Birkaç gün önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde “Gayrimeşru kazançla alınan kurban kesilmişse geçerlidir” gibi bir bilgi çıkması üzerine tepkilerimizi yazmıştık.Dün Diyanet İşleri’nden gelen cevap yazısı Başkan Ali Bardakoğlu’nun kendi ağzından internet sitesindeki açıklamayı yalanlıyordu.Bardakoğlu Perşembe akşamı Star Haber’de yaptığı konuşmada şöyle diyor:“Haram para ile kurban kesilir mi? Haram ile ibadet olmaz. Hiçbir zaman haram para ile kurban olmaz. Lütfen ibadetlerimize haramı bulaştırmayalım, vatandaşlarımız yanılmasın. Din İşleri Yüksek Kurulumuzun açıklaması haram para ile kesilen kurbanın caiz ve doğru olduğu anlamında değildir.” Şimdi bu kadar yanlış buldukları bir olay daha önce nasıl o şekilde yazılmıştır, Yüksek Kurul ne demek istemiştir, o anlaşılamadı. Bu arada Diyanet İşleri’nin kesilecek kurbanların ancak uzman kasaplar tarafından kesilmesi, hayvanların acı çekmesine izin verilmemesi konusunda da her Kurban Bayramı öncesinde televizyon ve yazılı basın yoluyla duyuru yapması gerekiyor.Kurban kesiminin bir anlamı da “et yiyemeyen fakir insanlara bu imkânın sağlanması”dır. Ama bir yandan iyilik yaparken diğer yandan bir vahşet tablosu yaratmak, hayvanlara acı çektirmek de herhalde sevap getirecek bir durum değildir.“Aydın” isimli okurumuz bakın ne yazmış:“Mekke’de Hac zamanı binlerce koyun, deve kesenleri gördüm. Hayvanların üç ayağı bağlanır, Arap eline aldığı kocaman bıçağı ‘Allah’ın adına’ hayvanın boynuna bir saplar ki, kan oluk oluk hayvanın boynundan bir fışkırır ki görülmeye değer. Hayvan değil mi can çekişir, ayaklarını sağa sola sallar. Kıpkırmızı kan aktıkça onu bıçaklayan bıyıklı, esmer yaratık hayvanın kanını alır, altın dişlerini göstererek sırıtır ve etrafındakilerin alınlarına nişan diye sürer. Milyonlarca hayvan bu şekilde kesilir ve çukurlara gömülür.” Ben de dahil kimbilir kaçımız çocukluğumuzda önce bahçelere bağlanan, bizim günlerce sevdiğimiz koyunların Bayram günü kesilip ağaçlara asıldığını ve masalarımıza yemek olarak döndüğünü gördükten sonra hayatımız boyunca koyun eti yememişizdir.Keşke buna kökten bir çözüm bulunsa... Kurban paralarının hepsi yardım olarak bağışlansa... Düşünmek bile insanın içini eziyor!*****Nüket Duru kendi reklamını mı yapıyor?Bu reyting konusu var ya gerçekten korkunç. Ve ben TV programları ve programcılığı sadece reytinge ve reklâma endesklendiği sürece Türkiye’de asla düzgün, kaliteli yayıncılık yapılamayacağına inanıyorum.Zira izleyici yıllardır medyatik yüzlere ve olaylara şartlandırılmış. Yıllardır onlara gece gündüz (Pavlov’un deneylerindeki sistemle) aynı yüzler, benzer olaylar izletilmiş ve bunlara reaksiyon vermeleri sağlanmış. Bunun dışına çıktınız mı ne yaparsanız yapın programın karşısına konan ünlü bir yüz veya bir sanatçı hikâyesi onları daha çok cezbediyor MAALESEF.Dün bu durumun da bazıları tarafından nasıl kurnazca kullanıldığını bir kez daha yakından gördüm.Nüket Duru müziğini beğendiğim bir sanatçıdır. Son zamanlarda Neco’nun eşi Oya Özyılmazel’e bir arkadaş olarak verdiği destekle de dikkatimi çekmişti. Günlerdir “kadınların bu tür bir ayrılık olayında güçlü de olsalar, tanınmış da olsalar kolayca mağdur durumda bırakıldıkları” konusunu yazmak isteyip yazamamıştım, acaba programda hem Nüket Duru’dan şarkılar dinleyip hem de olayın doğrusunu anlayabilir miyiz diye düşünerek onu “Her Açıdan”a davet ettim. Kendisi de böyle bir fırsatın ciddi bir programda verilmesinden mutluluk duyduğunu söyleyerek kabul etti. Biz de TV ve basın anonslarımızı ona göre hazırlayarak gönderdik. Birkaç gündür defalarca telefonla konuştuk, dün sabah tekrar konuştuk. Bu arada ben, programa çıkmadan önce artık medyada konuşmaması gerektiğini iki nedenle söyledim:1- “Her Açıdan” bir magazin programı değil, sakız gibi uzatılan, kapı kapı dolaşılarak anlatılan ve reklâma çevrilmiş konuları ele almaz.2- Zaten aynı hafta içinde başka programlara katılmış, her fırsatta ortaya atılan konukları da davet etmez.Durum böyleyken dün bir baktık Nüket Duru bir canlı yayın kadın programında konuşuyor. Anlatıyor da anlatıyor. Öyle anlatıyor ki olay “Neco-Oya” olayı olmaktan çıkmış, Nüket Duru’nun reklâm olayına dönüşmüş.Anında telefonu elime aldım ve asistanına Pazar günkü davetimizden vazgeçtiğimizi bildirdim.Ondan önce katılmasını düşündüğüm ve Ankara konseri ile Cumartesi akşamı Plaza Otel’deki şovu nedeniyle gelmesinin zor olduğunu söyleyen Erol Evgin’i arayarak durumu anlattım.Beni iyi tanıdığı için ne demek istediğimi de gayet iyi anladı ve tüm yorgunluğuna rağmen programa gelip bize dün çıkan yeni albümünün güzel şarkılarını dinleteceğini söyledi.Olay bundan ibaret, umarım karşısındaki insanları saf yerine koyarak her olayı reklâma çevirenleri anlamamıza biraz yardımcı olur.
Devletin zirvesinde yine yangın var. Hani millet olarak alın yazımıza mı ağlayalım, “Biz adam olmayız” diye kendimizi mi suçlayalım bilmiyorum.Bin yanda 21. yüzyıl Türkiyesi’nde kalorifer kazanı patlamasıyla koca bir apartman enkaza dönüyor ve 8 kişi hayatını kaybediyor (nasıl yapılmışsa o apartman), arkadan “Sağlam kazan patladı, vanallar kapalı unutulmuş” gibi abukluğun daniskası nedenler ileri sürülüyor. İlkelliğin son noktasında bir ülke...Her konuda başıboşluk almış yürümüş, yarın ne olacağımız belli değil. Evinde otururken de olabilir, sokağa çıktığın anda da... Öte yanda cumhurbaşkanlığı üzerine bir kavga bir gürültü! O olmasa başka bir konu bulurlar nasılsa...Ahmet Hakan dün Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın bir TV programında “bazı emekli subayların cumhurbaşkanlığı seçimi için müdahale edilmesi talebinde bulunduğunu ve buna asabının bozulduğunu” söylediğini yazmış ve “Böyle bir açıklama yapmak yerine Genelkurmay Başkanı’na sorsa belki de asabının bozulmasına gerek kalmazdı. Nitekim onunla görüşmüş ve asabının boş yere bozulduğunu anlamıştır” demişti. Aslında tabii, iki gün önce benim de yazdığım gibi bu durumlarda sadece kendi asapları bozulmuyor, asıl milletin asabını bozuyorlar. Arınç askerlere bozulmuştu, Başbakan da Cumhurbaşkanı’na bozuldu (Maşallah kurumlar arası ilişki gördüğünüz gibi müthiş.)Konu yine “cumhurbaşkanlığı” ve sonuçta yine bizim de asabımızı bozdular.Benim asabım en çok Başbakan Erdoğan’ın şu “İki koyun bile güdemeyenler seçim istiyor” lâfına bozuldu örneğin. Acaba “iki koyun güdenler”in milleti yönetmeyi daha iyi bileceğini mi kastediyor?Yani bu durumda bizler koyun mu oluyoruz? Oysa biz kendimizi (yolunan cinsten) kaz olarak görmeye alışmıştık, kimlik bunalımına sokmasınlar durup dururken!Toplu mezar yutturmacası!Kısa süre önce bazı gazeteler ile bir dergide Nusaybin’de Ermenilere ait toplu mezarlar bulunduğuna dair haberler çıktı.Talin Suciyan isimli bir gazetecinin yazdığı haberde bu konunun İsveç Parlamentosu’na taşındığı ve iskeletlerin kimlik tespiti ve ölüm sebeplerinin araştırılması için adli tıp uzmanları ve tarihçilerden oluşacak bağımsız bir heyet kurulması yönünde önerge verildiği anlatıldı.İsveçli bilim adamı Prof. David Gaunt’la yapılan bir söyleşide ise bu bilim adamının “Mezarlar Ermenilere veya Süryanilere aittir” şeklindeki iddiası yer aldı.Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu gönderdiği basın bildirisinde şöyle diyor: “Mardin Valiliğince yaptırılan araştırmada mezarların geç Roma ile erken Bizans dönemine ait olduğu açıklamasına karşılık konunun Ermenilere ait toplu mezarlar olarak gündeme getirilmesi ve Türkiye’de kimsenin ilgilenmediğinin iddia edilmesi bir talihsizliktir. Aslında Ermeniler’in soykırıma uğratıldıkları iddialarının ne kadar dayanaksız ve tutarsız olduğunu göstermesi, işin ne kadar abartıldığının ve propagandaya dönüştürüldüğünün ortaya çıkarılması açısından bu mezarın İsveç dahil isteyen her ülkenin uzmanlarıyla, hatta Ermenistan’dan katılacak uzmanlarla birlikte incelemeye hazır olduğumuzu bildirmek istiyorum.” Halaçoğlu bildiriyi şöyle bitirmiş:“Yapılacak tetkikat sonucu iddiaların asılsız çıkması halinde ise sözü geçen basın kuruluşlarının, bilim adamı ile parlamenterlerin de Türk halkından özür dilemeleri en tabii hakkımızdır.” Bu durumda İsveçli bilim adamının örneğin, özür diledikten sonra ünvanını da bir tarafa bırakması gerekmez mi sizce?
Dün ‘Haram parayla kurban’ başlığıyla yazdığım yazıda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde kurban kesimiyle ilgili yapılan açıklamadan söz etmiş ‘Bir yanlışlık olmalı, haram parayla kesilen kurban geçerli olamaz’ demiştim.Aynı gün Hürriyet’te Bekir Coşkun da “Haram parayla ibadet” başlığıyla aynı konuyu yazmış. Biraz daha sert bir dille...Diyor ki: “Canım sıkıldı, canım... Ben böyle bir kurumu yok sayarım. Oraya asla saygı duyamam.” Sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin 1.122.203.000 YTL. bütçe ile birçok bakanlığın bütçesinden fazla olduğunu belirterek “Hırsızlık, soygun, yağma yüzünden çok acı çekmiş ve hâlâ yağmalanmakta olan bir ülkede ahlâki değerlerin en güçlü kalesi olması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı’nda hangi din adamı (!) bu görüşü fetva olarak kamuoyuna sundu, yüzünü görmek isterim. Sormak da isterim; böyle mi olur din adamlığı” demiş.Ben de “Kur’an’da böyle bir kabul olamayacağını, kimbilir hangi hocanın kafadan yazdığı bir yorum olabileceğini” söylemiş ve Diyanet İşleri’nin bu konuyu tekrar incelemesi gerektiğini belirtmiştim.Okurlar soruyorlar “Acaba Diyanet İşleri yarın, öbür gün haram kazançla oruç açılacağını, Hacca gidilebileceğini de bildirir mi?” Bu açıklamanın kafaları iyice karıştıracağı belliydi ve karıştırdı da... Kur’an’da “haram” olan hiçbir şeyin “helâl” de kabul edileceği gibi bir açıklama yoktur. Gayrimeşru kazançlar haramdır ve bırakın kurban kesimini “harama göz dikmek” bile büyük günahlardan biridir.Diyanet İşleri’nin Kurban Bayramı öncesinde acilen doğru açıklamayı yapması gerekiyor.*****Helâl lokma!Bir okurumuz da “Ben de sizin gibi Adanalıyım” diye başladığı mektubunda şöyle diyor: “Bizim bildiğimize göre midesinde bir tek haram lokma olanın ibadeti sayılmaz. Günümüz Müslümanları içinde midesinde bir tek helâl lokma olan çok az olduğuna göre başka türlü nasıl kurban kesilecek? Diyanet haklı. Saygılarımla.” Ben bu okurumuz gibi düşünenlere diyorum ki kesmesinler o zaman. Haram parayı herkese helâl gibi yutturabilirler ama Allah’ı aldatamayacaklarına göre bu çaba niye? Üstüne üstlük bir de yalan ve riyakarlık yüzünden günaha girerler. Bunu tahmin edebilmek için de “Şeyhülislam olmaya” gerek yoktur, bir beyniniz olması yeterlidir.Ayrıca; midesinde bir tek haram lokma olmayan insanlarımızın sayısının az olduğuna inanmıyorum ben. Onların arasında olduğum, kurbanımı da gönül rahatlığıyla keseceğim (veya parasını bağışlayacağım) için gurur duyuyorum.*****Birinci olan “Binbir Gece” mi?Binbir Gece dizisi bugüne kadar en çok izlenen programlar listesinde 11. durumda. Son bölümünü de her on TV izleyicisinden altısı izlemiş. Büyük bir başarı...Ama ilk günden beri bakıyorum dizinin reklâmlarında en çok vurgu “ahlâksız teklif”lere yapılıyor ve en çok izlenen bölümler de onlar oluyor.“Bakalım Şehrazat 150 bin dolarlık ahlâksız teklifi kabul edecek mi?” “Bakalım Şehrazat 300 bin dolar karşılığında Onur’la yatacak mı?” Yani “para karşılığı verecek mi, vermeyecek mi” gibi bir başka ahlâksız buluş reklâm aracı olarak kullanılıyor ve toplumun da bunu yutmaya hazır olduğu görülüyor.Sabırsızlıkla bekliyoruz: 300 bin dolara yatacak mı?Allah bizim müstehakımızı versin, çok komik bir düzeye geldik doğrusu... Hani bir diziyi güzel olduğu için izleyelim, hak etmiştir tamam ama bize “yatacak mı” dendiği için izliyorsak kendimizi de bir sorgulayalım.Şunu hatırlamayı da unutmayalım; böyle bir konu AB ülkelerinde işlenemezdi. Zira oralarda kadınlar, analar hastalık karşısında böyle çaresiz bırakılmıyorlar.Çocuklarını ameliyat ettirecek paraları yoksa bunu devlet yapıyor!
Durup dururken, kendisini “hiç tanımadığını” söyleyen biri tarafından öldürülen gencecik bir eczacıydı. Hani o gazetelerde fotoğrafını gördüğünüzde içinizi “cız” ettiren, pırıl pırıl, geleceğe ümitle bakan gençlerden biri... “Öldürüldü” yazıyordu o fotoğrafın altında... Koca bir hayata, bir ailenin; ananın babanın ömür tüketerek yetiştirdiği bir evlâda tek kelime: “Öldürüldü”... Kıvanç Tokatlı’ydı adı öldürülen gencin... 2 yıl üstüste Lüleburgaz vergi rekortmeni olmuştu. Garip bir hikâyeydi; gencin sözlüsü katili tanımadığını söylüyor, Vakıflar Genel Müdürlük Müfettişi katil ise kadınla defalarca buluştuklarını anlatıyor, sözlü kız “tanımıyorum” diyor, katil aynı katta karşısındaki dairede oturuyor ve kızın babasıyla aynı yerde aynı işi yapıyor... Öldürülen genç, sözlüsünü arabayla evine bırakıp gidecekken kız “Hayır gitme beni burada bekle, sana pencereden el sallayayım” diyor ve o beklerken katil gelip (ruhsatsız silahla) vuruyor.Kıvanç Tokatlı katilin kapısına çıkmıyor, haneye tecavüz/kişiye saldırı yok. Öldüren açıkça onun yanına gidip saldırıda bulunuyor.Ölen gencin gözü yaşlı annesi Muradiye Tokatlı bize Kadıköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bakılan davanın tutanaklarını göndermiş “ağlayan mektubu” ile birlikte...“Biz müebbet hapis beklerken 25 yıl öngörülüp, infaz yasasına göre de 1/3 oranında yatacağı bildirildi. Yani katil 7-8 yıl sonra serbest. Bu nasıl adalet ki durduğu yerde öldürülen bir insanın katilini serbest bırakıyor” demiş.Anlattığına göre öldürülen kişi aksini iddia edemeyeceği için öldüren “Maktul tarafından telefonla hakarete ve tehdide maruz kaldım. Nitekim arabasından silâh çıktı” demiş.AF ÇIKARTMAKTAN FARKSIZ!Dün gazetelerde “İzmir’de kavga ettiği arkadaşına ateş ederken okula giden 15 yaşındaki Cennet Oğuz’un ölümüne neden olan hırsızlıktan sabıkalı 17 yaşındaki O.A’nın, yaşı küçük olduğu için 5 yıl sonra serbest kalacağı” haberi vardı.İşe bakın ki 17 yaşında bir katil, silahı Red Kit’teki Dalton Kardeşler gibi salakça ve kolayca kullanabiliyor, arkadaşını öldürmek üzere ateş edebiliyor, hırsızlık yapabiliyor kısacası her türlü kötülüğe aklı eriyor ama 15 yaşında bir kızı öldürdüğü için ancak 5 yıl ceza alıyor.Bu, yaştan kurtarmış. Diğer cinayet suçlarında devreye giren ve suçun cezasını üçte bire indiren infaz yasası var, atılan tahrik yalanları var; hakaret etti, tehdit etti, erkekliğime lâf etti, aldattı, önce o silah çekti, karıma lâf attı ve daha ne ararsanız.Bütün bunların üstüne asıl önemlisi “İYİ HAL İNDİRİMİ” var. Katilin, tecavüzcünün iyi hali... Takım elbise giyip gözlerini kırpıştırıyor, boyunlarını büküyorlar zahir. Hakimler de “Bu katil artık iyi” diyor olmalılar. Katillerin hali iyi de, öldürdükleri insanların ve geride kalan yakınlarının hali hiç iyi değil. O ne olacak?Hele ölen kadın ise durum on katı daha kolaylaşıyor; namusumu korudum, aldatmaya gidiyordu, cep telefonuyla mesaj yazıyordu... Zavallı kızın tırnaklarını söken cani de bu yalanları dizmedi mi sonra?Böyle adalet olmaz. Olur sanıyorsanız ülkede cezayı kendisi vermeye kalkanların sayısındaki artışı tekrar hatırlatırım size!*****Haram parayla kurbanDiyanet İşleri’nin sitesinde bir soruya “Gayrimeşru kazanılmış parayla kurban kesilirse geçerli olur” şeklinde cevap verilmiş.Bu da herhangi bir hocanın kafadan yaptığı bir yorum olmalı. Kur’an’da böyle bir şey yazmaz. O konuda hiçbir şey yazmıyorsa o da böyle bir soru sorulabileceği imkânsız görüldüğü içindir muhakkak.Diyanet İşleri soruyu tekrar incelemeli. Haram para, adı üstünde “haram” olduğuna göre onunla alınacak kurban da haramdır.Böyle bir cevap insanlara tümüyle yanlış düşünceler verir. Kabul edilir gibi değil yani!
Günlerdir ülke gündemi AB’nin Kıbrıs’ta limanların açılması isteğine karşılık Hükümet’in getirdiği öneri problemiyle meşgul ediliyor.Aslında akıllı ve dürüst bir siyaset içinde hiç de problem olmayacak bir konu büyüyor, büyüyor ve ciddi bir sorun haline gelip günlerce tartışılıyor. Elbette yalnız içte sorun olmuyor, dışarda da Türkiye’nin kendi içinde kavgalı, sorunlu bir devlet olarak gösterilmesine neden olarak küçük düşürüyor.Öneri akıllıca ve iyi niyetli olabilir, bunun için kendilerini kutlarız ama “terazinin iki kefesi” konusu vardır ve ülke yönetiminde bu konu hiç göz ardı edilemez. Yani siz sürekli olarak yaptığınız bir (+) hamleyi hemen yanında (-)lerle yok ediyorsanız bir anlamı yoktur bunun. Aynen Nobel kazanmanıza yardımcı olacağını bilerek ülkenizi soykırımcı ilân etmek gibi... Kazandıktan sonra da “Artık siyaset konuşmayacağım” demek gibi.Niye konuştun o zaman? Konuştuysan şimdi neden susuyorsun? Buyur Ermeni kürsülerinde konferanslara, yabancı gazetelerde siyasi röportajlara devam et, et ve anlat bakalım o “1 milyon ve 30 bin” rakamlarını hangi araştırma sonucunda buldun. Yoksa sen de “Ben bir arkadaşımdan duydum ona sorun” mu diyeceksin? Var mı öyle dünyanın önünde yumurtlayıp da susmak?Bu olayda da “söyledi, söylemedi, neden söylemek zorunda” tartışmaları hâlâ sürüp gidiyor. Demokratik devlet yönetimlerinde kararı sivil idare, “yürütme” verir, doğru. Ama bu ülkenin bir Milli Güvenlik Kurulu var, böylesine ciddi kararlar alınırken oturup elbette orada tartışır ve en azından Cumhurbaşkanı’na haber verirsiniz. Bunu yapmadan paldır küldür aklınıza geldiği anda açıklama yaparsanız sonunda işte böyle devleti zor duruma düşürür ve olayı da sık sık yaptığınız gibi komediye çevirirsiniz.AB’YE Mİ OYNUYORUZ?Tabii böyle durumlarda insanın aklına AB’nin ordu ile ilgili çıkışları geliyor. Ordunun zaman zaman konuşması nedeniyle çıkan “tam demokrasi, yarım demokrasi” tartışmaları geliyor. AB’nin “Ordu ile hükümet farklı görüşte, biz hükümeti dinleyelim” açıklamaları geliyor. Bunlarla birlikte “Acaba AB karşısında özellikle mi bu tür durumlar yaratılıyor” sorusu geliyor.“Biz haber vermek zorunda değiliz” kolay ve kalıp bir kaçıştır. Gerçekte olması gereken, asıl önemli olan ise vatandaşın huzurunu bozmamak ve ülkeyi zor duruma düşürmemektir.Olaya sade vatandaş gözüyle baktığımda; beni her gün ayrı bir polemikle, ayrı bir kavgayla meşgul eden ve huzur vermeyen devleti tümüyle suçlar buluyorum kendimi.AB’ye girmek sadece şekilde girmekle olmuyor, gidin bakın bakalım o ülkelerde vatandaşın “siyasetten başka konu konuşamaması” gibi bir sorunu var mı?***Yalan!Dün en çok mektup “Orhan Pamuk ve Nobel” konusunda gelmişti. Enteresan noktalara değiniyordu okur, bunlardan yalnız ikisini sizinle paylaşabiliyorum. İşte Selçuk Tınaz’ın yazdıkları:“Bence Nobel’in Pamuk skandalı en büyük zararı ahlak değerlerine verdi. Bu ödülden sonra artık anneler, babalar ve öğretmenler yalancılığın kötü bir şey olduğunu çocuklara anlatamazlar.” Taner Çapın isimli okurumuz; bir TV kanalının Orhan Pamuk için “Haydi Havaalanına” kampanyası başlatmasına kızıyor ve kanalı kınıyordu. Ona göre “Nobelli yazar olarak Ermeni iddiasının kabulünde daha büyük zarar verecek ‘Türklerin Nobelli yazarı bile (sözde) Ermeni soykırımını kabul etti’ dedirtecek”ti.Toplumun Nobel gibi büyük bir ödülü bile mutlulukla karşılayamayacağı bir durum yaratılmış olması ne acı değil mi?***** Bir yurt şikayeti daha!Kredi ve Yurtlar Kurumu bu öğrenci yurtlarını hiç mi kontrol etmez, öğrencileri kaderiyle başbaşa mı bırakır anlamıyorum. Atatürk Üniversitesi öğrenci yurdunda kalan üç kız öğrenciden mektup gelmiş. “Yarı özel” olduğu söylenen 5 katlı yurtta sadece 1. ve 2. katlarda su olduğunu, her iki katın tuvaletlerinde de kafalarına lağım suyu damlağını anlatıyorlar.Ayrıca her katta duş kabinleri olmasına rağmen sadece 1. katta duş alınabiliyormuş. 450 kişilik yurtta sadece 10 kabin kullanılıyor.Yani 5. kattan bornozunuz, şampuanınız vs’niz ile 1. kata ineceksiniz ve belki ancak sabaha doğru sıra size gelecek. Ders çalışmaya, uykuya filân gerek yok, yıkandınız ya!Hayatımda böyle şey duymadım, bari tuvalet ve banyoları bir de bina dışına koysalardı da işkence tam olsaydı.Hele de bu ismi taşıyan bir üniversitenin yurdunda hiç olmaması gereken bir ihmal. Öğrencilerin mağduriyetinin giderilmesini bekliyoruz!
Sanıyorum bundan sonra gazetecilerle ilgili olarak açılan her davada Hasan Pulur’un adı en az bir kez anılacaktır.Ben şimdiden birkaç kere anmış bulunuyorum, bilmem kulakları çınladı mı?Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın Pulur aleyhine açtığı 10 milyarlık tazminat davasında (sonradan mahkemede 2’ye inmiş) Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin verdiği ve AİHM kararlarını andıran karar basın özgürlüğü açısından ciddi önem taşıyor:“Gazetecilerin yapacağı eleştiriler, kamu yararı taşıması ve doğru amaca yönelik olması halinde sert, kırıcı, hatta küçük düşürücü olabilir. Böyle durumlarda hukuka aykırılık ortadan kalkmaktadır.” Çok güzel. Demek ki bundan böyle, örneğin yurt dışında gerçeğe uymayan konuşmalar yaparak kendi ülkesine ve toplumuna kasıtlı olarak zarar verenlere veya “kadınlar tecavüzcüleriyle evlensin” şeklinde yasa hazırlamak isteyenlere yapılacak sert itirazlara öyle kolayca ceza kesilmeyecek.Zira bu durumlarda bırakın gazeteciyi, her vatandaşın tepki vermeye, kendisini sorumsuzca küçük düşürenlere ya da gençlerinin geleceğini karartanlara itiraza hakkı vardır.İyi ama şu ana kadar Yargıtay bu doğrultuda karar vermediği için bizler haksızlığa uğradık. “Çocuklara tecavüz olaylarında çocukların rızasına bakılmalı” diyen, diyebilen yaşlı, başlı kanun yapıcılara karşı sert yazdığımız için büyük para cezaları ödedik. Maalesef, istemeyerek AİHM’ye başvurmak zorunda bırakıldık. Hâlâ eften püften nedenlerle hakkımızda açılmış davalarla uğraşıyoruz. Hiç değilse bundan sonra Yargıtay sonuncu kararı birkaç kez açık seçik ortaya koysa da gazetecileri her fırsatta mahkeme kapılarına sürükleyenlere durumu iyice anlatsa!*****Bolluca Çocuk Köyü için defile...Aradan zaman geçti biliyorum ama bazen benim de yazmayı çok isteyip yazamadığım, bir türlü sıra gelmeyen yazılar oluyor.Modacı Ayla Dümer’in Conrad Otel’de Bolluca Çocuk Köyü yararına yaptığı yemekli defile bunlardan biriydi. Türkiye’nin en başarılı modacıları arasında bulunan Ayla Dümer aylarca göz nuru dökerek hazırladığı çok sayıda ve çok zarif kıyafetlerle yaptığı defilenin tüm gelirini bu “kimsesiz çocuklar köyü”ne bıraktı.Defileye katılan mankenlerin hepsi, gelinliği sunan sanatçı Ahu Türkpençe dahil podyuma ücret almadan çıktılar.Dümer, mankenler ve katkısı olan herkes takdiri fazlasıyla hakediyorlar.Onlar bunu yapar ve kusursuz bir gösteri hazırlarken hiç değilse biletlerin satışında yardımcı olması ve anlaşmaya göre biletlerin yarısını satması gereken Bolluca Çocuk Köyü yöneticileri ise tek bir bilet bile satmayarak (veya bunu başaramayarak) çalışan ekibi tümüyle yalnız bırakmış.Böylece sanıyorum Ayla Dümer gecenin tüm masrafını tek başına üstlenmiş oldu.İyiliğin, içten bir yardım çabasının karşılığı bu olmamalı herhalde... İnanın bana artık duyduklarıma şaşırmıyorum sadece üzüntüm her olayda biraz daha artıyor.Neden bunlar hep bizde oluyor?Neden, Neden?
Dün “dokunulmazlık ve yolsuzluk”la ilgili yazımdan sonra Adalet Bakanı Cemil Çiçek’le konuştum. Bir uluslararası toplantıya katılmak üzere yola çıkmadan önce telefonuma (her zamanki gibi) kısa sürede cevap verdi.Biliyorsunuz bugün öğleyin televizyonda bu konuyu işleyeceğiz ve Sayın Bakan’ın da yolsuzluk ve dokunulmazlıkla ilgili önemli açıklamaları var. Örneğin; yolsuzluklarda “alan memnun, veren memnun, şikayetçi yok” durumu olduğu için ortaya çıkarmanın ne kadar zor olduğunu söylüyor.Halka “Bildiğiniz, duyduğunuz olayları açıklayın” çağrısında bulunduğunda ona “Siz vatandaşı ispiyonculuğa mı teşvik ediyorsunuz” demişler. “Hayır, vatandaşlık bilinci yaratmaya çalışıyorum. Bu hortumlar onların cebinden çıkıyor” cevabını vermiş.“TÜRKİYE’DE İNSAN KİRLİLİĞİ VAR”Türkiye’de arkası kesilmeyen suçları ve yolsuzlukları üç nedene bağlıyor:1) Sık sık çıkarılan aflara: “Artık hiçbir zaman af çıkarılmamalı, 83 yıllık cumhuriyette 48 af çıkmış.” 2) İnfaz sistemine: “Eskiden adam öldürüp 6 yılda kurtuluyorlardı. Şimdi cezasının en az üçte ikisini yatmak zorunda, bu sistemi değiştirdik.” 3) “Zaman aşımı”na: “Bu süreyi 5 yıldan 8 yıla çıkardık” diyor. Böylece örneğin milletvekili iken suç işleyen dokunulmazlığı kalktığında da hesap vermek zorunda kalacak.Davalara atanan “bilirkişi”lerin de yanlış raporlar yazdığını sık sık dile getiren Cemil Çiçek “Bunun için bilirkişilikle ilgili düzenleme yaptıklarını” da söylüyor.‘O zaman neden hâlâ şikayet ediyorsunuz’ sorumun cevabı ise şöyle:“Bu davalara bakan hakimler, savcılar konunun uzmanı değil. Örneğin mühendis değiller ki o hesaplardan anlasınlar. Bilirkişiye inanmak zorunda. O da ‘Ben böyle karar verdim’ deyince iş bitiyor.” ACARİSTAN OLAYITürkiye’de insan kirliliği olduğunu söyleyen Adalet Bakanı Çiçek “dokunulmazlık” deyince sadece siyasetçi dokunulmazlığının akla geldiğini oysa büyük yolsuzluklarda siyasetçi, bürokrat, iş adamı üçlüsünün içiçe olduğunu anlatıyor:“Acaristan olayına iyi bakarsak söylediğim tablo orada aynen var; siyasetçi, iş adamı, bürokrat... Bu ayaklardan yalnızca birine yönelik hücum yarar sağlamaz.” Soruyorum: İyi ama siyasetçi işi kabul etmese diğerleri nasıl fırsat bulacak?“O zaman da başka şekilde bir yolunu buluyorlar” diyor. Bu sözleri beni ikna etmeye yeterli değil. Hâlâ olayın büyük ölçüde milletvekili dokunulmazlığına ve bunun getirdiği pervasızlığa bağlı olduğuna inanıyorum. Biraz sonra Bakan da benim görüşüme yakın bir açıklama yapıyor;“Özelleştirmede çok geç kalındı. Yolsuzlukların en önemli nedeni devletin elinde bu kadar imkân olması. Gelenlerin hiçbiri özel bankalardan bir şey istemeye gelmiyor, hepsi devlet bankalarının peşinde...” Demek ki yolmak isteyenler de, onlara yardım etmek (!) isteyenler de hâlâ devlet bankalarının peşinde... Biz de onların peşindeyiz, dokunulmazlıkları kaldırtıncaya kadar!
Adalet Bakanı Cemil Çiçek “Yolsuzlukla Mücadele Konferansı”nın açılışında yaptığı konuşmada yolsuzluk yapanlar için “Hazine süneleri” tanımını kullandı. Tarımda sünelerin sadece yılın belli dönemlerinde ve gündüzleri ürünlere zarar verdiğini belirten Çiçek hazine sünelerinin ise 365 gün, 24 saat hiç aralıksız zarar vermeyi sürdürdüğünü söyledi.Bakan bununla da yetinmedi ve yolsuzluğu şeker hastalığına benzetti:“Şeker hastalığı nasıl diğer hastalıkların temelini oluşturuyorsa yolsuzluk da diğer sorunların temelini oluşturur.” Aynı toplantıda konuşan Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Üyesi Martin Dawson da “Yolsuzluğun olduğu ortamda rüşvet veren kişinin vermeyenlere göre daha imtiyazlı bir konuma geldiğini, bunun da bir insan hakları ihlâli olduğunu” söyledi.İkisi de konuyu kısa ve net cümlelerle pek güzel açıklamışlar. Ama ikisinde de eksikler var... Adalet Bakanı Cemil Çiçek bu benzetmeleri yaparken asıl “yolsuzluğu nasıl önleyeceklerini, bu konuda hükümet olarak hangi acil çalışmaları yaptıklarını, kısa sürede bu ciddi sorunu nasıl çözeceklerini” anlatmalıydı. Zira son yıllarda Türkiye’de bir alışkanlık ortaya çıktı; şikayeti olayların mağduru olan vatandaş yerine, bu mağduriyetleri giderme göreviyle iktidara gelenler yapıyor.Yöneticilerin görevi çözmektir. Çözüm nerede?Martin Dawson ise “rüşvet veren kişinin vermeyenlere göre imtiyazlı duruma geldiğini, bunun da insan hakkı ihlâli olduğunu” söylemiş. Evet bir ihaleyi veya örneğin imar izni olmayan orman arazisine imar veren bakanı düşünecek olursanız söylediği doğrudur. Karşı taraf teklif ettiği rüşvete karşılık örneğin daha önce başka tekliflere verilen hayır cevabına rağmen istediğine kolayca sahip olur ve başkalarının, çoğu kez de 70 milyon vatandaşın hakkını yer, milletin aç ve işsiz olduğu ülkede bir seferde onlarca trilyonu vurur, çekilir.Ama tabii bu durumda sadece “veren” değil “alan” da imtiyazlı duruma gelmiş, bazen büyük paralara, bazen arazilere, evlere kavuşmuştur. İşte ikinci eksik burada... Yani yolsuzluk tek kişiye ve tek yönlü kazanç sağlamıyor.HER AÇIDAN YOLSUZLUK!Bu hafta (Pazar günü öğlen saat 12’de) Star’da yayınlanan Her Açıdan’da yolsuzluk ve dokunulmazlıkları AKP, CHP, DYP ve ANAP milletvekilleri ile her açıdan tartışacağız. Dokunulmazlıkların ısrarla kaldırılmamasının nedeni nedir?Arkası kesilmeyen yolsuzluklarla ve insan haklarıyla dokunulmazlık ilişkisi...Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı olursa yargılanabilir mi?Adalet Bakanı’nın da yurt dışından telefonla katılacağı tartışmada bu soruların cevabına umarım ulaşabiliriz...Programın ikinci bölümünde Türkiye’de çok yüksek boyutlardaki anne ve bebek ölümlerini önlemek için Sağlık Bakanlığı kampanyalarına destek veren TAP Vakfı’nın “model anne” olarak seçtiği ve kampanyasında yer alacak olan Gülben Ergen var.TAP Vakfı, Başkanı Caroline Koç ve Gülben Ergen son derece önemli bir çalışma yapıyorlar. Ben de onlara ve Türkiye’nin her köşesindeki “anne adayları ile annelere” destek olabilmek için bundan sonra HER AÇIDAN’da TAP’ın telefon numaralarını tekrar tekrar duyuracağım.Bu ayrıca Ergen’in doğumu ve sonrasındaki uzun aylar içinde katılacağı son TV programı olacak.*****İki hata!Sevgili okurlarım, dün yazdığım “İngiltere soykırımı reddetti, bu gayret niye?” başlıklı yazımda meşruiyet kelimesi yanlışlıkla meşrutiyet olarak yazılmış ve maalesef tek harfle dehşet bir anlam farklılığı ortaya çıkmış.5 Aralık 2006 tarihinde yazdığım “Ayağa düşen aşk ve gerçeği” başlıklı yazımda ise rahmetli Erdoğan Gönül’ün eşinden kısa süre sonra vefat ettiğini belirtmişim, oysa tam tersi olacaktı. Rahmetli Sevgi Gönül eşinin ne mükemmel bir insan olduğunu, onu özlediğini anlattıktan sonra yaşamını yitirmişti.Beni uyaran değerli okurlarım Harun Şen ve Hikmet Ersoy’a teşekkür ediyor, hatalardan dolayı özür diliyorum.