Cep telefonum çaldığında bir elimde kahve fincanı, bir elimde gazete dün yazdığım 'medyada cinsiyet ayrımcılığı' başlıklı yazımı okumaktaydım... VATAN'ın santral memuresi "Anadolu Ajansından arıyorlar, Duygu Asena'nın vefatı ile ilgili olarak sizinle konuşmak istiyorlar" deyince yaşadığım şokla fincanı elimden düşürdüm.
"Ne Duygu mu, olamaz" diye bağırmışım. Evet, ağır bir hastalık geçirmekteydi biliyorduk ama ölüm?? Duygu Asena onu yenerdi, yenmeliydi, hepimizin beklentisi buydu...
'Şu anda konuşamayacağım' dedim santrala, 'bana birkaç dakika zaman verin!' Orada öylece kalakaldım, her şey bir anda anlamını yitirdi... Bazen "Yalan dünya, her şey boş" dersiniz ya, aynen öyle hissetmekteydim. Çalışıyorsun, bir şeyleri düzeltmek ümidiyle yıllarca çırpmıyorsun ve tam sonuç elde edildiğini görürken bir bakıyorsun ki sen de sona gelmişsin.
Tannm gerçekler bazen ne acı... Kabul edilmesi ne zor!
Telefonuma arka arkaya başsağlığı mesajları gelmeye başladı. Biraz kendimi toparlayıp konuşabilecek duruma gelince önce Anadolu Ajansına cevap verdim, sonra da Habertürk'ün Duygu için hazırladığı yayına...
Ama sesim titriyordu konuşurken, gözlerime yaşlar doluyordu. Biz Duygu Asena'yla çok yakın değildik ama birbirini takdir eden, aynı davaya baş koymuş iki kadın yazardık her şeyden önce...
Cinsellikte devrim!
'Kadın hakları konusunda yol arkadaşıydık biz' dedim Habertürk'e... O benden çok daha önce başlamıştı Türkiye'de devrim niteliğinde değişiklik yapan kadın hakları yazılarına... Dergiler çıkarmış, erkeklerin yönetimlerde hakim olduğu basın dünyasında genel yayın yönetmenliği yapmış, kadın cinselliğinin "tabu" olduğu, kadının sadece "edilgen bir figür" kabul edildiği yıllarda sıra dışı yazılarına gelen tepkileri de umursamadan inandığı yolda yürümüştü.
Bugün bile hâlâ kadın yazarlara "cinselliğini konu ederek" saldıran erkek yazarların bulunduğu bir camiada tüm erkeklerin yüzüne hatalarını haykırmış, kadının kendileriyle aynı haklara sahip olduğunu, kadın kimliğiyle birlikte bu haklara saygı duymalan gerektiğini her yazısında, her konuşmasında vurgulamıştı.
"Kadının Adı Yok" diyordu en ünlü kitabında... Yoktu gerçekten de... Olması için ciddi bir mücadele gerekiyordu, hâlâ da gerekiyor. Son olarak Türk Ceza Kanunu'nun kabul edilemez tasarısının tartışıldığı günlerde, tasanyı hazırlayanlara karşı çıkmıştık birlikte. Bir Tv programında, bana açtıkları davayı kastederek "İsterseniz beni de dava edin, umurumda değil. Bunları kabul ettiremezsiniz" demişti. El birliğiyle değiştirilmesini sağlamıştık kadına karşı şiddeti teşvik eden maddelerin. Duygu Asena'nın kaybı bu nedenle benim için çok yönlü bir üzüntüdür.
Cesur bir kadın
Son yıllarda VATAN'da onunla birlikte çalıştık. Aynı gazeteci grupları içinde seyahatlerimiz oldu. Hastalığını ilk öğrenenlerden biriydim ve ilk ameliyatında yanındaydım. Böylesine ciddi bir hastalığa büyük bir sükunet ve cesaretle karşı koyan, asla duygu zafiyeti göstermeyen bir kadın olduğunu da o zaman gördüm.
Bütün yeteneği, yılların birikimine sahip başanlı gazeteciliği yanında içten, dürüst, neşeli, yaşamı seven ve işte böyle cesur biriydi Duygu Asena... Bu özelliklere sahip bir erkek meslektaşı kaybetmek de üzer beni.
Ama şimdi duyduğum büyük üzüntünün yanında üstelik kendimi çok yalnız kalmış hissediyorum.
Duygu'suz, umursamaz, hele kadınları hiç umursamayan bir dünyada yalnız... Dava arkadaşımı çok özleyeceğime, arayacağıma hiç şüphe yok.
Ona Allah'tan rahmet, sevenlerine ve ailesine başsağlığı diliyorum.
Dava arkadaşım Duygu Asena!
Cep telefonum çaldığında bir elimde kahve fincanı, bir elimde gazete dün yazdığım 'medyada cinsiyet ayrımcılığı' başlıklı yazımı okumaktaydım...
Haberin Devamı

