Bütün tesadüfler bir arada!

10 Temmuz 2006

Tarih, Türkiye'nin bu dönemini 'Tesadüfler ve Mazeretler Dönemi" olarak da yazabilir. Öyle çok görülmemiş olay arka arkaya geliyor ve hepsine o kadar kolay mazeret bulunuyor ki gülmemek elde değil.Tabii gülünce de "Güleriz biz ağlanacak halimize" durumu ortaya çıkıyor.Dolmabahçe Sarayı'nın 150. yıldönümü gecesinde 10. Yıl Marşı'na ve Kenan Doğulu'ya yapılanları görünce 'Bu kararı Ali Kocatepe ve İzzet Öz gibi çağdaş, sanata ve sanatçıya saygılı iki isim vermiş olamaz' demiştim. Ama İzzet Öz "Tamamen kendi kararları olduğunu" söylemiş. Başbakan Erdoğan'ın 1 saat kalacağını düşündüklerinden "Yanlış anlaşılmasın diye" böyle bir kararı kendileri vermişler. Başbakan bu aşırı hassasiyeti çok takdir etmiştir şüphesiz!Tam aksi de geçerli olabilir aslında... Tayyip Erdoğan'ın yerinde Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel veya aklınıza gelen (AKP dışında) herhangi bir başka lider olsaydı aynı şeyi yapacaklar mıydı? Yapmayacaklarsa neden Tayyip Bey'de yaptılar?Buna alınması, böyle bir durum yarattıkları için kızması da mümkün, siz olsanız kızmaz mısınız?Burada Başbakan eksi bir puan alırken, Kenan Doğulu'nun yurtdışı seyahatini yarıda kesip koşarak gelmesiyle, kendisine yapılan saygısızlığa olgunlukla susmasıyla ve Cumhuriyet'in, Atatürk'ün değerini bilen sanatçı kimliğiyle takdir topladığına inanıyorum.Asıl söylemek istediğim ise bu kadar önemli bir olayın komik denebilecek bir mazeretle geçiştirilmesi. Aynı komediyi Tunceli'de, Meclis Başkanı Arınç gelir gelmez başlarını eşarplarıyla örten kız folklor ekibi olayında görüyoruz.Acıklı komedi!Tunceli Valisi hemen "Biz kapattırmadık, bunların kıyafetleri öyledir" demiş. Oysa kıyafetlerin "öyle olmadığı" daha önceki fotoğraflarla sabit... 23 Nisan'da "karaçarşaf ve fes giydirilen öğrenciler" olayında da görmüştük. Ona da "Cumhuriyet öncesini canlandırdılar" mazereti bulunmuştu.Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan'ın çocuk yuvalarından kaybolan binlerce çocuk için "Onlarınçoğu fuhuş yapan kızlar" mazeretini veya şiddeti önlemeye çalışacağına şiddete uğrayan kadınlarla ilgili anlamsız açıklamalar yapmasını aratmayacak "traji-komedi"ler bunlar.Birilerinin utanmadan Türkiye haritasını kendi kafalarına göre yeniden çizdiği, kanımızla, canımızla aldığımız topraklan başkalarına ait gösterdiği günlerde birbirimize Milli Mücadele döneminden de çok kenetlenmemiz gerekirken nelerin peşine düşüp gerçek sorunlarımızı kaçırıyoruz görüyor musunuz?En azından, ayağında postalı, üstünde bir parkası, yiyecek ekmeği bile olmadığı halde boğazına kadar kara gömülerek düşman ordularına karşı koyan yüzbinlerce askerimize, şehidimize ihanet değilse nedir bu?Benim içim acıyor, siz ne durumdasınız?(Not: 10. Yıl Marşı için Türk bayraklarını da kendisi aldırtarak masalara ve sanatçılara dağıttıran Milli Saraylar Daire Başkanı Cemal Öztaş Dolmabahçe Sarayı'nın yıldönümünde ortaya çıkan olaya çok üzülmüş.Kendisinin hiçbir rolü olmadığı halde sonuçtan onun da etkilenmesi, sorumlu tutulması gerçekten de haksızlık... Keşke büyük emeklerle hazırlanan bir gece bu şekilde gölgelenmeseydi!)Nadire İçkale'nin zamane modası!Arkadaşları bile şaşırmışlar bayan İçkale'nin zamane giysilerine... Hayatı boyunca dekoltenin aşırısını giyen, makyajın aşırısını yapan, yaşamında da pek kural tanımadığı söylenen bu hanımdaki değişikliğe baka kalmışlar.Birçoğu o gece ilk kez görmüşler İçkale Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Nadire Hanım'ı tesettür kıyafetiyle... Tesettür de kendi yorumuna göre yapılmış; kulaklar açık ve küpeli, boyun açık, ellerde yüzükler, yüzde muhteşem bir sanatçı makyajı. Kıyafet desen şangur şungur pullar, payetler içinde... Yani öyle bir durum ki normal kıyafetle çekilmeyecek dikkatler bununla anında çekilir.Şimdi o arkadaşları merak ediyorlar: "Ümre'ye gittim, kapandım" diyen Nadire Hanım acaba AKP iktidardan gider ve başka bir parti gelirse tesettürünü koruyacak mı?Etmekte de haklılar, bu ülke iktidarlara yaranmak için kılıktan kılığa giren, el etek öpen ne yalakalar gördü bugüne kadar!

Devamını Oku

Dolmabahçe'deydim!

8 Temmuz 2006

Çok yoğun bir gündü Cuma, hani "Kırk Çarşamba bir araya geldi" denir ya aynen öyle. Dolmabahçe Sarayı'nın 150. yıldönümü nedeniyle düzenlenen geceye katılmadan önce de bir düğündeydim. Saat 22.30 sıralarında düğünden çıkarak hızla Dolmabahçe'ye geldim. Bahçe ve masa düzeni başardı bir modacı ve organizatör; Canan Göztepe tarafından yapılmıştı ve doğrusu usta ellerden çıktığı da ilk bakışta fark edilmekteydi.Yine ilginç bir değişiklikle ezandan sonraya alınan program da o geç saatlerde henüz başlamıştı ve Ahmet Özhan eski sarkılan söylüyordu masalara yaklaştığımda... Sanatçı kadrosunu duyunca neden hiç genç sanatçı olmadığını merak ettim. Meğer varmış; "Kenan Doğulu çıkacak ve Anadolu turnelerinde binlerce genci coşturduğu 10. Yıl Marşı'nı söyleyecek"miş. Bu nedenle masalara Türk bayrakları bile dağıtılmış. Kenan Doğulu sırf bu geceye katılabilmek için Avrupa dönüşü uçak biletini erken saate aldırmış.Eh 'Yakışır' dedim, Türkiye'nin yetiştirdiği en başarılı pop müzik sanatçılarının başında yer alan Kenan buraya yakışır'... Ama Kenan Doğulu, sabırsızlıkla bekleyen kalabalık davetli topluluğuna rağmen bir türlü çıkamadı. Nedenini ertesi sabahın erken saatlerinde arayarak Canan Göztepe'ye sordum. "Başbakan erken kalkacak olursa 10. Yıl Marşı'nı dinlemeden kalktı' denebilir endişesiyle programdan çıkarıldığını" duyunca bu kadarına ağzım bir karış açık kaldı.Bugüne kadar hiç böyle bir uygulama, böyle anlamsız bir endişe görülmemişti, olacak şey miydi bu?Üstelik böylesine akıl almaz bir nedenle apar topar Avrupa'dan getirtilen sanatçıya son anda "Sen uykusuz kalma, zaten çok sayıda isim yer alıyor, yarın da konserin var" demek kadar büyük bir saygısızlık olabilir miydi?Gecenin müzik organizasyonunu iki önemli, çağdaş müzik adamı; Ali Kocatepe ve İzzet Öz yapmışlar. Bırakın bu özellikleri, yıllardır yakından tanıdığım bu iki ismin asla kendiliklerinden böyle bir son dakika değişikliği yapacaklarına inanmıyorum. Değişikliğin mutlaka yukardan gelen bir emirle yapılmış olması lâzım. Baskı "Atatürk'ün son günlerini geçirdiği ve yaşamını yitirdiği", bu nedenle "çok özel" olan Dolmabahçe Sarayı'na bile mi girdi? Bu soruyu inanın kendime bile korkarak sordum.Bu arada; Cemal Öztaş tarafından yazılan ve gecenin sonunda çantalar içinde davetlilere dağıtılan 150. Yılında Dolmabahçe Sarayı" başlıklı yazıda Atatürk'le ilgili tek bir cümlenin olmayışı da dikkatleri çekti, onu da söylemiş olayım.Bakalım daha neler görecek, neler duyacağız?Kızlara ya bandana, ya eşarp!Aslına bakarsanız Türkiye'de son 11 yıllarda olup bitenler eğitim, spor gibi konularla, yani gençlerin yetişmesiyle ilgili bakanlıkların "siyaset dışı" bırakılması gerektiğini de açıkça gösteriyor. Örneğin; izcilik Federasyonu Başkanı Hasan Subaşı'nın "İzciler silah (veya atom bombası) gibidir. Nereye yönlendirirseniz oraya ateş edebilecek bir silah" benzeri açıklamaları bile bunu anlatmaya yeterli... Subaşı bunlara ilâveten, şu anda Meclis'te olan yasa çıktığı takdirde "tüm spor faaliyetlerinin yerel yönetimlere devredileceği ni de söyledi.Tüm spor yetkileri belediyelere geçerse artık parti kongrelerinde sporcu çocukları da göreceğiz demektir. Bakın şimdi İzcilik Federasyonu'nun üç yönetim kurulu üyesinin görevlerine:Ahmet Hamdi Çaplı - AKP İl Gnl. Meclis Üyesi, Ahmet Osmanoğlu - İGDAŞ Gnl. Md. Vekili, Muammer Erol - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gnl. Sekreter Yardımcısı... Sonra da bu Federasyon bana "Çocukların eğitimini biz sıkı şekilde denetliyoruz" diyor. "Biz" kim?Ayrıca "İstanbul Belediyesi nin 15.000 izcisi" sloganıyla yürütülen kampanyanın uygulama kamplarında kız ve erkek çocuklar aynı anda deniz etkinliklerine katılamıyorlarmış. Kız çocukların saçlarına "90 yıllık Türk izcilik geleneklerinde rastlanmayan" bandana bağlamaları isteniyormuş.Tunceli'de "Bedensel Engelliler Rehabilitasyon Merkezi "nin açılış töreninde ise genç kızlar başı açık olarak folklor gösterisi yaparken Bülent Arınç gelince boyunlanndaki eşarpları başlarına örtmüşler. Oysa aynı gösteri Cumhuriyet Bayramı'nda başı açık olarak yapılmış. Ve söz konusu folklor grubu, Tunceli Gençlik Spor İl Müdürlüğü ne bağlı...Bütün bu olaylar siyasi partilerin elinde olan ve gençleri istediği gibi yönlendirebilecek belediyelerin (hatta siyasilerden oluşmuş federasyonların), siyasi kadrolardan oluşmuş müdürlüklerin izciliğe, spora ve bu isimler altında "eğitim vermeye" karışamayacağını, karışmaması gerektiğini yeterince anlatmıyor mu sizce?

Devamını Oku

Baskının ayak sesleri!

7 Temmuz 2006

Yıllardır, Erbakan siyasi amaçlı olarak bu işi başlattığından, din baskısını "türbanı bayrak yaparak" toplumu enjekte etme adımını attığından bu yana anlatmaya çalıştığımız noktaya tam gelmiş bulunuyoruz.Aynı partide onunla birlikte çalışmış olan Mehmet Keçeciler gibi yakın arkadaşları bile "İstediğimiz yöntemleri gerekirse çikolata kağıdına sararak yutturacağız" diyen Erbakan'ın bunları partiye taraftar toplamak, bir taban oluşturmak için yaptığını açıkladılar biliyorsunuz.Ve sonra o partiden ayrılıp "biz değiştik" diyerek farklı kesimlerden oy alan AKP devam ettirdi aynı misyonu... Sık sık "değiştik" lafını tekrarlaya tekrarlaya hiç değişmediklerini gösterdi. Tek malzemelerinin toplumu "din ve özellikle türban" üzerinden bölerek, işi "zenci-beyaz" ayırımına kadar vardırarak ve toplumun bir kesimini (aynen Türk/Kürt ayırımcılığı yapanlar gibi) ezilmiş ve ezilmekte olduğuna "fazla hissettirmeden inandırarak" aynı yoldan yürüdü.Benim dün yazdığım "Dini kimliği güçlü, eşi türbanlı olanlarda cumhurbaşkanı olabilmeli" takiyyesi de bunun en güzel örneklerinden biriydi. "Türbanlılar veya eşi türbanlı olanlar dindar, diğerleri değil" diyordu bu sözleriyle Erdoğan...Ama işte din istismarı öyle tehlikeli bir oyun ki bizim bugüne kadar söyleyip durduğumuz gibi "bir kez başlatılınca sonu asla gelmez".Ülkeyi, kadın din polislerini kadın vatandaşlarına saldırtan İran'a, Suudi Arabistan'a çevirseniz bile bu kez Taliban sizi Müslüman saymayabilir.Hepsinin silahı kadınİşte en somut örnek bugün ortada; Tayyip Erdoğan'ın, Abdullah Gül'ün ve diğer AKP'lilerin Müslümanlığını beğenmeyenler de ortaya çıktı. Ve eğer siz aynı şeyleri yapmışsanız onları bundan dolayı suçlamaya hakkınız yoktur.RTUK iki radyoya uyarı vermiş. Ne demiş bu radyolar:"Eğer biraz yürekliyseniz gidin müslümanca, hanımefendice, delikanlıca başı açık olanları uyarın, kızınıza bağırın, gelininizi ikaz edin vs. vs."Bugüne kadar yapılıyordu bu zaten, Kur'an'da yeri olmamasına, "saçı kapatmak la ilgili hiçbir ayet bulunmamasına rağmen (yakaların üzerine bir örtü indirmek dışında) türbanı müslüman kadının işareti haline getiren erkekler bu baskıyla kadınları tesettüre zorluyordu; Emine Erdoğan'da birçokları gibi bu kadınlardandı ama şimdi açıkça "zorlayın, bağırın" diyor. Yakında (Allah fırsat vermesin) Afganistan'da, İran'da olduğu gibi "dövün" de gelecektir.Sonra ne demiş radyolar: "Kendi halkının önüne çıkıp flaş patlattıran, karısını sosyal aktivite adına onunla, bununla tokalaştıranlar İslâm'ın ön gördüğü şekilde sosyal olan varlıklar değillerdir"... (Bunun yanında "Ata bakan at gibi olur" abukluklarına sıra gelmeyecek artık.)Yukardaki "varlıklar" sözüyle Tayyip Erdoğan ve diğer siyasetçiler kastediliyor olmalı. Aslında eksik söylemişler; oraya "erkeklerle birlikte toplantıya, seyahate katılan, aynı masada yemek yiyen" de girmeliydi. Merak etmeyin, yakında girecektir.Köktendinci rejimlerde yani laiklik ve demokrasiyle değil şeriat kurallarıyla ve bu kuralların baskı yoluyla uygulatılmasıyla yönetilen ülkelerde o kuralların çoğu "kadına baskı"dan başlatılmıştır. En kolayı budur.Kadınlar bu baskıya en başından karşı koymadıkları, elde etmiş oldukları özgürlüklerini aile bireyi ve diğer erkeklerin eline, sözüne bıraktıkları takdirde iş buralara varır.Umalım da RTUK radyoları uyarırken, radyoların yaptığı da hiç değilse AKP'ye iyi bir uyarı olsun!(Not: Sevgili okurlar, birkaç gün devam eden izcilerle ilgili yazımı bugün bitiriceğimi söylemiştim. Bu konuların hepsi birbirleriyle o kadar bağlantılı ki yukardaki haberi duyunca buna öncelik verdim. Diğerine yarın devam ederiz, gecikmeden dolayı özür diliyorum.)

Devamını Oku

Bu izcilik neymiş meğer!

6 Temmuz 2006

Ben tesadüfen bir afiş görerek iki gün önce yazdım ama meğer çok derin bir konuymuş bu... Dün İzcilik Gönüllüleri Derneği'nden gelen uzun bir açıklama, Dernek Başkanı Aşkın Üçvet'in telefonu ve sonra tekrar Federasyon Başkanı Hasan Subaşı ile konuşma, olayın derinliği hakkında yeterli bilgiyi verdi.Milli Eğitim Bakanlığı' na bağlı çok sayıda izciyle birlikte Federasyon tarafından dışlanan 150'ye yakın izci liderinden oluşmuş izcilik Gönüllüleri Derneği'nin gönderdiği açıklamanın başlığı AK Parti 15.000 piyoner yetiştiriyor" idi ve "Sayısı artırılmaya çalışılan acaba gerçek anlamda izciler mi, yoksa AK Parti felsefesiyle yoğrulmuş piyoner tarzı bir gençlik hareketi mi" spotuyla başlıyordu.Müslüman İzci KampıBurada gördüğüm "daha önce İzcilik Federasyonu'nun Meclis'te soru önergesine de neden olan Müslüman İzci Kampı ile gündeme gelmesi" ile ilgili bilgi Hasan Subaşı tarafından da doğrulandı. Konya'da böyle bir izci kampı açılmış, daha sonra kapatılmış.Subaşı aslında Dünya İzcilik Federasyonu'nun buna karşı çıkmadığından, zira diğer ülkelerde de çoğu izci klübünün kiliselerle yakın ilişkide olduğundan ve hatta papazların da kamplara gittiğinden söz etti."15 bin yeni izci" projesinin başında kendi eşi Süheyla Subaşı'nın olduğunu doğruladı. İstanbul'da 15 bin, Türkiye genelinde kimbilir kaç bin izcinin denetimini ve eğitimini "başarıyla" gerçekleştirdiklerini ekledi (300-400 kişilik bir okula onlarca öğretmen ve yönetici gerekirken bir Federasyon 10 binlerce çocuğu nasıl eğitiyor onu bilemiyoruz. Ve tabii izciliğe dinin, inancın da karıştırılabileceğinin söylenmesi endişeleri haklı kılıyor.)İzcilik Gönüllüleri Derneği Başkanı ve yılların deneyimli izcisi Aşkın Üçvet ise İzcilik Federasyonu yönetiminde tek bir izci olmadığını, çoğunun izcilik dışı ve Büyükşehir Belediyesi kökenli olduğunu ve izciliğin politize edildiğini söyledikten sonra "Gürtuna döneminde 'seyyah izciler' diye bir şey çıkardılar. O dönemin Federasyon başkanı itiraz etti. Zaten yazınızda belirttiğiniz 'Belediye'nin izcileri siyasi amaçla kullanmak istemesinin engellenmesi de daha önceki başkan dönemindeydi. Ayrıca izcilerde din, mezhep, inanç ayırımı yapılması söz konusu değildir. Bunu yaparsanız bir adım sonrası 'Sünnî İzciler', 'Alevî İzciler' ayırımına gider. Zaten şu anda bile Türkiye'de izcileri ciddi şekilde bölmüş durumdalar" diyor.Diğer bilgilerin içinde; İzcilik Federasyonu üst yönetimine, bu işe yıllarını veren gönüllü ve çağdaş fikirlere sahip izci liderlerinin alınmadığı, İstanbul Aksaray İSKİ salonunda izci velileriyle yapılan toplantıda harem-selâmlık oturulduğu ve Federasyon yöneticilerinin çoğunun Büyükşehir Belediyesi üst düzey bürokratları olduğu da var.Bitmiyor, bitmiyor. Bu yazıyı yarın kesin bitireceğim.Güçlü dini inançlar!Tayyip Erdoğan yine dini, inancı hafifçe(!) yolundan kaydırmış. Türban"la "güçlü dini kimlik" özdeşleştirmesi yapmış.Türbanlıysan veya eşin türbanlıysa dinî kimliğin "güçlü", değilse o da "değil"... Ne kolaymış meğer... Yani dininin birçok gereğini yerine getiriyor, kalbini temiz tutuyor, birileri gibi yolsuzluk yapıp dosyalarını yargıdan kaçırmıyor, yetim hakkına el uzatmıyor ve "makbul bir kul" olduğuna inanıyorsan "yook" diyor sana... Türbanın var mı ancak o zaman dindarsın veya makbulsün. Tövbeler olsun karar Yaradan'a değil bunlara ait. Hani Erbakan'ın "Bizim partiden olmayan patates dinindendir" sözü gibi bir şey.Oysa okuduğumuz, bildiğimiz kadarıyla Kur'an'da türban tarifi yok, "ziynetleri (gerdanlıkları, boynu) kapatacak şekilde bir örtünün yakaların üzerine indirilmesi" var. Madem ki Başbakan kendini bu kadar güçlü bir "dini kimlik" olarak görüyor keşke çıkıp millete Nur ve Ahzab surelerini, Hz. Peygamber mümin kadınlardan söz alırken (biat) neden başörtüsünün şartlar içinde olmadığını, Kur'an'da tesettür olup olmadığını ve bir ayetin "Söyle" veya "Ey müminler" diye başlaması arasındaki farkları anlatsa. Zira böyle üstü kapalı ve hatalı açıklamalar yaparken yalnız dini AKP'nin tekeline sokmakla kalmıyor, başörtüsü (bu dönemde türban oldu) takmayan tüm kadınları ve eşlerini "dinle ilgisiz" göstermek gibi çok büyük bir günah da işliyor.Örneğin benim başım açık ama "dini kimliğimin güçlü" olduğuna kesinlikle inanıyorum. Var mı bir itirazı acaba?

Devamını Oku

Siyasi izciliğe doğru!

5 Temmuz 2006

İstanbul Belediyesi'nin 15 bin izcisinden söz ettiğim dünkü yazım üzerine İzcilik Federasyonu Başkanı Hasan Subaşı aradı ve çok önemli bilgiler verdi.Bugünün çocuklarının üç beş yıl sonra oy verecek veya ülkenin yönünü değiştirme gücüne sahip olacak yaşa geleceğim iyi bilerek hesap yapan, genç beyinleri istediği gibi eğitmeye, yönlendirmeye önem veren siyasi partilerin ortaya çıktığı bir dönemde üzerinde daha da çok düşünülmesi gereken bilgiler...Dün çok sayıda telefon ve mail aldım yazıyla ilgili... İzci sayısının bu kadar hızlı artırılması ve olayın belediyelerin kontrolüne girmesinin "ABD ve Fethullah Gülen" tarafından teşvik edildiğinden tutun da, bunun "yaklaşan seçimler nedeniyle aileleri etkilemek, taraftar toplamak" amacıyla yapıldığına, Mitler döneminde yetiştirilen gençler"! hatırlattığına kadar çok sayıda görüş ve endişe vardı hepsinde de...Gerçi Milli Eğitim Bakanlığı Dış ilişkiler Genel Müdürü'nün, "bir din cemaatinin önde gelen isimlerinden" olduğu, bu konuda kitabı bulunduğu açıklanırken, siyasi parti kongresine götürülen çocukların, "kendi istekleriyle, okuldan habersiz" gittiklerini söyleyen bir bakana sahipken hangi endişenizi kime bildirecek, kimi kime şikayet edeceksiniz ama yine de "şeffaflık" adına herkes elinden geleni yapmak zorunda.Hasan Subaşı'nın anlattıklarını kısa notlar halinde özetlemeye çalışacağım:İzcilik okul dışı bir faaliyet... Milli Eğitim Bakanlığı okul içinde olan kısmıyla ilgili, okul dışındakini ise Federasyon yürütüyor.Ama Federasyon'a gerekli bütçe verilmediği ve yılda 300 milyar civarında bir bütçesi olduğu için belediyeler sponsorluk yapıyor ve izcilerin "belediye spor klüpleri" nin çatısı altında yetişmesini sağlıyor.Yalnız İstanbul Belediyesi'nin değil, şu anda 71 il ve bir çok ilçe belediyesinin izcilik faaliyeti var. (Her biri 15-20 bin izci yetiştirse ve onları istediği gibi kullansa rakamı bir düşünün.)Belediye nasıl kullanılabilir? Yukardaki paranteze itirazı olanlar İzcilik Federasyonu Başkanı Subaşı'nın şu sözlerine kulak versinler:"Tabii ki titizlenmekte, araştırmakta haklısınız. Daha önce bu tür olaylar cereyan etti. İki üç yıl önce 'İzciler şu kişileri karşılamaya gelsin, belediye başkanının yaptığı faaliyetlere katılsın' teklifleri yapıldı, biz karşı çıktık. Geçen sene bazı belediyeler 'gençlik kampı', 'yaz kampı' gibi 'izcilik kampı' yapmaya çalıştılar engel olduk. Belediyeler aslında izcilik faaliyeti yapamaz ancak işin içinde federasyon olunca yapabiliyor." Dünya İzcilik Teşkilatı Amerika ve Avrupa'da örgütlüdür. Türkiye'deki faaliyetleri de onlar denetliyor.İzcilik askeriye gibi disiplinli bir faaliyettir ve çok iyi denetlenmesi gerekir, doğru denetlediğinizde izciler "nükleer santral", denetlemediğinizde "atom bombası" olabilirler. Ama biz iyi denetlemeye çalışıyoruz. ('Nasıl?' soruma ise Subaşı, "15 bin izcinin başında üç Federasyon gözetmeni olduğu" cevabını verdi. Ne kadar "iyi denetim" olabilir siz karar verin.)Hasan Subaşı da aslında sporcuların veya izcilerin herhangi bir siyasi organla bağlantısı bulunmamasının, sponsorların sivil kuruluşlardan olmasının ve yalnızca izci klüpleri bünyesinde izcilik yapılmasının öneminin farkında... Bunları söylüyor ama "sponsor arayışı içinde olduklarını, bir çoğundan olumlu cevap alamadıklarını"da söylüyor. Ona göre ya belediyelerin siyasi kimliği ortadan kaldırılmalı veya spor ve izci kulüplerine yeterli bütçe verilmeli.Peki devlet, sporu ve izciliği neden bütçe vererek desteklemiyor?Bunun cevabını da yarın verelim. Tahmin ettiğimizden çok daha ciddi bir konu bu!Kadın katliamından farkı yok!Bir kadın daha öldürüldü... Hem de karnındaki 7 aylık bebeğiyle. Üç gün geçmiyor ki bir veya birkaç kadının "töre cinayeti, kıskançlık cinayeti, namus cinayeti" gibi çeşitli isimler altında öldürüldüğünü veya tecavüze uğradığını duymayalım.Ama nedense, kapı kapı dolaşarak, hediyelerle razı ederek "oy" unu kapmayı pekâlâ başaran hükümetler bu cinayetleri önleyerek Türkiye'yi medeni bir ülkeye çevirmeyi bir türlü başaramıyor.Töre (veya namus) cinayetlerinin neden sadece Türkiye'de bu kadar çok görüldüğünün ve özellikle de Güneydoğu'da görüldüğünün üzerinde durmak, buna çözüm bulmak, televizyonlarla işbirliği yaparak ülke çapında yayınlarla önlem almak Hükümet'in işi değilse kimin işidir?Ama onlar için daha öncelikli konular var; cumhurbaşkanlığı seçimi, yaklaşan genel seçim, basınla çekişmek vb... Bunlar varken sıra gelmiyor onlar da haklı (!)..Ölsün kadınlar, genç kızlar arka arkaya, kimin umurunda!

Devamını Oku

İstanbul Belediyesi'nin 15 bin izcisi!

5 Temmuz 2006

Taksiyle Ortaköy'den Beşiktaş'a giderken tepedeki afiş dikkatimi çekti: "İstanbul Büyüşehir Belediyesi 15 bin izci daha yetiştiriyor"..."Allah, Allah" dedim kendi kendime; "İzci yetiştirmek ne zamandan beri belediyelerin işi olmuş?.." (Şimdi Başbakan'dan bir "Hortumları kesildiği için böyle yapıyorlar" açıklaması daha gelirse şaşırmayın. Neyse ki benim hortumla, hükümetle filân işim yok, alnımın teriyle kazanıyorum hayatımı.)Gazeteye gelir gelmez Belediye'den 'konuyla ilgili' kişiyi arattım; Ali Ercan Kılıç...Ben de ortaokulda izci olduğum için biliyorum, izcilik okullarda fazla etkin bir faaliyet değildir, çok sınırlı sayıda izci vardır ve çok temel bilgileri alarak sadece milli bayramlarda gösterilere katılırlar.Belediyenin işi mi bu? O zaman nereden çıktı bu bir defada 15 bin izci ve neden Belediye'nin görevi olarak çıktı?Verilen bilgiye göre ilk olarak 2004 yılında İ.B. Belediyesi'nin Türkiye İzcilik Federasyonu ile yaptiğı bir özel protokolle 1.100 kişi yetiştirilmiş. 2005 yılında bu rakam 5.000 artırılmış ve 6.100'e çıkmış. Yine bir yıl sonra ise 10 bin arttırılarak 15 bine...Siz olsanız "Aniden bu ne izcilik merakıdır böyle?" demez misiniz? 5 bin, 10 bin artışları öğrenince merakım daha da arttı;Bu çocuklara neler öğretiliyor, hangi okullardan hangi özellikte çocuklar seçiliyor, onları seçmek ve çoğaltmak (eğer gerekiyorsa) neden Milli Eğitim Bakanlığı'nın değil de belediyenin işi oluyor, bakanlığa bağlı eğitimciler eğitmiyorsa kim eğitiyor gibi soruları Ali Ercan Kılıç'a sordum. "Bütün okullardan öğrenci istedik" dedi ama okul ismi vermedi.Milli ve manevi değerler?? İzcilere "sivil savunma, ilk yardım, teorik trafik, çevre-orman bilinci" gibi konuları içeren dersler verildiğini anlatırken bu etkinliğin çocukların "disipline edilmesi ve analitik düşüncelerinin gelişmesi" ne önemli bir katkısı olduğundan söz etti. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu konuda yetersiz kaldığına inanıyorlar demek ki!"Onlara milli ve mânevi değerler de öğretiliyor" deyince "Meselâ hangi değerler?" sorusunu sordum. Öyle ya, öğrenciler kendilerine gerekli milli ve mânevi değer bilgilerini de okul müfredatları içinde zaten öğreniyorlar, gerekli yerlere okul gezileri düzenleniyor, o halde ekstra hangi bilgiler onlara aktarılmakta?İlkokul öğrencilerinin AKP kongrelerine sınıflar dolusu götürüldüğünü, o yaşta bile siyasete sokulduğunu görenlerin bu soruları sormaya hakkı vardır.Kılıç, cevap olarak "Mart ayında 12.500 çocuğu (bunların 3.000'i izci) Çanakkale'ye götürdüklerini" söyledi.(DEVAM EDECEK)Vah zavallı çocuklar!Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, AKP Adıyaman İl Kongresi'ne katılan ilköğretim öğrencilerinin büyük bölümünün "kongre olduğunu bilmeden" ve sadece "Başbakan'ı görme isteği"yle stadyuma gittiklerini söylemiş. Bu nedenle öğretmenlere değil, öğrencilere disiplin cezası verilecekmiş.Hatırlayacaksınız, fotoğraf en az birkaç sınıflık öğrenci sayısı gösteriyordu. Demek ki bütün o öğrenciler, bugüne kadar olmamış bir şeye aynı anda karar vererek topluca siyasi bir parti kongresine gitmişler. Ve aslında "kongre olduğunu" da bilmeyerek ama "nerede olduğunu" pekâla bilerek gitmişler.Hani "Dünyada olmayacak şey yoktur" sözü bunun için söylenmiş denecek bir durum.Benim asıl merak ettiğim; Milli Eğitim Bakanı veya onunla benzer açıklamalar yapanların toplumu da ilkokul öğrencilerinden oluşmuş zannedip etmedikleri... Gerçekten bunlara inanmak için zekâ yaşınızın o düzeyde kalmış olması gerekiyor çünkü...Ve asıl üzüldüğüm ise, yönlendirilerek, muhtemelen özel otobüslere doldurularak götürülen küçük öğrencilerin bir de disipline gönderilmesi. Zavallı çocuklar siyasete alet edilmekle kalmayıp bir de üstüne ceza görecekler. Olacak şey mi?Bakan Çelik'e bu olaydan ve müstesna açıklamasından dolayı özel tebriklerimi gönderiyorum.

Devamını Oku

Erken eğitim ömrü uzatıyor!

4 Temmuz 2006

Eğitim eksikliğinin, eğitim sistemindeki yanlışların Türkiye'ye neler kaybettirdiğini giderek artan olumsuzluklarla, özellikle şiddetle hergün görüyoruz. Çocuklarımızın mümkün olan en küçük yaşta ve doğru şekilde eğitilmesi büyük önem taşıyor.Ayşen Özyeğin 1993 yılında Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nı (AÇEV) kurduğunda ve ilkokul öncesi eğitimin önemini vurguladığında bu işin öneminin bizler bile farkında değildik. Büyük şehirlerde, imkânı olan aileler çocuklarını yuvalara gönderiyordu zaten... Anadolu'nun küçük şehir, kasaba ve köylerinde ise daha "ilkokula gönderme zorunluluğu" tartışılmakta, çok çocuklu ailelerin çocuklarının yalnızca bazılarını okutmaları önlenmeye çalışılmaktaydı. Oralarda yuva, ana okulu bir fantezi olabilirdi ancak...Ama Ayşen Özyeğin ile onu destekleyen Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı ve Dr. Sevda Bekman akademisyenler, gönüllüler ne yaptıklarını, neyi hedeflediklerini iyi biliyorlardı. Nitekim 13 yıl içinde sağlanan bağışlar Türkiye genelinde 300 bin kişiye ulaşıldı ve 3500 eğitimci yetiştirildi.Erken çocukluk eğitimini sağlamak ve önemine dikkat çekmek için hazırlanan proje, açılan "7 Çok Geç" kampanyası o kadar başarılı oldu ki bazı Avrupa ve Arap ülkeleri AÇEV den aynı uygulama için yardım isteğinde bulundular.Basın bizi izlesinYapılan tüm araştırmalar erken yaşlardaki deneyim ve eğitimin ilerdeki ruhsal/fiziksel sağlık ve gelişim üzerinde ve gelecekteki yaşam kalitesinin büyük önemi olduğunu ortaya çıkarıyor.Birkaç ay önce yapılan uluslararası AÇEV Konferansı'nda da Kanada, ABD, Hollanda gibi ülkelerden gelen uzmanlar beynin şekillendiği 7 yaş öncesi eğitime, çocuğa yatırım yapmanın yetişkin yaşamında yarattığı farkları örneklerle ortaya koymuşlardı. Erken yaş o kadar önemli ki ergenler tarafından işlenen kayıtlı suçlarda çocuğun dil gelişimi (7-12 ay) ile suça yatkınlık arasında bile yakın ilişki olduğu anlaşılmış. Minnesota'da biri "kaliteli öğretmenlerle ve kaliteli programlarla, az sayıda öğrenci bulunan küçük sınıflarda yakın ilgi ile", diğeri sıradan şartlarda ama aynı müfredatla eğitim gören iki ayrı gruba ait çocukların 40 yıllık yaşamı incelenmiş. Daha çok ilgi gösterilen grubun hayatta daha başarılı olduğu görülmüş.Hiç unutmuyorum, yine o toplantıda Kanada ileri Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Dr. Frasier Mustard konuşmasında eğitim süresi ile yaşam süresi beklentisinin bile orantılı olduğunu söyledi; eğitim süresi arttıkça yaşam süresi uzuyor muş.Yine gerideyizGelişmekte olan ülkelerin çoğunda 4-6 yaş arası eğitim oranı Türkiye'deki "yüzde 11 "den yüksek...Hindistan'da yüzde 35, Ürdün'de yüzde 27 (buna rağmen AÇEV den bilgi desteği istiyorlar). AB'de ise; Fransa'da yüzde 100, Almanya'da yüzde 70, İtalya'da yüzde 95... Yeni katılan Çek Cumhuriyet'inde ise yüzde 72.İşte AÇEV; Türkiye'nin AB sürecinde avantaj olarak gördüğü genç nüfusunun "eğitimsizliğiyle" bunun tam aksi bir duruma neden olacağını biliyor ve sorunu en baştan çözmeye çalışıyor.Bundan sonra çocukların okula gönderilme tartışması Doğu'da bile 7 yaşında değil 4-5 yaşında başlatılacak.Ve Ayşen Özyeğin; "Basın bizi izlemeli, bakalım verdiğimiz sözleri tutacak, beklenen gelişmeyi sağlayabilecek miyiz" diyor. Bu dikkati basından istiyor.Kendi toplumumuzun gelişmesi için böylesi özveriyle çalışan bir sivil toplum kuruluşuna verilecek minimum destektir bu...Memnuniyetle yaparız!* * * Çok yönlü ayıp!Dün Tayyip Erdoğan'ın basına yönelttiği şifreli suçlamalardan söz etmiş, bu tür dedikodu ve iftira tarzı sözlerin bir başbakana yakışmayacağını söylemiştim. Yazımı okurken "yaptığı genelleme" ile sadece medyaya haksızlık ettiğini belirtmiş olduğumu farkettim. Oysa bunu yapmakla aynı zamanda topluma karşı da suç işlemiş oluyor. Evet evet suç!İnsanların güvenerek okudukları gazeteleri toptan karalamak, onların güvenini "üstelik hiç bir somut açıklama yapmadan" sarsmak, iktidarları denetleyen en etkili mekanizmayı bu şekilde zayıflatmak da suç...Tayyip Bey söyleyeceği sözü varsa açık konuşmalı... Yoksa "meyvenin yenecek zamanı" edebiyatını filân bir yana bırakıp sonsuza kadar susmalı!

Devamını Oku

'Ham meyve' espirisi!

3 Temmuz 2006

Yine yapmış... Yine aynı sözleri bu kez belediye eleştirileri üzerine söylemiş;Gayri meşru menfaatlerin önü kesildi diye...", "Hortumların önü kesildi diye..."Şimdi bunu söyleyen bir başbakanın, hemen ardından hangi gazete veya gazetelerin hortum peşinde olduğunu da açıklaması, aynı haberleri veren gazetelerin hepsini zan altında bırakmaması gerekir değil mi?Siyasi etik bunu gerektirir.Ama o açıklamıyor; şu anda ham meyveymiş de, süresi geçince de yenmezmiş de, tam zamanı gelince açıklayacakmış da, bir sürü geyik muhabbeti...Ne zamanmış "yolsuz tekliflerin" tam yenecek zamanı?Gerçekten insan okuyunca merak ediyor, ne zamana saklanıyor gerçekler?Bu tür şifreli konuşmaları, magazin tarzı söylemleri daha önce başka liderlerden de duyduğumuz için artık etkilemiyor, sadece "bugün"ün "dün" den farkının şeffaflık olması gerektiğini düşündürüyor o kadar.Başbakan böyle şifreli sözlerin dedikodudan, iftiradan hiçbir farkı olmadığını artık farkederek suçlamalarının, iddialarının muhatabını, söyler söylemez açıklasa çok daha iyi olacak.Dedikodu bir başbakana yakışmıyor!Manşetten duyurun şehitleri!Yine birçok yerde 20-22 yaşındaki evlatlarının acısıyla bayılan analar, şehitlerinin fotoğrafına çocuğuyla birlikte sarılan eşler..."Ona söz verdim ağlamayacağım, bir asker daha yetiştiriyorum, vatana feda olsun" diyen mangal yürekli kadınlar.Bingöl'de teröristlerin döşediği mayınlar nedeniyle şehit düşen eşinin cenazesinde Gülsün Faydacı, "Hainler erkek gibi savaşsalardı" demiş. Ne kadar haklı... Kendi topraklarımızda teröristler cirit atıyor, saldırı yapıyor, çoğu kez de döşediği mayınlarla "zahmetsizce, kurbanlarının karşısına bile çıkmadan" can alıyor ve biz koca ordumuzla onları durduramıyoruz.Böyle alçakça saldırılar sürerken hâlâ bir siyasi partinin açıkça PKK'ya taraf olması ve bunu söyleye söyleye Meclis'e de girmek istemesi kabul edilir bir durum değildir.Uluslararası Politik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi hazırladığı son raporda "PKK'nın artık AB üyeliğinden kazanım elde etmekten vazgeçtiğini" vurgulamış.Vazgeçti çünkü artık AB de terörü yakından tanıyor, her ülke onun burnunun dibinde olduğunu biliyor ve hiçbir terör örgütüne ayrıcalık tanımıyor, eskisi gibi "bazılarını" desteklemiyor.Medyanın bunu da aklında tutarak, her şehidimizi tek tek yeterince duyurması, ülke olarak PKK teröründen hâlâ neler çektiğimizi dünyanın gözü önüne sermesi lâzım... Ki teröre destek verenler bunu siyasi bir olayın parçası gibi, terör örgütünü de Türk halkının bir kesiminin temsilcisiymiş gibi gösteremesinler.Terör kurbanı şehitlerimizi manşetten duyurmak basının kesin görevidir!Yok artık, bu kadarı fazla!Kızım Nazlı okuduğu gazeteyi bir çığlıkla birlikte elinden attı. Ne oldu diye merak ederek aldım gazeteyi... Haberi görünce aynı tepkiyle bir çığlık attım, gazete yine yerde.Düzce'nin Akçakoca ilçesinin Devlet Hastanesi'nde bir bebeğin başı doğum sırasında koparılıyor. Hamile kadının kız kardeşi olayı görüp de dehşet içinde çığlık atınca kafa koparan doktor bir de sinirleniyor ve "Kim bu, çıkarın dışarı" diye emir veriyor.Kısa süre önce bir başka hastanede arka arkaya ölen bebekleri duyduğumda "Şimdi bize mâkul bir mazeret bulur ve hiçbir ceza almadan kurtulurlar" demiştim. Arkadan hemen "Hastane enfeksiyonundan öldüler, virüs var" mazereti geldi. Öyle denince işin içinden sıyrılıvereceklerini biliyorlar. Oysa hijyene dikkat eden, bakımlı, temiz hastanelerde böyle bir tehlike görülmüyor.Şimdi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bu olay için de sinirli doktorumuz "O bebeğin kafası zaten kopuktu" derse hiç şaşırmayacağım. Annemin hastalığı nedeniyle sık sık karşılaştığım hemşireler devlet hastanelerinde temizliğe dikkat edilmediğini, hemşirelerin son derece özensiz davrandığını "görseniz inanamazsınız" sözleriyle anlatıyorlar.Ne günlere kaldık Yarabbi, bu ülke bu kadar mı sahipsiz, Sağlık Bakanlığı neyle meşgul?Ve bu hastane yönetimlerini, bebek öldüren doktorları kim cezalandıracak?

Devamını Oku