Dün 32. Gün programındaki “cumhurbaşkanlığı seçimi ve Tayyip Erdoğan” konulu tartışmadan ve bazı okur mektuplarından söz ettim, devam ediyorum.O tartışmada AKP Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu “Neden bugüne kadar kimin cumhurbaşkanı olacağı tartışılmadı da bugün tartışılıyor” sorusunu sormuş, ben de ‘Aslında bu soruyu AKP’nin kendisine sorması gerekir’ cevabını vermiştim. Zira bu sorunun cevabı ile Bülent Ecevit’in cenazesinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ı görünce binlerce kişilik kalabalığın bir ağızdan “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağırmasının nedeni aynıdır.Bugüne kadar -belki yalnızca Necmettin Erbakan dışında- hiçbir başbakan halkın bu sözlerle ifade ettiği bir toplu tepkiyle karşılaşmamıştı.Peki neden Tayyip Erdoğan ve AKP’li siyasetçiler karşılaşıyor?REJİM SORUN OLURSA...Erdoğan bu duruma daha sonra değinirken “Bizim rejimle ilgili bir sorunumuz mu var ki, bir olay mı var ki bunu söylüyorsunuz” dedi ve hemen ekonominin, kişi başına düşen gelirin AKP döneminde ne kadar düzeldiğine geçti. Başbakan’ın anlayamadığı veya farketmediği mesele şu ki; bu ülkenin insanları çoğunlukla, ülkenin laik-demokratik rejimine, Cumhuriyet’e karşı bir tehlike söz konusu olduğunda ekonomiyi ve her şeyi ikinci plâna itebilir.Bu toplum, Müslüman çoğunluklu Türkiye’nin, dünyanın tek çağdaş ve laik rejime sahip ülkesi olmasından memnundur ve Cumhuriyet’in kazanımlarının geriye çevrilmesini istemez.AKP aldığı oyların çoğunu “değiştiklerine, Milli Görüş, Adil Düzen anlayışını terkettiklerine” inandırdığı için almıştır. İktidar döneminde bu inanç sarsıldığı için gelecek seçimde ne olacağı belli değildir.İşte bu nedenle öncelikle iktidarının sonlarına yaklaşmakta olan bir partinin tek başına “gelecek dönemin cumhurbaşkanını” seçmeye kalkmaması beklenmektedir. AŞ VE İŞ İSTİYORLARKaldı ki ekonominin “iyi” olduğunun halk farkında değildir. Bu onlara yansımış olsaydı, dedikleri gibi “refah seviyesi artmış” olsaydı (makro düzeyde bir düzelme olabilir ama öte yanda yüksek faizle alınan dış borçların ve cari açığın çok arttığını, büyüdüğünü unutmamak lâzım) son yapılan anketlerde (YİMPAŞ’ın ANAR’ına yaptırılan dahil) halkın “aş ve iş” talebi bir numarada çıkmazdı.AKP Meclis’in üçte iki çoğunluğuna sahip olduğuna göre cumhurbaşkanını tek başına seçmek isterse bunu yapabilir. Ama kendisi de biliyor ki, Erdoğan da farkında ki bunu yaptıkları takdirde ortaya çıkacak durum siyasi ve ekonomik istikrarı sarsabilir. Dış politikada sorunlu bir dönem geçirmekte olan; Kıbrıs, AB, karışan Ortadoğu, terör, Ermeni sorunu gibi ciddi problemlerle boğuşan ülke bundan zarar görebilir.Bu nedenle, konuyla ilgili olarak pek çok siyasetçi medya, sivil toplum kuruluşları iktidarı bu konuda dikkatli olmaya davet etmektedir.AKP ve Tayyip Erdoğan ise bütün bu endişeyi ve tepkileri “kendilerine karşı olunduğu” gibi algılıyor ve işi inatlaşmaya götürüyor.Oysa “Neden bu noktaya gelip, böyle bir toplu tepki yarattıklarına” özeleştiriyle cevap aramaları çok daha doğrudur.Zira hâlâ aynı anlayışla, aynı yöndeki faaliyetlerini umursamaz şekilde sürdürüyor ve ülkenin gerçek sorunlarını, önceliklerini görmüyorlar.Özeleştiri ve tartışma yaratacak isimleri aday göstermeyeceklerini açıklamaları ve işlerine bakmaları tek çözümdür.*****Hata!Sevgili okurlarım dün yine yazımı son kontrolümde, telefonla düzeltme yaptığım bir cümlede hata olmuş.“Zorluğuna rağmen anlatılması gerekeni gayet iyi ifade ettiğimi bildirmek için aradılar” cümlesinde “gerekeni” kelimesi çıkarılmış ve arka arkaya “gayet iyi çok iyi” yazılmış. Okurken ben de sizin kadar zorlandım inanın.Bu hatadan dolayı özür diliyorum.
Perşembe akşamı Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün’ün de AKP, CHP milletvekilleri ile içinde benim de bulunduğum gazeteciler cumhurbaşkanlığı seçimini tartıştık.Asıl konu “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmalı mı, olmamalı mı” idi ama ağırlıklı olarak “Neden şimdi; AKP Hükümeti ve Erdoğan döneminde bu seçim bu kadar önem kazandı, uzlaşma ile seçilmeyen bir cumhurbaşkanı olabilir mi” sorularına cevap arandı.Televizyon programlarında tartışmalar çok daha sakin ve konuşulanların doğru dürüst anlaşıldığı bir ortamda yapılmalı, bunu düşünüyor, yazılarımda zaman zaman dile getiriyorum. Ama maalesef diğer konuşmacılar sürelerini gözetmeden konuşmalarını aralıksız sürdürüp siz her söze başladığınızda da susturmak üzere tekrar konuşmaya dalınca ister istemez sesinizi yükseltmek ve devam etmek zorunda kalabiliyorsunuz zira bunu yapmadığınızda kesik ve kopuk cümleler yanlış anlaşılıyor. Yaptığınızda ise sükûnetten eser kalmıyor ve o gerginliği hissediyorsunuz. Bununla birlikte konuşmalarımı her şeye rağmen saygı üslubu içinde sürdürmeye dikkat ediyorum. İzleyenler dün sabahtan başlayarak bütün gün “Zorluğuna rağmen anlatılması gerekenleri çok iyi ifade ettiğimi bildirmek ve teşekkür etmek için” sık sık telefonla aradılar. Çok sayıda mail geldi. Mektuplar arasında tabii, her zaman olduğu gibi teşekkür edenler kadar bana kızanlar da vardı.Elbette olacak, tepki tek taraflı olursa bir anlamı yoktur zaten. Demek ki her görüşte olanlar bir şeyler anlamışlar.Mektuplardan bir ikisine kısaca değinmek istiyorum.“Fatih Sultan Mehmet’in izinde olduklarını” söyleyen ve “Tayyip seni seviyoruz” diyen bir okur (ismini vermemiş, neden acaba) bana CHP veya işçi partisi saflarına katılmamı önerdikten sonra “hangi Mason, Rotary, Lions kulüplerine üye olduğumu” soruyor. Bir kere programı dikkatle izlememiş, izleseydi CHP Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek de AKP Milletvekili Burhan Kuzu gibi “cumhurbaşkanını halkın seçmesi” konusunu tartışmak istemediğinde ona da ‘İşte durum bu. CHP de halka gitmek istemiyor. Neden korkuyorsunuz’ diye ısrarla sorduğumu görürdü.Bir gecede istediği kanunu çıkaran Meclis, önünde 6 ay varken istese bal gibi bu kararı alır ve sonunda siyasi ve ekonomik istikrarı etkileyecek olan tartışmaları bitirir, ama yapmıyorlar. Yapmamayı AKP ve CHP’nin aynı derecede tercih etmesi enteresan ve tartışılacak bir konudur.Mason, fason, Lions, Rotary konusuna gelince... Efendim “yazarınızın” hiçbir partiyle yakınlığı olmadığı gibi, hiçbir kulüple de yoktur. Bunların hiçbiriyle ne geçmişte ne de bugün hiçbir üyelik söz konusu olmamıştır. Yazarınız “Oldu” diyenin alnını karışlayabilir. Uğur isimli okurumuz ise:“Sanki imamdan vali, öğretmen yeni oluyormuş gibi. Bugün bazı özel okullarda türbanlı ders işlenmiyor mu? İdarecileri özellikle imamhatip ve ilahiyat mezunu değil mi? Her gün önünden geçtiğim bir okul var Denizli’de. Özel Vildan Koleji, önünden bir geçsinler bir de içeri girsinler anlanlar. ‘Alışırmıyız’ değil, alıştık zaten. Görevi bunları görmek olanlar dahi görmüyor” diyor.Yarın devam edeceğim.*****Her Açıdan 12’deProgram saatinin anons edildiği saatten bir başkasına alınması zor bir durum. İzleyici programın baş kısmını kaçırabiliyor. Hazırlayıp sunduğum ve 20 Kasım Pazar günü “Papa 16. Benedict’in Kur’an’la ilgili açıklamalarını, Türkiye’ye gelişini, Başbakan’ın bu ziyaret sırasında Türkiye’de bulunmamasını ve bu ziyarete gelen tepkilerin Türkiye’nin AB sürecini etkileyip etkilemeyeceğini” tartışacağımız Her Açıdan saat 12.30’dan 12.00’ye alınmış. Aytunç Altındal, Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak ve Yaşar Nuri Öztürk’ün birinci bölümde, tiyatro sanatçısı Peker Açıkalın’ın ikinci bölümde konuşmacı olduğunu da merak eden izleyicilere bildirmek istiyorum.
Memlekette suç, özellikle de cinsel suçlar patlama yapmış durumda... Olay, artan çocuk tecavüzlerine ve hatta 17 aylık bir bebeğe yaşlı başlı sapıkların tecavüzüne kadar vardı.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a İstanbul’dan bir öğretmenin gönderdiği mektup Merkez Yürütme Kurulu toplantısında okununca milletvekilleri “gözyaşlarına boğulmuş”. Bu mektupta öğretmen kız öğrencilerin kontör karşılığında cinsel ilişki kurduğunu, öğrencilerin hap kullanıp sigara içtiğini, yüzde 23’ünün de ensest (aile içi) ilişki mağduru olduğunu anlatıyormuş.Haberi okuyunca merak ettim, acaba bu gözyaşlarına boğulan milletvekilleri (ve tabii iktidar partisi milletvekilleri de) hepimizin bildiği, TV programlarında, yazılarda dile getirdiğimiz olayları hayatlarında ilk kez mi duyuyorlar?Acaba bugüne kadar toplantılarında hiç “Daha önce Türkiye’de görülmeyen, okullara, öğrencilere, bebeklere kadar inen şiddet, cinsel istismar, hap, sigara vb. olaylar neden bu kadar arttı” sorusunu tartıştılar mı?Türkiye’de insanların, toplumun sosyal sorunlarının siyaset boşluğu ve medyanın yanlış yayınları ile ne kadar ilgili olduğunu hiç araştırdılar mı?Gençlerin bu hale gelmesinin ve ülkedeki suç oranının hızla artmasının sorumlusu öncelikleri hesaplayamayan Hükümet’tir, Meclis’tir. En başta Milli Eğitim Bakanlığı okullarda doğru eğitim, disiplinin sağlanması, şiddetin önlenmesi açısından sınıfta kalmıştır.Aynı iç hesaplaşmayı, öz eleştiriyi medya da derhal yapmak ve cinsel yönden tahrik edici, erken yaşta cinselliğe veya şiddete özendirici, cinselliğin çıkar için kullanılabileceğini empoze eden dejenere edici yayınlarına son vererek sorumluluğunu hatırlamak zorundadır.İşte yönetenler sadece politika, medya sadece reyting, reklâm, ilân hesabı yaparsa sonu böyle oluyor.Çok yazık, çok!*****Bu da öğretmen ayırımcılığı mı?Malatya’nın bir köyünden bir “sözleşmeli öğretmen”den geliyor mektup, birlikte okuyalım:“Sevgili Ruhat Hanım, size bu mektubu Malatya’nın ..... ilçesi, ..... Köyü’nden yolluyorum. Burada sözleşmeli öğretmen olarak görev yapmaktayım. Hem de çok zor şartlar altında. Bundan kesinlikle şikayetçi değilim. Ancak şu anda 30 bin civarında sözleşmeli öğretmen var ve bunların hiçbirisinin özlük hakları aynı değil.İnanın maaşlarımız bile farklı. Yani bir yerdeki sözleşmeli öğretmen ile bir başka yerdekinin maaşı arasında 100 YTL. oynuyor. Aynı görevde aynı işi aynı yetkiyle yaptığımız halde. Bu haksızlık değil midir?” Bu 100 YTL. dediğiniz miktar bazıları için hiç de önemli olmayabilir, örneğin öğretmenler arasında bu ayırımcılığı yaratanlar için...Alt tarafı “100 YTL’cik”... Kimine göre lüks bir restoranda bir akşam yemeği, kimine göre bir blüz parası. Ama o öğretmenler için kimbilir nasıl önemli bir fark... Belki 20 günlük geçim parası. Ve 30 bin öğretmen içinde kimbilir kaç bin tane mağdur var?Milli Eğitim Bakanlığı’ndan cevap bekliyorum; bu ayırımcılık hangi nedenle yapılıyor? Ayrıca ben de sorayım; hangi nedenle olursa olsun, HAKSIZLIK değil mi?
Biz bunları yazınca, sanki muhalefet olsun diye yazıyormuşuz gibi bozuluyorlar. Ama olaylar ortada ve neyse ki vatandaş da her şeyi izliyor ve anlıyor.AKP’nin bakanlarına dokunulamaz biliyorsunuz. Aslında Meclis’e kapağı atmayı başaran hiç kimseye dokunulamaz, haklarındaki suç dosyaları raflara kaldırılır, orada küflenir kalır.Ama AKP’den önceki hükümetlerde en azından yolsuzluğu veya ciddi sorumsuzluğu, hatası görülen bakanların “koltuğundan olma” tehlikesi vardı. Bırakın bunu, daha ilk günden her gittiği toplantıda ve hatta Meclis’te, görev başında yan gelip yatan, horultusu dünyayı tutan bir bakanı orada bırakmazlardı.Eşini, dostunu, çocuğunu kayıran, ticarete karışan, mevkiini çıkarına veya yakınlarının çıkarlarına alet eden bakanlar için bir “Acaba yerimden olur muyum” korkusu vardı. Artık yok. Bu hükümet döneminde bakanlar ne yaparlarsa yapsınlar yerlerinden oynatılmayacaklarını biliyorlar. Biz de biliyoruz. Başbakan kapı gibi arkalarında duruyor ve kabinesini “her açıdan” destekliyor.SORUŞTURMA YASSAH!İşte Bakan Kürşat Tüzmen yeni bir olayla karşımızda. İzmit Gümrüğü’ndeki kaçakçılık olayıyla ilgili olarak müfettişler tarafından hakkında kaçakçılığa yardım suçlaması raporu düzenlenen Gümrük Müsteşar Vekili Mehmet Şahin hakkındaki dosya gecikmeli olarak nihayet Yargıtay Başsavcılığı’na gönderilmiş. Önce Şahin hakkındaki dosyayı göndermemek için elinden geldiği kadar direnen Kürşat Tüzmen sonunda göndermek zorunda kalmış ama... Ama bu kez de yargılamaya izin vermediğini belirtmiş.Şimdi Yargıtay Başsavcılığı’nın yasayı uygulayabilmek için Bakan’ın kararını kaldırtmaya çalışması gerekiyor.Hale bakar mısınız? Kendileri ile ilgili işlemlerin dokunulmazlık zırhı arkasına sığınmaları nedeniyle yapılamaması yetmiyormuş gibi bir de adamlarını dokunulmaz yapıyor ve yargıya zorluk çıkarıyorlar.BU DEMOKRASİ DEĞİL!Çağdaş demokrasilerde tüm vatandaşlar yasalar karşısında eşittir, hiç kimseye ayrıcalık tanınamaz. Oysa Türkiye’de milletvekillerinin (ve dolayısıyla bakanların) milletin değil, partilerin vekili olması abukluğu yanında ayrıcalıklı olmaları, “dokunulmaz” ve “dokundurtmaz” olmaları demokrasiyi iyice güdük hale getiriyor.Birinin onlara bunu yapamayacaklarını, suçluları kanundan bizzat kaçırmaya yeltenemeyeceklerini anlatması gerekiyor.İyi ama kim yapacak bunu?Hükümetin başı olan Başbakan değil mi?Onun da dosyası rafta olduğu için belki, yapmıyor maalesef.Bu durumda iş medyaya ve sivil toplum kuruluşlarına kalıyor.Oysa bakıyorsunuz kuruluşların da sesi çıkmıyor. Ne yolsuzluklar, ne kanunsuzluklar, ne eğitimle veya rejimle oyuncak gibi oynanması onları konuşturmuyor. Oysa bu olaylara susulamaz.Medya ve STK’lar sorumluluklarını hatırlamak zorundadır!*****Silahınızı sevsinler sizin!Hürriyet Gazetesi’nin “Aile İçi Şiddete Son” kampanyası müthiş bir girişim ve ben de bütün kalbimle destekliyorum. Onun için Pazartesi ve Salı günü yaptıkları “Gelecek için yol haritası belirleme” toplantılarına elimden geldiğince katılmaya çalıştım.Orada vurguladığım noktalardan biri kampanyanın sadece aile içi şiddetle sınırlı kalmayıp bir süre sonra şiddete karşı kampanya haline dönüşmesi gerektiği idi.Çünkü deneyimlerimizden, izlediklerimizden gayet iyi biliyoruz ki şiddet her alanda birbirine bağlı olarak gelişiyor. Yani örneğin medyada şiddet sürekli olduğunda bu sonunda ülkede şiddete, ailede şiddete dönüşüyor.Ispat mı istiyorsunuz; çocuklar arasında yapılan son araştırma çocukların en çok Sihirli Annem dizisindeki Betüş’e, sonra da Polat Alemdar ve Cem Yılmaz’a benzemek istediklerini ortaya koymuş.Burada iki nokta var dikkat çeken:1) Demek ki görsel kahramanlar, TV karakterleri (benim yazılarımda defalarca vurguladığım gibi) onları fazlasıyla etkiliyor.2) Polat Alemdar etkileyen kahramanlar arasına nasıl girmiş?İkinci soruyu merak ediyorum, çünkü biz ‘Bu tür silahlı, mafya kahramanları çocukları, gençleri çok etkiliyor, cinayet işleyenler bile Polat Alemdar’a özendiklerini söylüyor’ dediğimizde bunun aksini iddia edenler çok olmuştu. Başa dönelim; “şiddet” dediğiniz zaman her türü birbiriyle bağlantılı. Aile içi şiddet gören çocukları alıp SHÇEK yuvalarına koyuyorsunuz, bu kez orada bakıcıların şiddetiyle karşılaşıyorlar. Onun için mücadeleye toptan başlamadan kesinlikle sonuç alınamaz.ÖDÜLLENDİRİLEN SUÇLU MİLLETVEKİLİBu türe milletçe MAGANDA diyoruz. Ama milletvekili olunca demiyoruz, ayıp olur. Dava konusu filân olur.Onun için “silahlı vekil” diyelim. AKP Ordu Milletvekili Enver Yılmaz bir kına gecesinde elinde silahıyla etrafa kurşun yağdırmıştı.Şimdi kendisini, çok disiplinli buldukları için olmalı “Merkez Disiplin Kurulu” üyesi yapmışlar. Disiplinsiz milletvekillerini yargılayıp cezalandıracakmış.Aferin size! Tam doğru adamı bulmuşsunuz. İkinci milletvekili yine AKP’den. Mersin milletvekili Ali Er, Meclis’e silah sokmanın yasak olduğunu bilmesine rağmen ziyaretçilerin silahını alan polisten geriye alarak “Sıkıysa gelin benden alın lan” demiş.Ona da bravo lan!***Meclis Başkanı Bülent Arınç’ı bile “Dokunulmazlık böyle kullanılacaksa kahrolsun” noktasına getiren bir büyük sorumsuzluk...Topluma da “silahın önemini” göstererek balığın baştan kokmasını sağlayan ikinci örnek.Nasıl ki şiddet uygulayanlar cezasız kalamaz; kanuna, kurala uymayan siyasetçi de kalmamalıdır.Onlar bunu yapınca bir polis de silahı, adam öldürmeyi kahramanlık sanıp önce silahıyla poz veriyor, sonra da ailesini kurşuna diziyor.İçine kanun girmeyen bir Meclis düşünülemez. Bülent Arınç’ın gerekeni yapmasını ve bu milletvekillerinin ödüllendirilmemesini sağlamasını bekliyoruz.
TV’deki 50 bin YTL ödüllü dansöz yarışmasına çok sayıda çocuklu ve boşanmış anne katılmış. Büyük ödülü alıp çocuklarıyla, sıkıntısız bir hayat kuracaklarını ümit ederek girmişler yarışmaya...Sadece dansöz yarışması değil şantöz yarışması da yapsalar, dizi veya sinema oyunculuğu yarışması da yapsalar yine uzun kuyruklar oluşurdu.Üç nedenle:1) Türkiye’de artık bu işleri yapmak için bir yeteneğe, eğitime gerek kalmamıştır. Göbeğini sallayan dansöz, eline mikrofon alıp süslenen şantöz, konuşmayı bilen herkes aktör olabilmektedir. Ve halkımız da maalesef kalite aramadan, ayırım yapmadan onları izlemektedir.2) Her an TV’lerde bunları izledikleri ve özendikleri için herkes dansöz, şarkıcı olmak istemektedir. Diğer meslekler önemini yitirmiştir.3) Ahali kolay şöhret ve kolay paraya özendirildiği ve Türkiye’de herkes bir meslekte uzmanlaşmak yerine kolayca daldan dala atladığı için kolay para ilgi çekmektedir.Oysa TV’lerin, medyanın topluma doğru mesajlar vermek, insanları ve özellikle gençleri bu meslekler dışında da, sadece görsel değil beyinsel olarak da başarıya götüren işler olduğunu anlatma, onlara özendirme görevi de vardır.Onun için diyorum ki; yıllar böyle geçti... Ağustos Böceği gibi ekranlarda çalıp, oynadık, göbek sallayıp boş kahkahalar attık.Reytingler hepsinde de süperdi. Hatta yapay aşk hikâyelerini; Ahu/Meriç, Caner/Tülin oyunlarını bile bol reytinglerle izlettiniz. Ama yetmez mi? Hangi ülke TV’leri bu haldedir ve sadece “reklâm” hesabına dayalı programcılık yürütmektedir?Biraz da sevabına basit bilgi yarışmaları yapın. Ödülü 500 milyar olmasın da 50 milyon olsun. En azından “son haftaların önemli olaylarını” sorun, hafif genel kültür soruları sorun.Veya sekreterleri, doktorları, bilgisayarcıları, mühendisleri, deprem uzmanlarını filân yarıştırın.Biraz da bu mesleklere, okumaya, öğrenmeye yönlendirin.Yoksa bu gidişle herkesi dansöz yapacaksınız!*****Ne demokratik parti ama!İşte “Partiler Yasası”nın neden bugüne kadar değişmediğinin, hiçbir iktidarın buna neden yanaşmadığının en güzel kanıtı.Çünkü böylelikle MİLLETVEKİLİ milletin değil, PARTİNİN VEKİLİ oluyor. Onu millet değil, parti lideri ve parti seçiyor. O zaman da önce partide demokrasi olmuyor. Sonra ülkede...Bugün hâlâ durum budur.AKP kongresinde Başbakan Erdoğan’ın istediği tüzük değişiklikleri kabul edilmiş. Bu değişiklikler arasında “partililerin medyaya yaptığı açıklamalar, parti yöneticileri ve üyeleri hakkında basın yoluyla incitici beyanlarda bulunmanın” disiplin suçu sayılması ve partiden ihraç kararı alınabilmesi de var.Yani lideri, diğer yöneticileri veya milletvekillerini tenkit etmek, eleştirmek, onlara aykırı görüş açıklamak bile incitici bulunabilir.Benzer bir kural Ecevit’in DSP’sinde de vardı. O da adına yakışır şekilde çok demokratik (!) bir partiydi. Ama “ifade özgürlüğü”nü kendisi söz konusu olduğunda fazlasıyla savunan Tayyip Erdoğan için daha da şaşırtıcı bir çelişki.Önce karikatüristlerle, gazetecilerle uğraştı. Dava açıp kazandığında mallarına haciz bile koydurttu. Şimdi sıra milletvekillerinde...İşte Paşam Türkiye’de siyaset!*****Bravo gönüllü ailelere!17 aylık bir bebek olarak insan dışı yaratıkların insanlık dışı eylemlerine muhatap olan N.N.B’yi evlat edinmek için yurt içi ve yurt dışından 150 aile başvurmuş.Aralarında bir ünlü sanatçı da varmış. Okuyunca gözlerim yaşardı; ayağa fırlayıp ‘Helâl olsun size’ diye bağırmışım.Bir grup yaratığın (umarız ömür boyu içerde bu rezilliklerini uzun uzun düşünme imkânı bulurlar) mağdur ettiği bir bebeği gerçek insanlar koruma altına almak istiyorlar. Onu kendi evlâtları gibi büyütüp mutlu olmasını sağlamak istiyorlar.“Gönüllü anneler” var bir de... Şu anda ailesinin yanında olan ama bakıma muhtaç 17 bin çocuğa yardım ediyorlar. 767 çocuk ise tümüyle onların koruması altındaymış.Bu annelere çocuklar için 300-500 YTL. civarında bir ödeme yapılıyor, onu da hatırlatmış olayım. Ama tabii öncelikle çocuklara “gerçek anne”den farksız bir bakım, sonra da paranın büyük ölçüde çocuğa harcandığının makbuzları gerekiyor.Bebeklere, çocuklara yardım eden, onlara bir dünya, bir yaşam sunan yürekli anneleri ve aileleri gönülden kutluyorum.Ne mutlu onlara!
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü binasına yazı asılmış. “Orkestra sanatçılarının dekoltelerinin sazdan ön plâna çıktığını, göğsün çatalı görünen elbiseler giydiklerini” söyleyen, sonra daha da avamlaşarak “Bir mini etek giyip donunun görünmesi uygun değil” diyen Arzu Hanım’ın dekolte uyarısı kısa süre içinde kaldırılmış.Ama anlaşılan kendisi aynı sözleri tekrarlamaya devam ediyor.Ne kadar haksız, saçma bir davranış olduğunun garantisini ben verebilirim.Opera orkestralarını dinlemeye, opera izlemeye 7 yaşında başladım. Operaya, baleye ve tiyatroya o kadar meraklıydım ki çocuk yaşlarımda bile ailemin gidemediği operalara tek başıma gider, en ön sıraya oturur ve opera kadar dikkatle orkestrayı da izlerdim.Aynı ilgim bugüne kadar sürmüştür. Bütün klasik müzik orkestralarında da, operalarda da ne Türkiye’de, ne diğer ülkelerde hiçbir zaman orkestradaki kadınların kısa kollu ve standart bir V yaka siyah elbise dışında açık giyindiklerini, hele de Sugüneş Hanım’ın dediği gibi “donu görünecek mini etek” giydiğini göremezsiniz.Hepsi işlerinin ciddiyetine uyma sorumluluğunu taşıyan sanatçılardır. Bu hanım kendi reklâmını mı yapmak istemektedir, yoksa son dönemde sık sık görüldüğü gibi birilerine yaranma amacı mı taşımaktadır bilinmez. Ama sanatçılara büyük saygısızlık yaptığına hiç şüphe yok. Acaba orkestradaki kadınlar siyah kısa kollu tuvalet yerine siyah yere kadar pardesülerle çıksalar Arzu Sugüneş’e göre daha mı uygun olurdu merak ediyorum.*****Bu canileri asla bırakmayın!Artık onun fotoğraflarını görmeye yüreğimiz dayanmıyor. 17 aylık bebeğe yapılan tecavüzlerin yanında bir de üstelik bacakları ısırılarak, vücudunda sigara söndürülerek canavarca işkence yapıldığı belirlenmiş. Suçlu anneye toplam 23 yıl, yaşları 40 ile 69 arasındaki diğer üç suçluya da (utanmazlar, vahşiler) 24’er yıl hapis cezası istenmiş.Dün duyulan bir haber de 2,5 yaşındaki bir bebeği, üvey oğlunu yaramazlık yaptığı için duvara çarparak öldüren bir başka katilin haberi (birinci olaydakileri de katil sayabiliriz, hiç farkları yok ve zaten Avrupa’da ABD’de olsalar cezaları direkt ömür boyu hapis)...Bu canilere EN AZ 25-30 yıl ceza verilmeli ve asla hiçbir indirim ve aftan yararlanamayacak şekilde cezalarını son gününe kadar çekmeleri sağlanmalı.Devlet, eğer çok istiyorsa ancak kendine karşı işlenen suçları affedebilir. Vatandaşlarla ilgili suçları affedemez. İnsanların, adaleti kendilerinin sağlamasını istemiyorlarsa vicdanları rahatlatacak ve toplumu da koruyacak cezaların verilmesini sağlamak zorundalar. Artık polisler bile canından korkar oldu, hakimlerin görevlerini hakkıyla yapmasının sağlanmasını istiyoruz. Bu olayların hepsinin takipçisiyiz!*****Kafa atmışlar!Bu okur mektuplarına bayılıyorum inanın... Bakın şimdi, bir tanesini çekelim hemen; Onur Gülsem’den gelmiş. “Konu: İstemiyorum!!!” Diyor ki (kısaltarak alıyorum):“Ben Konya Ereğlisi’nde yaşıyorum, bu hafta sonu bir iş için Yozgat’a geldim. Yozgat’ın biraz değişik bir kent olduğunu biliyordum fakat bu kadar değil. Gittiğim her yerde insanlar tokalaştıktan sonra normalde yanak yanağa değdirmeleri gerekirken bana tabiri caizse -ki öyle- kafa attılar. İnanmayacaksınız belki ama bugün en azından 20 kere kafa yedim. Tabii birbirine kafa atan binlercesi de caba (...) Allahtan Yozgat’ta falan yaşamıyorum, iyi ki Ereğli’deyim.” Söyleyin Allah aşkına, siz olsanız gülmez misiniz? Bu ülkede hayat fıkra gibi değil mi?
Avrupa Parlamentosu’nda görevli Belçikalı gazeteci arkadaşım Odile Harvey bir haftadır İstanbul’daydı.Geri döndüğünde “Türkiye’de Bir Hafta” başlıklı bir yazı dizisi hazırlayacağı, bu yazıları Fransız ve Amerikan gazetelerinde de yayımlayacağı için, görüştüğümüz zamanlarda bana sık sık sorular sordu.“Gazetelerde ne haberler var?Bugün ne yazdın?” gibi sorular da dahil...Gazeteleri ve yazılarımı birkaç gün üstüste ona açıklayınca sonunda dayanamadı ve;“Siz bu ülkede korkmadan nasıl sokağa çıkıyorsunuz” diye sordu. Bu sorunun cevabının da yazısında geçeceğini bildiğim için olayı yumuşatmaya çalıştım;‘Yok canım, durum sandığın kadar da vahim değil. Her an bu kapkaççılarla, katil ve tecavüzcülerle, şiddetin her türlüsüyle karşılaşıyor değiliz. Önlemek için her türlü güvenlik önlemi alınıyor. Cezalar da oldukça ağır... Ortada bir panik durumu filân yok.’Ama ne acıdır ki söylediklerime kendim de inanmıyor, konuşurken Pinokyo gibi burnumun uzayacağı duygusuna kapılıyordum.Sonunda konuşmamı ‘Sen yine de Taksim, Beyoğlu gibi yerlerde dolaşırken kendine ve çantana dikkat et’ diye bitirdim.Artık ülkede güvenliği sağlayacak “Polis” bile canını kurtaramıyor, durum o kadar vahim.17 aylık bebeklere toplu tecavüz ediliyor ve tecavüzcülere (nasılsa sonunda onu da 8-10 yıla indirirler) sadece 23 yıl hapis, onu koruyamayan, tecavüzcülere bırakan suçlu anneye sadece 8 yıl hapis öngörülüyor.Avrupa ve Amerika’da kesinlikle asla affa uğramayacak müebbet hapis olurdu bu ağırın ağırı suçun cezası.Kapkaççılar, kadınlara tecavüz edip öldürenler ve diğer birçok suçun faili serbest bırakılıyor.Türkiye’de hukukun sadece kağıt üzerinde varolduğunu artık dünyadan daha uzun süre saklamak mümkün olmayacak, bu rezaleti herkes duyacak.Duysun da...Meclis ve Hükümet AB’ye uyum yasası çıkaracaklarına önce ülkede yasaların uygulanmasını sağlasınlar.Adaleti olmayan toplumun hiçbir şeyi yok demektir.Odile Harvey sorusunda son derece haklıydı; vatandaşlar olarak sokağa çıkmaya korkuyoruz!*****Erdoğan aday olursa..?Bilal Çetin Perşembe günü VATAN’da Başbakan Erdoğan’ın medya temsilcileriyle yaptığı toplantıyı ve izlenimlerini yazmıştı.Bugüne kadar Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına adaylığı konusunda kesin bir şey söylemediğini, hâlâ açık açık “olacağım” dememekle birlikte bu toplantıdaki konuşmasından çıkan sonucun “kesinlikle olacağı” yönünde olduğunu anlatıyordu.“Gelişmelerin seyrini izleyecek. Adaylığının doğurabileceği riskleri tartacak (...) Kurumsal mutabakat durumunu tartacak ve son anda kararını açıklayacak.” 12 Kasım Pazar günü öğleyin saat 12.30’da benim hazırlayıp sunacağım (daha doğrusu çok yetenekli ve genç bir ekiple birlikte hazırladığım) HER AÇIDAN programı başlıyor.Mart, Nisan, Mayıs 2006’da hazırladığım programı büyük bir ilgiyle izlemiştiniz, yine aynı beğeni ve ilgiyle izleyeceğinizi umuyorum.İlk programın konusu Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun mu, olmasın mı?.. Bugüne kadar bu konuda bazı program ve yazılar gördünüz ama her açıdan ve en yetkili kişilerden konunun irdelenmesini izlemediniz. Bu programda, bugüne kadar yapılan kamuoyu araştırmaları da konunun uzmanı bir milletvekili tarafından değerlendirilecek.Sanıyorum Tayyip Erdoğan’ın kendisi için bile oldukça yararlı, ortaya çıkabilecek risklerin açıkça tartışılacağı bir program çıkacak ortaya.Pazar’a hepinizi bekliyorum. Unutmayın!
10 Kasım 2006... Ölümünün üzerinden tam 68 yıl geçmiş. Ama O bizi öyle güçlü bağlarla kendine bağlamış, bizim için öyle büyük ve saygın bir tarih yazmış, öyle özgür bir ülke hediye etmiş ki bugün de, yarın da, sonsuza kadar onu rahmetle ve saygıyla anacağız.Kurduğu ve sağlam temeller üzerine oturttuğu laik demokratik cumhuriyet bugüne kadar iç ve dış düşmanların tüm çabalarına rağmen hiç sarsılmadı, çünkü O’nun güvendiği milleti “emanetine” sımsıkı sarıldı, tam istediği gibi “nöbetçisi” oldu. Bundan sonra da öyle olacak.10. Yıl Marşı’nı ne zaman dinlesem “Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan” kısmında göz yaşlarımı tutamam. Çünkü Atatürk için “bütün dünyanın saydığı Başkumandan” tanımı lâf olsun, marşa uyum sağlasın diye oraya konmuş değildir, O’nu gerçekten bütün dünya saymış, cesaretine, zekâsına, bilgisine, şıklığına, yarattığı mucizeye hayran olmuştur. Onun hakkında sayısız kitap yazan ünlü tarihçimiz Cemal Kutay’ı da rahmetle anıyorum. Atatürk’ü tanıyan ve en güzel anlatan yazarlardan biriydi.Bakın “Atatürk Bugün Olsaydı” isimli kitabının “Geleceği Kucaklayan Adam” bölümünde ne diyor: “Ünlü İngiliz tarihçisi Wels’in ‘Cihan Tarihinin Umumi Hatları’ eserinde hakiki büyük adamı tarifi sanki Mustafa Kemal için söylenmiştir:Düşünceleri ve hareketleri yaşadığı devri kapatıp yaşanılacak devri hedef almış olanlar içinde izleri silinmeyenler tarihte yeri olanlardır. Bunların kıymeti kapadıkları devrin geçmişi ile orantılıdır. Varlığı nesiller sürmüş hayat tarzını, bir nesilde kökünden değiştirmiş ve geleceklere yeni ufuk açmış olanlar... Tarih böylesine ADAM’larla şereflenmiştir.” “BİR MİLYON DA SİZ” Ve yine aynı kitaptan onunla ilgili bir anekdot.“İngiltere tahtının veliahtı Gal Dükü’nün 1936 Eylül’ünde memleketimizi ziyaretinde Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün daveti...İngiliz Prensi soruyor:‘Türkiye ne kadar asker çıkarabilir Ekselans?’-Bu düşmana ve savaşa göre değişir. İcabında kadınlı erkekli bütün Türkler askerdir... Fakat ‘talim görmüş’ bir milyon.Geleceğin İngiltere Kralı biraz düşündü:‘Demek bir savaş çıktığında Türkler derhal 2 milyonluk kuvvete sahiptirler.’Atatürk tashih etti:- Hayır!.. Umumiyetle yetişmiş asker, nüfusun yüzde 7-8’i olarak hesaplanır.Konuğu hayranlıkla ona baktı, gülümseyerek başını salladı:‘Ben doğru hesap yaptım Ekselans... Bir milyon ordunuz, bir milyon da şahsen siz. Yekûn benim dediğimdir.’Ve kadehini kaldırdı.” ***Bütün dünyanın saydığı Başkumandan!Seni sonsuza kadar sayacak ve aydınlattığın yoldan ayrılmayacağız. Nurlar içinde yat!Türkiye Gençlik Birliği’nin 12 Kasım mitingiÇok sayıda üniversitenin katılımı ve üniversite öğretim görevlilerinin desteğiyle yepyeni bir gençlik oluşumu ortaya çıktı:Türkiye Gençlik Birliği.Diyorlar ki: “16 Mayıs 2006’da Ankara Üniversitesi’nde yapılan Türkiye Gençlik Kurultayı’na 40 farklı üniversiteden, başta Atatürkçü Düşünce Klüpleri olmak üzere 62 öğrenci klübü katılmıştır. Kurultay sonucunda Türk gençliği birleşme kararı alarak Atatürk’ün gençliğe verdiği görevleri yerine getirmek üzere Türkiye Gençlik Birliği’ni kurmuştur.16 Ekim 2006’da resmi dernek haline gelen Türkiye Gençlik Birliği 11 Kasım 2006’da Gazi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde “Atatürk’ün Yolunda Bağımsızlık ve Gençlik Konferansı”nı düzenlemektedir. Bu etkinliğe Türkiye’nin bütün üniversitelerinden öğrenci toplulukları katılacaktır.Bu konferansla amacımız bölücülüğe, gericiliğe ve onların arkasındaki küresel güçlere karşı tüm Atatürkçü ve vatansever gençliği bir araya getirecek yöntemleri tartışmaktır.” Ankara Üniversitesi, Hacettepe, ODTÜ, İTÜ, Gazi Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi, Akdeniz Üniversitesi, Muğla, Uludağ, Trakya, Yıldız Teknik, Sabancı, Sakarya, İstanbul Üniversiteleri ve daha birçok üniversitenin öğrenci ve derneklerinin katıldığı Türkiye Gençlik Birliği’nin 11 Kasım etkinliği, Bülent Ecevit’in cenaze töreniyle çakıştığı için 12 Kasım Pazar gününe ertelenmiş.Daha fazla bilgi almak isteyenler Birliğin Basın Komitesi’ni arayabilir.Tel: 0212 293 42 42www.bagimsizlik.org