Dün "AB ve Cinsiyet Eşitliği" konulu bir uluslararası konferansa katılmak üzere İzmir'deydim. Cumhurbaşkanımızın eşi Semra Sezer'in, Avrupa Kadın Lobisi Bşk. Yrd. Annette Lawson'ın, Avrupa ülkelerinden "kadına karşı şiddet ve cinsiyet ayırımcılığı" konularında uzman isimlerin katıldığı ve çalışma grupları oluşturularak sorunlara çözüm aranan konferansı Marmara Grubu Vakfı, İzmir Ekonomi Üniversitesi ve İzmir Ticaret Odası birlikte organize etmişler.Sayın Semra Sezer'in konuşması ve ikimizin sohbetinden yarın söz edeceğim, bugün ise tam bizler kadına karşı şiddete çözüm ararken Türkiye'nin 13 yaşındaki bir kız çocuğuna 3 yaratık tarafından tecavüz edildiği haberiyle çalkalanmasına değinmek istiyorum.Dün sabah İzmir uçağına bindiğimde elimdeki VATAN gazetesinin manşetinde gördüm vahşeti... O masum çocuğa tecavüz etmekle kalmayıp bir de bebeğini düşürsün diye onu her gün döverek sonunda komaya sokan alçakları okurken sinirden gözlerime yaşlar hücum etti...Karnındaki 6 aylık bebek yaşıyormuş ve sanıklar hakkındaki işlem ancak bebeğe DNA testi yapıldıktan sonra başlayacakmış.Bu ancak şu demek olabilir; bebeğin babası kim ise asıl cezayı o alacak. Ben yeni TCK'da ilgili maddenin "bütün tecavüzcülerin aynı şekilde cezalandırılması" şeklinde değiştiğini sanıyordum.Hatta bu konuda "Bir grup tecavüz etmişse ve içinden biri kızla evlenmeyi kabul ederse ceza ortadan kalksın" diyenlerle yaptığım mücadelenin bir bölümü hâlâ yargıda sürüyor. "DNA testinden sonra karar verilecek" demenin bundan hiçbir farkı yok.Biz yasalardan da önce kafaları değiştirmek zorundayız.13 yaşında bir kız... Üç kişinin çocuğun evine girerek tecavüzü... Bu dehşetten sonra 6 ay boyunca her gün dayak ve sonunda koma...Gelelim kediye... Aynı gün bizim gazetede ve diğer gazetelerde şu haber de vardı:"ABD'de mahalle sakinlerine tuzak kurarak saldıran Lewis adlı kedi müebbet ev hapsine mahkûm edildi. Kedi sokağa çıkarsa sahibi hapse girecek."Şimdi söyleyin bana, 'Bu canavar ruhlu adamlar hiç değilse ABD'de kedi olsalardı, halk kurtulurdu' demekte haksız mıyım?Ağlamak iyidir puan getirir!Biz Türklerin her fırsatta kolayca ağlaması, duygusal bir toplum olduğumuz için mağdur görünenin, ağlayanın hemen yanına geçme huyumuz fazlasıyla istismar edilmeye başlandı.Eskiden hiç değilse "erkekler ağlamaz" diye kendilerince bir maço edebiyatı türetmişlerdi, onları görmüyorduk şimdi erkekler daha da çok ağlıyor. İki günde bir şarkıcının, türkücünün, kadın programı figüranlarının salya sümük ağladığını görür olduk. Ahu Tuğba'nın yapay sevgilisi gibi ayılıp bayılanlar bile var.Başbakan Tayyip Erdoğan da bir W programında kendisine çocukları sorulunca gözyaşlarını tutamamış (!) Nereye baksanız mendili gözünde bir Başbakan fotoğrafı...Neden ağlamış; siyaset nedeniyle çocuklarıyla yeterince vakit geçiremiyormuş, onları özlüyormuş, doktora yapan kızı şikâyet ediyormuş vb. vb...Bizim bildiğimiz, Erdoğan çifti neredeyse torun sahibi olacak. Yani çocukları artık birer yetişkin... Doktora yapan kızı ise en az 23-24 yaşında olmalı...Bırakın bunu bir tarafa, çocukları küçük bile olsa kendi tercihiyle bir işi seçmiş ve onun gereklerini yerine getiren yetişkinlerin böyle bir nedenle ağlaması normal midir?Normalse eğer hepimiz oturup ağlayalım ve birbirimize acıyalım. Çünkü çalışan, hele de iddialı işlerde çalışan anne babaların ailelerine ayıracağı zaman elbette kısıtlıdır ama hiç kimse bu özverileri karşılıksız olarak yapmaz.Biraz açalım; Türkiye gibi koca bir ülkede siyasetçi ve hatta başbakan olmayı istemiş, yola çıkmışsanız, onun karşılığını da fazlasıyla alıyor, şanını şerefini de üstleniyorsanız ağlamaz, duygu sömürüsü yapmazsınız.Yoksa ağlar mısınız?Eh ağlayın o zaman, nasılsa burası Türkiye, bütün sempatimiz sizinle!
Gardenya Saruhan isimli genç bir kadın (25 yaşında) kendisinden 17 yaş büyük olan eşinin "çirkinsin, zayıfsın" diyerek evden kovması üzerine boşanma davası açmış. Apartmanları, dükkânları olan müteahhit kocadan yüklüce bir tazminat istiyormuş.Haberi görünce "Aynı durumda olan kimbilir kaç milyon kadın var" diye düşündüm.Dayak yemeyen, itilip kakılmayan ama onun yerine hakaretlerle, aşağılamalarla ruhunda derin yaralar açılan kimbilir kaç milyon kadın... Özgüveni olmadığı için yanındaki kadını küçülterek yükseleceğini zanneden veya kendi iç kavgalarının, kafasında yarattığı kıskançlıklarının acısını hakaret ederek çıkaran erkeklerle karşılaşmış, canım, cicim aylarında karşısındakinin gerçek yüzünü görememiş kadınlar bunlar...Özellikle erkeğin evlenir evlenmez kadını "üzerinde her türlü hak iddia edebileceği bir mal" gibi gördüğü üçüncü dünya ülkelerinde çok tipiktir bu davranış tarzı...Dayağın, bedensel işkencecinin bile hak ettiği cezayı bir türlü almadığı, Ceza Kanunu'na getirilmiş olan önleyici maddelerin kaldırılmaya çalışıldığı Türkiye de bu ülkelerden biridir.Ümidin bittiği an!Önünde hiçbir engel görmeyen kocaların bir kısmı -ki aralarında profesörler, milletvekilleri de olduğunu her gün görüyoruz- dayak atmaktan çekinmezken bir kısmı da "sözle dövmeyi" sürdürür. Bunun cezasının nasılsa lâfı bile olmayacaktır.Oysa bilmezler ki kadın için hakaretin öldüresiye dövülmekten hiçbir farkı yoktur. Kendisini severek, isteyerek ve "birlikte mutlu bir gelecek" vâdederek evlenen eşin artık onu beğenmediğini, "sıradan ve değiştirilebilir" gördüğünü, aşağıladığını hissetmek, bunu yaşamak ölümden beterdir.Artık ne yediğinin içtiğinin, ne gezdiğinin gördüğünün, ne giydiğinin kuşandığının ve ne de eşin dostun hiçbir anlamı kalmaz. Kendi gözünde de değerini, özgüvenini yitirmiştir, güvendiği sevgisi, beraberliği ortadan kalkmıştır.Hükümet verdiği sözü tutmadı!Psikolojik şiddetin, bedensel şiddetten hiçbir farkı olmadığı gibi bunu uygulayan erkeklerin ruhsal bozukluğunun da diğerlerinden bir farkı olmayacağında şüphesiz bütün psikologlar hemfikirdir.Onun için, Gardenya Saruhan'ın ve bu tür şiddete uğrayan kadınların davalarına bakan hâkimlere önemli bir görev düşüyor. Hükümet'in Medeni Kanun'un Mal Rejimi'ni hâlâ tüm kadınların yararlanacağı hâle getirmediği ve birçok kadının sokakta kalmak korkusuyla şiddete sustuğu bilinirken verecekleri birkaç karar diğer olaylarda örnek teşkil edecek.Şiddet varsa, yüklü bir tazminat da olmalı... Ve yüklü tazminat "can acıtanın canını acıtacak tazminat" demektir.Adalet bunu gerektiriyor!Tacize ağır ceza!Ben hâlâ "Kadınlar tecavüzcüleriyle evlensin, ben olsam evlenirdim" diyen ve mahkeme dilekçelerine "Adalet Bakanlığı Müşaviri" unvanını da her nedense ekleyen profesörün TCK tasarısının kanunlaşması öncesinde bu sözlerine itirazlarım nedeniyle açtığı 12 milyarlık dava ile uğraşıyorum ama...Ama neyse ki Yargıtay, Ankara Barosu avukatlarından birinin sekreterine yaptığı tacize verilen 6 ay hapis cezasını az bularak kararı bozmuş.Bu kararı veren hukukçular ayakta alkışlanmayı hak ediyorlar, sağolsunlar, varolsunlar.İşte taciz, tecavüz böyle önlenir. Aynı şekilde ağır cezalar kapkaç suçlularına, töre-namus cinayeti adı altında kadınları, genç kızları öldürenlere, küçücük bebeklerini döverek öldüren babalara ve diğer suçlara verilse büyük bir hizmet yapılmış olur.Bizde ise genellikle suçlu yerine suçsuzlar ve "önlemeye çalışanlar" cezalandırılıyor.Artık bu durumun tersine dönmeye başladığını görmek bile yeterince mutluluk!
VATAN'ın yayımladığı Konsensus şirketi anket sonuçları beklenenden fazla farklı değil... Normalde iktidar partisi olarak icraatlarına, kadrolaşmasına; hakedenler ve deneyimli uzman isimler yerine kesinlikle kendine yakın olanları tercih etmesine, din istismarı ile sık sık gündemi meşgul ederek ülke çıkarlarından çok kendi çıkarını, oy hesabını düşünmesine bakılarak AKP'nin oy oranının düşmesi beklenirdi.Düşmemesinin nedenini de seçmen kitlesindeki "eğitimsiz ve az eğitimli" grupların oranına bakarak görmek mümkün. AKP seçmeninin %62.8'ini "okuryazar değil + ilkokul mezunu değil + ilkokul mezunu" oluşturuyor. Din, inanç gibi insanların en hassas olduğu bir konu üzerinden yürür, türbanı dilinize dolayarak "laikliği ve kurallarını" din karşıtlığı gibi anlatır, kendiniz dışındaki ve özellikle rejimi korumaya çalışan herkesi de "din karşıtı" veya "dindar değil" şeklinde empoze eder, bu istisman yıllarca beyin yıkama yapar gibi sürdürürseniz eğitimsiz kesimi inandırmanız çok kolaydır.Bir tarafta din gibi bir konu varken o insanlar ne aç kaldıklarına, ne işsizliğe, ne gelir dağılımındaki dengesizliğe, ne sağlıktan can güvenliğine kadar her konudaki eksik ve hatalarınıza ne de bakanlarınızın konulanyla ilgisizliğine bakarlar. Onlar için "dinin elden gitmesi" en önemli konudur ve siz onları buna inandırmışsınızdır. Olay bu ve sonuçta şaşırtıcı bir şey yok.Burada üzerinde durulacak nokta ana muhalefet partisinin, bunca yanlış arasında doğru söylemler, projeler üreterek yükselememiş olması... CHP hatasını görmek ve ciddi şekilde toparlanmak, gerekiyorsa "yönetim değişikliği" konusunda bir kamuoyu araştırması yapmak zorunda.DYP ise benim kısa süre önce yaptığım tahmine de uygun şekilde önemli ölçüde yükseliş kaydetmiş. Birkaç hafta önce Mesut Yılmaz la karşılaştık ve kısa bir sohbet yapük. Ona "DYP'nin yükseldiğini" söylediğimde "MHP'nin daha çok oy alacağını tahmin ettiği" cevabını vermiş, ben de aksini iddia etmiştim. Sonuç beni haklı çıkarıyor. ANAP konusunda ise ikimiz aynı fikirdeydik.Geçersiz ve kararsızlar!Ben DYP'nin seçime kadar daha da yükseleceğini sanıyorum. Anket sonuçlan AKP'nin (her ne kadar oy oranını artırmış gibi görünse de) yeni bir seçim sonrasında bugünkü koltuk sayısına ulaşamayacağı gibi icraatlarında da bu dönemdeki kadar özgür olamayacağını ve hatta değişecek rakamlarla bir koalisyonun söz konusu olabileceğini gösteriyor.Ankette oy oranlarından daha çok dikkati çeken nokta "geçersiz oy" kullanacağını söyleyen ve içinde %45'e yakın lise ve üniversite mezununun bulunduğu seçmenler. Ve "kararsız"lar. (Toplam 32.9 gibi ciddi bir rakam!)Vatanını seven, ülkenin geleceğini, çocuklarının ve kendisinin yarınlarını düşünen herkes, hele de rejim tartışması yapılan bir ülkede seçime kadar mutlaka karar vermek ve oyunu kullanmak zorundadır.Kullanmayanların şikayete de hakkı yoktur.Umalım da iktidar partisi getirişini gördüğü "icraattan çok din polemiği" siyasetini daha da arttırmasın. Beklenen odur çünkü!Kahvaltının böylesi!Babalar Günü'nü Sakıp Sabancı Müzesi'nin muhteşem Boğaz manzaralı bahçesinde kutladık bu yıl... Daha güzel, daha eğlenceli bir kutlama olamazdı diye düşünüyorum.Asırlık ağaçların altına, çimlerin üzerine atılmış koca minderlerin üzerine yayılıp bir yandan kahvaltınızı ederek, bir yandan Kerem Görsev Trio'nun nefis müziğini dinleyerek ailece zaman geçirmekten daha güzel ne olabilir?Bu arada tanıdıklarınızla karşılaşmak, şakalar, espriler eşliğinde fotoğraflar çekmek ve tabii bir de Müze'de 12 Haziran'da açılmış bulunan Rodin sergisini dolaşmak da ayrı bir zevk oluyor.Biliyorsunuz, Düşünen Adam, Balzac, Cehennemin Kapısı gibi eserleriyle tanınan Auguste Rodin dünyaya gelmiş geçmiş üç büyük heykel ustasından (Phidias ve Michelangelo ile birlikte) biri sayılıyor ve bu sergide Rodin Müzesi'nden getirilen tam 203 eseri görmek mümkün...Sakıp Sabancı Müzesi'nde 25 Haziran Pazar günü de Marian Petrescu Trio'nun caz müziği eşliğinde kahvaltı var ve bu cazlı kahvaltılar 3 Eylül'e kadar bütün yaz sürecek. Hakan Erdoğan Productions tarafından ve bu konuda bir üstad olan Deniz Adanalı ile Milliyet'in katkılarıyla (Teknosa sponsorluğunda) hazırlanan müzikli-heykelli Pazar'ları kaçırmayın derim.
Siyasi partilerin durumuyla ilgili anketler bizde sık sık yayınlanıyor, Çarşamba günü VATAN da önemli bir anketin sonuçlarını verecek.Diğer ülkelerde genellikle hükümetin grafiği, yaptığı ve yapamadığı işler yayınlanır ve halka duyurulur, biz ise "gelecek seçimde ne olacağı" ile "bugün ne olduğu" ndan daha fazla ilgileniriz nedense... Bugün ne olduğu tam olarak bilinemediği için de bugün başarısız olanların yarın tekrar seçildiği ve sırf seçmenin "takım tutar gibi parti tutma"sı nedeniyle seçildiği görülmüştür.Partilerin kendi yaptırdığı anketlerin açıklanmasının doğru olmadığı kesin, zira sonucun doğruluğundan emin olmak da mümkün değil ama güvenilir bir araştırma şirketinin sonuçlarının yayınlanmasının yarar sağlayacağına şüphe yok.Konsensüs şirketinin yaptığı anketin sonuçlarını şu anda bilmiyoruz, bununla birlikte sonuç ne olursa olsun "merkez sağ" ve "sol" partilerin seçime birleşerek, ortaya güçlü alternatif bir seçenek koyarak girmesi gerektiğini biliyoruz.Nereden biliyoruz; bazı partiler her türlü hatayı ve hatta sorumlu mercilerin istifasını gerektirecek büyüklükte hataları bile örtbas ederek, kendi içindeki muhalif sesleri disiplin cezasıyla susturarak herşeye rağmen bütünlük içinde ilerlerken diğerleri müthiş bir bölünmüşlük tablosu sergilemekteler.Ve aynen geçen seçimde olduğu gibi birleşme yönünde adım atmamakta direniyorlar. Oysa bir rejim sorununun yakın gelecekte iyice açığa çıkacağı görülen, "laik-demokratik rejim"den rahatsızlık duyan iktidarın bunu açıkça belirtmekten çekinmediği ve neredeyse tek denetleyici durumundaki "cumhurbaşkanlığı"nın da bu konumunu yitirme ihtimaliyle karşı karşıya olduğu bir ülkede alternatif oluşturmak seçenek değil, zorunluluktur.Akıl, mantık bunu gerektirir.Aralarındaki görüş ayrılıklarını, çıkar çatışmalarını bir kenara bırakarak birleşme yollarını aramak hepsi için milletleri adına bir görev... Bunu defalarca tekrarladık, geçen seçimdeki hataya düşmemelerini söyledik. Değişen bir şey yok.Bilmem ki hâlâ farkında mı değiller?Yoksa "genel başkan" rolünden vazgeçmek ülkenin geleceğinden daha mı önemli?Özür ketçap değildir!Bu başlığı çok sık kullanıyorum farkındayım ama burası Türkiye, onun için de sık sık yeri geliyor.En değerli tarih hazinelerimiz çalınıyor; Müzeler Genel Müdürü ve onun bağlı olduğu bakan sorumluluğu üstlenmiyor, aksine Bakan çıkıp "Başka müzelerde de hırsızlık var" diyor.Hastanelerde bir seferde 4 bebek ölüyor, ilgili bakan onunla uğraşıp açıklama yapacağına ve hijyenin olmadığı hastaneye hesap sorulmasını sağlayacağına "Doğurun, nüfus azalmasın" buyuruyor.Çocuk Esirgeme Kurumu yuvalarından bir defada 25-30 (genelde yüzlerce) çocuk kayboluyor, ilgili bakan "Onların çoğu zaten fuhuş yapan kızlar" açıklamasıyla işin içinden sıyrılıveriyor.Kapkaç, okullarda şiddet ayyuka çıkıyor, ilgili bakandan çıt yok. Olmaz ya, eğer olsa, bir Avrupa ülkesinde bunların her biri sorumlularının mutlaka istifası ile sonuçlanırdı. Türkiye gibi sessiz çoğunluğun tümüyle sessizliğe gömüldüğü, sivil toplum kuruluşlarının bile sesinin çıkmadığı bir ülkede ise yerlerinden kıpırdamıyorlar.THY Genel Müdürü Temel Kotil Cuma ve Cumartesi günleri yaşanan uçak rötarları ile iptalleri için özür dilemiş. Özür ketçap değildir, her hatayı örtemez ve binlerce personeli olan, bu kadar önemli bir devlet kurumunda mazeret kabul edilemez.Genel Müdür bu olaylara "hostes yetersizliğinin neden olduğunu belirterek "yedek mürettabatımız bitti" demiş. Turizm sezonunun başladığı, okulların kapandığı bir dönemde böyle bir mazeret olabilir mi, nerede görülmüştür onu da açıklaması gerekirdi.Hostesleri yetmiyorsa gencecik yaşlarında emekliye ayırmaktan vazgeçsinler veya yenilerini alsınlar.Gerekli sayıda personel almak için bir engelleri mi var?Bıktık artik en ciddi olaylan bile özürle geçiştirmelerinden veya ona bile gerek duymamalarından!(Not 1: Hosteslerin ingilizce bilmeyenlerden seçildiği konusuna hâlâ THY'den cevap bekliyorum, şikayetler sürüyor.)Not 2: Sevgili okurlarım, bir gün yazmasam "Ne oldu" diye soranlarınız var. Eksik olmayın, ilginize teşekkürler ama yakında tatile çıkacağım, haberiniz olsun. Tatilde de "benim de canım var, ben de insanım" şarkısını söyleyeceğim.)
O kadar çok olumsuzlukla karşılaşıyoruz ki bizi ancak müzik gibi ruhumuzu doyuran güzelliklerin kurtarabileceğine inanıyorum.Gurur duyulacak sanatçılarımız var ve ben onları dinlemeye doyamıyorum. Hele "özel sınıfıma dahil olan birkaç isim var ki konserlerini de asla kaçırmam.Kenan Doğulu ilk çıktığı yıllardan beri bu isimlerin başında gelir. Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM)'nin Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda yapüğı konserler dizisi içindeki KEN konseri (biz hayranları ona böyle diyoruz) 16 Haziran Cuma akşamı yapıldı.Ben beklenmedik bir engel nedeniyle ancak telefondan dinleyebildim. Evet, kızım Nazlı'nın cep telefonundan... Ve şu kadarını söyleyeyim ki telefonda bile muhteşemdi.Başta Nazlı olmak üzere görenler ise tam anlamıyla büyülenmişler. Yeni albümü Festival'in sarkılan (hele olağanüstü bir dans grubunun gösterisi eşliğinde iki kez söylediği şarkı), Kenan ve Ozan Doğulu kardeşlerin esprileriyle, karşılıklı diyaloglarıyla yaptıkları şov, sahnenin ışıklandırılması, KEN kıyafetleri için "Tek kelimeyle harikaydı" diyorlar. Zaten neredeyse nefes almayı bile imkânsız kılacak kadar kalabalık izleyici topluluğu da konser süresince bir an bile yerlerinde duramamış.Bunları neden anlatıyorum; çünkü Türk pop müziğini Bati müziğiyle yarışacak düzeye getiren onlar... Saygılarıyla, kaliteleriyle gençlere iyi örnek olan onlar. Ve biz bu değerli sanatçılarımızı izleme, gurur duyma, mutlu olma fırsatını kaçırmamalıyız. Bundan sonraki ilk konserinde oradayım.Bravo Kenan Doğulu! Teşekkürler BKM!Sahte müzelerSualtı Araştırmaları Teknolojisi Derneği (SUTA) Başkanı Erkan Ayral Bodrum Kalesi Sualti Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen eserlerin çoğunun sahte olduğunu söylemiş. Konuyu MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'a bildiren sualtı arkeologu Harun Özdaş "Ona doğruyu söylemek zorundaydım" demiş.Erkan Ayral'ı tanırım, bu konularda müthiş bir bilgiye sahiptir ve eski Müze Müdürü Oğuz Alpözen'le de sualtından çıkarılan çok sayıda eser konusunda yıllar süren tartışmaları olduğunu, bunları yazdığımı hatırlıyorum.Ayral o dönemde çıkarılan çok sayıda eserin Amerikalılar tarafından yurtdışına kaçırıldığını ve buna göz yumulduğunu da anlatırdı.Ama ne o, ne de onun gibi dürüst insanlar ne yazık ki uyarılarıyla önlem alınmasını sağlayamıyorlar. Aksine müzelerin başına müdür diye konulan insanlar gelen müfettişleri de ağırlayarak, onlara hediyeler sunarak olayları örtbas edip gidiyorlar.Olan sonunda hep millete oluyor. Kuşaktan kuşağa aktarılacak, ancak Anadolu topraklarında bulunan ve her yıl on binlerce turisti de buralara çekecek olan eski medeniyetlere ait eserler müzelerden beşer onar kaçırılıyor.Göz kulak olması gerekenler bu arada ne mi yapıyor? Onlar meşgul; uyuyorlar.Bari müzelerin isimlerinin başına "Sahte" kelimesini de ekleyelim.öyle ya, örneğin Bodrum sokaklarında benzeri satılan imitasyonları "tarihî eser" diye müzeye koymanın ne anlamı var? Yazıklar olsun!Tan Sağtürk jüriliği sevmişSes ve dans yarışmalarında jüri üyelerinin katılan gençleri azarlaması, hakarete varan sözlerle aşağılaması da biliyorsunuz bizde normal sayılıyor.Ve hatta reyting açısından çok önemseniyor ve bunu yapmaları isteniyor. Gençlerin ne hissettiği önemli değil (!).. Örneğin uygun ayakkabısı olmayan, belki de arkadaşından aldığı ödünç ayakkabılarla yarışmaya katılan 16-17 yaşında bir genç bu nedenle milyonlarca izleyici önünde paylanabiliyor.Balet Tan Sağtürk' ün İzmir'deki bale okuluna kayıtlı öğrenci velilerinden gelen mektuplarda Sağtürk'ün bütün dönem okula uğramadığı gibifinal gecesinde çocukların gururunu kıracak davranışlarda bulunduğu, kuliste onlara kızıp bağırarak ağlattığı anlatılıyor. Bazı veliler çocuklarının bu nedenle baleden de tümüyle soğuduğunu söylüyorlar.Tan Bey okulu TV hazırlık sınıfı gösterisini de dans yarışması sanmış anlaşılan. Birdenbire "Ne oldum" diyenler kısa sürede başladıkları noktaya dönerler.Biraz daha dikkatli ve saygılı olması, adına önem vererek oraya gelen çocukları ve ailelerini kırmaması gerektiğini kendisine hatırlatmak istiyorum.Ne de olsa hayatin kendisi, her rezalete susulan Türk ekranlarından farklıdır.
Dün yazının birinci kısmında "bu anlayışla Göztepe'deki hastanede yeni doğan 4 bebeğin iki günde ölmesi olayını da b bebekler zaten hasta doğmuştu, hastanenin hiçbir sorumluluğu yok' şeklinde açıklayabilirsiniz, olay kapanır gider" demiştim. Oysa bebeklerin ölüm nedeni "hastane mikrobu" olarak bildirilmiş. Gördünüz mü? Sonuçta yine kimseyi suçlayamazsınız. Hiçbir şeyin sorumluluğu hiç kimseye ait değil.Peki böyle bir ülkede; her 15 dakikada bir bebeğin öldüğü, her saatte 203 kadının gebe kaldığı, yılda 1,5 milyon doğum yapılan bir ülkede Sağlık Bakan'ı nın "Doğurun" fetvası vermesine susabilir misiniz?"Doğurun, ölen ölsün, kalan sağlarla yakında 100 milyona ulaşırız" demektedir Recep Bey... Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan'in Çocuk Esirgeme Kurumu skandali ile ilgili konuşması ve Sağlık Bakanı'nın "doğurun, nüfusumuz azalmasın" önerisi sadece Türkiye'ye özgü, başka bir ülkede göremeyeceğiniz "aldatmacalar, anlık politikalardır. Ne çözümdür, ne gerçektir, ne de sonuçtur.Gelelim Başbakan Erdoğan'ın "Cumhurbaşkanını halk seçsin veya şimdiden uygun bir isim belirlenerek istikrar sağlansın, endişeler giderilsin" önerilerini "hedef saptırma" olarak nitelendirmesine.Başbakan aslında bunu söylerken neden bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanı seçiminde benzer bir endişenin duyulmadığını kendine sormak, bunda "ettikleri yemini unutmalarının" bir rolü olup olmadığını düşünmek zorundadır.Ama "önemli olan ve hiç değişmeyen tek değer" neydi hatırlayalım; çıkarlar. Truman Show devam ediyor.Televizyonda Erol Köse ile şarkıcı Gülsen'nin aşkı "canlı yayında ilânından bir hafta sonra" bitiverdi. Erol Köse o bir haftada ailesinin kıymetini anlayarak kararından döndü, Gülsen "Aldatıldım" dedi.Peki siz bunları duyunca "Aldatıldın belki ama bizim kadar değil" dediniz mi? "Şok ayrılık haberlerini görünce sizi günlerce reklâmlarla oyalamalarına, ekranlara yayılmalarına güldünüz mü?Ahu Tuğba'nın ve sevgilisi Meriç Bey'in anormal görüntüleri de ekrana gün boyu yayılmış halde... Artık işin dozu o kadar kaçtı ki Meriç Bey yerlere yatıp krizler geçiriyor, tavuk gibi gıdaklıyor, kıskançlık nedeniyle olmadık şekillere giriyor.Senaryo ile hazırlanmış bu garip olayları çocuklarınıza izletmek "ilişkilerin böyle yaşanabileceği"ni, bunun da normal olduğunu düşünmelerine izin vermek nasıl bir duygu?Türkiye'de bir yanda cehaletten, sefaletten, ülkenin sahipsizliğinden bebekler, gençler arka arkaya ölüp giderken, insanlar açlıktan organlarını satarak kurtulmayı düşünürken öte yanda yalanlarla, kurgularla aldatılmak kısacası Truman Show'un bir parçası olmak sizi rahatsız etmiyor mu?O tarif "kendisi" değil!Haberler füze gibi uçuşuyor ya ucunu yakalayamıyoruz. Tayyip Erdoğan bu kez de "Cumhurbaşkanı olacak kişinin ülkede birlik ve beraberlik zemini hazırlayacak, tabii ki lider özelliği olan bir insan olması lâzım" demiş.Bu açıklama üe "kendini tarif ettiği" söyleniyor. Ne alâkası var? Bence tam aksine, bu zemini hazırlayabilecek, o başarıyı gösterebilecek başka birini kastetmiştir.Kaç yıldır başbakanlık yapıyor, bu dönemde "birlik ve beraberlik zemini hazırladığı", her kesimden insanın kardeşçe, barış duygulan içinde yaşadığı bir ortam görülmedi.Ülkenin altı üstüne gelmiş halde... Terör, cinayet, kapkaç, en değerli tarihi hazinelerimizin çalınması, en değerli tarihî kalıntılarımızın arasına pazar yeri kurulması, şiddetin her türünün artarak sürmesi ve hatta ortaokula, çocuk yuvalarına kadar inen şiddet olayları... Bunların hepsini bir arada yaşadık, yaşamaktayız. İnsanların etnik kimlikleri ve din/inanç üzerinden en fazla bölündüğü dönem bu oldu.O zaman "birlik-beraberlik" zemini hazırlamakla kendisinin bir ilgisi olmadığını herhalde biliyordur.Ve lütfen, bıraksınlar cumhurbaşkanının lider özelliğini filan... Hiç de gerekli değil. Sözüne güvenilir, rejime sadık, görevini düzgün yapan biri olsun yeter.Lider özelliği olmayan ama başarılı çok cumhurbaşkanı gördüğü gibi, ülkeyi karıştıran, halkı mutsuz eden ne "lider"ler gördü Türkiye!
Görenler Jim Carrey'nin "Truman Show" filmini hatırlarlar. Doğumundan itibaren figüranlarla dolu bir kasabada, belli bir senaryo ile kurgulanmış bir hayat yaşayan ve her anı gizli kameralarla dünyaya "reality show" olarak izletilen Truman'ın hikayesiydi film.Ve Truman bir gün olayı fark ediveriyordu...Bazen kendimi aynen Truman gibi hissediyorum. Diğer ülkelerde de zaman zaman siyasi olarak bazı olayların saptırıldığı, belli politikaların (özellikle dış politika) vatandaşlara farklı şekilde yutturulduğu oluyor ama Türkiye'de her konuda bir "Truman Show" içindeyiz. Sanki gerçek hiçbir şey yok, söylenen veya yapılan her şey bir kurguya dayanıyor.Siyasetçi her gerçeği saptırarak, halkı aldatarak yansıtıyor. En açık seçik durumda bile "yalan üzerine kurulu" bir çıkış yolu buluyor. En ciddi olaylar ört bas ediliyor, suçlular ufak bir manevrayla "suçsuz" oluyor, her alanda yalanların ardı arkası kesilmiyor.Bir tek değer var hiç değişmeyen; menfaat!Son olaylardan birkaçını alalım:Devlet Bakanı (Kadın ve Aileden Sorumlu) Nimet Çubukçu "Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan koruma altındaki çocukların değil, suçlu çocukların kaçtığını" söyleyerek eklemiş;"En çok da fuhuş yapan kızlar"... Sonra da "Bunları birbirine karıştırmayın" demiş. İşte bu açıklamayı yaptığında ve "fuhuş yapan kızlar" tanımını kullandığında olayın içinden kolayca sıynlıvereceğini, sorumluluktan kurtulacağını biliyor.Artık hiç kimse 2-3 yaşında çocukların da kaybolduğunu, Valiliğin bunu Emniyet'e bildirdiğini, ayrıca Kurum'un çatısı altına giren herkesin korunmasından devletin sorumlu olduğunu araştırmayacak.Bu çocuklara görevliler tarafından mı zarar verilmiştir, o kurumun sorumlu müdürü/müdürleri 30-40 çocuk arka arkaya yok olurken nerededir kimse sormayacak.Kurumların başına müdür olarak neden uzmanlıkla ilgili olmayan isimlerin ve hatta imamların getirildiğinin hesabı asla sorulmayacak.Aynı anlayışla Göztepe'deki hastanede "yeni doğan 4 bebeğin 2 günde ölmesi" olayını da "O bebekler zaten hasta doğmuştu, hastanenin hiçbir sorumluluğu yok" şeklinde açıklayabilirsiniz. Olay kapanır gider. İkiz bebeklerini bir anda kaybeden anne babanın gözyaşlarının, 9 aylık bekleyişlerinin, evlat sevgilerinin hiç bir önemi kalmaz. - DEVAM EDECEK -Reklamla olmazsa neyle olur?Tam bir kez daha Yavuz Semerci'nin "şiddet içeren dizi ve filmlere reklâm verilmemesi" için reklâm verenlere yaptığı çağrıdan söz edecektim ki... Daha doğrusu yazıyı da yazmıştım ki Mehmet Yılmaz'ın aynı konuda "tam aksi yöndeki" yazısını gördüm.Ben "Aman reklâm verenler alanı genişleterek içine 'seviyesiz, kavgalı, küfürlü, kurgu aşklı programları da alsınlar" önerisini tekrarlayacaktım, o ise "Reklâm verenlerin reklâm güçlerini kullanarak yayın kuruluşlarının tercihlerine müdahale etmeleri ahlâk dışıdır" diyor. Buna gerekçe olarak da "Bugün programın yayından kaldırılmasını isteyenler yarın bir haber veya köşe yazarı için de aynı silâhı kullanmak isterler" i gösteriyor.Eğer olay "belli bir film veya programa sansür gibi" olsaydı Mehmet Yılmaz çok haklı sayılabilirdi. Ama burada genel bir durum söz konusu. Reklâm veren büyük firmalar "Bu tür hiçbir programa reklâm vermeyeceklerini" önceden bildirecek.Şiddetle, horoz dövüşüyle, düzeysizlikle aynı dedikodu haberini veya skandalı bin kez vererek "kolay reyting" yolunu seçenlere böylece bir yaptırım gelmiş olacak.Eğer bu "etik dışı" ise hangi etik çözüm ekranlardaki etik dışı durumu önleyecek onu da söylemek lâzım.Başka çözüm yok çünkü, varsa lütfen bilenler açıklasın ki bir 15 yıl daha aynı işkenceyi çekmeyelim!
Üzerinize afiyet haberler yine "yıkılıyo"! Hani "dirhemini gören kudurur" dediğimiz cinsten...Tecavüz, cinayet gibi aşina (!), sıradan (!) haberleri bugün için bir yana bırakıp önce şu Efes Antik Kenti'ne kurulan köy pazarı haberini alalım... Turistler ayran kasaları, buzdolapları arasından geçmek zorunda kalıyor ve "Dünya mirası bir yere bu görüntü yakışmıyor" diyorlarmış. Oysa uyuyan bir Kültür ve Turizm Bakanı'nın olduğu ülkede her şey "yakışır", onlar bilmiyor.Her yıl dünyanın en ünlü isimlerinin ve binlerce turistin görmeye geldiği Efes'te harabeler arasındaki büfe şemsiyelerinden, pazar görüntüsünden daha dehşet verici ne olabilir?Bir tek şey: Müzelerimizden en değerli tarihi eserlerin çalınması... Eh, ikisi bir arada, daha ne istiyoruz değil mi?New York Times gazetesi "Türkiye'nin yurtdışındaki tarihi eserlerin iadesi için agresif davrandığını ama müzelerinde güvenlik olmadığı için de bunları koruyamadığını" yazmış. Onlara bir kutlama mesajı göndermek lâzım, tam üstüne basmışlar. Biz de aynı şeyi söylüyoruz maalesef (birkaç gün önce yazdım): koruyamayacaksanız verin onlar korusun, hiç değilse hırsızların değil, sonuçta insanlığın elinde kalır.Bütün bu haberler sizi utandırmıyor mu? Ben çok üzülüyor ve utanıyorum. Bizi dünyaya karşı "her işi yüzüne gözüne bulaştıran, beceriksiz bir millet" gibi gösteren asıl beceriksizleri de bir vatandaş olarak kınıyorum.Bir öneri de Atilla Koç'a; Neden Rumeli Hisarı ve Dolmabahçe Sarayı'na da pazar açılmasına izin vermiyorsunuz?Manzara güzel, iyi satış olur!Hediye yerine yardım, öneri tuttu!Geçen hafta Emine Özilhan'ın arkadaşlarına verdiği öğle yemeğinden söz etmiş ve Reyhan Çan'ın "teşekkür hediyesi yerine yardım" önerisini anlatmıştım.Sevgili Emine Özilhan dün telefon ederek gayet mutlu bir ses tonuyla, "Öneri tuttu, birçok arkadaşımın teşekkür bağışı belgelerini aldım" dedi. Bunlar arasında vakıf ve derneklere bağış yapanlar (örneğin TEMA'ya bir seferde 40 ağaç yardımı) yanında Ayşegül Dinçkök gibi Türk Eğitim Vakfı'ndan bir çocuğun eğitimini üstlenenler de çıkmış.Öncelikle Reyhan Çan'ı bu parlak fikrinden dolayı, sonra da öneriyi benimseyenleri "doğru bir görüşe" verdikleri destekten ötürü kutluyorum. Ve tabii Emine Özilhan'ı da aynı şekilde gönülden katılımı için...Keşke imkânları yeterli olan herkes hediye, çiçek yerine Muhtaç Çocuklara Yardım Vakfı, Bolluca Çocuk Köyü, ÇYDD, ÇEV TEV, TEMA ve diğer vakıf ve derneklere yardımda bulunsa. Ve bu uygulama yayılsa.Köy okulları donatılsa... İhtiyaç içindeki insanlarımıza ulaşmanın huzuru, mutluluğu bir yana, sonuç hepimiz için çok daha iyi olmaz mı?Gelin şu işi yapalım!