İncirlik Üssü'nde Amerikan askerlerinin kelepçelediği Pilot Binbaşı Ferih Dinçer olayı konusunda Genelkurmay bir açıklama yapmış. Açıklama "Binbaşı ile eşinin aslında Amerikalı subayların gittiği ama Türklerin de girebildiği bir sosyal tesisten çıkarken bir Amerikalı çavuş tarafından durdurulduğunu, Binbaşı Dinçer arabadan inmek istemediği için zorla indirildiğini" söylüyor.Daha sonra birliğin nöbetçi amiri Türk güvenlik ekibiyle birlikte olaya müdahale etmiş ve ABD'li güvenlik görevlisi hakkında cezai işlem yapılarak Türkiye'den gönderilmiş.Mağdur Türk subayına ise bir moral tatili verilmiş. Ama o "ordunun sanki suçluymuş gibi" kendisini yalnız bıraktığını söyleyerek istifa etmiş.Binbaşının ABD'li çavuş tarafından ısrarla arabadan indirilme sebebi sadece park yerinden çıkışta yanlış bir yöne doğru gitmesi... Bunu yapınca çavuş önce sürücünün alkollü olduğunu düşünmüş, sonra da kendini trafik polisi sanarak arabadan inmesini istemiş. Kaldı ki trafik polisi bile önce alkol muayenesi yapar ve evraklarını ister.Pilot Binbaşı Ferih Dinçer "Alkollü değildim. Öyle olduğumu iddia ediyorlarsa testi göstersinler" diyor. Dün gazetelerde bu olayın İncirlik Üssü'ndeki tek olay olmadığı, benzer davranışların başkalarına da yapıldığı haberi de vardı.Çuvala sustuk da...Şimdi bu durumda Genelkurmay'ın açıklaması hiç de tatmin edici gelmiyor. Amerikalı askerlerin Irak'ta Türk askerinin kafasına çuval geçirmesine sustuk, sineye çektik. Ama kendi topraklarımızdaki bir "üs"te kendi subaylanmıza kelepçe takmalarına, hakaretamiz davranışlarda bulunmalarına da susmamız gerekmiyor herhalde.Binbaşı Ferih Dinçer son derece onurlu bir davranış sergilemiş, "yalnız bırakıldığı" konusunda da çok haklı.Böylesine budalaca, küstahça yapılmış bir uygulama için sadece çavuşu Türkiye'den göndermek yetersizdi. ABD'li yetkililerin önce Binbaşı'dan, sonra da Türk Genelkurmay'ından resmen özür dilemesi ve bu tür bir olayın asla tekrarlanmayacağına söz vermesi gerekirdi.Sınırlarından girer girmez Türklerin bagajlarını köpeklere koklatan, istediği zaman iç çamaşırına kadar arayarak terörist muamelesi yapan bir milletin bizim topraklarımızda çok saygılı olmasını beklemek hakkımızdır.Hem de sonuna kadar!İhtilal gibi baskın!İyice şaşırdık biz herhalde... Ya da aklımızı kaçırdık. Önce turizm sezonunun ortasında İstanbul'un en turistik, en gözde semti olan Beşiktaş'ta, Boğaz kıyısındaki 11 eğlence yerini kapattılar.Hem de Beşiktaş'ı "turistik bölge" sınıfından çıkanp itirazları önlemeyi ve yetkileri Çevre Bakanlığı'na devretmeyi plânlı olarak yaptıktan sonra...Sanki gürültüyü önlemenin başka çaresi yokmuş, müziği belli saatlerde kısmayan işletmelere uygulanacak başka yaptırım kalmamış gibi, içindeki sayısız restoranla birlikte 11 kulübün kapısına bir hafta kilit vurmalarına tepkiler sürerken bu kez de gidip en turistik sahil beldelerinin başında gelen Bodrum'a baskın yaptılar.Türkbükü'nde müzikli bir restoranda eğlenmekte olan Celâl Çapa "Bir anda karşımda silâhlı askerleri görünce ihtilal oldu sandım" demiş. O arada 15 kişilik bir turist grubuna da askerler tarafından pasaport kontrolü yapıldığını sözlerine ekleyerek...Yurtdışına gidenler benimle birlikte bir hatırlamaya çalışsınlar; hayatımızda hiç herhangi bir ülkede böyle bir olayın benzeriyle karşılaştık mı? Herhangi bir ülkenin, herhangi bir restoranında, kulübünde polis veya asker gördük, onlar tarafından sorguya çekildik mi?Bu olayları basit bir "gürültüye önlem" gayreti olarak alıp buna göre yazı yazan meslektaşlarımız da, hepimiz de görmek zorundayız ki artık bunların gürültüyle filân ilgisi yoktur.Bu baskınlar resmen "içki içilen, eğlenilen, dans edilen" yerlere bir tepki hareketine dönüşmüştür.Ama sonuç yalnız halka "eğlenmeyi yasaklama" durumu yaratmakla kalmıyor, turizmi de baltalıyor.Eğlence mekânlarının kontrol yetkisinin Çevre Bakanlığı'na verilmesine ve bu girişimlere susulduğu takdirde saçmalığın dozunu giderek arttıracaklar, benden söylemesi!
Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin bence (birçok kişinin de hemfikir olduğunu sanıyorum) AKP içinde en uyumlu, akıllı ve çalışkan isimlerden biridir.Yine bence, eğer AKP kendi tabanı dışından da destek görüyorsa bu destek Şahin ve onun gibi değişim konusunda inandırıcı olmayı başarmış bir iki ılımlı isim sayesinde olmaktadır. Yoksa bir gün laikliğe, bir gün türbana takıp "zenci-beyaz" benzetmeleriyle, mağdur rolleriyle gündemi işgal edenler ve ertesi gün "Yanlış anlaşıldı, ben öyle dememiştim" diyenlerle bugünkü oy potansiyellerini de koruyamazlardı.2 Ağustos Çarşamba günü Ruşen Çakır'ın Mehmet Ali Şahin'le yaptığı röportajda da Şahin çok güzel, sağduyulu cevaplar vermişti sorulara... Biri dışında!Soru "Yani 'muhafazakâr kesimlerin laiklikle ilgili tereddütlerini giderdik mi' diyorsunuz?"Cevap ise "Evet giderdik ve artık halkımızın cumhuriyetle, başta laiklik olmak üzere onun temel ilkeleriyle hiçbir sorunu yoktur."Mehmet Ali Şahin işte burada yanılıyor. Bu milletin hiçbir kesiminin (ki "kim muhafazakâr, kim değil" bunu da kimse bilemez) AKP dönemine; yani cumhuriyet, laiklik tartışmaları bilinçli olarak gündeme getirilip laiklik büyük bir yanıltmacayla din karşıtlığı imiş gibi empoze edilene kadar bir sorunu olmamıştır. Olduysa bunu kendileri yarattılar.Bugün olmadığına inanıyorlarsa, demek ki kendi yarattıkları sorunu çözdüler.Bu kadar doğru sözlü bir Bakan'ın bunu da cesurca söylemesini beklerdik doğrusu!(Not: Sevgili okurlarım, dünkü yazımda, telefonla değişiklik yaptığım tek cümlede; "Etek tercih eden bir tek hostes olmamacasına" cümlesinde "olmamacasına" kelimesinin başına yanlışlıkla bir "S" harfi gelmiş. İhmal sonucu olmadığını bilmenizi isterim. R.M)Cenazede ve duada saygı!Bazı meslektaşlarımız Duygu Asena'nın camideki töreninde kadınların gürültü çıkardığını, bunun saygı dışı bir davranış olduğunu yazmış, bazıları da törene katılanların aralarında konuşup güldüklerini, bunu bir "sosyalleşme fırsatı" olarak algıladıklarını söyleyip eleştirmişti.Önce şunu söylemeliyim ki kadınlar orada asla yanlış bir davranışta bulunmadılar. Ben de önde, saf tutanlar arasındaydım; kadınların tek isteği böyle bir "öncü kadın" ın kendileri tarafından taşınması ve onlara da namaz hakkı verilmesiydi ki bu da "Duygu Asena için" son derece yerinde bir istektir. Namazı kıldıracak Hoca oldukça sert bir şekilde kadınlara "geriye çekilmelerini" söyleyince onlar da çekilmeyeceklerini söylediler, olan budur.Cenaze törenlerine katılanların "ciddiyete aykırı davranışları" konusunda ise ben de hemfikirim. Buna, bırakın kaybedilen kişiye ve ailesine saygıyı, en azından kendine saygısı olan herkesin dikkat etmesi gerekir.Asena'dan sonra arka arkaya kaybettiğimiz iki değerli ve usta medya mensubu Yılmaz Çetiner ile Cem Şaşmaz da basın adına çok önemli ve üzücü kayıplardı. Daha bunlara üzülürken sevgili meslektaşımız, arkadaşımız Selahattin Duman'ın12 gün önce kaybettiği annesinin ardından dün de babasının ölüm haberini aldık. Hem ona ve ailesine, hem de Çetiner ve Şaşmaz ailelerine başsağlığı diliyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.Ünlü isimlerin cenaze törenlerine katılanların sık sık dile getirdiği bir şikayet de TV kameraları ve sunucularının dua sırasında bile aşın bir faaliyet halinde olmaları... Özellikle sunucuların yüksek sesle konuşmaya, anlatmaya devam etmeleri çok kişiyi rahatsız ediyor.Kısa bir süre için biraz dikkat, biraz saygı, sessizlik bu kadar mı zor acaba?
"Durun, yapmayın, dokunmayın ona" diye bağırmak geliyor insanın içinden... Ve istiyorsunuz ki bu feryat toplumun çığlığı olarak dalga dalga yükselsin, Batman'a ulaşsın ve bugün temel atmak için Hasankeyf te toplanmış olan elleri durdursun."Sizin değil; size, bize yalnızca bu kuşağa ait değil Hasankeyf, bir dünya mirası o... Bizden sonraki kuşaklara ve tüm insanlığa ait, onun için her yıl binlerce turist geliyor dünyanın her köşesinden... Hakkınız yok onu yok etmeye" diye çınlasın feryat...1000 yıllık bir tarih ve kültür birikimini, eşsiz bir doğa güzelliğini taş ve su yığınlarıyla örtecek, milâttan önce 9. ve 8. yüzyıla kadar uzanan sayısız medeniyeti ve onların bıraktığı eserleri barındırmış bir alanı acımadan, düşünmeden, farklı projeler üretmeyi denemeden baraj ve hidroelektrik santralı haline getirecek adımı nasıl atabildiklerini anlamak, kabullenmek mümkün değil. Oysa yerli ve yabancı bilim adamları anlattı onlara bu projenin başka alanlara kaydırılması gerektiğini. Hasankeyf Gönüllüleri; tarihi yok etmek yerine Hasankeyf'i su havzası dışında bırakacak bir proje geliştirilebileceğini, güneşten yeterince nasibini alan bölgede güneş enerjisi veya rüzgâr enerjisi üretebilecek santraller kurulabileceğini, bir yerine 3 ayrı baraj kurulabileceğini, fuel oille çalışacak enerji santralı yapılabileceğini ve de...Ve de kaçak elektrik kullanımı önlenirse Ilısu Barajı'ndan elde edilecek enerjinin 2 katını kazanabileceklerini anlattı...Bölgeye gelen turistlerin çoğunun Hasankeyf için geldiklerini de ısrarla vurgulayarak.Dinlemediler. Hâlâ kulak vermeden çok önemli bir dünya mirasını yok etmek üzere toplanıyorlar.Ama unutmasınlar, yalnız bugünün bilinçli insanları değil gelecek kuşaklar da onları asla affetmeyecek.Haydi "Durun" diye bağıralım hep birlikte, bakarsınız çığlığımız ulaşır duyarsız kulaklara!Pantolonsever hostesler!Her bindiğimiz uçakta en az iki erkek kabin görevlisi görmeye alıştık artık... Belediyelerde sekreterlik görevlerine, çocuk yurtlarının, yuvalarının başına bile erkeklerin getirildiği bir dönemde "kadın işi" olarak bilinen hosteslik de yoğun şekilde erkeklere açıldı.Tamam "eşitlik olsun" diyoruz ama erkeklerin bugüne kadar hep "daha eşit" olduğu iş, meslek alanında bazı mesleklerde kadınlar adına bir pozitif ayrımcılık olmasında bir mahzur yoktur.Şimdi bekliyoruz bakalım erkek kabin görevlilerinin sayısı giderek arttırılacak mı?Benim beklediğim bir şey daha var, açıklayayım; yaz nedeniyle son iki aydır normalden daha sık uçak yolculuğu yaptım. Ve her seyahatte hosteslerin arük etek giymediklerini, yelek-pantolon şeklindeki kıyafetlerinin de aynen erkek görevlilerinkine benzediğini farkettim.Öyle ki yanınızda yiyecek-içecek (hani o meşhur soğuk ve içi neredeyse boş sandviçler) servisi yapanın kadın mı, erkek mi olduğunu anlamak için saçlarına, yüzüne bakmanız gerekiyor, öylesine aynılar.Dayanamayıp birine "Etek yerine pantolon mu geldi, eskiden hep etek giyerdiniz" diye sordum. "Hayır" dedi, "Eteklerimiz de var ama biz pantolonu tercih ediyoruz"...Hepsi aynı anda... Etek tercih eden tek hostes solmamacasına...İlginç geldi tesadüfün bu kadan. Şimdi bekliyorum, bakalım yeleklerin boyu seneye uzayacak mı?Merak işte, herkesin bir takıntısı olur ya ben de THY'deki değişikliklere takmış durumdayım!
Dün başladığım; Ortaköy ve Kuruçeşme'de yer alan 11 kulübün "gürültü mazeretiyle" toptan kapatılması ile ilgili yazıma devam ediyorum. Yazının sonunda önce Belediye'de olan sorumluluğun çıkarılan bir yasayla İl Çevre Müdürlüğü'ne geçtiğini ve onların da en kolay çözümü seçerek, kulüpleri içindeki çok sayıda yerli ve yabancı restoranla birlikte kapattıklarını söylemiştim. Başkan Ünal "İşletmelerin de sorumluluğu var, üstlerine düşeni yapmaları gerekir ama..." diyor. "Ama gürültü önlemi almanın yolları vardır. Belli bir saatten sonra gürültü yaptırımlarla durdurulabilir. Şunu kabul etmek mümkün değil; Beşiktaş bir turizm bölgesidir ve turistik mekânları bu şekilde kapatamazsınız."Nasıl kapatırsınız; önce 3 Nisan 2006 tarihinde "Norm Kadro çalışmaları" sırasında Beşiktaş'ı "turizm bölgesi olmaktan" çıkarırsınız, böylece itiraz gelecek en önemli nedeni ortadan kaldırır ve istediğinizi yaparsınız.Bu yapılınca Beşiktaş Belediyesi yürütmenin durdurulması için yargıya başvurmuş ama henüz sonuç çıkmamış.Yasa değişikliği önemlidirBoğaz'daki kulüplerin gürültüsü her yıl gündeme gelirdi ama sorumluluğun Belediye'de olduğu yıllarda gelmemişti. Demek ki çözüm var. Ayrıca Arnavutköy'de oturanlar bilirler, artık eskisi kadar yüksek müzik sesi duyulmuyor. Diyelim ki karşı sahil rahatsız oluyor, çözüm 11 kulübü birden kapatarak mı bulunacak?Örneğin; insanların bahçelerine koydukları ve çevreyi havlamalarıyla fena halde rahatsız eden köpeklere çözüm onları veya asıl sorumlu olan sahiplerini yok etmek midir?"Uzakdoğu'nun İran'ı mı olacak" denilen, bir erkeğe baktığı için genç kızların kırbaçlandığı, kadın programlarının, kadın omzu, bacağı görünen fotoğrafların, resim, yazı ve şiirlerin yasaklanacağı, örtünmeyen kadınlara 2 yıl hapis cezası verilecek olan Endonezya ile ne ilgisi var diyorsanız açıklayayım.Orada da bütün bunlar değiştirilen bir tek yasa ile yapılıyor: "Pornografi ile Mücadele Yasası"...Bahane ararsanız her türlü bahaneyi bulmak mümkün...Bilmem ki siz bir süre önceki içkili mekânların şehir dışına çıkarılması projelerini de unutarak bütün bu olaylara; meselâ müzik dinlenen, içki içilen, dans edilen mekânların kapatılmasına basit ve rutin olaylar gözüyle mi bakıyorsunuz?Kutsanmış aydınlar!Geçenlerde haftalık dergilerden birine bakarken yeni bitme aydınlarımızdan (!) birinin yazısına rastladım. Aydın düşmanlığından söz ediyor, az yetişen bir avuç aydına "yarı aydınlar" tarafından yapılan karalamalara değiniyordu.Malûmunuz bu aydınlar sulak yerlerde yetişiyor ve bir anda boy atıp herkesleri geçerek "aydınlar listesi"nin tepesine kuruluyorlar. Öyle bir liste ki bu, her isteyen, yeterince aydınlanmış olduğuna inanan veya başkalarının "aydın olduğunu düşündüğü" isimler giremez.Önce, kim tarafından ve hangi kıstaslara göre hazırlandığı bilinmeyen bu listelerdeki isimler tarafından kutsanması gerekir. Hani sanırsınız ki Ku Klux Klan veya onun gibi bir örgüte, tarikata girmek için yapılan törenler benzeri bir tören yapılmaktadır bu iş için..."Nerelerde okudunuz, bilgi dağarcığınızda neler var, ülkenize zarar verecek bir takım faaliyetler içinde bulunmakta mısınız veya geçmişte bulundunuz mu (bulunmayan pek az isim o listelere girebilmiştir bugüne kadar), yurt dışında Türkiye karşıtı gruplarla birlikte çalıştınız mı, onlar sizi kısa sürede kendi ülkeniz, tarihiniz hakkında doğru (!) şekilde bilgilendirdiler mi" gibi soruları cevaplamaksınız önce belki...Haa, bir de "değişim"e fazlasıyla açık olacaksınız. Yani yurt dışında filân sizi bilgilendirmek üzere ortaya çıkanlardan aldığınız enformasyonu hemen yutacak, sindirecek ve yutturmaya hazır bekleyeceksiniz. Böyle değilseniz ve hele kutsanmış aydınlarla farklı görüşlere sahipseniz siz o listeye giremezsiniz arkadaşlar. Yassah!Orası bir futbol kulübü gibi, sanki Aydınspor... Forması var, hak kazanacaksın o formayı giymeye. Kulüp yönetimi verecek kararı.Ve bu formalı beyler, hanımlar aydın olmanın eleştirilere de açık ve saygılı olmak, farklı görüşteki aydınlarla tartışabilmek, tez ortaya koyabilmek, tezini zıt fikirlere karşı savunabilmek, hele de kendi ülkesini, devletini yabancı basında, televizyonlarda -sırf onlara yaranabilmek veya başka çıkarlar adına- yermemek, suçlamamak olduğunu asla kabul etmezler.Eleştiriye, karşı tezlere kapalı oldukları için açık oturumları bile aslında "kapalı"dır. Gerçekten "açık" olan oturumlara katılmazlar.Siz böyle olabilir misiniz? Olamazsanız susun, en fazlasından "yarı aydın"sınız siz...Ah bir aydın olsaydım, daba dibi dibi dum!
Bu "turizm" denen şey her ne ise onu biz anlamıyoruz, siz anlamıyorsunuz, sadece ONLAR anlıyor.Onlar kim? Sahillerimizde tek bir bakir koy bırakmamaya kararlı Turizm Bakanlığı ile bir dünya kenti olan İstanbul'un en turistik bölgesinde turizmi katletmeye kararlı Çevre Bakanlığı.31 Temmuz Pazartesi günü VATAN'ın 5. sayfasında "Gözde kulüplere ses baskını" başlıklı haberle "Endonezya Uzakdoğu'nun İran'ı mı olacak" başlıklı haber tesadüfen yanyana gelmişlerdi. Aralarındaki ilişkiyi yazımın sonunda anlatacağım.Ortaköy ve Kuruçeşme'de yer alan 11 kulübün "gürültü nedeniyle" kapatıldığı haberleri Salı ve Çarşamba günleri de devam etti.Bu haberden çok önce Reina ve diğer kulüplerin yakınında bulunan İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü'nün bir yönetim kurulu üyesinden gelen telefon benim dikkatimi o sahile çekmişti. Beni arayan üye; Kulübün ve içinde daha önce yanan Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu'nun da bulunduğu geniş bir alanın belli bir şahıs veya kuruluşa verilmesinin planlandığını (bir Arap şeyhi veya Ofer'den söz ediliyormuş) bu nedenle Yüzme İhtisas'in bir gün içinde polis baskınıyla tahliye edildiğini anlattı.60 yıllık, 1000'in üstünde sporcunun her gün antreman yaptığı (ve kısa süre önce restore edilen) bir kulüp, yönetiminin "Önce yer gösterin, biz tahliye edelim" isteği dikkate alınmadan bir gün içinde boşaltılırken Beden Terbiyesi'nden gelen yetkili ve bazı polislerin ağlayan küçük sporculara "Bugüne kadar siz yüzdünüz, artık biz yüzeceğiz" dedikleri de anlatılanlar arasında...Gurur duymak yasak!Sonra da gürültü nedeniyle, içinde onlarca restoran (Çin, İtalyan, Fransız, Japon, Meksika, Türk vb.) bulunan ve görene "yeryüzünde bu kadar güzeli yok. Turizm açısından ne gurur verici" dedirten kulüpler kapatıldı. Dün Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal'ı arayarak ondan bilgi istedim.İsmail Ünal 2005 Temmuz'undan önce bu kulüplerle ilgili sorunların çözümünün Kaymakamlık kanalıyla yapıldığını, o tarihten sonra sorumluluğun Belediye'ye geçtiğini ve kendilerinin koordineli bir çalışmayla, karşılıklı anlaşarak sorun yaratmadan idareyi yürüttüklerini söyledi. Fakat sonra, Mayıs 2006'da yeni bir yasa çıkarılmış ve kontrol İl Çevre Müdürlüğü'ne (Çevre ve Orman Bak. bağlı) geçmiş.Bildiğiniz gibi bu Müdürlük de kolay çözümü (!) bulmuş ve sahildeki tüm kulüpleri turizm sezonunun ortasında (üstelik İstanbul "turist" diye inlerken) kapatıverdi. Yarın devam edeceğiz.Küslerin yönettiği garip ülkeBirkaç gün önce CHP Genel Başkanı Deniz Baykal son derece önemli bir noktayı dile getirdi:"Türkiye'de, Ortadoğu'da çok önemli gelişmeler oluyor. Her gün şehitlerimiz geliyor. Başbakan 2 günde 15 şehit gelince birden dikleşti ve 'Bakanlar Kurulu toplantısı çok şeye gebe' dedi. Ama hep beraber gördük ki hiçbir şey çıkmadı. Toplumu uyutmak, tepkisini azaltmak için yapılmış bir açıklama olduğu ortaya çıktı. Amerikalılar'a gidip 'Bu başbakanı kullanın' diyen danışmanı Zapsu büyükelçilerle görüşüyor. Üstelik bir sürü çelişkili açıklamalarla. Neler söylüyor elçilere? Elçiler neler söylüyor? Bunları kimse bilmiyor. Ne Cumhurbaşkanı, ne biz, ne Dışişleri Bakanlığı, ne de Genelkurmay!"Başbakan Erdoğan'ın, Ortadoğu birbirine girmişken çıkıp "Asker gönderebiliriz" dediğini amaCumhurbaşkanı ile görüşmediğini, Meclis'e ana muhalefete, kamuoyuna bilgi vermediğini söyleyen Deniz Baykal yerden göğe haklıdır. Ekonomide "anlatılan hikayelerin doğru olmadığını ve böyle giderse Türkiye'de işlerin bir kez daha sarpa saracağını" söyleyen bankacılar, iş adamları da iç ve dış siyasetteki istikrarsızlığın sakıncalarından söz etmekteler.Tayyip Erdoğan'ın bu "Tek karar mercii" havasına girmesi ve Dışişlerini de devreden çıkarması Abdullah Gül'ü kızdırmış.Bundan daha doğal ne olabilir? Cumhurbaşkanı'na küs, Dışişleri Bakanı'nı solla, basına veryansın et, öte yanda danışmanınla birlikte aklına eseni yap.Başbakan acaba koskoca bir ülkeyi yönettiğinin, kurumlan hiçe sayan ve "içte sorunlu bir ülke" havası yaratırsa bunun zararını 70 milyonun göreceğinin farkında mı?
Dün Duygu Asena için taziye telefonları gün boyunca sürdü. Önde gelen kadın hakkı savunucuları, dostlar, sadık VATAN okurları içten üzüntülerini bildirdiler. Hepsine çok teşekkür ediyor ve ben de bir kez daha tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum. Onun kaybının etkisinden bir türlü kurtulamıyoruz ama zor da olsa tekrar ülke meselelerine dönmek gerekiyor.Diyarbakır'ın DTP'li Belediye Başkanı Osman Baydemir'in Fatih Çekirge'yle yaptığı konuşmada önemli noktalar vardı. Dikkatle birkaç kez okudum.Öncelikle "Basınla konuşmama kararımız vardı, susuyorduk" diye söze başlamış, bunun nedenini de "Çok haksızlığa uğradık. Kırgınız, bizi sürekli olarak yanlış lanse ettiler" diye açıklamıştı ki asıl haksızlık bu sözlerdeydi. Onlara gazete ve TV'lerde istedikleri kadar konuşma fırsatı tanındı. Her konuşmaları olduğu gibi yansıtıldı.İstediklerinde sorulara beklenen, açık seçik cevapları değil, tercih ettikleri cevapları vermelerine saygıyla susuldu. Eğer bir "yanlış lanse" durumu varsa bunun nerede ve kimin tarafından yapıldığını da dürüstçe açıklamaları gerekir.Sonra, Diyarbakır olaylarının ertesinde yaptığı gibi Baydemir yine olayların "inisiyatifi elden kaçıracak kadar kontrolden çıktığını ve sonuçta kendilerinin suçlandığını" vurgulamıştı ki röportajın hemen yanında yer alan "bir Diyarbakırlı'nın sözleri" bunun tam aksini anlatmaktaydı.23 yaşındaki dükkan sahibi genç: "Millet de zannediyor ki Diyarbakırlı devlet millet düşmanı. Diyarbakırlı demeye utanır olduk. O gün olaylarda taş atanların hepsi çoluk çocuktu..."Söz konusu günlerde de fotoğraflarda bu durum aynen görülmüş, tartışılmış ve olayların bir "Diyarbakır halkı tepkisi değil" bir grup gencin provokasyonu sonucu çoluk çocuk takımı tarafından çıkarılan bir olay olduğu anlaşılmıştı.Bu grubun DTP Genel Merkezi'nden çıktığı da haberlerde yer almıştı. Osman Baydemir'in "yanlış lanse" dediği bu ise yine o günlerde "haberin yanlış veya kasıtlı olduğunu" açıklamaları gerekirdi ki bunun yapıldığını hatırlamıyoruz.Diyarbakır Belediye Başkanı olayları "Bir aile içi kavga" olarak tanımlarken Güneydoğu'daki olayların ve PKK saldırılarının sorumluluğunun herkese ait olduğunu ise şu sözlerle iddia ediyor:"Eğer son 6 ayı düşünmezsek Türkiye demokratikleşme yörüngesine girmişti. Artık başta Kürt sorunu olmak üzere hiçbir sorun çözümsüz değildi. Ve hiçbir sorunun çözümünde silah argüman olmayacaktı ama bu fırsat değerlendirilemedi. Burada sorumluluk herkese aittir."Son 6 ay!Neden herkese aittir? Son 6 ayda PKK'nın cinayetlerine yeniden başlaması ve terörün her metoduyla, mayınlar döşeyerek suçsuz gençleri ve (aynen İsrail'in Lübnan'da yaptığı ve tüm insanlığın karşı çıktığı gibi) çocukları öldürüp yaralaması dışında ne oldu?"Kürt sorunu" değil, Türkiye'nin Güneydoğu sorunu hiçbir zaman çözümsüz değildi. Devlet AB'nin de istediği demokratik hakları verdi, Güneydoğu'nun geliştirilmesi, kalkındırılması için projeler sürdürülüyor. Ama PKK bir türlü fırsat vermiyor. Güneydoğu'yu yeniden kanayan bir yara haline çevirmek için elinden geleni yapıyor.Durum böyleyken Osman Baydemir'in önce "silah sıkmak haramdır, liderler konuyla ilgili bir zirve yapmalıdır" deyip sonra "Dağdaki yönetim bu kararlan dinler mi" sorusuna:"Eğer legal siyasetin önü açılırsa herkesin dinlemek zorunda kalacağını düşünüyorum" cevabını vermesi ilginçtir.Baydemir "Diyalogla yol haritası bulmayı" öneriyor. Güzel. "Devletsek kan davası içinde olmamak gerekir" diyor, doğru. Ama eline silahı, mayını almış öldürmeyi sürdüren, cinayet/terör şantajıyla devlete, millete meydan okuyan bir terör örgütüne hem af, hem de siyaset hakkı isteğine nasıl bir insanî, kabul edilir mazeret bulunabilir?Eğer bu "aile içi kavga" ise, fertler aklını kaçırmadığı takdirde hangi aile kavgada birbirini mayın döşeyerek öldürür?Osman Baydemir ve DTP yönetimi, eğer samimi iseler devlete, millete yolladıkları "Silah sıkmak haramdır" mesajlarını önce "doğru adrese" vermek zorundadır!
Cep telefonum çaldığında bir elimde kahve fincanı, bir elimde gazete dün yazdığım 'medyada cinsiyet ayrımcılığı' başlıklı yazımı okumaktaydım... VATAN'ın santral memuresi "Anadolu Ajansından arıyorlar, Duygu Asena'nın vefatı ile ilgili olarak sizinle konuşmak istiyorlar" deyince yaşadığım şokla fincanı elimden düşürdüm."Ne Duygu mu, olamaz" diye bağırmışım. Evet, ağır bir hastalık geçirmekteydi biliyorduk ama ölüm?? Duygu Asena onu yenerdi, yenmeliydi, hepimizin beklentisi buydu...'Şu anda konuşamayacağım' dedim santrala, 'bana birkaç dakika zaman verin!' Orada öylece kalakaldım, her şey bir anda anlamını yitirdi... Bazen "Yalan dünya, her şey boş" dersiniz ya, aynen öyle hissetmekteydim. Çalışıyorsun, bir şeyleri düzeltmek ümidiyle yıllarca çırpmıyorsun ve tam sonuç elde edildiğini görürken bir bakıyorsun ki sen de sona gelmişsin.Tannm gerçekler bazen ne acı... Kabul edilmesi ne zor!Telefonuma arka arkaya başsağlığı mesajları gelmeye başladı. Biraz kendimi toparlayıp konuşabilecek duruma gelince önce Anadolu Ajansına cevap verdim, sonra da Habertürk'ün Duygu için hazırladığı yayına...Ama sesim titriyordu konuşurken, gözlerime yaşlar doluyordu. Biz Duygu Asena'yla çok yakın değildik ama birbirini takdir eden, aynı davaya baş koymuş iki kadın yazardık her şeyden önce...Cinsellikte devrim!'Kadın hakları konusunda yol arkadaşıydık biz' dedim Habertürk'e... O benden çok daha önce başlamıştı Türkiye'de devrim niteliğinde değişiklik yapan kadın hakları yazılarına... Dergiler çıkarmış, erkeklerin yönetimlerde hakim olduğu basın dünyasında genel yayın yönetmenliği yapmış, kadın cinselliğinin "tabu" olduğu, kadının sadece "edilgen bir figür" kabul edildiği yıllarda sıra dışı yazılarına gelen tepkileri de umursamadan inandığı yolda yürümüştü.Bugün bile hâlâ kadın yazarlara "cinselliğini konu ederek" saldıran erkek yazarların bulunduğu bir camiada tüm erkeklerin yüzüne hatalarını haykırmış, kadının kendileriyle aynı haklara sahip olduğunu, kadın kimliğiyle birlikte bu haklara saygı duymalan gerektiğini her yazısında, her konuşmasında vurgulamıştı."Kadının Adı Yok" diyordu en ünlü kitabında... Yoktu gerçekten de... Olması için ciddi bir mücadele gerekiyordu, hâlâ da gerekiyor. Son olarak Türk Ceza Kanunu'nun kabul edilemez tasarısının tartışıldığı günlerde, tasanyı hazırlayanlara karşı çıkmıştık birlikte. Bir Tv programında, bana açtıkları davayı kastederek "İsterseniz beni de dava edin, umurumda değil. Bunları kabul ettiremezsiniz" demişti. El birliğiyle değiştirilmesini sağlamıştık kadına karşı şiddeti teşvik eden maddelerin. Duygu Asena'nın kaybı bu nedenle benim için çok yönlü bir üzüntüdür.Cesur bir kadınSon yıllarda VATAN'da onunla birlikte çalıştık. Aynı gazeteci grupları içinde seyahatlerimiz oldu. Hastalığını ilk öğrenenlerden biriydim ve ilk ameliyatında yanındaydım. Böylesine ciddi bir hastalığa büyük bir sükunet ve cesaretle karşı koyan, asla duygu zafiyeti göstermeyen bir kadın olduğunu da o zaman gördüm.Bütün yeteneği, yılların birikimine sahip başanlı gazeteciliği yanında içten, dürüst, neşeli, yaşamı seven ve işte böyle cesur biriydi Duygu Asena... Bu özelliklere sahip bir erkek meslektaşı kaybetmek de üzer beni.Ama şimdi duyduğum büyük üzüntünün yanında üstelik kendimi çok yalnız kalmış hissediyorum.Duygu'suz, umursamaz, hele kadınları hiç umursamayan bir dünyada yalnız... Dava arkadaşımı çok özleyeceğime, arayacağıma hiç şüphe yok.Ona Allah'tan rahmet, sevenlerine ve ailesine başsağlığı diliyorum.
Bakıyorum da Ortadoğu'daki şiddete, teröre ağır şekilde kafa yoran basınımızın ağır toplan kendi ülkemizde savaştan beter sürüp giden şiddetle hiç ilgili değiller...Nedenini merak etmemek de elde değil, neden acaba? Tayyip Bey -aslında bir numaralı görevi olmasına rağmen- vatandaşlarının can güvenliğiyle ilgilenmediği için onlara da hafif mi geliyor?Yoksa okul müdürlerinin, personelinin taciz ettiği çocuklar, genç kızlar, hasta ruhlu magandalar tarafından arka arkaya öldürülen gençler, cinayetin, tecavüzün toplum içinde kol gezdiği, hastanesinden pastanesine kontrolsüz bir ülkeye sahip olmak onları hiç üzmüyor mu?Ya da bu konulan kadın yazarlara mı ait sanıyorlar?Lübnan-İsrail konulan arasında dikkatlerini çekti mi acaba, Antalya'da bir düğünde maganda kurşunuyla yine bir kişi ölmüş, bir genç kız da yaralanmış.. Bursa da terasında televizyon seyreden 14 yaşında bir gençle Yozgat'ta 4 yaşında bir çocuk da yaralı.Lübnan'da dün kaç yaralı, kaç ölü vardı acaba?Daha önce bir başka kıza tecavüz edip hapse giren adam, hapisten çıkınca 18 yaşında, evinden kaçan ve ailesinin aradığı bir genç kıza tecavüz edip öldürmüş. Sonra da sanki öldürdüğü kız bir fahişeymiş gibi "Para üzerine tartıştık, onun için öldürdüm" demiş. Diyelim ki iddiası doğrudur, bu kadar kolay cinayet işleyen suçluların toplum içine salıverilmesi ne kadar doğrudur?Kimdir bunun sorumlusu?Kimdir, Avrupa ülkelerinin toplamından çok namus (veya töre) cinayeti işlenen ve bu vahşetin sürüp gittiği bir ülke olmamızın sorumlusu?Önlem almak, çözüm aramak kimin görevidir?Ve havadan sudan nedenlerle cinayet işleyen polisler...Sokakta tanımadığı genci "Kendisine sert baktı diye öldüren polis İbrahim Dost'a şizofren raporu verildiği için hapse girmeyecekmiş. Aynı şekilde 2003 yılında iki meslektaşını öldüren polise de bir rapor verilerek cezadan kurtulması sağlanmış. Daha önce evli bir kadına tecavüz eden polislere de ceza verildiğini duymadık.Açıklamaya göre polisler baskı altındaymış, "çalışma saatleri uzun, maaşları yetersiz" gibi nedenlerle psikolojileri bozuluyor, silâh taşırken sakinleştirici de kullanamıyorlarmış. Daha önce Emniyet müdürlerinin "Polis teşkilâünda, Güneydoğu'da görev yaparken psikolojisi bozulmuş çok sayıda polis olduğunu" söylediklerini de duyduk.Hepsini anlayabiliyoruz da bir genci "Kendisine dik dik baktığı için" öldürmekte tereddüt etmeyen, meslektaşlarını vuran polislerden halkı kim koruyacak?Bu polisleri cezadan kurtararak gelecekte de benzer cinayetlerin işlenmesine neden olardan kim durduracak?Birisi söylesin bize; Bu ülkenin yönetimi ne zamana kadar uyuyacak? Ve biz hangi güne kadar vahşete susacağız?Medyada cinsiyet ayrımcılığı!Fotoğrafın altında "Petek Dinçöz selülitlerinden dolayı yerinden kalkamadı" yazıyordu. Fotoğrafta ise muhtemelen bütün şarkıcılar içinde en güzel vücutlusu olan Petek uzanmış kitap okumaktaydı.'Herhalde bu fotoğraf altına uygun bir şey bulamadılar' diye düşündüm. Zira uygun bir şey bulunamadığında kadın fotoğraflarına en uygun şey "alınan kilolar veya selülitler"dir.Magazinci arkadaşlarımız selülit konusunu çok sevdikleri için plajlarda pusuya yatıp mankene benzemeyen ünlü kadın fotoğrafı çekmekten vazgeçemezler. Gerçi en kalabalık, Türkbükü, Alaçatı veya Antalya plajlarında seksi pozlarla güneşlenip tesadüfen (!) magazincilere yakalanan kolay şöhret meraklıları dururken neden bu zahmete girerler ve fotoğrafının çekilmesini, özel görüntülerinin sergilenmesini gerçekten istemeyen insanların peşine düşerler bilinmez ama yaparlar işte... Meslek aşkı olmalı!Benim takıldığım nokta ise neden hep kadınların kilo ve selülitlerini ilgi çekici buluyor oldukları... Medyanın, cinayet, tecavüz haberlerinde bile suçluyu bırakıp "kurban kadınları ve kızları" suçlu çıkarmaya çalışmasının üstüne bir de bu gelince fena halde tepesi atıyor insanın.O zaman medyanın kafasında da esaslı bir rahatsızlık, terslik olduğunu düşünüyorsunuz. Öyle ya, etrafta bunca şişko, kel, çirkin vücutlu erkek varken neden hep kadınlar çekiliyor, onların vücudu, kilosu, selüliti konu oluyor?Yaratılan kilo takıntısı yüzünden genç kızlara yaşam zehir oldu. Son olarak Antalya'da bir genç kız (üstelik çok da güzel) veremediği kilolar nedeniyle bunalıma girerek intihar etmiş. İntihar etmeyenler ise her an bunalımda...Ben artık yeter diyorum. Medya bu saçmalığa son vermediği takdirde elime kameramı alıp şişko, çirkin ve ünlü erkek resmi çekmek üzere işe koyulacağım.Onları hem gazetede, hem TV'de merak edenlere sunacağım.İstemiyorlarsa bu cinsiyet ayırımcılığına onlar da karşı çıksınlar!