İngiltere soykırımı reddetti, bu gayret niye?

7 Aralık 2006

Dün TBMM tarafından Ermeni iddiasıyla ilgili olarak Birleşik Krallık Parlamentosu’na gönderilen mektuptan, gelen cevaptan ve Murat Belge’nin bu konudaki yazılarından söz etmiştim.Murat Belge 14 Kasım tarihli yazısını, Mavi Kitap için “Oyuna geldik” diyen kendi yazarı Toynbee’ye inanmakla hata edildiğini söyleyen cümlelerle bitirmiş:“O patırtı belki Türkiye’de birilerine zaten düşünmek istedikleri bir şeyi düşündürdü. Yani ‘Bak, şu meşhur Mavi Kitap da propagandaymış, yalanmış’ dedirtti. Ama dünyada kimi etkiledi bu kampanya, olumlu anlamda, kimi kıyımın olduğu bilgisi veya konusundan vazgeçirdi?” Sadece bu üç cümle bile anlayana ne kadar çok şey anlatıyor bilseniz. Örneğin kendini aydın olarak tanıtmış veya akademisyen oldukları için her nedense otomatikman aydın sayılan kişilerin, kendi yazarı Arnold Toynbee tarafından “O tarihlerde İngiltere Krallığı hükümetinin bu propaganda faaliyetinden habersizdim. Sanırım Lord Bryce (diğer yazarı) da öyleydi. Belki de bu bir şanstı, çünkü eğer gözlerimiz açılsaydı sanırım ne o nede ben İngiltere Krallığı Hükümeti’nin yüklediği bu işi yapardık” açıklamasını yaptığı bir konuda hâlâ “birilerine düşündürdü ama dünyada kimi etkiledi ki” demesinin ne kadar enteresan olduğunu anlatıyor.Mavi Kitap’ın yazarının kendisi “Bizden kitabı yazmamız istendiğinde bu siyasi ilişkileri farketseydik teklifi reddederdik” diyor, o hâlâ Türkiye tarafına “Boşuna uğraşıyorsunuz” diyor.Yazarın kendisi hatıralarında “Yunanlılar gibi Ermeniler de Osmanlı İmparatorluğu’ndan kendilerine bir devlet koparabilecekleri ümidini taşımışlardı. Siyasi amaçlarının meşrutiyeti yoktu. İstekleriyle Türk İmparatorluğu’nu bölmeyi amaçlamışlardı. Yalnız bu, Türk halkına ciddi haksızlıklar yapılmadan gerçekleştirilemezdi (...) Türk yetkilileri yerli Ermeni toplumunun Rus istilacılar için 5. kol olarak çalışabileceğini görmüşlerdi. Ermenileri savaş bölgesinden çıkartma kararı aldılar. Bu da bir güvenlik önlemi olarak değerlendirilebilir. Benzer koşullar altında başka hükümetler de benzer kararlar almışlardır” diyor ama bizimki hâlâ “Kim inanır ki” diye sorabiliyor.SOYKIRIMDAN KIYIMAEğer “kim inanır ki” noktasına gelinecekse bunda Ermeni diasporasına “İşte bakın Türk entelektüeller de bizimle aynı görüşte” dedirtenlerin büyük rolü olacaktır.Ve aynı cümlelerin sonunda Murat Belge her nasılsa Minnesota’daki “BM’in soykırım tarifine tamamen uyuyor” noktasından olayın “kıyım” olduğu kararına dönmüş. Soykırım kelimesinden bu kez -bazı arkadaşları gibi- kaçınmış. Her şeyi söyleyeceksin, asıl kelimeyi onlara bırakacaksın.Gelelim İngiltere’ye... Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı Britanyalı Türkler Komitesi’ne yakın tarihte gönderdiği resmi bir mektupla “1915-16 yıllarındaki olayların Birleşmiş Milletler’in 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin soykırım tanımına uymadığını, ayrıca 90 yıl önce, 1. Dünya Savaşı koşulları içinde gelişen olayları anlamanın çok zor olduğunu, Birleşik Krallık hükümetinin bu konudaki resmi görüşünün de gayet net olduğunu” açıkladı. Hâlâ neden İngiltere üzerinde çalışmayı sürdürüyorlar, siz anlayabiliyor musunuz?

Devamını Oku

‘Soykırım’ın kabulünde sıra İngiltere’ye mi geldi?

6 Aralık 2006

Murat Belge bir süredir köşesinde Mavi Kitap’a takmış durumda... Hatırlayacaksınız kendisi Minnesota Üniversitesi’nde bir toplantıda konuşmasına “Ben tarihçi değilim, bu konuda net bir açıklama yapamam ama” benzeri bir açılışla başlamış ve aynı konuşmayı “1915 olayları Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımına kesinlikle uyuyor” diyerek bitirmişti.Bizde artık tarihçi olmayanların veya tarih bilmeyenlerin yabancıların önünde (özellikle de onların önünde) çıkıp “Türkler Ermeni soykırımı yapmıştır, bilmem kaç kişiyi kesmiştir” demeleri adet haline geldiği için bunu da fazla yadırgamadık. İşin ilginç tarafı soykırımın olduğunu iddia eden Türkler, Ermenilerden bile daha yüksek rakamlar telaffûz ederken kendi aralarında da çelişkiye düşüyorlar. ‘Cesur Türk entelektüeller’den Orhan Pamuk 1 milyon diyor, Taner Akçam 800 bin örneğin... Halil Berktay “Tehcir kararı bile soykırımdır” buyuruyor.Bir tek şeyi öğrenemiyorsunuz; bu rakamları hangi belgelere dayanarak hesapladıklarını. Orhan Pamuk, Murat Belge gibi bazıları “herhalde, tahminen” bile diyebiliyorlar. Fatma Müge Göçek gibi bazıları ise yabancı gazeteciler kendisine “Birbuçuk milyon rakamını nereden buldunuz” diye sorunca “Hrant Dink’e sorun, ondan duydum” diyebiliyor.Ama Ermeni iddiası savunucularının (örneğin Aris Babikian) “Cesur ve şerefli Türk entelektüelleri” olarak adlandırdığı grubun ortak noktalarından biri, ne hikmetse “hepsinin olayların BM’in soykırım tarifine uyduğu”na yüzde yüz emin olmalarıdır.Yıllarca bu konuda araştırma yapmış, olayları tüm belgeleriyle bilen Bernard Lewis, Andrew Mango, Gunther Lewy, Justin Mc Carty gibi dünya tarihçileri, 354 deneyimli Türk tarihçi “asla uymadığını” söyler ama bu grup (çoğunlukla edebiyatçı, sosyolog, köşe yazarı ve “profesyonel konferansçı”) hepsinden iyi bilir, onları yalanlar.SESSİZ MİLLETVEKİLLERİ!Şimdi Murat Belge TBMM’den “Mavi Kitap’ın yazarı Toynbee tarafından yalanlanması” üzerine İngiltere Parlamentosu’na yazılan ve bunun Parlamento tarafından resmen yalanlanmasını isteyen mektuptan ve mektuba gelen cevaptan söz ediyor.Birleşik Krallık Parlamentosu’ndan Lord Avebury bu mektup üzerine bir basın açıklaması yaptıktan sonra TBMM milletvekillerine ayrı ayrı birer yazı göndererek “Britanya ve Türkiye parlamento üyelerinin, aralarına akademik uzmanlar da alarak olayları, kanıtları ile birlikte tartışmalarını” istediklerini ama Türkiye’den tek bir cevap alamayışlarına şaşırdıklarını bildirmiş.Avebury’nin mektubunda “Birbuçuk milyon insanın hayatını kaybettiği” veya “TBMM’den gelen ilk mektubun Türk inkârcılığı cephesini genişletmek amacı güttüğüne inandığı” gibi oldukça saygısız ve yanlış noktalar var. Öte yanda Murat Belge herhalde bu mektuptan da cesaret almış olmalı ki Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen gibi iki değerli diplomatımızı aşağılayan bir ifade kullanmış. Meclis’e ve medyaya verip veriştirmiş.14 Kasım’da yazdığı bir yazıda ise TBMM’nin böyle bir mektup göndermekle gülünç duruma düştüğünü yazmış.Yani kendilerinin tarih bilmeden tarihçiden çok tarih uzmanı kesilmeleri ve ülkelerini yabancılardan önce soykırımcı ilân etmeleri gülünç değil, ama TBMM’nin “Aman sıraya İngiltere’yi de koymasınlar” endişesine düşmesi gülünç.Onlar “gülünç”ün tarifini şaşırdılar bence!(Devam edecek)*****Kazaymış... Neden hep bizde?İlkellikten, yaşamın her alanındaki ilkellik ve cehaletten bıktık usandık artık. Cinayette, tecavüzde, sapıklıkta olaylar zirve yaptı, trafik cinayetleri deseniz onlarda da zirvedeyiz.Peki ama neden bu kötülüklerin, vahşetin en uç noktaları hep bizde, bunu neden sadece ben merak ediyorum?Benim görevim mi bu, yoksa vatandaşların can ve mal güvenliğini “her açıdan” korumak yöneticilerin görevi mi?Son olarak TEM’de TIR, yolcu otobüsü ve otomobilin çarpıştığı bir kazada 3 kişi öldü, 10 kişi yaralandı. Burdur’da yolcu otobüsü ile iki kamyonun çarpışmasında 10 kişi öldü, 8’i ağır 26 kişi yaralandı.Ortalık kan gölü durumunda ve bu ne trafiğin, ne hükümetin ne de başka birinin sorunu, böyle rezalet görülmüş müdür?Medeni ülkelerde, bizim “Neden almıyorlar” diye çırpınıp “bize düşmanlıklarından dolayı” olduğunu iddia ettiğimiz AB’de bütün bu ilkel olayların böyle bir boyuta geldiğine hiç şahit olmuyoruz.Zira onlar önce eğitiyor; taksi şoförü olmak için bile İngiltere’de olduğu gibi 5 yıl eğitim almak zorunda bırakıyor, sonra da hatası görülenin elinden ehliyetini anında alıp cezasını da çektiriyor.Bizde ise ölenler suçlu, öldürenler en fazla üç ay, bilemedin üç yıl sonra serbest.Hükümet, Emniyet, Yargı ve daha her kim ise yeter artık! YETER! Görevlerini doğru yapmayacaklarsa o koltukları neden işgal ediyorlar?Toplumun isyanını görmeleri için daha kaç canın yanması gerekiyor?

Devamını Oku

Ceza yoksa linç var!

5 Aralık 2006

Dünkü gazete haberlerinden bir demet: - Üç kişinin tecavüzüne uğrayan 17 aylık bebeğin hayat kadını annesi ilişkiye girerken bebeğine uyku ilacı veriyormuş.- Şırnak’ta iki kız çocuğuna tecavüz ettikten sonra öldüren, 6 kız çocuğunu da taciz eden sapığı halk “yargısız infaz istiyoruz” diyerek linçe kalkışmış.- Lise öğrencisi 15 yaşındaki kız eski sevgilisinin arkadaşları tarafından dövülmüş ve tecavüz edilmiş.İkinci haberde polis pek değerli sapığı korurken masum insanlardan biri ölmüş, çok sayıda hasta ve vatandaş yaralanmış.Birinci haberde bu “sapıktan sapık” anneye 23 yıl hapis isteniyormuş ama biliyorsunuz kadın önce “Bebeğe tecavüz edilmemiş” denerek serbest bırakılmıştı ve sonra AKP Milletvekili Dr. Turhan Çömez ise ilk muayenede “Kesin tecavüz var ve kimse aksini söyleyemez” demişti. (Adli Tıp bu olayda nasıl iki farklı karar verdi, incelendi mi acaba?)Üçüncü olayda ne ceza verileceğini de bilmiyoruz. Yine dün VATAN’ın arka sayfasında “Filipinler’de bir kadına tecavüz eden ABD’li askere 40 yıl hapis cezası verildiği” haberi vardı. İşte bizde halk onun için “yargı” dan önce artık linç istemeye başladı. Bu günlerin geleceğini yıllardır yazıp durduk.17 aylık bebeğin annesi, tecavüzcüleri, diğer sapıklar en az 40 yılla cezalandırılmadıkça, katillerin, tecavüzcülerin bile cezaları aflara, indirimlere uğratıldıkça bu millet artık susmayacak.Nasıl sussun? En kutsal hak olan adaleti arıyor!*****Doyulmaz bir Ferhat Göçer konseriMüzik insanları nasıl da devleştirebiliyor... Ferhat Göçer BKM’deki konserine tiyatro gibi başladı. Bir öykü anlatıyordu duygulu sesiyle...“Aşk ve Hüzün” isimli iki perdelik Türk pop müzikalinin öyküsünü... O buna “müzikal” demişti, dekoruyla, hikayesiyle, yardımcı kadın oyuncusu ile zaman zaman dar kadrolu bir müzikal tadındaydı ama bence genelde Ferhat Göçer’in doyumsuz bir konseriydi. Her yeni şarkıyla biraz daha büyüdü sahnede... Biraz daha... Biraz daha.Sezen Aksu’dan, Leman Sam’dan, Zülfü Livaneli’den, Kayahan’dan, Aysel Gürel’den, kendi şarkılarından... Eskiler, yeniler, en çok sevilenler...Ve bizi oturduğumuz koltuklardan alarak müziğiyle, sesiyle kanatlandırdı, sonsuzluğa götürdü.Öylesine güzel söylüyordu Ferhat Göçer... Sıra “Lâle Devri”ne geldiğinde salondan olağanüstü tatlılıkta ve yumuşaklıkta bir kadınlar korosu katıldı ona:“Lâle Devri çocuklarıyız bizZamanımız geçmişAşk şarabından kimbilir en sonHangi şanslı içmiş”...İnanın ben önce ses sahne arkasındaki profesyonel bir korodan geliyor sandım, öylesine kusursuzdu. Sonra baktım arkamdaki de söylüyor... Yanımdaki de... Nasıl kusursuz, nasıl güzel...Yine Sezen’in “İstanbul, İstanbul olalı”da aynı koro nakaratta tekrar başladı:“Ah İstanbul, İstanbul olalıHiç görmedi böyle kederGeberiyorum aşkımdanKalmadı bende gururdan eser”...Şarkılar bittiğinde bütün salon alkışlar, bravo sesleriyle çınlıyor, sonra tekrar nefeslerin bile duyulduğu sessizliğe dönüyordu.Aysel Gürel’in Ünzile’sini, Kayahan’ın Esmer Günler’ini Göçer’le birlikte sahneye çıkan Menen Savaş söyledi. Harika bir ses ve yorumla... Zülfü Livaneli’nin Sevdalı Başım şarkısıyla izleyicileri bir kez daha büyüledikten sonra muhteşem bir finalle; Sessiz Gemi ve Çok Yorgunum’la bitirdi konserini Dr. Ferhat Göçer:“Artık demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” diyerek... BKM’yi inleterek.Böyle bir sese, böyle bir teknik ve disipline sahip sanatçılara çok sık rastlayamazsınız. Söylerken notaları hücrelerinde hissediyor adeta ve size de hissettiriyor.Sahnede devleşmesinin nedeni de bu sanıyorum. Eve doğru yol alırken hâlâ “Ah İstanbul, İstanbul olalı” diye mırıldanıp duruyordum, bu güzel müziğe doymadığımı düşünerek...

Devamını Oku

Ayağa düşen aşk ve gerçeği!

4 Aralık 2006

Gazetelerde Rahmi Koç’un kızkardeşi Suna Kıraç’la eşi İnan Kıraç’ın fotoğrafları ölümsüz aşkı tek karede nasıl da anlatıyordu... Onları yakından tanıyanlar aralarındaki derin sevginin Suna Hanım’ın uzun süre önce yakalandığı ve konuşmasını, hareket etmesini engelleyen hastalığa rağmen aynı şekilde sürüp gittiğini her zaman söylerler.Koç ailesinin kız kardeşlerinin çalışmalarını yıllarca yakından izledim. Üçü de altın kalpli ve ülkeleri için ellerinden geleni yapan zarif, akıllı, kültürlü gerçek İstanbul hanımefendileriydiler...Ne yazık ki çoğu kez iyi insanlar daha çok şanssız tesadüflerle karşılaşabiliyorlar. Gözlerinin içi gülen, eğitimden sağlığa, sanattan kültüre her konuda bağış için, yardım için çırpınan ve bununla mutluluk duyan Suna Kıraç hastalandı, yıllardır yataktan çıkamıyor. Mavi gözleriyle sevgi dağıtan Sevgi Gönül yakalandığı çaresiz hastalıktan kurtulamadı.Erdoğan Gönül çok sevdiği eşinin ölümünün acısına uzun zaman dayanamadı ve onun arkasından aşk yazıları yazdıktan sonra vefat etti. İnan Kıraç’ı görüyorsunuz, her an eşinin dizinin dibinde...Şimdi ben dünyanın en iyi, en yardımsever ve vatansever insanlarından biri olan Semahat Arsel ile üzerine titrediği, kendisi kadar iyi ve zarif bir insan olan sevgili eşi Nusret Arsel’in bu sevgiyi daha çok uzun yıllar yaşamaları için dua ediyorum. Çünkü onlar; Semahat, Sevgi ve Suna kardeşler ile eşleri (gözönünde bulunan konumlarıyla) bize aşkın ömür boyu sürebileceğini ama bunun karşılıklı özen gerektirdiğini gösterdiler.Televizyonlarda, gazete köşelerinde günlük beraberlikleri “aşk” diye tanımlayarak gençlerin kafasını karıştıran, aşkın saygınlığını ve bir beraberlikte “güven”in, “karşılıklı saygı”nın önemini yerle bir edenlerin inadına...“Aşk yoktur” veya “aşkın ömrü 3 gündür, 3 aydır” diyenlerin inadına...“Aşk vardır” dediler, “İşte bakın biz bunun ıspatıyız!” Onlar için bu satırları yazarken sizden biraz daha yakından tanıma fırsatı bulduğum değerli dostlar Sevgi ve Erdoğan Gönül’ü rahmetle anıyor, Suna Kıraç’a da şifalar diliyorum.Aşk elbette vardır ama görmeyi, yaşamayı başarabilenler için!*****Kadir Topbaş bu izni açıklasın!İstanbul Belediyesi yıllarca Darüşşafaka’nın hastane yaptırması için vermediği izni, aynı arazi Taşyapı firmasına geçince vermiş.Ve Darüşşafaka’nın 7 milyon dolara satmak zorunda kaldığı araziye dev bir otel yapmak üzere imar izni çıkarılınca değeri de bir anda 70 milyon dolara çıkıvermiş.Ne kolay para değil mi? Trilyonların bir anda akması için birilerinin canının “imar izni vermek” istemesi yetiveriyor. Sonra bakıyorsunuz dünün sıradan adamları bugünün en zenginler listesine kuruluyor.Öte yanda normal (ve “akılsız”, yani kafası onlar gibi katakulliye çalışmayan) vatandaşlar ise tırnaklarıyla kazıyarak, borç harç yaşamayı sürdürsünler bakalım...Geçenlerde eski Başkan Ali Müfit Gürtuna’yla bir toplantıda karşılaştık. Benim bazı sorularımı cevaplarken “Asıl bu imar izinleriyle vurgun yapılıyor Ruhat Hanım” dedi Gürtuna ve devam etti;“İmar verilmeyecek yerlere bir izin çıkararak anında trilyonların götürülmesi mümkün. Asıl onları dikkatle izleyin.” Onunla hemen bu konuda bir röportaj yapmak istedim ama maalesef henüz vakit bulamadım; çünkü bu olayların açığa çıkması, herkesin görevini yapması ve milletin üç kuruşluk kazancından, üç kuruşluk alışverişinden vergi alınan bir ülkede derhal önlenmesi gerekir.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş bu iznin neden daha önce yıllar boyu verilmeyip şimdi verildiğini açıklamak zorundadır, bekliyoruz!

Devamını Oku

O ağacın altında...

2 Aralık 2006

Sizin mektuplarınızı; tepkilerinizi, düşüncelerinizi okumadan asla bir sonraki yazıma başlayamam ve bunda ne kadar haklı olduğumu son iki gün içinde bir kez daha gördüm.Bugüne kadar ne zaman sıkıntıda kalsam veya bir haksızlığa uğrasam benim sevgili okurlarım destek mektuplarıyla yanıbaşımda olduklarını hep hissettirmişlerdir. Bazı sıradışı haksızlıklarda 3 gün içinde yüzlerce (hiç abartı yok, hâlâ saklıyorum) elektronik postanın arka arkaya geldiğini bilirim. İki gün önce annemin rahatsızlığıyla ilgili yazımdan sonra yalnız Türkiye’den değil yurtdışındaki okurlarımdan da çok sayıda mektup ve telefon aldım. Hepsinde ortak bir cümle vardı biliyor musunuz; “Umarım onunla tekrar o ayva ağacının altında kahve içmek size nasip olur.” Bunlardan biri Fatma Yücel Vardar şöyle diyordu mektubunun sonunda: “Zor bir mesleğiniz var ve ona saygınızı her zaman yansıtıyorsunuz. Sizi candan kutluyor, anneniz için şifalar diliyorum. Sakın beni genç biri sanmayın, 71 yaşını tamamlamış bir büyükanneyim ve hâlâ annemin yokluğuna alışamadım. Allah sizi birbirinizden ayırmasın. Sevgi ve saygılarımla.” Onlar bana annem için en içten dualarını iletmişler, ben de okurken aynı duaları onlar için tekrarladım. Allah okurlarımı sevenlerine, sevdiklerini de onlara bağışlasın. Yalnız iki okurumuz farklı şeyler söylüyorlardı. Onlar her şeyin, biraz sonra başlayacak canlı yayın programın da bir anneyi hastaneye götürmekten sonra gelmesi gerektiğini düşünmekteydiler. Bilgisayar Mühendisi Filiz Tekpınar Tunç’un mektubu şöyle:“Yazılarınızı, severek okuyorum. Ancak bugünkü yazınızı okurken ‘keşke’ dedim ‘canlı yayın bile olsa iş ile annem arasında kaldım ve annemin hastaneye yetişmesi her şeyden önceydi’ cümlesini görseydim. Sadece samimi olarak paylaşmak istedim, ben bir okurunuz olarak sizden bunu beklemişim (...) Amacım yargılamak değil, bende bıraktığınız izlenim bu yöndeymiş. Paylaşmak istedim. Sevgiler.” Yazarken elbette böyle hissedenlerin de çıkacağını biliyordum. Filiz Hanıma ve ABK kod adlı okuruma içtenlikleri için teşekkür ediyorum. Ama annemin başında 24 saat çok deneyimli 2 hemşire dönüşümlü olarak bekliyor. Her dakika izleyerek... Zaten durumu nedeniyle böyle bir bakıma ihtiyacı var. Doktorları “Hemen şu an getirin” dediği takdirde onlar da karar verebilirler. Bununla birlikte programa çıktığım ana kadar telefonla takibettim. İşte zaten o yazının nedeni de ne korkunç ve zor bir tercih yapmak zorunda kaldığımı anlatmaktı. Ama bilin ki yanlış karar vermezdim. Annem tehlikeyi atlattı ve şu an çok daha iyi durumda... Dualarınıza binlerce teşekkürler.Hepinizi çok seviyorum.*****Fotoğrafları kim çekti?Pazar günleri STAR’da yayınlanan programımı ilgiyle izlediğinizi görmek beni mutlu ediyor. Bu çok önemli çünkü sadece abuk sabuk yapay aşklar sunan programların ilgi çekmediğini, bu toplumda ciddi siyasi ve toplumsal konuların her açıdan ele alınmasını ve bunları bir tatil gününde bile izlemeyi bekleyen kitlelerin olduğunu görüyoruz böylece...Program dört hafta önce yeniden başladığından bu yana aldığım teşekkür mektup ve telefonlarının bir kısmında jenerik fotoğraflarının güzelliğinden söz eden ve kimin çektiğini soranlar var. Onlara hak veriyorum, çünkü neredeyse film gibi, canlı gibi hareket verilmiş, gazeteci dinamizmini, temposunu en doğal haliyle yansıtan fotoğraflar bunlar ve ben de çok beğeniyorum.Jenerik çekimlerini en çok güvendiğim iki fotoğraf sanatçısından biri olan Ünal Atılgan yaptı (isteyenler için tel: 0212- 232 06 01 unalatilgan@hotmail.com).Güvendiğim diğer fotoğraf ustası ise sevgili arkadaşım Mustafa Dorsay ki köşemde gördüğünüz fotoğrafları da her zaman o çekmiştir. (Tel: 0212- 279 17 89 - 248 20 47)Yeteneklerine şapka çıkarıyorum. *****Nicole Kidman bile erkek baskısını kıramadı!Hollywood’un en çok kazanan yıldızı, film başına 17 milyon dolarla Nicole Kidman imiş (bir daha dünyaya gelirsem Nicole Kidman olabilir miyim lütfen)...Kendisine Oscar kazandıran yeteneğini, güzelliğini ancak Tom Cruise’dan boşanınca farkedebildi ve kullanabildi Kidman. Ondan önce Cruise’un gölgesinde dekor gibi, yalnızca “şık, güzel, zarif bir eş” olarak senelerce yaşadı, hiçbir zaman başrol oynayamadı.Birlikte çevirdikleri “Eyes wide shut” filminde bile ona ikinci plânda bir rol verilmişti.Şimdi harikalar yaratıyor. Her bakımdan güçlü kadınların bile baskı yapan bir erkeğin yanında kişilik kaybına uğrayacaklarına en güzel örnek değil mi?

Devamını Oku

Son Umut son uyarı!

1 Aralık 2006

Beni “2027’de dünyanın ne hale geleceğini” gösteren Son Umut kadar allak bullak eden bir filmle hiç karşılaşmadım diyebilirim. Etiler D- Point Cinecity’de ilk gösteriminde seyrettiğim filmden çıkarken içim ciddi bir gelecek korkusuyla doluydu. Çevrenin insanlık tarafından kötü kullanılması sonucunda dönüştüğü felâket durum, yerden fışkıran çamurlar, havanın ve çevrenin kirliliği nedeniyle son 18 yılda hiçbir kadının hamile kalmaması, yaşayabilmek için geri kalmış ülkelerden İngiltere’ye kaçan mültecilere yapılanlar ve göreceğiniz her şey...Bugününüze şükretmenizi ve farketmediğiniz ne kadar çok mutluluk nedeniniz olduğunu anlamanızı sağlıyor. Her ne kadar özensiz ve bencil kullanımla çevreyi yok etme konusunda bugün bile epeyce yol alınmışsa da henüz sona gelinmiş değil. Aklımızı başımıza toplamak, belki Son Umut’taki duruma gelmemek için az da olsa bir zaman var.Tabii bu yapılmazsa ilk etapta ve çok daha yakın bir tarihte kuraklıktan öleceğimiz kesin gibi görünüyor.2027’deki durumu, insanlığın son günlerini görünce “Kudurmayalım, birbirimize saldırmayalım, çözüm üretmeyen sadece günü kurtaran politikalarla, ihmallerle hepimiz tükeniriz, aynı gemideyiz, başka gemi yok” diyor insan. Malın mülkün, paranın pulun, rütbenin makamın hiçbir önemi kalmayacağını görüyor.Clive Owen’la Michael Caine’in başrollerini oynadığı Son Umut’u mutlaka izlemelisiniz.Bu adamların oyun gücüne de her filmde hayran olmamak elde değil.*****Ağzımızla kuş tutarsak...Okurlarım sık sık neden bizim yazılarımızın da birinci sayfadan anons edilmediğini soruyorlar ve Cuma günü de soranlar çıktı.Hemen açıklayayım; öncelikle ben yazılarımı çok geç yazarım. Sanıyorum bu konuda bir tek Selâhattin Duman’la yarışabiliriz. Herkes işini bitirmiş giderken biz masaya otururuz. Sıkışmadan yazamıyoruz, yapacak bir şey yok... Ne yazacağım kafamda şekillenmiştir, notlarımı alırım ama son 1 saat içinde yazarım. İkinci neden sanıyorum her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de erkek yazarlara öncelik tanınması. Onlar mutlaka “daha iyi” biliyorlardır! Onun için erken de yazsak, yıllardır uzmanlaştığımız konular da olsa ancak kendi köşemizde kalırlar.Belki ağzınızla kuş tutarsanız birinci sayfaya geçebilirsiniz.Bence mahzuru yok. Genel olarak bu ayrımcılığa kızmakla birlikte gerek olduğunu da düşünmüyorum, nasılsa birgün değişecekler. Yine de ilginize teşekkürler.***** Başbakan ne demek istedi?Dün VATAN’da “Günün tartışması” başlığıyla sürmanşet verilmişti Başbakan Erdoğan’ın eşinin türbanı ve cumhurbaşkanlığı için söyledikleri...Birçoğumuz yazdık, Türkiye’nin her köşesinde konuşuldu. Pazar günü Star TV’de öğlen 12’de yayınlanacak HER AÇIDAN’da bu konuşmayı, Türkiye’de son yıllardaki harem selâmlık görüntüyü ve cinsiyet ayrımcılığını, Atatürk’e yapılan çirkin saldırıların nedenini tartışacağız.İkinci bölüme ise Hayatımın Kadınısın filmiyle bir kez daha gündemde olan Türkân Şoray ve Uğur Yücel katılıyorlar. Kaçırmak istemeyenleri bekliyorum.

Devamını Oku

Başbakan farketti mi acaba?

30 Kasım 2006

Papa 16. Benedict’in gelişi ile ilgili ilk TV programını iki hafta önce ben yapmıştım ve Aytunç Altındal, Yaşar Nuri Öztürk, Mehmet Barlas ve Nazlı Ilıcak’la konuyu tartışmıştık.O arada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu ziyaret sırasında Türkiye’de olmamasının hatalı bir karar olduğu da birkaç kez vurgulanmıştı. Daha sonra medya bunu sık sık tekrarladı ve Başbakan sonunda tepkileri gözönüne alarak havaalanında da olsa Papa’yla görüşmeye karar verdi.Aslında bu tür ciddi diplomatik ziyaretlerde program aylar öncesinden belirlenir ama neyse ki son dakikada da olsa bu görüşme sağlanabildi.Papa’nın Türkiye’de hoşgörüyle karşılanması ama bu arada Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu tarafından Müslümanlık ve Hz. Muhammed’le ilgili sözlerine gereken tepkinin verilmesi en doğru tavırdı. Öte yanda elbette Papa’nın Türkiye hakkındaki ön yargısının giderilmesi, bütün dünya basınının, TV’lerinin önünde Türk Bayrağı taşıması, “Türkleri seviyorum” demesi, ayine Türkçe başlayıp Türkçe bitirmesi bizim açımızdan hep olumlu gelişmelerdi.Bu arada bazı teröristlerin yakalanması, olası eylemlerin önlenmesi de hep artılar hanesine yazıldı. Umarız kazasız belasız gider de bu olaydan yüzümüzün akıyla çıkmış oluruz.Ve yine umarız ki Tayyip Erdoğan bundan sonra doğru kararları doğru zamanda verir ve geç kalmaz...Papa’yla görüşmekle, onu uçağın kapısında karşılamakla ne iyi yaptığını farkeder.*****“Eşimle birlikte...”Başbakan’la başladık Başbakan’la devam ediyoruz.Tayyip Erdoğan Kenan Evren’in “eşinin başını açmasının Cumhurbaşkanlığı sorununu halledeceği” ile ilgili bir sözüne “Biz bu yola eşimle birlikte girdik. Birileri, Allah göstermesin ‘Eşinizin başını açın’ diyor. Bu siyasi kimlik zaafıdır” cevabını vermiş.Kenan Evren’in önerisi çok yönlü olarak yanlış, o başka. Cumhurbaşkanlığı’nın önünde eşin türbanından önce yolsuzluk dosyaları var. Ayrıca o böyle bir öneride bulunamaz ve sorun “türban” sorunu değil, “anlayış” sorunudur...Ama Erdoğan’ın cevabının da Evren’inkinden geri kalır tarafı yok. Hangi yola eşiyle birlikte girmiş? Neden baş açma kararı “siyasi kimlik zaafı” oluyor? Zaaf cumhurbaşkanlığı uğruna ona baskı yapmaksa tamam ama “bu yola birlikte girdik” sözü başka manâlar da olabileceğini, siyasetin kastedildiğini, türbanın da burada önem taşıdığını gösteriyor.Elbette kimse kimseye “başını aç” baskısı yapmamalı, demokrasilerde böyle bir baskı olamaz. Ama Emine Erdoğan başını kendi isteğiyle de örtmemiş ki bu kadar “Allah korusun” diye korkmak gereksin. Evlenmeden kısa süre öncesine kadar başı açıkmış zaten.O zaman da Müslüman olduğuna göre ve başı açık kadınların “daha az dindar” olduğunu kimse söyleyemeyeceğine göre bu korku niye? Ayrıca bir eşin bu kadar şiddetli tepki göstermeside gizli bir baskı değil midir?Eğer Kur’an’a o kadar harfiyen uyuyorsa Emine Hanım’ın başörtüsüyle (gerçi Kur’an’da başörtüsü değil örtü geçiyor ama) yakasının üzerini kapatması gerekirdi. Bunu yapmamasını nasıl açıklayacağız?*****Berdel, töre bu vahşet yetmedi mi hâlâ?Yan tarafta “berdel” yüzünden intihar eden gencecik kadının haberini görüyor musunuz?Urfalı Şahe’cik 1,5 yaşındaki bebeğini de geride bırakarak canına kıymış. Hayattan nasıl bezdiğini düşünün artık.Mal gibi değiş tokuş edilen kızlar, töre diye çılgına çevrilen kızlar arka arkaya intihar ediyor.Onların ölümüne sebep olanlara ise hiçbir yaptırım yok.Yetmez mi artık? Onlar da insan değil mi?Bu çağdışı olayları ortadan kaldıracak yasalar neden uyum yasası sayılmıyor ve çıkarılmıyor?Neden onlar kadar önem verilmiyor? Adalet yok mu bu ülkede?(“Afla çıkıp iki genç tezgahtar kıza tecavüz eden sapık” haberini de buna ekleyebiliriz. Buyrun size af!)

Devamını Oku

Gösteri devam etmeli!

29 Kasım 2006

Yabancılar buna “The show must go on” diyorlar. Yani “Ne olursa olsun gösteri devam etmeli.” Geçen Pazar sabahı işte bunu bir kez daha yaşadım.1991 yılında sevgili babamı kaybettiğimin ertesi günü yazıya oturduğumda olduğu gibi... İşte bizim gibi her gün sahneye çıkmak (!) zorunda olan mesleklerin zorluğu buradadır. Duygulara, duygusallığa yer yoktur orada, her an “taş gibi” olacaksınız.Daha üç dört gün önce iyiydi anneciğim. Onu tekerlekli sandalyede de olsa dolaşmaya çıkarmıştım. Son derece cesur, acıya, sıkıntıya dayanıklı ve hayatı çok seven bir kadın olduğu için yine de mutluydu.Bahçede kahve içtik ertesi gün de... Ayva ağacında kalan iki ayvayı koparmamı istedi benden.‘Hatırın için ağacın tepesine kedi gibi tırmanırım, sen iste yeter ki’ sözlerime epeyce güldü. Sonra o espri yaparak beni güldürmeye çalıştı.Soranlara “İyi, çok iyi” diyordum mutlulukla... Cumartesi akşamı önce nabzı yükseldi. Normalde 60-70 olması gereken nabız 100’e, sonra 130’lara çıktı. Arkadan ateş yükseldi. O geceyi sabahın 4’üne kadar başında geçirdim.Birkaç saat uykudan sonra hemşirenin telefonuyla uyandığımda nabız 160’a çıkmıştı. Hemen doktoru Cengiz Aslan’ı, kalp doktorları Bingür Sönmez ve Deniz Şener’i aradım.Hastaneye kaldırılması gerektiğini söylediler.Ne yapacaktım şimdi? Bir yanda anacığım, öte yanda kısa süre sonra başlayacak ve son derece önemli bir konuyu işleyeceğim canlı yayın program.PROFESYONELLİK BUYMUŞ DEMEK Kİ!Zirve yapan şiddet ve çocuk pornosu konularını inceleyeceğiz; Milletvekili Turhan Çömez, Psikiyatr Prof. Dr. Özcan Köknel, Avukat Canan Arın, Dr. Haydar Dümen birinci bölüme, Prof. Dr. Onur Erol ve sanatçı Nebahat Çehre ikinci bölüme davet edilmiş; tam 6 konuşmacı... Canlı yayın beklemez ki...Doktorları “söylediklerini uygularsak 2-3 saat daha evde kalabileceğini” söyleyince annemi o durumda bırakarak işime koşmak zorunda kaldım.Ve işte profesyonelliğin ne olduğunu tam olarak o gün anladım. Stüdyoya girdiğim ana kadar kendimi üzgün, moralsiz, berbat hissederken kameranın kırmızı ışığının yanmasıyla başka bir boyuta geçtim.Tamamen farklı bir insan... Berbat ruh halini kapıda bırakmış, kafasını tümüyle konuya vermiş, görevini en iyi şekilde yapmaya çalışan gazeteci...Konuşmama başlarken içime iki damla gözyaşı aktı ve programın bittiği dakikaya kadar orada dondu kaldı.Sonra koştum, trafiği aştım, ambulans çağırdım ve anacığımı “koroner yoğun bakım” ünitesine kaldırdım.Hâlâ orada, hâlâ tehlike devam ediyor. Ama kontrol altında ve iyileşecek... Biliyorum iyileşecek... Onunla ayva ağacının altında yine kahve içeceğim.Profesyonellik buymuş demek ki!*****Sandıktan kaçma sorumsuzluğu!Özün Kanbay “Oy vermemek ne demek” başlığıyla bir mail göndermiş.“Ruhat Hanım, imdat diye bağırmak istiyorum” diye başlayan mektubu şöyle devam ediyor:“Geçen seçimlerde oy kullanmayan yaklaşık 35 kişi tanıyordum, dün akşam 36. ile de müşerref oldum. Sadece benim tanıdıklarım 35 kişi dikkatinizi çekerim. Genel adedini düşünemiyorum. Bunların yüzde 90’ı üniversite mezunu ve iyi pozisyonlarda, hatta dün akşamki arkadaş Boğaziçi mezunu meselâ. Gerekçe ‘kafama göre parti yok’. Ben böyle bir bilinçsizlik görmedim. 68 kuşağından sadece 20 yıl sonra bu hale gelmişiz. 12 Eylül’ün ilk meyveleri olduğumuz için mi bu bizim jenerasyonun başına geldi acaba? Gerçi şimdikiler daha beter sanırım.” Yazısını “Umarım bu sefer medeniyetle tanışmış insanlar da en az diğerleri kadar ülkelerine sahip çıkarlar, bu kadar küçücük bir vatandaşlık görevini bile fazla görüp bizi geriye götürmek konusunda diğerleriyle ittifak yapmazlar” cümlesiyle bitirmiş Özün Kanbay.Altına imza atmayacak sorumlu vatandaş yoktur sanıyorum!

Devamını Oku