Selahattin Duman’ın askerleri!

23 Aralık 2006

Çok severim yazılarını çok... Bazılarına öyle gülerim ki hızımı alamayıp bir kere de ben alıntı yaparım.Yalnız zeki ve esprili değil, bu yönüyle de dalga geçmesine rağmen sıkı bir entelektüeldir Selahattin Duman. Esaslı bir hafıza ve bilgi birikimine sahiptir. Öyle olmasa bu kadar zevkle okunmazdı zaten...Ama gel gör ki kendisini de çok sevmeme rağmen bazen aramız bozuluyor yazıları nedeniyle... Güzel güzel giderken ya kadınlara dayakla ilgili bir şey yazıyor veya iki gün önce yaptığı gibi gazetecilere... Ben dayanamayıp bir yazı döşeniyorum ve aramızda kar yağışı başlıyor. Aynen biraz sonra olacağı gibi...“Neco’yu tanırım” diye başlayıp (yazının ortasından söz ediyorum aslında) onun gazetecilere “döverim, söverim” demesini bir savunmuş, bir savunmuş okurken rüya olmadığını anlamak için kendimi çimdiklemek zorunda kaldım.SUÇLU KİM?- Magazin gazetecilerini “suçlu” buluyor...- Neco gibi istese her TV programına çıkıp derdini anlatabilecek ünlü bir ismi “savunmasız” buluyor.- “Neco’nun imajına gelecek hasar yüzünden kayıplarını karşılayacak kimse olmadığına” inanıyor.- Bazı durumlarda gazetecileri bırakın dövmeyi “elini kana bulamanın”, “katil olmanın”, “kan dökmenin” bile mümkün olabileceğini söylüyor.Gerisini yazmıyorum. Ve aslında bunların hepsi de sevgili meslektaşımın benzersiz esprileriyle süslenmiş olarak anlatılmış ama... Ama ortada ciddi bir şiddet sorunu ve olayları varsa espri bile ciddi algılanabiliyor. Her şeyden önce eğer Neco imajına bir zarar gelmesini istemiyor olsaydı yeni ilişkisini açıklamak için en azından boşanmayı bekleyebilir, kendini düşündüğü kadar 33 yıllık eşinin, çocuklarının gururunu ve duygularını gözetebilirdi.CİNAYET DE NORMAL Mİ?Eğer (bizzat kendisinin verdiği zarar yanında) onun imajına zarar veren gazeteciler dövülebilirse ve hatta daha ciddi şiddet olaylarına müstehak iseler bunların başında Neco’nun kızı geliyor, o ne olacak?Ben her olayda tekilden çoğula geçmeyi ve belli bir şahsı veya sadece kendimizi düşünerek “doğru” bulduğumuz çözümün geniş kitlelerde ne hale gelebileceğini hesaplamayı tercih edenlerdenim.Selahattin Duman’ın veya ondan önce birkaç farklı köşe yazarının “kızdığı/kızdırıldığı anda dövmenin, sövmenin normal karşılanabileceği” görüşünden hareket edersek “kendisine göre kabul edilebilir” bir nedeni olan kişilerin işlediği suçların, cinayetlerin de, her tür şiddetin de normal karşılanabileceği noktasına geliriz.O zaman adına namus ya da töre cinayeti denilen kadın cinayetlerini de normal mi karşılamalıyız?O zaman hukuku bir yana bırakıp hepimiz silahlarımızı mı takınmalıyız?O zaman örneğin ben; belki de basın tarihinin en ağır hakaretini yapan terbiye yoksunu gazeteciye dava açarak onu cezalandırmak yerine ağzını burnunu kırdırma yolunu mu seçmeliydim?Bence hayır. Kendi okuyucusu onu hukuktan, adaletten bile daha iyi cezalandırdı. Binlerce okurun gözünde tüm saygınlığını “tek bir cümleyle” kaybetti. Bu ceza bile ona yeter.Dün bazı magazinci meslektaşlarımız gelmişti ziyaretime... Neco’yu ve eşini uzun yıllardır tanıdıklarını, onların doğum günlerine, kitap tanıtımlarına katılıp her zaman desteklediklerini, Neco’yu o günlerde nazik biri olarak tanıdıklarını ama son zamanlarda bu düşüncenin tümüyle değiştiğini anlattılar.Ve dediler ki;“Biz geçmişte Selahattin Duman’la birlikte çalıştık. Onun askerleriydik. Acaba o zaman görev sırasında bir sanatçı bizi dövse ne yapardı, sanatçının tarafına mı geçerdi?” Bence 21. yüzyıl Türkiye’sinde köşe yazarları en kısa zamanda “şiddetin tarafı olmaktan veya içinde olmaktan” derhal vazgeçmek zorundalar!

Devamını Oku

Cansiperane savunmalar

22 Aralık 2006

Konya Numune Hastanesi’ndeki türbanlı (veya peruklu) kadın doktorlar olayında erkeklerin kadın doktorları haklı çıkarma çabası gerçekten takdire şayan.Onların ayırım yapmayacağını, bütün olayın Uğur Dündar’ın yanlış haberinden çıktığını ve iddiaların tümünün şu anda yalanlanmış olduğunu öyle cansiperane savunuyorlar ki hani neredeyse olay anında orada olduklarını düşünebilirsiniz.Böylelikle gazeteciler üzerinde de müthiş bir baskı oluşturuluyor; “Yazma, yazarsan karşındayız.” Ben yazılarımı “böyle düşünen hemşire ve doktorların ne kadar ciddi sonuçlara neden olabileceğine, insanların hayatıyla oynanabileceğine inanarak” yazdım. Hâlâ aynı görüşteyim.Özellikle Konya Numune Hastanesi’ndeki olaya kilitlenip kalmam gerekmiyor elbette ama bu tür olayların, böyle bir anlayışın 21. yüzyıl Türkiye’sinde asla olmaması, bunlara izin verilmemesi gerektiğine bütün içtenliğimle inanıyorum.İstanbul’da büyük bir üniversitenin Hemşirelik Okulu’nun bitişiğindeki bir başka bölümde okumuş ve mezun olmuş okurlarımız benimle görüşerek 1994-95 yıllarında Hemşirelik Okulu’nda “erkek kadavra”ya dokunmak istemedikleri için okulla sorun yaşayan hemşire adaylarının sayısının hiç de az olmadığını anlattılar. O adaylar mezun olmayı başardılarsa bugün hemşire olarak çalışıyor olmalılar. Bu sadece bir üniversite, kimbilir kaç üniversiteden benzer anlayışta kaç hemşire ve doktor mezun oluyor. Peki “erkek kadavra”ya dokunmayanların canlı erkek hastaya dokunabileceklerini düşünebiliyor musunuz?Dönelim Konya’daki hastane olayına; Uğur Dündar dün akşam Kanal D’de hastanın ultrasonunun iki kez kadın radyolog doktor tarafından çekilmediğine dair doktor raporunu olduğu gibi okudu ve haberini gerçeklere dayanarak hazırladığını anlattı.“Bayan radyolog olması nedeniyle iki gün çekilemedi” diyor raporda. Sonradan kadın doktorların perukla ultrasonu çekmesinin anlamı nedir, bir tiyatro mu oynanmaktadır ve kimler oynamaktadır bunlar soruşturma sonunda herhalde ortaya çıkacaktır.Tabii en büyük yolsuzluk olaylarında bile görüldüğü gibi örtbas edilmezse. İfadeler çarpıtılmazsa, değiştirilmezse... Asıl önemli olan bu kadar ciddi sorunları olan bir ülkede hâlâ “erkek hasta, kadın hasta, bakarım, bakmam” konularıyla uğraşıyor olmamız.Yazık oluyor Türkiye’ye!*****Demirel cevaplıyorBu Pazar programıma 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel konuk olacak ve 2006’nın olaylarıyla, 2007’deki muhtemel gelişmeler hakkındaki sorularımı cevaplayacak.Demirel’in İstanbul’a hafta içi gelmesi nedeniyle program ilk kez bant yayını olarak çekildiği için size biraz ipucu verebilirim. Süleyman Demirel; Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsaydı nasıl davranırdı, AKP 2006’da hangi ciddi hataları yaptı, Turgut Özal ölmeseydi Türkiye’de siyaset nasıl değişecekti, cumhurbaşkanlığı seçiminde kriz olmaması için ne yapılmalı, DYP’ye neden uzak duruyor gibi sorular ve daha birçoklarına çok ilginizi çekecek cevaplar verdi.Her Açıdan’ın ikinci bölümünde ise ünlü tenor Dr. Ferhat Göçer Lâle Devri, Yastayım, Aşkların En Güzeli, Sessiz Gemi gibi en sevilen şarkıları seslendirecek. Hoşunuza gidecek bir program oldu, beklerim.*****Hadım iyi çözüm!Tuğçe Baran’ın, hadım tartışmalarına karışamadım, o arada başka konulara dalmıştım. İki gün önce “Ruhat Hanım her ne kadar beni ciddiye almadıysa da ‘idam yerine hadım’ fikrim felâket bir şekilde destek gördü” cümlesiyle başlamış yazısına. Estağfurullah, ciddiye almaz mıyım hiç ama bir şüphem var doğrusu, benim bu konuyu daha önce birkaç kez gündeme getirdiğimi farketmemiş demek ki... Avrupa ülkelerinde de tecavüzcülere uygulandığı haberi çıkar çıkmaz “Aman neden bizde yok” diye atılmıştım. Ve sonra aynı görüşü çok kişinin paylaştığını da yazmıştım. Hatta tecavüze uğrayan 17 aylık bebeğin annesinin bile hadım edilmesini isteyenler çıkmıştı.“Erkekleri ölümden çok korkutacağı” fikrine de, diğer anlattıklarına da tümüyle katılıyorum. Eline sağlık Tuğçe Baran!

Devamını Oku

Kenan Doğulu’yu kemirme faaliyetleri

21 Aralık 2006

Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi müzik bilgisine, en iyi seslerinden ve yorumlarından birine, en iyi sahne performansına sahip bir sanatçıdır Kenan Doğulu.Bunu kabul edersiniz ya da etmezsiniz ama etmemeniz gerçeği değiştirmez. Etmiyorsanız onu bir konserinde hiç dinlememişsiniz demektir. Bu sanatçı diğer bazı ünlü, başarılı isimler gibi görevden kaçmamış, ülkesini temsil adına ABD’deki çalışmalarını yarıda bırakarak koşup gelmiş ve heyecanla Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye için şarkı söylemeyi ve bu şarkıyı yazmayı, bestelemeyi kabul etmiş.O arada da şarkıda İngilizce bölümler bulunmasının daha iyi olacağını söylemiş. “Türkçe’de ısrar etmek eski kafalılıktır” sözünü ise şüphesiz yıllar önce Eurovision şarkılarının Türkçe olmasında ısrar edilen günleri hatırlatmak için söylemiş. Kaldı ki o yıllarda bile “Petrol”, “Hani”, “Opera” gibi ya en azından yabancıların da ne olduğunu anlayacağı veya “Honey”e benzeteceği şarkı isimleri seçilmekteydi.Sonra “Sertap Erener” ve “Athena”da gördük ki İngilizce şarkı daha etkili ve başarılı oluyor (tabii Sertab’ın ve Athena’nın üstün performanslarını unutmuyorum). Ondan sonra her yıl “şarkı İngilizce olmalı” konusu gündeme geldi, ben de bu konuda ısrar edenlerdenim.Şimdi efendim Kenan Doğulu gibi bir an tereddüt etmeden, zirvede bir sanatçı olmasına rağmen sonucun risklerini de göze alarak göreve koşan bir sanatçıyı yıpratma faaliyetine girişiyoruz. Vay efendim “Türkçe’de ısrar etmek geri kafalılıktır” demiş. Herkes Türkçe fedaisi kesildi. Üstelik bu fedailer arasında Türkiye’nin en ciddi milli meselelerinde karşı tarafı destekleyenler bile var.Milletvekilleri ortaya atılıp “Talihsiz bir beyandır” filân diyorlar. Ortada bir talihsizlik varsa o da Kenan Doğulu’nun kadir kıymet bilmeyen, takdirden uzak insanlara çatmış olmasıdır.Ona büyük bir teşekkür borçluyuz. Ve evet, bazılarının söylediğinin aksine Eurovision hâlâ milyonlarca kişi tarafından izlenen, ülkelere de büyük reklâm sağlayan önemli bir müzik yarışmasıdır ve böyle bir sanatçıyla katılmamız büyük şanstır.Kenan Doğulu’yu sonuna kadar gönülden destekliyorum. Moralini bozmaya yeltenenlere de sessizlik öneriyorum. Boş konuşmalara hiç gerek yok!*****Doktorlar ne diyor?Konya Numune Hastanesi olayı hâlâ sorumluların birbirini tutmayan ifadeleri ve ameliyatı yapan, ilgili raporu yazan Dr. Celal Tütüncü’nün aniden görevden alınması ile sürüyor.Adı geçen kadın radyolog doktorlar raporun aksine 16 yaşındaki hasta A.G’nin ultrasonunu çekerek bundan kaçınmayacaklarını ilan ettiler.Öte yanda Hastane’nin Başhekimi “Ortada ciddi bir rapor var, inceleniyor” dedi. Sağlık Emekçileri Sendikası Genel Başkanı “Raporu yazan doktorun görevden alınması olayı örtbas etme ve muhatapları sindirme taktiğidir. Açığa alınacak ilk kişi Başhekim olmalıydı. Bu hastanede çalışanlar üzerinde yoğun baskı var” dedi.Bu olaydaki gerçekler Uğur Dündar’ın yapacağı yeni bir açıklamayla ortaya çıkacaktır, bundan hiç şüphe duymuyorum. Zira Uğur Dündar elinde yeterli belge olmadan ortaya çıkmaz, yalan haber yapmaz.Eğer olay bu kadar basit bir yanılma olsaydı Dr. Celal Tütüncü hemen görevden alınmaz, durumun raporun incelenmesi ve araştırılmasıyla açık seçik ortaya çıkması beklenirdi. Buna bir de “devlet memuru oldukları halde” iki kadın doktorun rahatça konuşturulmasını, raporu yazan doktora ise konuyu açıklama izni verilmemesini ekleyecek olursanız soru işaretlerinin oldukça fazla olduğunu görebilirsiniz.Konya Numune Hastanesi’nde nasıl bir genel durumun olduğunu ve bu olayın iç yüzünü çok yakında anlarız, biraz sabırlı olalım.Ben yine de ilk ifadeleri doğru kabul etmeye devam ediyorum. Bu arada Türkiye’nin farklı köşelerindeki doktor okurlarımdan gelen telefon ve mektuplar da konuya yaklaşımımı çok haklı bulduklarını anlatıyor.Türkiye’de 7 yaşındaki kendi kız çocuğunu “artık büyüdüğü için öpmeyen” babaların, erkek çocuğunu yıkamayan anaların bulunduğunu ve bunu da TV kanallarında konuştuklarını hatırlayacak olursak “kafasının içi tesettürlü” öğretmen ve doktorların sakıncalarını tahmin edebiliriz.Bakalım Uğur Dündar olayın gerçek yüzünü nasıl açıklayacak.

Devamını Oku

Raporun sahibi görevden alınmış!

20 Aralık 2006

Aman efendim Uğur Dündar’ın Konya’daki “testis raporu olayı”nı ve tesettürlü kadın doktorların 16 yaşındaki erkek hastaya ultrason çekmemesi haberini yazdık ya kıyamet koptu.“Yeni Şafak”ın haberlerini görmemiş miyiz, haber yalanlanmış nasıl yazarmışız, biz “dine ve dindarlara karşı”ymışız, ne isterseniz var gelen suçlamalarda.Önce şöyle söyleyeyim, ben açıkça bir siyasi partinin tarafını tutan, asıl görevinin “iktidarların hatalarını eleştirmek ve tarafsız bilgi vermek” olduğunu unutan basın/yayın organlarını izlemem.Ayrıca ortada ilgili doktorun açıklanmış raporu var, Hastane’nin Başhekimi “Uğur Dündar’ın haberini yalanlamam” diyor (eğer söylediklerinden eminse yalanlaması gerekir) ve sonra “Bu raporun varlığından gazetede okuyunca haberdar oldum. Rapor hakikaten ciddi ve soruşturulması gereken nitelikte, o da şimdi yapılıyor” diyor. Söz konusu hasta çocuk ilk konuşmasında “Evet erkek olduğum için kadın doktor bana bakmadı” diyor (daha sonraki ifadeler bazen baskılar sonucu değişebildiği ve bunu cinayetlerde bile gördüğümüz için genellikle ilk söylenenlerin doğru olduğunu düşünenlerdenim) ve bütün bunları yorumladığınızda “Vay efendim, yalan çıkarsa özür dileyecekmisiniz” diye mektup yağıyor.Bunları yazanlar elbette yazarken “raporun sahibi olan Dr. Cemal Tütüncü’nün bir başka olay bahane edilerek dün görevden alındığını” bilmiyorlardı. Henüz rapor inceleme safhasındayken bu neden yapıldı acaba? Sağlık Bakanlığı şimdi bir de bu soruyu cevaplamak zorunda!DİNLE İNANÇLA İLGİSİ YOKCevabı yakında herhalde öğreniriz ama yine de diyelim ki bu gelişme hiç olmadı, böyle bir durumda da ben genelde, yazımda söz ettiğim gibi “dini, inancı baskıyla, korkuyla, ‘13 yaşın üstündeki karşı cinse dokunmak, görünmek günah’ ile özdeşleştiren anlayış”ın doktorluk, hemşirelik, öğretmenlik gibi mesleklerle bağdaşmayacağına inanıyorum. Bu hastanede olmasa bir başka hastanede bunun benzeri olayların yaşanması kaçınılmazdır.Yazımda bilimle içi tesettürlü kafaların yanyana gelmesinin insanların hayatına malolabileceğini belirttim, bu doğrudur. Benim dinimle, inancımla da uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Böylesi tutucu, yobaz bir anlayış hangi dinde, inançta olursa olsun bu mesleklerde yanlış sonuçlar doğurur.İnsanlar elbette kendi yaşamlarında, özel alanlarında özgürdürler ama başkalarının yaşamının söz konusu olduğu bir alana girdikleri anda bu özgürlükler sınırsız olmaktan çıkar. Yani eleştirim türbanlı insanlardan çok “kafasının içi tesettürlü, dini saplantı haline getirmiş, bilim alanında bile ‘erkek hastaya dokunamazsın, günahtır’ anlayışındaki insanların doktor olarak çalışmak istemesine ve buna izin verilmesine”dir.Böyle bir durum görüldüğü anda aynen “kasıtlı trafik suçu işleyenlerin ehliyeti gibi” onların ehliyetine de el konması gerektiğine inanırım. İşin ucunda “yaşamlar” olduğu için... Olay bundan ibaret.FİKRET OTYAM’A BAKMAYAN DOKTORŞimdi bana dün Antalya Gazipaşa’dan gelen ve gönderenin ismini saklı tutacağım bir mektubu okuyalım: Ünlü sanatçı Fikret Otyam’la röportajı Adem Tekin isimli bir gazeteci yapmış, kendisiyle de konuşarak olayın gerçeğe uygun olduğunu ondan öğrendim. “Sevgili Ruhat Mengi,Hürriyet gazetesinde Konya’da hastasının testis ultrasonunu çekmeyen kadın doktorla ilgili haberler yer alıyor. Benzer bir vakayı Fikret Otyam yerleştiği Antalya Gazipaşa’da yaşamış ve Gazipaşa Yaşam dergisinin Kasım sayısına verdiği röportajında bunu anlatmış. Röportajdan ilgili bölümü aynen alıntılıyorum; Otyam: Bir gün odun keserken sol baş parmağımın bir kısmını uçurdum. O tek elle arabayla hastaneye geldim. Acil serviste üzerinde ameliyat giysisi bulunan tepeden tırnağa kapalı bir bayan doktor vardı. Elimin halini görmesine rağmen hiç ilgi göstermedi. Yani görmezden geldi ve tedavimi yapmadı... Adını hatırlamıyorum ama çok sevdiğim bir hemşire imdadıma yetişti. Acıyla ondan öğrendim, bu bayan doktor imiş (...) Bu yolda benzer işler çoğaldı ki bunlar adı da güzel Gazipaşa’ya hiç yakışmıyor.” Bu olayları duyunca kim ne derse desin, ne kadar kızarsa kızsın ben “Taliban Afganistanı”nı hatırlıyorum. Kadınların “Erkek doktora gitmemiz yasaktı, kadın doktorların çalışmasına da izin verilmediği için hastalanan kadınlar ölüyordu” dediği günleri...Bağnazlık kadın doktorun erkek hastaya bakmaması ile başlayıp buralara kadar varabiliyor. Bazı toplantılarda tesettürlü kadınların bile salonlara gerilen çarşaflar arkasına saklandığı, harem-selamlık oturtulduğu Türkiye’nin gidişine bakınca bu endişeyi duymamak imkânsız.Yani olay “Türbana karşısınız” demekten çok daha başka bir noktada ve bu da görevden alınan doktor olayında görülüyor, bilmem anlatabildim mi?

Devamını Oku

Çocuk bakmayan tesettürlü doktor!

19 Aralık 2006

Yıllardır dinin, inancın baskı haline getirilmesinin, insanların beyninin Kur’an’da var olmayan hurafelerle, uydurma hadislerle doldurulmasının, “günah” kavramının kadınlarda “tek bir saç teli”ne, “erkek çocuğa görünmeme”ye kadar indirilmesinin sonunda buralara varacağını anlattık... Bilenlere anlattırdık.Bilimle, siyasetle dinin laik devlet yönetiminde yanyana getirilmemesinin, dini simgelere de bu nedenle izin verilmemesinin anlamını açıklamaya çalıştık. Ama biz bunu yaptıkça “Neden türbana karşısınız” gibi tek ve ilgisiz bir soruyla tepki verenler çıktı.Son olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha Konya gezisi sırasında “türban”ı hiç alakası yokken siyasi malzeme yaptığı görüldü.Ve bir de Konya’da iki tesettürlü kadın radyolog doktorun 16 yaşında bir gence (çocuk da denebilir) testis ultrasonu çekmedikleri için gencin testisini kaybettiği haberi var. Sonunda ultrason bir erkek doktor tarafından çekilebilmiş.Ne saçma bir ülke haline geldik ki bir yanda 5-6 yaşındaki çocukların pornosuna meraklı sapıklar, öte yanda çocuğa elini sürmek istemeyen doktorlar, bir başka tarafta “13 yaşındaki kızla evlenilebilir” diyen veya haremden söz eden bir anlayış...Mesele sadece kadınların üniversiteye tesettürle gitmesi veya türbanlı bir kadının her meslekte çalışabilme isteğiyle sınırlı değil. Dini, inancı baskıyla korkuyla özdeşleştiren bir anlayışın bazı mesleklere girdiği takdirde ne tür sonuçlara yol açabileceği...“Doktorluk, hemşirelik” bu konuda örnek olarak en fazla gündeme gelen mesleklerdir ve işte bunun önemi somut bir örnekle anlaşılmış durumda. Benzer olaylar hastanelerin acil servislerinde yaşanırsa neler olabileceğini düşünün.Bilimle “içi tesettürlü kafalar” yanyana gelince insanların yaşamını bu nedenle kaybetmesi de gündeme gelir.Bunları tartışanları suçlamak kolay, belki ancak kendinizi veya ailenizi “o hasta” yerine koyarak anlayabilirsiniz.Sağlık Bakanlığı’nın “hastasına bakmayan” ve organını kaybetmesine yol açan iki doktora nasıl bir yaptırım uyguladığını umarım duyarız!*****İdam isteyen ne çok kişi varmış!İki gün önce yazdığım “İdam cezası olmalı mı” başlıklı yazıya o kadar çok destek geldi ki Estima’nın anketinde çıkan yüzde 63 oranı yanında hafif kalır.Görünüşe göre vatandaş can ve mal güvenliğinin hiçbir zaman bu kadar ortadan kalkmadığına ve işin kötüsü sivil toplum kuruluşları ve hukukçular dahil hiç kimsenin de bunu umursamadığına inanıyor.Evlere girilerek yapılan tecavüzler, sokaklarda turist tecavüzleri, çocuklara bebeklere inen tecavüzler, en vahşi cinayetler, kapkaç, trafik suçları ve diğerlerine sıradan suçlar gibi bakılması, ceza indirimleri yapılarak hafif cezalar (üç beş yıl, üç beş ay gibi) uygulanması ve üstüne üstlük canilere İYİ HAL İNDİRİMİ’nden söz edilmesi insanları isyan noktasına getirmiş.Ben onlara yerden göğe kadar hak veriyorum. Medeni ülkelerde bu suçların karşılığı İNDİRİMSİZ 25-30 yıldan başlarken bizde hakimler bu cezaları vermekten neden kaçınıyorlar?Cinayet, silahlı saldırı sonucu yaralama, tecavüz, gasp, trafik cinayeti, tehdit, şantaj, çocuk pornosu gibi suçlarda İYİ HAL İNDİRİMİ’nden nasıl söz edilebiliyor?Durup dururken suçları üçte bir oranında indiren infaz yasası neden derhal değiştirilmiyor? Neden ağır cezalar verilerek caydırıcılık unsuru kullanılmıyor? Hukukçular; avukat ve hakimler neden hiç değilse bizim kadar bu durumdan rahatsız değiller?Halk bu soruların cevabını merak etmekte... Öyle merak etmekte ki “İdam cezası geri getirilsin, ABD’nin birçok eyaletinde uygulanıyor da Türkiye gibi bilerek suç işleyeni, canisi, sapığı çok bir ülkede neden uygulanmıyor” sorusunu soranların sayısı bildiğiniz gibi değil.Adalet Bakanı Cemil Çiçek en iyisi kendisi bir kamuoyu araştırması yaptırıp sonuca bakmalı bence. Bu arada onun e-posta adresini isteyenler için bir kez daha yazıyorum: cemilcicek@adalet.gov.tr

Devamını Oku

Gazeteciyi dövermiş!

18 Aralık 2006

Bu konuya karışmayayım, fazla magazin oldu, herkesin siniri tepesinde bir de ben dallandırılıp budaklandırılmasına yardımcı olmayayım diyorum ama iş de giderek çığrından çıkıyor.Bir sanatçı ile eşi ayrılıyorlar. Bununla ilgili olarak iki köşe yazarı arasında “çok tatsız ve asla olmaması gereken” bir şiddet olayı yaşanıyor. Sonra ayrılık olayının magazin boyutu giderek artıyor. Ve ayrılan müzik sanatçısı gazetecilere kızgınlığını televizyonda “aslında geçmişte de gazeteci dövmüşlüğüm vardır. Şöyle vuracaksın, böyle vuracaksın” gibi mümtaz bir konuşmayla dile getiriyor.Büyük bir gazetenin, sanatçıyla röportaj yapan bir kadın yazarı ise sanatçının aşırı davranışları için “sen öyle izinsiz fotoğraf çekersen o da sana küfreder” gibilerinden daha da mümtaz bir mazeret buluyor, onunla da yetinmeyip bu duruma itiraz edenleri “kınıyor”.Gerçi bu yazarın ölçüleri zaten oldum olası anlaşılabilir, kabul edilebilir ölçülerle alâkasızdır ama sonuçta şiddetin bir nedenle veya bazı nedenlerle kabul edilebilir olduğunu empoze etmesi de olacak iş değildir.Hayır efendim iki yanlış bir doğru yapmaz. Bir sanatçı her ne kadar topluma mal olmuş ve bazı özel olaylarını ayrılmadan önce de ortaya koymuş biri bile olsa, eşiyle “kültür uyuşmazlığı” 33 yıl sonra aklına gelmiş biri bile olsa gazetecilerin izinsiz fotoğraf çekmesi yanlıştır. Ama her zaman magazincilere her türlü olayını en ince detayına kadar anlatan ve adına da “sanatçı” diyen bir çoğunluk bu gazetecilerin herkesin özel alanına girebileceği yanılgısı yaratmışsa ve gazeteciler bir hata yapmışsa bunun karşılığı da 40 yıllık “olgun” bir sanatçının tüm gazetecilere “döverim, söverim, şöyle böyle vururum” gibi bir şiddet şovu yapması değildir.Asla olamaz.Bu sanatçı bir yanlışa karşı bir başka ve çok daha büyük bir yanlışla cevap vermiş ve fazlasıyla puan kaybetmiştir.Ben de gazeteci ve sanatçıların hangi sebeple olursa olsun eylemli/sözlü şiddete başvurmasını veya şiddeti teşvik eder yazılar yazmasını kınıyorum!*****Stanford Shaw... Ne büyük kayıp!Ermeni soykırım iddialarına karşı çıktığı için Los Angeles’ta evi ve arabası bombalanan, ailesi ve kendisi ölüm tehditleri alan, bu nedenle Türkiye’ye yerleşen ünlü tarihçi Stanford Shaw öldü.Musevi asıllı Amerikalı tarihçi İngiltere’de öğretim görevlisi olduğu yıllarda Bernard Lewis, Paul Wittek gibi dünyaca ünlü tarihçilerle çalışmış. Ortadoğu’ya ilgi duyduğu için bu bölgenin tarihiyle ilgili araştırmalar yaparken Türkçe, Arapça, Farsça öğrenmiş.Los Angeles’ta UCLA üniversitesinde Hovannisian isimli Ermeni diasporası mensubu profesörle beraber tarih kürsüsü yönetmiş. Ama “Ermeni soykırımı iddiası gerçekle bağdaşmıyor” dediği günden itibaren hayatı zindan edilmiş.Onun ve ailesinin yaşadıkları Ermeni diasporasının “emellerini gerçekleştirmek uğruna ne kadar acımasız olabileceğini” bir kez daha göstermiştir.Son yıllarında Bilkent Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi dersleri veren ve çok sayıda uluslararası ödülü olan Stanford Shaw’un ölümü biz Türkler için de çok büyük bir kayıptır.Gönül onun adının bir yerlere verilmesini ve sonsuza kadar yaşatılmasını diliyor. Her ne kadar sağlığında onu yeterince takdir edemediysek de umarım hiç değilse bunu yapacak kadirşinaslığa, duyarlılığa sahip çıkarız.Toprağı bol olsun!

Devamını Oku

İdam cezası olmalı mı?

17 Aralık 2006

Korku filmi, yanında hafif kalır bu olayların... Çocuk pornosu operasyonunda gözaltına alınan bir çocuk doktoru... Aynı zamanda bir hastanenin kurucu üyesi, eşi de çocuk doktoru, iki çocuğu da var ve bu adamın internette 200 porno sitesi ile 1 milyon e-mail adresi var.Utanmadan bu işten ne kadar çok para kazandığını da mutlulukla anlatıyor. Yakalandıklarında, kendisi ve ortakları yine utanmadan “çocuk pornosunun suç olduğunu bilmiyorduk” diyebiliyorlar.Aynı günlerde 22 yaşındaki bir sapığın, 27 yaşındaki üniversite öğretim görevlisinden 16 yaşındaki lise öğrencisine kadar çok sayıda kadına bıçakla, yumrukla saldırarak tecavüz ettiği ortaya çıkıyor.Memlekette can güvenliğine bakın ki sapık bu kadınların evine girerek tecavüz ediyor.Yüzleşme sırasında doğal olarak genç kız ve kadınlar sinir krizleri geçiriyor.Belki de muayene ettiği çocukların görüntülerini bile kullanmış olan doktor, yakalandığında gayet rahatmış, hiç telaşlanmamış. Tecavüzcünün fotoğrafına bakıyorsunuz o da çok rahat.Neden dersiniz?Çünkü efendim bu ülkede en ağır suçları işleyenler biliyorlar ki üç ay/beş ay, en kötüsünden üç yıl/beş yıl sonra tekrar iş başına (!) dönebilecekler.Pornocu doktor kesesini doldurmak için yeni kurbanlar arayacak, sitelerine de çocuk pornosunun suç olduğunu kendisi gibi bilmeyen (!) müşteriler bulacak. Geleceğine güvenle bakan kimbilir kaç kadını mahveden tecavüzcü ahlaksız da ölümden beter hayatını karartıp “yaşamlarının her günü vücutlarına ızdırapla bakacak, ruhlarını temizlemek için hafızalarından bile tümüyle kurtulmak isteyecek” yeni kurbanların peşine düşecek, evine dalacak.İYİ HAL İNDİRİMİ VERİN, HAYDİ!Bu ülkede can, namus, mal güvenliği sıfırlanmış durumda... Onun üstüne adalet de yok.Katili, tecavüzcüyü, pornocuyu üç gün sonra sokağa salan sisteme adalet diyen varsa çıksın ortaya.Ben şimdi merak ediyorum; acaba bu tecavüzcüye, 17 aylık bebeğe tecavüz eden sapıklara ve anasına, çocuk pornosuyla para kazanan çocuk doktoruna da iyi hal indirimi yapacaklar mı?Yaparlarsa şaşırmayacağım da ondan soruyorum. Cezaevine girmesi ve en az 20-30 yıl kalması gerekenlerin üstüne bir iyi hal geliyor üzerinize afiyet. Katili, sapığı birden “iyi”leşiyor, suçları ve cezaları da uçup gidiyor...O porno kurbanı çocukların da, tecavüz kurbanı genç kadınların da sorumlusu; suçluların yanında “ONLARI CEZALANDIRMAYANLAR”dır.Toplumun adalete olan inancı o kadar zayıfladı, öfkesi o kadar arttı ki anketlerde “idam cezasının kaldırılması yanlış oldu” diyenlerin oranı yüzde 63 çıkıyor.Ben de o yüzde 63’e dahilim!

Devamını Oku

O deve kimleri götürmezdi ki!

16 Aralık 2006

“İki koyun bile gütmeyenler” muhabbetini tartışırken ortaya deve konusu çıktı. Artık “Havaalanı apronunda bir deve bile kesmeyenler”in de siyasi literatürümüze girmesi gerek.“Ne konuşuyonuz siz, havaalanı apronunda deve kesip arkasında poz verebildiniz mi” diyeceksiniz örneğin... Deve kesmediyseniz “fazla lâfın lüzumunu mevzubahis alâkadar etmez” yani...Kime rastlasam konu dönüp dolaşıp Havaalanında uçakların yolu üstünde kesilen deveye geliyor. Gelince de konuşan herkes dehşetini belirtmek için gözlerini iyice açıp elini ağzına kapatıyor. Hani Türkiye çok rezalet, çok “güleriz biz ağlanacak halimize” durumu yaşadı ve hâlâ yaşamakta ama bu da hepsinin üstüne tüy dikenlerden biri...Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım gazetecilerin “Deveyi kesen THY Uçak Bakım Başkanı Şükrü Can’ın görevden alınması yeterli mi” sorusuna “Ne yapalım asalım mı” cevabını vermiş. Sonra da eklemiş:“THY imajını kısa sürede düzeltir, bizim insanımız hoşgörülüdür.” İnsanımızın fazlasıyla hoşgörülü ve hatta fazlasıyla unutkan olduğuna hiç şüphe yok. Zaten bu tür olaylarda -skandallarda desek daha doğru- yönetimlerin güvendiği de hep bu; “unuturlar, unuturlar”...Her şeye “alışırlar” ve her şeyi “unuturlar”.Yalnız söz ettikleri imaj meselesi sadece içerde kendi toplumumuzun unutması veya hoşgörüsü ile ilgili değil. Bakan Yıldırım “globalleşme”nin anlamını biraz hatırlamak zorunda, artık İstanbul’daki öksürük anında Brüksel’den veya New York’tan duyuluyor.Rezaletler Türkiye ile sınırlı kalmıyor, dünyaya rezil oluyoruz.Elbette sorumluları asacak değiller ama yapacakları önemli bir şey var; bu kafadaki insanları hiç değilse önemli, sorumlu görevlere getirmemek.THY’den TRT’ye ve çocuk yuvalarına kadar “bu kafa”yı yönetim kademelerine yerleştirdikleri ve hâlâ yerleştirmeye çalıştıkları için skandalların arkası kesilmiyor.Aslında sadece deve rezaleti o şahsı o göreve veren kişinin de gitmesini sağlardı, üstünde bulunan yöneticilerin de...Dua etsinler ki burası Türkiye ve maalesef insanların “hoşgörüsüne”, “zayıf hafızasına” sığınarak kurtulabiliyorlar!*****Mehmet Ağar’ın şifreleri çözülecek!Bugüne kadar konuşmaları en çok tartışma yaratan genel başkanlardan biridir DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar.“Dağda silahla dolaşacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar” dedi, olay oldu.Musul, Kerkük için “Yozgat’tan ne farkları var, insan kendi toprağında gümrükle ticaret yapar mı” dedi, olay oldu.“Bizim hükümetimizde asker konuşamaz” dedi, günlerce tartışıldı. Ve bu konularda da, diğer konularda da konuşmaları hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı.Aylardır televizyona çıkmayan Mehmet Ağar bugün öğleyin (saat 12’de) Her Açıdan programında konuk olacak. Meslektaşım Gülay Göktürk’ün de katılacağı programda Ağar’ın bugüne kadar yaptığı konuşmalarda ne demek istediğini anlamaya çalışacağız.Bu Meclis’in, son aylarında cumhurbaşkanı seçmesinin yanlış olduğunun, bu nedenle önce genel seçim yapılmasının gündeme geldiği bir sırada DYP Genel Başkanı’nın şifreli konuşmalarının açılması daha çok önem taşıyor.Onun için bir kez de ben hatırlatmak istedim; 12’de STAR’da olacağız.

Devamını Oku