Sevgili okurlarım beni onurlandırmışlar, bir haftalık seyahatten bir döndüm ki asistanımız sevgili Nükhet masamın üstünü beşyüze yakın mail ile süslemiş.Tek tek sayamadım, hâlâ okuyup bitiremedim ama masamın üstünde tepeler halinde duruyorlar. Allahım ne güzel mektuplardır bunlar; kutlamalar, şiirler, dünyanın her köşesinden gelen “yaşanmış haberler”, bilgiler... Cevap vermeye kalksam bir hafta aralıksız buna çalışmam gerekecek. Onun için önce hepinize toplu olarak teşekkürlerimi bildiriyor ve her mektubu okuyacağıma söz veriyorum.Beni onurlandırıyorsunuz; hele değerli tarihçi, merhum Cemal Kutay’ın (Allah gani gani rahmet eylesin) Atatürk kızına ifadesi ile başlayanlar, beni “ülkenin aydın ve cesur kızlarına, kadınlarına örnek” gösterenler, “örnek bir Cumhuriyet kadını” olarak tanımlayanlar bambaşka...Bunlar arasında Yücel Aktaş’ın (ki “vazgeçilmez bir ‘Ruhat Mengi’ köşesi okuyucusu ve iflah olmaz bir Atatürkçü olarak Cumhuriyetimizin 83. yıldönümü coşkusuyla kaleme aldığım hece vezni dizelerimi size armağan ediyorum” diyerek başladığı mektubunda) yazdığı uzun şiir örneğin, o kadar güzel ki keşke hepsini sizinle paylaşabilseydim. Dayanamayarak ve içimizden bazılarının burun kıvıracağını dahi bilerek bazı dizeleri buraya alıyorum.“MİLLETİME”“Sana son hücumunda, üç beş korkak toplanarak;Melânet dolu Sevr’i nâmertçe sallayarak;Bir ölüm fermanını infaza geçti hayasızca;Saldırdı kaç bir koldan çirkince ve arsızca...‘KEMAL’ diye bir evladın DUR dedi gür sesiyle;Tutup kaldırdı seni, TÜRKLÜĞÜN o nefesiyle.Sana ‘KALK, HAZIR OL’ dedi. Senindir bütün gelecek;Ne mâzin, ne âtin kayıp, bir volkanla gürleyecek (...)Ne zaferler sundu SANA; mübarek elleriyle;Türklük diriliyordu bir geçmişin külleriyle.ATAM dedin o Türk’e, işte oydu beklediğin,Bir dâhi yarattın sen, işte oydu özlediğin.Silip attı mâtemini, bırakmadı hiçbir diyet;En büyük armağanı sana; o da Cumhuriyet!Temelini o attı, sarsılmaz bir istikballe; Kaç seksenüç yıllar var, yaşanacak ikballe...” Böylece devam ediyor...TÜRK NEDİR?Bunun gibi Cumhuriyet heyecanıyla, sevgisiyle yazılmış mektuplar arasında Yasemin Erkan isimli okurumuzdan gelen ve Orhan Pamuk’un 05/02/2005’te Tages-Anzeiger isimli bir İsviçre gazetesine verdiği röportajı gönderen mektup gibileri de var. Erkan, Pamuk’un konuşmasını duymamızı istemiş.Neredeyse “Türk’üm” demekten çekinmemizin veya kaçınmamızın istendiği bir noktaya gelinirken bakın Orhan Pamuk o röportajda “Türk nedir” sorusuna ne cevap vermiş:“Türk ‘kafası karışık’ yerine kullanılabilecek bir kelime. Ama konumuza dönersek: Türk olmaktan başkalarından daha fazla gurur duyan bu insanlar okunmuyor.” Aynı röportajda Pamuk “Politik İslâmcıları ve laiklik yanlılarını anlamak istiyorsunuz ama onlarla dalga da geçiyorsunuz. Örneğin ‘Kar’da Müslüman bir kız kendi başörtüsü ile asılıyor” sorusuna (soru sayalım) cevabında “gerçekçi toplumsal araştırmalar yazmadığını” söylüyor. Neymiş yazdığı? İdeolojiler ve milliyetçiliğe yoğun bir ironiyle yaklaşmak... Kitaplarını yazış nedeni buymuş. Yani Güneydoğu’da töre baskısı nedeniyle ortaya çıkan genç kız intiharlarını Kars’a götürüp dehşet verici bir saptırmayla “başörtüsü baskısı nedeniyle” haline ve hatta “kendi başörtüsü ile asılma”ya çeviriyor, bunu dünyaya bu şekilde ilân ediyor, sonra da işin içinden “gerçekçi toplumsal araştırmalar yazmadığını” söyleyerek çıkıyor.Romanında ve konuşmalarında “siyaset”i baş konu yapıyor ama hemen arkasından “İnsan mutlu olmalı ve politikayla ilgilenmemeli” diyor. “Bu olaylar beni zorla politik bir şahsiyet yaptı” diyor.“Nobel’de siyasi nedenlerin etkili olduğunu düşünmek saflık olur” diyenler acaba fazlaca saflık içinde olabilirler mi?Yarın “Utanç verici bir iş” başlıklı yazıma devam edeceğim.
Onu bu yaz tanıdım ve tanıştığım andan itibaren kahkahalarımın arkası hiç kesilmedi. Nasıl bir espri yeteneği, nasıl bir dinamizm, nasıl “her dem genç bir ruh”tur o... Karşılaşmadan önce “Çılgın Aysel” imajının biraz da kasıtlı olarak, özellikle yaratıldığını düşünürdüm ama hayır, inanın bana o gerçek bir çılgın... Yaratıcı yeteneğe sahip tüm sanatçılarda olduğu gibi farklı... Yalnız... Eğlenceli... Özgün... Kızları Müjde Ar ve Mehtap Ar’la, torunu Söz’le birlikte onunla epeyce vakit geçirdik. Biz otururken o genellikle kendi kendine dans ediyor, şarkı söylüyordu.Uzun sarı saçları, çoğu kez elbise niyetine giydiği şile bezi gecelikleriyle veya absürd kıyafetleriyle, dansı sırasında görseniz genç bir kız sanabilirdiniz onu... Öylesine hafif, tutkulu, uçarı bir görüntü ki imrenmemek elde değil. “İşte her sabah güne böyle şarkıyla, dansla başlarım, onun için de gün boyu hiç sıkılmam” dedi bir keresinde... Hayranlıkla bakarak “İnşallah ben de sizin yaşınızda böyle keyifli, mutlu olabilirim” diye cevap verdim. “Olursun, olursun” dedi, “Sende benden bir şeyler görüyorum.” Bu cevap bile o anda kahkahalarla güldürmeye yetti beni... Sonra sabahın köründe uyanıp Beşiktaş pazarına nasıl koşturduğunu, mağazalardaki pahalı kıyafetleri oradan nasıl ucuza aldığını anlatmaya koyuldu. Yine bir genç kız gibi gözleri parlıyor, yanakları kızarıyordu anlatırken... Ama tabii her şey çılgınlık, eğlence, kahkaha demek değil Aysel Gürel için; Firuze, Sen Ağlama gibi şarkılarıyla 90’lı yıllara damgasını vuran ünlü bir “söz yazarı” o... Deniz Akkaya ile oynadığı Bonus Kart reklamında oyun gücünü, yeteneğini gördüysek de asıl üstün yetenek “söz” alanında...“Sen Ağlama, dayanamam, ağlama gözbebeğim sana kıyamam” sözlerini Sezen Aksu’dan duyup da unutabilen kaç kişi var?Gürel, MESAM’ın 2006 yılında en çok gelir getiren eserler listesinde “Ne Kavgam Bitti, Ne Sevdam” isimli şarkıyla Sezen Aksu’yu da 3. sırada bırakarak liste başında yer aldı. Şimdi de Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü doktora öğrencisi Veysel Öztürk tarafından “tez” konusu yapılmış.Öztürk onu anlatan yazısında (Sabahattin Eyüboğlu yarışmasında birincilik ödülü kazanmış) “Türk popüler müziğine damga vuran en önemli isimlerden biri” dediği Gürel’i ve eserlerini Turgut Uyar, Ahmet Muhip Dranas gibi tanınmış şairler ve eserleriyle kıyaslıyor.Örneğin Gürel’in “Firuze”sinin, Dranas’ın “Fahriye Abla”sından ve Uyar’ın “Yalnız Dürdanecik”inden daha şiir yüklü olduğunu iddia ediyor. Bu iddiaya inanmıyor musunuz, koyun üçünü yanyana, inceleyin.Sadece Firuze’yi hatırlatmakla yetineceğim:“Kıskanır rengini baharda yeşillerSevda büyüsü gibisin sen FiruzeSen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusuÜzüm buğusu gibisin sen FiruzeDuru bir su gibi, bazen volkan gibi Bazen bir deli rüzgar gibiGözlerinde telaş, yıllar sence yavaşAcelen ne bekle Firuze.”Sen ise lütfen bekleme, bize böyle güzel şarkılar yazmaya devam et Aysel!*****Grip aşısı gerçekten yararlı mı?Pazar’a kadar Londra’dayım ya, burada olup bitenleri de dikkatle izliyorum. Örneğin “sağlık” konusundaki gelişmeleri... Bu günlerde grip aşısı gerçekten hastalığı önlüyor mu yoksa önlemediği gibi yan etkileri nedeniyle hiç uygulanmaması mı gerekir sorusu tartışılıyor.Dün Daily Telegraph’ta çıkan bir habere göre, Cochraine Collaboration isimli bağımsız bir sağlık kuruluşunun yaptığı araştırmalar, grip aşısının yararından çok zararı olduğu sonucunu ortaya koymuş. Bu kuruluşun yöneticilerinden Dr. Tom Jefferson, her yıl milyonlarca pounda malolan aşı kampanyalarının (bu yıl 15,2 milyon doz aşı ayrılmış, 1,5 milyon pound’luk reklâm kampanyası yapılmış ve aşı programı 150 milyon pounda mal olacakmış) zannedildiği kadar yarar sağlamadığını açıklamış.Kampanyaların “hastalık ve ölüm sayısını azaltmak” gibi bir temel amacı olması gerektiğini söyleyen doktor, grip virüsü sürekli değiştiği için grip konusunda bunun gerçekleşemediğini, 65 yaşın üstündeki insanlarda bağışıklığı azaltarak solunum yolu hastalıklarına yol açtığını, kronik rahatsızlığı olanlara ise zarar verdiğini söyleyerek sadece küçük bir kitlede yarar sağlandığını belirtmiş.Türkiye’de yararına fazlasıyla inanılan grip aşısını yaptırmadan önce bir kez daha düşünmek iyi olur sanıyorum!
İstanbul Bağcılar Belediyesi büyük bir kadın parkı yaptırıyormuş. AKP’li (tabii ki AKP’li, başka ne olabilir?. Sorunun cevabı SP olacak; alternatifi de bu çünkü) Belediye Başkanı bu parka erkek sineklerin bile giremeyeceğini söylemiş.Şimdi çıkıp daha önce Ermeni olaylarıyla ilgili açıklamasını kısalttığım ve “Ben böyle söylememiştim” diyen kadın yazar gibi o da “Ben sinek lâfı etmedim” diyebilir ama konuşmasının özeti böyle... Tek erkek giremeyecek, kafeyi bile kadınlar işletecek.Bağcılar Belediye Başkanı ya Tayyip Bey’in gözüne girerek siyasette yükselmek istiyor veya onların deyimiyle “mütedeyyin” kesimin (bana göre ise din üzerinden siyaset yapılarak aldatılan kesimin) gözünü boyayarak tekrar seçilmek istiyor ya da...Ya da bir taraftan “Madem irtica endişesi var, oturup çare arayalım” derken, dini siyasallaştırmaktan vazgeçmiş görünmeye çalışırken, diğer yandan bu tarz uygulamalarla tabanlarına hep beraber mesaj gönderiyorlar. Maalesef aklıma hiç gelmeyen tek şey; “Eh bunlar gerçekten de kadınları rahat ettirmeye çalışıyorlar” düşüncesi...ŞEYTANA KÜLÂHI TERS GİYDİRMEKBunun nedeni de yine kendileri; siz bir yandan Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda yıllar boyu uğraşılarak “kadın ve çocukları, evlilikleri, toplum düzenini koruyacak” hale getirilmiş yasa maddelerini geriye çevirmeye çalışır, çocuk ve kadın taciz/tecavüz suçlarına verilen cezaları uygulatmamak için şeytana külâhı ters giydirirseniz öte yanda bu takıyelerinizi yutturamazsınız.Daha doğrusu sadece aptallara yutturabilirsiniz.Zira parkları harem/selâmlık yapsanız, otobüslerde, sokaklarda, çarşıda pazarda ve hatta insanların evlerine saldırarak işlenecek suçları önleyecek hiç bir yaptırım kalmamıştır.Çocuğu da, kadını da potansiyel kurbanlar olarak yapayalnızdır. Korumasızdır, sahipsizdir.Onun için bu gerçekleri AKP Hükümeti’nin yüzüne haykırmak gerekiyor. Gazeteler kendilerini ziyaret eden AKP yöneticilerine ayıp olmasın diye sustukları, görevlerini yapmadıkları ve onların takıyelerine destek verdikleri sürece...Sivil toplum kuruluşları bu tür abuk kararlar alınırken, halk çelişkilerin kucağına terkedilirken bile sessiz çoğunluğun parçası olmayı tercih ederse...Ve toplumun geri kalanı da uykusunun bölünmesini istemezse olacağı budur.Bakın birileri bizi uyuturken başka birilerinin de daha ne uygulamalar yaptığına tanık olacağız!
Türkiye’de gazete okumaktan söz ediyorum, normal olarak gazeteleri haber almak, bir şeyler öğrenmek için okursunuz. Yine normal olarak okurken yüzünüzde ya hafif bir gülümseme veya habere göre daha ciddi bir ifade olur.Değil mi, normali budur.Gel gör ki bizim gazeteleri okurken insanın yüzünde korku filmi izler gibi bir dehşet ifadesi oluyor. İnanmazsanız alın elinize gazetenizi aynanın karşısına geçin ve arada bir başınızı kaldırıp yüzünüze bakın.“Bende olmuyor” diyorsanız kutlarım sizi, ya çelik gibi sinirlere sahipsiniz ya olup bitenler sizi ilgilendirmiyor veya ne olup bittiğinin farkında bile değilsiniz.* Mesela... 73 saatte 7 kişiyi öldüren ve sanki bunları bir film için rol icabı yapıyormuşcasına yüzlerce kilometre yol katederek cinayetleri sürdüren iki kişi.* Kocasından devamlı dayak yediği için küçük kızıyla baba evine sığınan ama cani kocadan kurtulamayarak çocuğunun gözleri önünde öldürülen genç kadın.* Şırnak’ta tecavüz edildikten sonra önce boğularak öldürülen sonra da kafasına taşla vurulan 14 yaşındaki kız.* 15 yaşında 100 erkeğe pazarlandığını anlatan kız. (Bunlar daha çocuk sayılır, insafsız, ahlâksız sapıkların kurbanı oluyorlar.)* Kırmızı bültenle aranan YİMPAŞ dolandırıcısı Dursun Uyar’ın Abdullah Gül ve üç bakanın daha bulunduğu cenaze töreninde en önde saf tutacak cesarete sahip olması ve ne hikmetse kimsenin de bunu görmemesi. (Her şeye bir mazeret bulmakta üstümüze yok ama bunun da mazereti olamaz.)SUÇLU CENNETİ* Görevini yaparak Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’e “hakkınızda 1 milyon dolar aldığınıza dair rüşvet iddiası var. İzin verin soruşturma açayım” diyen Gümrükler Müstaşarlığı Teftiş Kurulu Başkanı Erdener Demirağ’ın “ihbar mektubunu işleme koyduğu için” derhal görevden alınması. (Aynı nedenle daha önce Gümrük Muhafaza Genel Müdür Vekili de işinden olmuş.)* “Bu bayram Trafik işi sıkı tutacak” haberleri günler öncesinden başlamışken daha tatilin ilk gününde 27 kişinin ölüp 113 kişinin yaralanması.* 2006 yılında hâlâ “Töre cinayetleri bir Kürt geleneği, atalaramızdan geliyor” diyen insanların yabancı haber ajanslarına bunu anlatması. Ve o ajansların da haberi “Türkiye’nin imaj sorununun temelinde hükümet tarafından tolerans gösterilen, aşiret düzeni yatıyor” şeklinde duyurması...Yüzünüzde halâ dehşet ifadesi belirmediyse bence siz de bir psikoloğa görünmelisiniz. Bu kadar kanunsuz, kuralsız, başıboş, suçlu cenneti haline gelmiş bir ülkede yaşayanların zaten ruh sağlığını koruması bir mucize sayılır.Bir diğer mucize de bu ülkeyi yönetenlerin bir yandan bütün bu felâket tablosuna rağmen suçları cezasız bırakma girişimlerinde bulunurken diğer yanda halâ çıkıp göğsünü gere gere lâf ebeliği yapmasıdır. Neymiş efendim; “Çok çok çok yoruluyorlar” mış... Bu aynen kendini çalışıyor zannedip de sınavlardan sıfır çeken öğrencilerin haline benziyor.*****“Babaannem hiç gülmedi!”Gazetelerden söz açılmışken bazı gazetelerimizin maalesef özellikle de genç okur kitlesine sahip bazı gazetelerin olayları ne kadar yüzeysel ele aldığını söylemeden geçemeyeceğim.Örneğin Ermeni iddiasından mı bahsedecekler, aynen ama aynen bazı akademisyen ve yazaların temcit pilavına çevirdiği yöntemi uyguluyorlar. Söz ettikleri şey tarih; bir bilim ama ortada bilimden eser yok, sadece “ninelerimiz, dedelerimiz” ne dedi, “onların nineleri, dedeleri” ne dedi gibi bebelere masallar var.Sanki bu kadar ciddi bir konu masalla aydınlatılabilirmiş gibi... Hele bu arada; Ermenistan’ın arşivlerini israrla açmamasına rağmen bizim arşivlerimizin açık olmasının, TTK’da yalnız yerli değil tüm yabancı belgelerin de sergileniyor olmasının (buna rağmen “devlet arşivi” filân diyenler ne komik oluyorlar ama) gurur duyulacak bir şeffaflık ortaya koyduğunu takdir edemeyip TTK’ya saldıranlara şaşmamak mümkün değil.Tabii aynı kişiler sıra Orhan Pamuk’a ve diğer “bilmeden konuşan” gayretkeşlere gelince de hemen “ifade özgürlüğü”ne, cesarete, “aydın sorumluluğu”na sarılıveriyorlar. Oysa aydın “konuştuklarının açıklaması istenince bundan kaçan ya da masallar anlatan”a denmiyor. Onların yaptığının ne ifadeyle, ne de özgürlükle bir ilgisi var.Hangisi doğruNinelerin anlattığını gelince, bakın Dr. Kaya Kılıç ne diyor:“Erzurumluyum.Babaannemin güldüğünü çocukluğumda hiç görmedim. Babasını, üç erkek kardeşini, amca oğullarını da kapsayan toplam 26 akrabasını o güne kadar beraber yaşadıkları Ermeniler öldürdü.” Ararlarsa bu ninelerden çok var ama yine de olmaz. Önemli olan ilgili her ülkenin belgeleri karşılaştırılarak alınacak sonuçtur.Kâmuran Gürün’ün kitabındaki rakamlarla, TTK’nın rakamlarını karşılaştıranların ise elbette TTK’nın belgelerinin daha doğru olduğunu bilmesi gerekiyor. Gürün, çok uzun yıllar önce kendi araştırmalarıyla bulduğu sonuçları yazmıştı, Tarih Kurumu ise diğer ülkelerdeki tüm resmi belgelerle de karşılaştırarak rakam veriyor.Demagoji yapmaya gerek yok yani!
Uzun süredir ilk kez kafamı dinleyeceğimi düşünerek Bayram tatili için üniversite yıllarımın geçtiği İngiltere’ye doğru yola çıktım.İlk kez 17 yaşında lisan okulu için tek başına geldiğim, daha sonra yıllarca yaşadığım bu ülkeyi severim. Şimdi Mavi Kitap’ın çıktığı ülke olmasına rağmen, uzun incelemelerden sonra Dışişleri Bakanlığı “1915 olayları kesinlikle soykırım değildir” kararı aldıktan sonra daha da çok sevmeye başladım.Uçakta VATAN “Yönetim Kurulu Başkanı” Selâhattin Duman’ın (ki bu unvanı aslanlar gibi, kendi kararıyla almıştır helâl olsun) Dilek Önder röportajında benim hakkımdaki sözlerini okumak, stres atmak için ilk adımdı. Önce birlikte verdikleri Titanic pozuna güldüm, sonra ben Paris’e gider ve “soykırım yoktur” deyip hapse girersem tüm bakımımı üstleneceğine dair verdiği sözü okurken...DUMAN DA GELECEK!Çok istedi bunu, sevgili meslektaşımı kıracak değilim, hele önce Türkiye’de “Fransızlar’la aynı fikirde olanların, yani Ermeni soykırımının tartışılmadan, kesinleşmeden, bir mahkeme kararı bile çıkmadan kabul edilmesi gerektiğini dünyaya haykıranların” açtığı davaları bitireyim, Fransız Senatosu ve Cumhurbaşkanı da bu yasayı onaylarsa oraya da giderim.Ama bir şartım var; Selahattin Duman da benimle gelecek ki beni içeri attıkları anda hemen oradaki rahatımı sağlamak için gerekeni yapsın. Örneğin bu arada onun yazılarını kaçırmak istemem, onları bana her gün iletmeli.Sözünü garantiye almadan kodese girmem haberi olsun yani. Ne olur ne olmaz, gaza gelmeyelim.Gazetelerimi okuduktan sonra Meryl Streep’in “Şeydan Marka Giyer” filmini de uçakta ikinci kez seyredip bu kadının olağanastü oyun yeteneğine parmak ısırdıktan sonra (ki bu kez filmin sonunda gözlerim yaşardı, yani bir oyuncu bu kadar mı tek bir bakış ve gülümseme ile milyon tane duygu anlatabilir) keyfim iyice yerine gelmişti.Hani bir Nazan Öncel’in son şarkısı “Aşkım”la, Yalın’ın Shaggy’le yaptığı “Famous”ı eksikti diyebiliriz.Ve Heatrow’a indik. Daha adımımızı attığımız anda iki ülke arasındaki güvenlik farkını da bir kez daha gördük. İlk günden bu yana hep aynı disiplin, aynı dikkat vardır burada ama şimdi biraz daha belirgin...Yolcular asker disiplini içinde alınıyor, ancak sıkı kontrolden sonra geçişe izin veriliyor ve bavullar alındıktan sonra da kurt köpekli bir kontrolden geçerek alana giriliyor. O köpekler sizi ve bagajlarınızı bol bol kokluyorlar.SIKI KURALLAR, YASALARHer uçağı, her yolcuyu aynı şekilde kontrol edip etmediklerini sordum TABİİ, bu eksik kalamazdı. “Evet” cevabını verdiler ama ben özellikle Müslüman ülkelerden gelen uçakların “İslâmî terör” korkusuyla (işte bu da İslâm’a yaptıkları kötülük oluyor) daha sıkı gözlediklerini sanıyorum.İşin ilginç yanı hiçbir “aydın”larının çıkıp da bu yapılan insan haklarına aykırıdır, demokrasiye, eşitliğe aykırıdır ahkâmı kesmemesi... Demokrasinin beşiği denilen ülkede demokrasi sıkı kurallarla, yasalarla yürüyor.Londra’da şehirde vatandaşların güvenliği de aynı sıkı kurallar ve yasalarla sağlanıyor. Her ne kadar buna rağmen PKK ve diğer terör örgütlerinin faaliyetlerini tümüyle önleyemiyorlarsa da en azından meydan bizdeki kadar boş değil, kapkaç, hırsızlık ve diğer suçların da önü olabildiğince kapalı.Türkiye ne yapıyor? Bir insanı kalbinden bıçaklayan, taciz/tecavüz eden, trafik cinayetleriyle öldürülenleri “tutuklamaya bile” gerek görmüyor. Ne hakla ve hangi adalet anlayışına göre yapıyorlarsa bu ağır suçların failleri yeni Medeni Kanun ve TCK’dan sonra bile serbest kalıyor.AKP iktidarı hangi hakla ve yetkiyle yapabiliyorsa yapıyor ve değişen kanunları “çocuklara tecavüzden cinsel tacize, imam nikâhından birden çok evliliğe, halkı kin ve düşmanlığı tahrik etmeye kadar” doksandan fazla ciddi suçun cezasının 5 yıla kadar ertelenmesini sağlamaya kalkıyor. Zaten doğru dürüst uygulanmayan cezaları tümüyle yok ediyor.İşte bunu hiçbir hükümet İngiltere veya bir başka medeni ülkede yapamaz. Yaparsa bütün sivil kuruluşlar ve toplum ayaklanır.Dün Kadın Hakları Derneği Başkanı Gönül İşler telefonda “Bunu bütün hukukçular bilir; gecikmiş adalet adalet değildir” diyordu.AKP Hükümeti’nin adaleti ortadan kaldırmaya hakkı yoktur. O yeni ve düzgün kanunlar için yıllar boyu yüzlerce hukukçu mücadele verdi.Şimdi sıra toplumun tepki vermesinde. Uyuyacak zaman yok, vatandaşlık görevinizi yapın!İBADET VE KABAHAT!Bu komiklikleri ancak Türkiye’de görebilirsiniz, zira galiba dünya ülkeleri içinde akla hayale gelmedik her türlü olayı gördüğünüzde şaşırmayacağınız tek ülke olarak kalmıştır Türkiye...Bir yanda gelişimden, çağdaş medeniyetleri yakalamaktan söz edilir burada, bir yandan her türlü çağ dışı olay her gün izlendiği gibi bunun üstüne daha da çağdışı vukuatlara yol açacak kararlar hükümetin kendisi tarafından alınır.Hükümetin kararından diğer yazımda söz ettim, bu yazı Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un Alanya’da otel balkonunda namaz kılmasıyla ilgili.Bizde ya artistlerin, şarkıcıların otel balkonunda kazayla (!) çırılçıplak veya neredeyse çırılçıplak çekilmiş fotoğraflarını görürsünüz veya namaz kılan bakanları.İkisi de uç olaylardır ama ikisinin de getirisi vardır. Biri çektireni “seksi şarkıcı” veya “hâla yaşına rağmen seksi şarkıcı” yapar, diğeri siyasetçiyi “bakın ne de Müslüman”...Onun için “odada çıplak gezinecek veya namaz kılacak yer yok mu” sorusunu sormanız abes kaçar. Elbette vardır ama o zaman gazetelerin ilk sayfalarına geçemezsiniz.Doğrusu ben “odada yer yok mu” sorusundan çok Bakan’ın namaz için pek laubali kıyafetine takılanlardanım. Kadınların dini, inancı, ciddiyeti, kıyafeti vs’si konusunda pek hassas olan bir partinin bakanı plajda güneşlenilecek bir kıyafetle namaza durmuş.Kısa kollu tişört, gözlük ve eşofman altı. Bari o da şort veya mayo olsaydı da tamam olaydı. Hatta hasır şapkasını da takabilirdi.Oysa lâubalilik bir yana ibadet de kabahat de gizlidir değil mi? Bizde ikisi de ortada...Birilerinin tam demokrasiyi, özgürlüğü algıladıkları şekilde... Sınırsız!İşte özgürlük ve çıkarcılık sınırsız olunca sonuç da böyle oluyor!
Forsnet Genel Müdürü Orhan Samast gönderdiği mailde şöyle diyor:“Sayın Mengi,Desteklerinizle binlerce kişinin ziyaret ettiği Ermeni Sorunu sayfamız artık ilk 10 site arasında. ‘Armenian, Armenian Genocide, Ermeni’ vb. kelimeler google arama motorunda yazıldığında ilk sıralarda www.ermenisorunu.gen.tr çıkıyor (...)İlginize ve desteğinize çok teşekkür ediyoruz.Saygılarımızla” Onlar bana teşekkür ediyor, ben de siz sevgili okurlarıma... Yazdığım sitelere gösterdiğiniz ilginin nasıl bir sonuç yarattığını görüyorsunuz (yalnız, birçok okuyucu bu sitenin “yoğunluk nedeniyle servis dışı” olduğunu yazıyor onu da bildirmiş olayım.)Şimdi bir adres daha vereceğim. Hatırlayacaksınız ABD’nin önemli kanallarından biri olan PBS’de Ermeni diasporasının sponsorluğunda hazırlanan ve Ermeni iddiasını destekleyen bir program yayınlandı. Bu program sonrasında Türk tarihçilerin de konuşması yayınlanacaktı fakat Ermeni lobisinin aşırı faaliyeti ve bizden de Halil Berktay’ın onlara değerli (!) önerileriyle onların konuşması önlendi.Daha sonra gönderilen çok sayıdaki şikayet mektubu nedeniyle bu tartışma için yeniden bir oylama yapılıyormuş. Şimdi http://www.msnbc.msn.com/id/12412125’e girip “yes, allowing historians with differing views to debate a film’s premise increase understandin” şıkkını işaretlemeniz ve bunu yaymanız gerekiyor.Aslında Amerika gibi bir ülkede herhangi bir konunun tek görüşlü programlarla anlatılmasına izin verildiğini görmek çok şaşırtıcı. Bizde Bilgi Üniversitesi’nde meşhur “konferans grubu”nun yaptığı ve içeri sadece aynı görüşten olanları aldığı konferans gibi... Demek ki lobi güçlü olunca her şey mümkün!YİNE MAHKEMEDEYİZ!Sevgili izleyiciler, pardon okurlar yine mahkemeye verilmişim. Bu kez Ermeni soykırım hikâyesiyle, daha doğrusu bu konuda Ermeni diasporasıyla aynı görüşleri paylaşan “aydın”lardan biriyle ilgili... 60 bin YTL’lik bir dava açmış Halil Berktay. Açıkçası ben, kendi faaliyetlerini gayet iyi bildiği için açamayacağına inanmaktaydım (acaba ismini yeniden anmaya başlamamız mı rahatsız etti kendisini bilemiyoruz.)Türk Ceza Kanunu tasarısını hazırlayan iki Prof.’un açtıkları 150 milyarlık davalardan sonra bu bana açılan en yüksek meblağlı ikinci dava oluyor.Hepimize hayırlı olsun!Konu kendileri olunca “düşünce ve ifade özgürlüğü” ortalığı birbirine katan ve Türkiye’yi dünyaya şikayet edenlerin, nedense başkalarının üstelik gazetecilerin ifade özgürlüğü konusunda aynı derecede hassas ve hoşgörülü olmamaları pek garip değil mi?*****Kadın hakkı istiyorlar!CNN Türk Güneydoğu’da kadın haklarını anlatan bir program hazırlamış. TV’de tanıtımını gördüğüm zaman Türkiye’nin bir bölgesinin hâlâ bu kadar geri bırakılmış, bir “töre cinayeti”ni, “kadına karşı şiddeti” çözememiş olmasına bir kez daha kahroldum.Kucağında, eteğinde 5-10 çocukla, yorgun perişan görüntüleriyle kadınlar; “Biz de kadın hakkı istiyoruz. Erkekler bizi dövmesinler, bizi vurmasınlar bütün isteğimiz bu” diyorlardı.İşte onların kadın hakkından anladığı bu... “Dövmesinler, vurmasınlar”... “İnsanca çalışalım, insanca yaşayalım, doğum kontrolü yapılsın, emeğimiz sömürülmesin, Medenî Kanun Mal Rejimi’nden bütün kadınlar eşit şekilde yararlansın, bizi de kalkındırsınlar” filân değil; VURMASINLAR.Ve Türkiye’ye gelip geçen hükümetler oy peşinde, popülizmle, “bugüne kadar en yüksek faizle alınan borçlar ve tarihin en yüksek cari açığıyla” bile “ekonomi iyi” reklâmları yaparak zaman geçiriyorlar. Hâlâ sıkılmadan “görevlerini yaptıklarını” söyleyebiliyorlar. Oysa öncelikli görevleri “taş devrini” ortadan kaldırmaktır.Ne zaman sıra gelecek?*****Hayırlı Bayramlar!Sevgili okurlarım mübarek Ramazan Bayramı’nızı en iyi dileklerimle kutluyor ve hepinize iyi tatiller diliyorum. Bu arada ben de Bayram’da birkaç gün tatil yaparsam yine hemen “Ne oldu” diye merak etmeyin, sonra hemen tam gaz devam edeceğim. Sevgiler.
Geçenlerde bir TV programında Mehmet Altan’ın irticayı derin devletle ilişkilendiren bir konuşması dikkatimi çekti. Altan “Ne zaman bir derin devlet şüphesi ortaya çıksa arkadan irtica tehlikesi iddiaları çıkıyor. ‘Susurluk’tan sonra da aynı şey oldu, ‘Şemdinli’den sonra da” diyordu.Mehmet Altan henüz Susurluk ve Şemdinli’de olaylar tam olarak gün ışığına çıkarılamadığı, maalesef devlet, yargı bunu çözmüş olmadığı için bir aydın olarak ve hatta sadece bir vatandaş olarak soru işaretlerini ortaya koymakta haklıdır. Ama bu olaylar irtica tehlikesi gibi Türkiye’yi eğitimden devlet kurum ve kuruluşlarına (örneğin en önemli kurumlarından biri olan Emniyet’teki irticai gelişmeler artık kendi içinden isimler tarafından da anlatılıyor) kadar tehdit etmekte olan ve uzun yıllardır devam eden bir başka tehlikeyle ilişkilendirilmesi de aynı derecede yanlış.Erbakan döneminde bu olayların tamamen siyasi çıkar nedeniyle kullanıldığı ve körüklendiği Mehmet Keçeciler gibi kendi siyaset arkadaşları tarafından açıklandı. Dinin siyasallaştırılması, rejimin tartışılması AKP döneminde de bütün “değişik” söylemlerine rağmen devam etti. Bunu bizzat Başbakan, Meclis Başkanı ve bakanlar sürdürdüler; Şemdinli’den önce de sonra da... İlkokul kitaplarından sözlüklere varıncaya kadar her kelimenin dinle açıklanması, “abdest suyunun başağrısını giderdiği” tahrifatı (ki Milli Eğitim Bakanı Çelik tarafından kabul edilmiştir), belediyelerin dağıttığı “bazı uydurma hadislere dayanan kitapçıklar da bu dönemde görüldü.Heykellerin tahrik edici olduğu ilk kez bu dönemde söylendi, Ramazan’da oruç tutmayanlar, insanların dindar/dindar değil veya dindar/laik ayırımının yapıldığı bu dönemde hastanelik edildi.Onun için bir yanda “derin devlet” şüphelerimizden söz ederken hemen yanında irticayı “temelsiz bir dedikodu” halinde sunmak, bunu da ordunun üzerine yıkmak sadece orduya değil ülkeye, olayların takibine, şeffaflığa zarar verir.ÖL AMA KONUŞMA!Uzun süredir ordunun “irtica ve bölücülük” tehlikesi dışında siyasete müdahale ettiği görülmüyor. Elbette demokratik bir ülkede askerin hiçbir konuda yönetime karışmaması gerekir ama irticai faaliyetler rejim tartışmasına kadar götürülür ve ordu “Rejimin korunması Anayasa ile bize verilmiş bir haktır” noktasına; bu tür tepkiler ortaya çıksın ve bazı partilere siyasi prim sağlasın diye getirilirse o zaman da tek tarafı suçlamak haksızlık olur.Aynı şekilde terör ve bölücü faaliyetler paralel şekilde artar, bunu önleme görevi de sadece orduya bırakılırsa yine “Ölün ama konuşmayın” çıkışını yapmak anlamsız hale gelir.Son olarak... Mehmet Altan “Askerin sevdiği/sevmediği, okullarında ders verdirip verdirmediği” yazarlar olduğundan söz etti ve devletin buna hakkı olmadığını söyledi. Ona devletin bir parçası olan hükümetlerin de sevdiği ve sevmediği yazarlar olduğunu hatırlatmak isterim. Yakın görüştüğü ve hatta kedi hediye ettiği, TV programlarına katıldığı yazarlar olduğu gibi, hiç sevmediği ve telefonlarına cevap vermeye gerek duymadığı yazarlar da var.Bağımsız yazarların bundan hiç gocunmaması gerekir. Siz kendinizi seviyor ve saygı duyuyor musunuz, okurlarınız size güveniyor mu önemli olan budur; siyasetçinin veya ordunun sevgisi değil!*****Erol Evgin konseri!Onun “Cumhuriyet ve Atatürk” temalı konserlerini hâlâ görmediyseniz sakın kaçırmayın diye yazıyorum.İstanbul’da oturanlar 30 Ekim’de saat 19.30’da Atatürk Kültür Merkezi’nde Erol Evgin konserini izleyebilirler.Muazzez İlmiye Çığ’ın duruşması ise 1 Kasım’da saat 10’da Beyoğlu Adliyesi 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılacakmış. Bakalım 93 yaşındaki bir bilim kadınına açılan “ifade” davası diğer bazı aydınların “ifade özgürlüğü” kadar ilgi çekecek mi?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yaptığı son konuşma çok dikkat çekici... Bugüne kadar “iktidar olmak istemediği” tereddütü uyandıran ve hatta bunu söylediği iddia edilen Baykal bu kez “kesin iktidar”dan söz ediyor, ekonomik, sosyal, etik ve hukuk ekseninde uygulanacak politikaları anlatıyor ve ilk icraatlarının da dokunulmazlıkların kaldırılması olacağını söylüyor.İstanbul’da ve İzmir’de CHP oylarının AKP’yi geçtiğini söylemesi ilk bakışta bize abartılı gelebilir ama yapılan anketlerde, araştırmalarda AKP’nin Ege, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz’de ciddi bir oy kaybı yaşadığını, özellikle işsizlik, yolsuzluk, terörle mücadele, devlet kurumlarıyla çatışma, irticai gelişmeler gibi konularda güven kaybına uğradığını düşünecek olursak CHP’nin oylarında en azından bir miktar artış olması şaşılacak bir durum değil.Ben CHP oylarının DSP’ye kayacağına inanmıyorum ama DYP’nin; her ne kadar Mehmet Ağar’ın “ordu ve PKK hakkındaki yorumları” eleştirilmeyi hak ediyorsa da, her şeye rağmen yükselen oylarını kesinlikle hesaba katmak gerektiğini düşünüyorum.Bu arada bütün partilerin ve medyanın “seçimde oy kullanmayı düşünmeyen” geniş kesime bunun yanlışlığını anlatıp ikna etmeye çalışması da en önemli görevlerden biri tabii...ERDOĞAN YERİNE KİM?AKP’nin oy kaybetmesine bir nedenin de Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmak istemesi halinde rejim endişesine düşecek kitleler olacağı söyleniyor. Oysa burada asıl sorun “türbanlı eş”ten ziyade beyinleri türbanlı erkek adaylardır.Eşi türbanlı olmasa bile AKP’den bir ismin cumhurbaşkanı seçilmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Çıkmaması gereken, Türkiye için sorun yaratacak kararnameler, yasalar kolayca çıkacaktır.Onun için bu konuda dikkat, özen AKP’ye düşüyor. Rejim için tehlike yaratacak durumlarda ordu sessiz kalmadığına göre, toplum da aynı endişeyi paylaştığına göre AKP artık laiklik ve irtica konularında en fazla özeni göstermek zorunda.Aksi takdirde ülke yine karanlık günlere sürüklenecektir ki Türkiye bunu hiç hak etmiyor. Baykal’ın konuşmasında en beğendiğim bölüme gelince: “Bizden biri yolsuzluğa bulaşacak olursa bacağını cart diye ayırırım” cümlesi... Nerede o günler, acaba toplum olarak yolsuzluk yapanın bacağını cart diye ayıran başbakanlar görecek miyiz? Artık inanması biraz güç geliyor.Deniz Baykal dokunulmazlıkların kaldırılmasını sık sık gündeme taşıdı, en azından bu nedenle samimiyetine inanabiliriz. Şimdi tabii Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hemen ortaya çıkıp bu kozu onun elinden alması; “Dokunulmazlık mı dediniz, ben hemen kaldırıyorum” demesi gerekir değil mi? Ama diyemiyor, zira bu durumda kendisinin 2 dosyası, kabinede 6 bakanın ve çok sayıda milletvekilinin dosyaları kaldırıldıkları raflardan inecek ve hepsi normal vatandaşlar gibi yargı karşısına çıkmak zorunda kalacak.DİLİN ALTINDAKİ BAKLA!Dikkati çeken bir başka konu da Baykal’ın dokunulmazlıkların üzerine cesur bir şekilde gidip söz verirken “Seçim” ve “Partiler” yasalarından Erdoğan gibi hiç söz etmemesi. Oysa bu da demokrasi adına en az diğeri kadar önemli. İşte bu soruyu ona sormak isterim; Neden o konuya hiç değinmiyorlar?Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşma ise DTP’nin bugüne kadar bir türlü tam olarak anlatmadığı ve “demokratik hak ve özgürlükler” deyip durduğu asıl niyeti açıklaması açısından olduğu kadar “Yerel Yönetimler Yasası”nın neden bu kadar çok arzu edildiğini anlatması yönünden de büyük önem taşıyor (bu arada Başbakanlık Müşteşarı Ömer Dinçer’in de ABD’deki eyalet sisteminin alt yapısını hazırlamakta olduğu duyumlarını hatırlamakta yarar var.)Ve tabii “Diyarbakır Ankara’da temsil edilmediği için...” diye başlayan cümledeki “Diyarbakır” da aynı önemde. Acaba Diyarbakır bir başkent veya bağımsız ülke oldu da biz mi duymadık?