle siyaset haline gelmiş olması.
Toplumu kendi haline bıraksalar farklılıklar çok daha kolay uzlaşabilir, sorunlar çok daha kolay çözülebilirdi. Bırakmadıkları ve dini siyasallaştırmayı sürdürdükleri içindir ki “birlikte yaşama kültürü oluşturmak” sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.
İnanmayanlar üniversitelerde, liselerde neler olup bittiğini, ilkokul öğrencilerine okutulan sözlük ve kitapları biraz daha yakından incelesinler.
Sadece bunlar bile sorunu anlamaya yeter!
Yaşından utanma da mı bitti?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, CHP Grup Başkan
vekili Haluk Koç’a “Yanlış bir seksüel tercih içindeymiş gibi konuşuyor” dedi biliyorsunuz.
Koç ise doğal olarak çok kızdığını belirten bir cevap vermiş ama yine de terbiyesini bozmamış ve “Bu sözlerin takdirini kamuoyuna bırakıyorum. İnsanlar üsluplarıyla aynı değerdedir. Ben sokak çocuğu üslubuna düşmeyeceğim” demiş.
Şimdi bırakın “o parti-bu parti”yi, tarafsız gözle olaya bakın. Yaşlı başlı ve üstelik koca bir ülkenin yönetimine yükselmiş bir siyasetçi, kendisinden daha genç bir başka siyasetçiye Meclis çatısı altında eşcinsellik iması yapıyor.
Hem de konuşma tarzını beğenmediği için...
Olaya bakın ve söyleyin “başı böyle olan balık” ayağa kadar kokmaz mı?
Saygısızlık, şiddet okullara kadar inmez mi?
Mehmet Fırat ismindeki şahsı yalnız Haluk Koç veya basın değil, kendini bilen herkes kınamalıdır. Hiç şüphesiz kınamaktadır da...
Eskiden insanlar yaş aldıkça olgunlaşırlardı, Türkiye’de artık bu bile tersine gidiyor galiba!

