Güçlü ülke olmak böyle bir şey işte, herşeyi kendinize yontabilir, isteklerinizi dünyaya “kafasına vura vura” kabul ettirebilirsiniz.Dünyayı “The West and the rest” yani “Batı ve geriye kalanlar” diye ikiye böler, ortaya Samuel Huntington benzeri birkaç tane Amerika’nın ve Avrupa’nın menfaatlerine hizmet eden bilim adamını çıkarır “geriye kalanları” bir takım teorilerle uyutursunuz olur biter. İnat eder ve uyumazlarsa o zaman sonsuza kadar uyutur, yeryüzünden siler kurtulursunuz.Olay bu kadar basit.Amerika Irak’ı “global terörü durdurma” adına vurdu. Saddam’ı teröre hizmet ettiğini (veya etmesinden korktuğunu) öne sürerek ortadan kaldırdı. Sonra Irak plânı başarısız çıkınca kendi menfaatini korumak adına yapacağı tek şey kaldı:“ABD Irak’ta kaybederse terörle savaşı da kaybeder” mazeretine sığınmak. Aslında bu doğru tabii, oradan başarısızlıkla çıkarsa artık terörle ilişkili ülkeler veya azılı terör örgütlerinin gözünde alay edilecek duruma düşeceği kesin. Ama sonuçta bu tezi doğru kılmak için daha neler yapıp, kaç kişinin ölümüne sebep olacağı belli değil.Kendi çıkarlarını acımasızca korumaya çalışırken ve buna da “terörle savaş” kılıfını giydirirken örneğin Türkiye’nin terörle savaşı onu hiç ilgilendirmiyor. Nitekim yeni “Irak Plânı”nda yine PKK’nın bertaraf edilmesi için Türkiye’ye destek vereceğine dair bir vaatte bulunmuyor. “PKK’ya karşı çabaların yoğunlaştırılacağı” gibi bir not iliştirerek Türkiye’yi uyuttuktan sonra bu meselenin çözümünü Irak hükümetine bırakıyor. Kerkük’ten ise hiç söz edilmiyor.Kürt liderlerinin Türkiye’yi “Amerika arkamızda” diyerek PKK ile tehdit ettiği bilinirken Irak hükümeti nasıl bir çözüm bulacak acaba? Veya bunu istemesi için ne gibi bir neden var?ABD’nin yeni “Irak Plânı”nda ümitlenebileceğimiz tek nokta “Türk ve Irak Hükümetleriyle birlikte çalışarak bu iki ülkenin sınırındaki sorunları çözmesine yardım edeceğiz” demeleri.Türkiye’nin bu sözü canlı tutması ve sık olarak Amerika’ya hatırlatması gerekiyor. PKK’nın terör kanadının başındaki liderin “Kendil’dekiler yatıyor, biz ölüyoruz” diyen teröristlere “Eylem yapmadığınız, savaşmayı bilmediğiniz için ölüyorsunuz” cevabını verdiği ve eylem istediği şu günlerde bu konunun en öncelikli konulardan biri olduğunu Hükümet asla unutmamalı.*****Diyanet İşleri Başkanı aradı!Birkaç gün önce uzun süredir Diyanet İşleri’ni merak ettiğimiz sorulara cevap almak üzere programa davet ettiğimi ama bir türlü olumlu cevap alamadığımı yazmıştım.İstediğim, Başkan Ali Bardakoğlu veya başkan yardımcılarından birini konuşmacı olarak konuk etmek ve “şidet”ten tarikatlara, mezheplere kadar birçok konuyu onların ağzından dinlemekti.Yazımda Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez’i de birkaç kez aradığımı ama haftalar geçtiğini; toplantılar, babasının rahatsızlığı, kendisinin rahatsızlığı gibi nedenlerle bir türlü tarih alamadığımızı (acil şifalar dileyerek) belirtmiştim.Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu Çarşamba günü Hac’dan döndü, dün beri aradı, uzun bir telefon konuşması yaptık. Birçok konuda halkı aydınlatmak üzere Ocak ayı içinde bir programımıza katılacağına söz verdi.Merak eden çok sayıda okurumuz olduğu için önce bunu bildirmek istiyorum.Başkan Bardakoğlu bu arada Mehmet Görmez’in belirttiği nedenlerin doğru olduğunu; hasta babasının vefat ettiğini, kendisinin ise bir enfeksiyon nedeniyle hastanede yatarken babasının cenazesine katılmak üzere kolunda serumla memleketine gittiğini anlattı.Çok üzüldüm, durumun bu kadar ciddi olduğunu bilsem gerçekten Sayın Görmez’in mazeretlerinden yazımda da söz etmezdim. Bütün içtenliğimle babasına Allah’tan rahmet, kendisine ve ailesine başsağlığı diliyorum.
Dün bıraktığımız yerden devam ediyoruz. AKP’den ayrılma nedeni konusunda “Ortada kriminal bir durum vardı” diyen Erkan Mumcu bu hükümet döneminde yapılan yolsuzlukları anlatırken, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da yolsuzlukların çoğunu bildiğini, bazı yolsuzlukların içinde olduğunu ve halka yalan söylediğini belirterek bütün yolsuzlukların üzerinin örtüldüğünü söyledi.Yolsuzlukları açıklayacağına söz verdiğini hatırlatmamız üzerine birkaç örnek veren Erkan Mumcu, Tüpraş’taki satışın gizli şekilde Ofer’e yapılmasının aslında büyük bir yolsuzluk skandalı olduğunu vurgulayarak yargı ile basının gerekeni yapmadığını söyledi. Başbakan’ın Ofer ile pazarlıklar konusunda “Ben onu tanımam” dediğini hemen arkasından “Görüştüğünü” söyleyerek halkı aldattığını bildiren Mumcu sözlerini şöyle sürdürdü; Yolsuzlukların sadece üstü örtülüyor. Açması gerekenler üstünü örtüyorlar. Tüpraş ihalesinin 14.7’sinin satışı, belgeli değil mi? Bir gece Ofer ailesinin bireylerine gece yarısında satıldığı belgeli değil mi? Nerede bu Cumhuriyet’in savcıları, basını?Başbakanlık binasının onarımının resmi kayıtlarda bulunmadığını, bu harcamaların bütçede karşılığı olmadığını belirten Mumcu, örtülü ödenekten bu amaçla kanunsuz şekilde para çekildiğini de öne sürdü; “Türkiye Cumhuriyeti’nin savcıları bakalım ne yapacaklar? Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık binası tadilat geçirdi. Hangi parayla, hangi ödenekle, hangi ihaleyle, kimin tarafından, hangi süreçte, hangi bedelle yapıldı?” diye sorduktan sonra “Oysa örtülü ödenek Başbakan’ın şerefine emanet edilmiş bir şeydir. Kimsenin umurunda mı?” dedi.“DYP İLE BİRLEŞMEYE VARIM”Mumcu “Merkez sağda bütünleşmenin formülü bende” şeklindeki iddiasını ve bu konuda nasıl bir adım atacağını ısrarla sormamız ve kamuoyu anketlerinin sonuçlarını hatırlatmamız üzerine kendisinin benzer görüşteki bütün partilerin birleşerek toplumun geniş kesimini kucaklayan bir merkez sağ partisinin çıkmasının önemine inandığını ama tek taraflı bir isteğin sonuca gitmeye yetmeyeceğini, diğer partilerin de aynı gayreti göstermesi gerektiğini söyledi.Kısacası ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu DYP-ANAP birleşmesine sıcak baktığını açıkça ifade etti. Merkez sağ partilerin birleşerek gelecek seçimde barajı geçecek bir alternatif parti oluşturması demokrasi açısından büyük önem taşıyor.Artık Mehmet Ağar’ın bu konuda kararını vermesi ve kabul etmiyorsa nedenlerini açıklaması beklenecektir.Bekleyeceğiz!*****Nikâhsızsan dayak ye!Nimet Çubukçu, Baykal ve eşiyle uğraşmanın yanında gelen tepkiler üzerine şiddete de çözüm bulmaya uğraşıyor görünürken (dün bazı açıklamalar yapmış), daha önce de imam nikâhlıları korumuş olduğu bilinirken son olarak nikâhsız şekilde birlikte yaşayan kadınların şiddetten korunması için yapılması istenen kanun değişikliğine “aile kavramı Anayasa’da belli” diyerek destek vermemiş.Evet belli ama bu ülkede boşandığı halde aynı evde yaşayan eşler (ve çocukları) olduğu gibi nikâhsız yaşayan çok sayıda insan da var.O kadınlar ve çocukları erkekten şiddet gördüğü zaman bunun bir yaptırımı olmayacak mı? Kadına karşı şiddetin had safhada olduğu bir ülkede “Kadından Sorumlu Bakan” bunu yapar mı?Yani bu bakanın yaptıklarına İNANILIR GİBİ DEĞİL demekten başka söyleyecek şey bulamıyoruz artık!
Birkaç gün üstüste hangi gazeteyi alsanız karşınıza Nimet Çubukçu çıkıyordu. Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan, görevi belli olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir zaman kadın sorunlarını bu kadar cansiperane savunmamış, herhangi bir soruna çözüm getirilmesini sağlayamamış etkisiz bir bakan olarak Ana Muhalefet Lideri Baykal’ın eşini diline dolamasıyla gündemdeydi.Sanki görevi kadınlar ve aile değil de Başbakan’la CHP Genel Başkanı’nı birbirine düşürmekmiş gibi ortaya çıkmış, “Bamteline özellikle bastım” diyerek Baykal’la uğraşıyor, adeta imam nikahına destek veriyor, olayı “CHP’lilerin de metresi var” düzeysizliğine vardırıyor ve aklınca Erdoğan’ın gözüne giriyordu.Tabii buradaki asıl misyonu, eğer gündeme getirildiği ve Ankara’da fısıltı gazetesinde dolaştığı gibi, (inanamasanız bile) kadın cumhurbaşkanı adaylığı değilse Emine Erdoğan ile Olcay Baykal karşılaştırması yaparak Emine Hanım’dan aslında “Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili olarak” neden söz edildiğini unutturmak, konu saptırmaktı.Çocuklara ve hatta bebeklere yönelik cinsel istismarların son bir yıl içinde patlama yapması, Türkiye’nin internette çocuk pornosu izlemede diğer ülkeler arasında “1 numara”ya çıkması, SHÇEK çocuk yuvaları ve öğrenci yurtlarında cinsel istismar ve şiddet olayları, aile içi şiddet, süren töre cinayetleri, istenen kanunlar çıkarılırken bir türlü (nedense) düzeltilmeyen ve 17 milyon kadına haksızlık ve ayrımcılık olarak kalmaya devam eden Medeni Kanun Mal Rejimi veya Türk Ceza Kanunu’nda kadına karşı şiddeti teşvik eden ceza indirimleri değil konusu... Bunlara çözüm aramak değil, “aile içi şiddet” deyince onun aklına erkek ceketlerine etiket diktirmek geliyor. Sanki kadının kafasını kırıp gözünü çıkaran tipte erkekler ceketin etiketine bakıp vazgeçerlermiş gibi...O AKP adına gündem saptırmak, dikkatleri başka yöne çekmek üzere ortaya çıkıyor. Ve şimdi AKP’liler Emine Hanım’ın adı gündeme geldikçe Olcay Hanım’dan söz edeceklermiş.Nimet Hanım eğer saf değilse pek iyi biliyor olmalı ki olay Ayşe Hanım, Fatma Hanım olayı değil. Emine Hanım’ın gündeme gelmesinin nedeni “Cumhurbaşkanı eşi olursa, laik bir ülkede türban nasıl bir sorun çıkaracak” sorusudur.Bu tartışma da Emine Erdoğan’ın yerinde aynı durumda kim olsa yapılacaktı.Bence Nimet Hanım, sorunları başından aşmış bir ülkede günlerce gündemi böyle (kendi partisinden bazı kadın ve erkek milletvekillerinin bile tenkit ettiği) anlamsız bir polemikle meşgul ettiği ve dikkatini de görevi yerine bu konulara harcaması nedeniyle topluma kesin bir özür borçludur.Ama burası Türkiye... Hiç şüphesiz o yine de misyonunu başarıyla (!) tamamladığı için mutludur.***Mumcu, yolsuzluklar ve DYP-ANAP birleşmesiAnavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu daha önce verdiği söze sadık kalarak AKP Hükümeti ile ilgili yolsuzluk bilgilerini açıklamaya devam ediyor. Ama dikkati çektiği bir nokta var; medyayı ve yargıyı açıklanan yolsuzluk olaylarına duyarsız davranmakla suçluyor ve diyor ki; Yolsuzluğun büyüğü küçüğü olmaz. Yolsuzluğa herhangi bir şekilde bulaşanlar bunun hesabını vermek zorundadırlar, milletvekili ve hatta cumhurbaşkanı adayı olmaya hakları yoktur.Pazar günü biz de “Her Açıdan”a konuk ettik biliyorsunuz. Program’da ben, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Vatan Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan sorularımızla Mumcu’yu epeyce sıkıştırdık (başka bir kelime arıyorum ama en iyi anlatan bu...)Sıkıştırdık şu demek oluyor; Her Açıdan sorulara kaçamak cevaplarla yetinen bir program değil. Bir karşılaştırma yaparak anlatırsak; luna parklarda küçük eğimlerden geçen “bugi bugi”lere karşı Disneyland’da aynen uzayda imiş gibi karanlık içinde tehlikeli uçuşlar yapılan Space Mountain (uzay dağı) benzeri diyebiliriz... Bu programa katılma, yani Space Mountain’a binme kararlılığını gösteren siyasetçiler (ki bazıları gösteremiyor) sorulara “yuvarlak ve anlaşılmaz cevaplar”la yetinilmediğini; açık, net, dürüst cevaplar beklendiğini biliyorlar.Kısacası TV’lerde bugüne kadar izlediğiniz bazı sohbet veya tartışma programlarındaki gibi “kolay ve beklenen” sorulara “kolay ve duyulmuş” cevaplar programı veya “Ee, daha daha nasılsınız” şeklinde bir geyik muhabbeti değil bu... Katılanlara da bildirdiğimiz gibi “sadece toplumu düşünerek ve sadece onlara iyilik yapmak üzere” hazırlanan bir program.Buradaki konuşmalarıyla, her açıdan sorulara verdikleri cevaplarla izleyenleri inandıran katılımcılar bu iyiliğin çok yönlülüğünü kendileri sağlamış oluyorlar.Erkan Mumcu gelecek zor soruları ve istenen net cevapları bilerek katılan ve bence dürüst cevaplar veren genel başkanlardan biriydi. Onun katıldığı program da AB grubu izleyicide şimdiye kadar kendi kategorisinde en iyi izlenme oranlarından birini yakalayan program oldu.Erkan Mumcu bu programda önemli açıklamalar yaptı, bunlardan söz edeceğim. Zira Mumcu’nun “Bana yolsuzluk dosyalarını açıklayın diyorsunuz ama açıklasam da basın ve yargı duyarsız halde” sözü doğru çıktı.Pazartesi günü akşama doğru beni arayan “İnternet Haber”in sahibi Hadi Özışık, sitesiyle bu genellemenin dışında kalıyor. Özışık programda Mumcu’nun yaptığı açıklamaların çok önemli olduğunu söyleyerek bunların bir kısmını yayınladıklarını anlattı. O gün sitenin en çok okunan haberi bu olmuş ve akşam 19.00’a kadar, bir günde tam 104 bin 455 kişi okumuş, 263 yorum gelmiş.Yarın devam edeceğim.
Gazetelerde haber oldu; Diyanet TV ve radyo açılıyormuş. Konunun yasal düzenlemesi için, yani “yeni bir yasa tasarısı” için düğmeye basılmış.Haber güzel, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halka dini, Kur’an’ı doğru şekliyle, hurafelerden (Diyanet’in ayırmaya çalıştığı bazı uydurma hadislerden) arındırılmış olarak anlatması iyi bir şey.Bununla birlikte zaten çok yüksek olan Diyanet bütçesinin dışında 2007 mali bütçesinden tam 1 milyon 600 bin YTL’lik bir ödenek ayrılmış.Çok yüksek bir rakam...Hani bu bir kalem vuruşuyla trilyon trilyon ayrılan paraları görünce insanın cebine sarılası geliyor. Vatandaşın, çocuklarının, torunlarının hesabına yazılan ödemeler bunlar.Öte yanda biz medya olarak Diyanet’e sayfalarımızı, köşelerimizi, ekranlarımızı açtığımızda, onlara halkı aydınlatmak üzere sorular sorduğumuzda cevap alamıyoruz.Devamlı okurlarım hatırlayacaklardır; onlara Nur Suresi ve Ahzap Suresi ile ilgili sorular sordum. ‘Bizi aydınlatmalarını’ istedim. Cevap gelmedi.Sonra merak edilen önemli konularda sorularımızı cevaplamaları için “Her Açıdan” programına onları davet ettim. Hadisler konusunda uzman olan ve Ankara İlahiyat Fakültesinde’de öğretim üyeliği yapan Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez’in bu konuları iyi anlatacağı bildirildi, onunla konuştum, yazılarımı dikkatle izlediklerini söyledi. O günden bu yana haftalardır bekliyorum. Önce “Babası hastanede” dediler, dün ise “kendisinin hasta olduğu ve hastanede bulunduğu” söylendi. Allah acil şifalar versin tabii ama bir türlü olumlu cevap alamıyoruz.Şimdi Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun Hac’dan dönmesini bekliyorum. Çarşamba günü dönecekmiş, cevabı o zaman alacağım.Bu, özel TV’lerinde anlatacaklarının önemli bir kısmını para harcamaya gerek kalmadan anlatabilecekleri (ve gerekli zamanın verileceği) özel bir fırsattır. Daha önce bazı TV programlarına katıldıklarına göre bu konuda katı bir kuralları da olmadığını sanıyorum.Bakalım Sayın Başkan aydınlanmamıza yardımcı olacak mı? Bekliyoruz.***Pek pahalı kırmızı halı!Efendim bizde para bol ya, bol keseden harcayabiliyoruz. Boğazına kadar borç içinde, bu nedenle dış (ve hatta iç) siyasetinde bağımlı hale gelmiş bir ülkenin yönetiminde olduğunun bilincine sahip bulunmayanlar ellerini bizim cebimizden çektikleri paralar konusunda pek rahat alıştırmışlar.2007’de ülke tanıtımı için Turizm Bakanlığı 210 milyon dolar bütçe ayırmış. “Milyon dolar”lar artık kulağımıza hafif mi geliyor bilmem, ne bu ya? Ne yapıyorsunuz 210 milyon dolarla?Fotoğraflara koyduğunuz “T şeklinde kollarını açmış insanlar mı” çok pahalı, tanıtım deyince ortaya sürüverdiğiniz “semazen görüntüleri” mi, yoksa semazenlerin üzerinde döneceği ve sizin de gerine şişine “Kırmızı Halı Kampanyası” diye isim taktığınız kırmızı halılar mı? Veya turizm bürolarına astığınız sıradan posterler mi?Bugüne kadar tanıtıma harcadığınız yüzlerce milyon dolarla ne yaptınız ki bu yıl ne yapacaksınız?Bakan Atilla Koç uyumadığı zamanlarda herhalde hazırlanan proje (!) yi gözden geçirmiştir. Çıkıp bunu halka madde madde anlatmak vazifesidir.Geçmişte iş kolay olsun diye bir reklâm şirketi bulup paraları onlara aktardılar ve bu paralarla ne yapıldığı hiç anlaşılamadı. Hepsinin havaya gittiğini ise birçok turizmciden dinledik. Ben diyorum ki 2 milyon dolar bile iyi niyetle ve dikkatle harcanırsa yeterlidir. Her ülkenin önemli gazete ve dergilerinin yazarlarını davet ederek onları ağırlamak, turistik bölgelerimizi tanıtmak ve yazmalarını sağlamak bile önemli fark yaratır.Sinemalarında gösterilecek reklam filmleri bile... Yemeklerimizi tanıtacağımız kampanyalar bile...Ben 2 milyon dolara en iyi şekilde tanıtılacağını iddia ediyorum. Uygulamasına talibim. Bu nedenle... 210 milyon doları nereye harcaklarını bilmek istiyoruz!
27 Mayıs ihtilali ve üç siyasetçinin idamı Türkiye’nin geçmişinde sonsuza kadar yüz karası olarak kalacak olaylardan biridir.Ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiş ve halk desteği devam eden bir partiyi, muhalefetin açtığı yoldan ilerleyip darbe yaparak indiren ve parti üyelerini zindana atan bir ordu... Daha sonra Cemal Gürsel’in bile “Profesörlerin sözüne uyduk, başımıza dert açtık” dediği ciddi bir yanılgı.Derme çatma bir özel mahkemede göstermelik duruşmalarla ve eften püften sebeplerle Başbakan ve iki Bakanın idamı...Suçlanan ve Yassıada’ya götürülen siyasetçilere daha yolda başlayan “hayvan” muamelesi... Hakaretler, saldırılar... Düşünün, teknelerin ambara inen merdivenleri kaldırılıyor ve milletvekilleri kıçlarına yedikleri asker tekmeleriyle aşağıya çuval gibi birbirlerinin üzerine düşerek iniyorlar. Kafalar gözler yarılıyor, kollar bacaklar kırılıyor. Adada odalara dinleme cihazı yerleştirilerek özel konuşmalar sorgulanıyor.Hepsine ama özellikle Adnan Menderes’e en aşağılayıcı davranışlar, en büyük hakaretler reva görülüyor.Birkaç örnek; Eşi Berrin Menderes yanında çocuklarıyla Yassıada’ya eşini ziyarete gidiyor. Adnan Menderes onlarla birlikte beti benzi solmuş, avurtları göçmüş vaziyette ayakta dikiliyor. Odadaki subay “Oturun” deyince herkes oturuyor, Menderes de bir sandalyenin köşesine ilişiyor. Subay hemen anında bağırıyor: “Sana demedim, sen kalk, oturmayacaksın.” Ve Menderes başını öne eğerek ayağa kalkıyor.Eşinin, çocuklarının önünde bir erkeğe yapılacak daha büyük bir hakaret olabilir mi?Menderes idamından birkaç gün önce intihar ediyor. Kendine gelip biraz toparlanınca “bir sigara” istiyor. Vermiyorlar. Onu tek bir sigara için yalvartıyor, yine vermiyorlar. Oysa idama mahkûm edildiği, zaten öleceği ve sigara tiryakisi olduğu biliniyor.Yine idamdan hemen önce (ki idamı da henüz iyileşmeden yapılmış) prostat muayenesi yapacağız diye muayeneye sokuyorlar. Artık nasıl muayene ise “Utanıyorum, yapmayın” diyor (yapılanlar daha sonra ihtilalci subaylar tarafından doğrulanmıştır.)HERKESİN “İKİ GÖMLEĞİ” OLMAZBir ülkeye başbakanlık yapmış, seçimle yönetime gelmiş bir insana hakaretin, alayın, aşağılamanın her türlüsü reva görülmüş.Şimdi bir meslektaşımız onun tepkilerini Celâl Bayar’ın ve hatta Saddam’ınkilerle karşılaştırıyor. Onların “burnundan kıl aldırmayan bir tutum içinde olduğunu”, Menderes’in ise böyle davranamadığını söylüyor.Bırakın Menderes’in çocukluğundan, yetiştirilmesinden dolayı çok daha farklı yapıda; nazik, kırılgan biri olmasını ve herkesin olaylar karşısında aynı tepkiyi vermeyeceğini, Celâl Bayar Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir “komita”cıydı, bu tür olaylara daha hazırlıklıydı.Devlet yönetiminde bulunan herkesin bu tür bir darbede ve yapılan haksız muameleler karşısında çelik gibi sinirlere sahip olması beklenemez. Yani her siyasetçi “Benim iki gömleğim var, biri idamlık diğeri bayramlık” demek zorunda değildir.Ayrıca Saddam gibi binlerce insanın ve kendi damatlarının katili bir azılı diktatörle Adnan Menderes’in tepkilerini karşılaştırmak da olacak iş değildir.Demokratik seçimle gelmiş bir iktidar hata yapmışsa onu cezalandırmak yine halka ait bir görevdir. 27 Mayıs gibi bir ihtilal ve başbakanlıktan sınırsız hakaretlere giden bir ani değişimde şoka uğramak ise normaldir.Bunları neden yazdım? Çünkü benim babam o dönemde milletvekili olmamasına rağmen (bir önceki dönem DP milletvekilliği yaptığı için) 6 ay Yassıada’da kalmış, olayları yakından görmüş bir siyasetçiydi.Daha sonraki yıllarda ondan detayları dinlediğim için “Menderes’in ezik davrandığı”nın düşünülmesinin büyük bir haksızlık olduğuna inanıyorum.Tarihi doğru yorumlamak önemlidir. Pişmanlıkla yapılan anıt mezarları unutmayalım!
Televizyon programlarında siyaset/din ilişkisi konuşulurken söz dönüp dolaşıp tarikatlara, cemaatlere gelir. İşin ilginç tarafı devlet ile, siyaset ile din/inanç konularının ayrı tutulmasına inanan, laik insanlar da sık sık “tarikatların, cemaatlerin İslâm’da hep varolduğunu, cemaatleşmenin insanlar için bir ihtiyaç olduğunu” söylerler.Tekkelerin Hz. Muhammed’in ölümünden yüzlerce yıl sonra ortaya çıktığını ve o arada da Müslümanlığın pekalâ devam ettiğini, İslâm dininde Allah’la kul arasında aracı olmadığını; “Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyaların ardına düşmeyin” dendiğini söyleseniz de onlar kendi bildiklerini okumaya devam ederler.Bugün Türkiye’de yüzlerce tarikat ve cemaat var (Meclis’te bile milletvekillerinin çoğunun bir tarikata veya cemaate üye olduğu haberleri çıkıyor). Kendini peygamber veya mehdi ilan edenleri, el etek öptürenleri görüyoruz.Bu cemaat veya tarikatların bazılarının “devlet içinde devlet” oluşturacak, Türkiye’nin iç ve dış siyasetine yön verecek kadar güçlendiğini de görüyoruz. Hele bir iki tanesi var ki neredeyse “alternatif bir iktidar” kadar güçlenmiş bulunuyorlar.Geçenlerde gazetelerden birinde “Bakalım tarikatlar seçimde hangi partiyi destekleyecekler” şeklinde bir haber vardı. Belli şartlar altında belli partilerin destekleneceği söyleniyor ve en güçlü cemaat haline gelen bir cemaatten söz ediliyordu.Şimdi düşünelim; Türkiye’yi bir uçtan öbür uca kaplayan ve bazıları da sınırsız maddi güce ve desteğe sahip sayısız tarikat ve cemaat.Bunlar aslında dini, inancı öne sürüp, insanları inandırarak gelişmişler. İçte ve dışta desteği böyle sağlamışlar.Ama sonra ortaya çıkıyor, siyasete el atıyor ve güçlerini partileri iktidara getirmek için kullanıyorlar.Nedir bu?Takiyye midir, din istismarcılığı mıdır yoksa dindarlık mıdır?Hiçbir özel tarikatın, cemaatin ismini vermiyorum, belli bir yeri işaret etmiyorum, sadece merak ediyorum.Açıklayabilen var mı?***Erkan Mumcu cevaplayacak!31 Aralık hem Bayram’ın ilk günü, hem de 2006’nın son günü olduğu için geçen Pazar Her Açıdan’ı yapmadık.Son iki hafta DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel konuğum olmuş, sorularımı cevaplamışlardı. Her ikisi de daha sonra “onlara hiç nefes aldırtmadığım” konusunda benzer şeyler söylemişler. Duydum ve memnun oldum, teşekkürler... Hem programıma katıldıkları, hem de teveccühleri için...2007’nin ilk Pazar’ında ise ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’ya merak ettiklerimizi soracağım. Bakalım “Her grup toplantısında bir yolsuzluk dosyası açıklayacağını”, “Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı olduğunu ama Ertuğrul Yalçınbayır olursa destekleyeceğini” söyleyen, “DYP ve ANAP birleşebilir” diyen Mumcu da sorularımızı beğenecek (!) mi?Programın bu bölümünün diğer konukları Vatan gazetesi yazarı Mehmet Tezkan ile Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı olacak.İkinci bölümde ise Sev Kardeşim dizisinde canlandırdığı kadın kaymakam rolüyle büyük ilgi toplayan ünlü tiyatro sanatçısı Oya Başar ile Türk pop müziğinin sevilen sesi Yaşar olacak.Unutmayın, bekliyorum. (7 Ocak Pazar, STAR’da öğlen 12’de)
Bayram tatili içinde “trafikte yaralanan ve hayatını yitirenler”in kalabalık listesinde (46 ölü, 264 yaralı) bu kez bir eski bakan; Mustafa Taşar ile CHP Konya Milletvekili Nezir Büyükcengiz de var.Biri Afyon’da “ölüm virajı” diye bilinen yerde kaygan yolda takla atan arabasında, diğeri Konya’da tamiratı uzun zamandır süren, mıcırlı bir yolda takla atan arabada yaşamını yitirdi.Allah ikisine de rahmet eylesin ve ailelerine sabır versin.Rahmetli Büyükcengiz’i tanımıyorum ama Mustafa Taşar tanıdığım ve sohbet ettiğim, kendi koyduğu lâkabına hiç de uymayan, nazik, sempatik bir siyasetçiydi ve henüz önünde uzun yıllar vardı.Şimdi, biz kadere, alın yazısına da inanan insanlarız ama elinizi vicdanınıza ve beyninize koyarak söyleyin lütfen; trafik içinde (kaza demeyeceğim zira çoğu cinayetten farksız) ölen insanlarımızın sonuna sadece “kader” demek mümkün müdür?Mustafa Taşar’ın eşi ve kızının da yaralandığı (kızı ağır yaralıymış), Nezir Büyükcengiz’in yanında bir CHP’li görevlinin de öldüğü kazaları yalnızca kaderle bağlantılandırabilen var mıdır?.. (Bizde herşey olabiliyor, varsa da şaşırmam.)Taşar’ın hayatını kaybettiği yolda daha önce çok sayıda kazanın olduğu, çok sayıda insanın öldüğü virajın isminden belli: Ölüm virajı...Büyükcengiz ile Alp’in öldüğü yol için ise daha önce merhum Konya Milletvekili’nin bizzat kendisi tarafından ilgili belediye başkanı, ilçe kaymakamına “tamiratın uzatılmaması yönünde” uyarılar yapılmış.UTANÇ!Bu durumda o ölüm virajının “ölüm virajı olmaktan çıkarılması için” bugüne kadar önlem alınması, yolun düzeltilmesi gerekmez miydi?Konya’daki mıcırlı yolun “mıcırlı olmaktan çıkarılması için” gece gündüz çalışılarak tamiratın birkaç günde ve elbette Bayram’dan önce bitirilmesi gerekmez miydi?Kesinlikle gerekirdi. Ve eğer Türkiye yerine gerçekten medeni bir ülkede yaşıyor olsaydık, böyle sonuçlara sebep olduğunda her iki yolun da sorumluları derhal adalete teslim edilir, bu ihmallerinin cezasını en ağır hapis cezalarıyla öderlerdi.Belediyesi de, Kaymakamlığı da, Trafik Müdürlüğü de...Bizde ise “kaybedilen yaşamların” önemi olmadığı ve “adalet” de Türk tarifine göre bir adalet olduğu için onlar cezasız kalır... Ölen gittiğiyle kalır ve ateş yalnız düştüğü aileyi yakar...Ben vatandaş olarak, 21. yüzyıl Türkiye’sinin bir vatandaşı olarak bu durumdan büyük utanç duyuyorum. Hem de çok büyük!Acaba Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koltuklarını işgal edenler, yakından tanıdıkları iki siyasetçinin bu şekilde ölümünden, en ciddi sorunlara çare bulamamış ama hâlâ popülizm, oy veya mevki peşinde zaman kaybediyor olmalarından hiç utanç duymuyor ve Allah korusun aynı tehlikenin herkes ve kendileri için de varolabileceğini görmüyorlar mı?Nasıl merak ediyorum bilseniz!(Merhum Mustafa Taşar, Nezir Büyükcengiz ve Ali Alp’in ailelerine başsağlığı diliyorum.)*****ABD’de Ermeni tasarısı için kampanyaAmerikan Ermeni Ulusal Komitesi, ABD’deki Ermenilere ve Kongre üyelerine mektup yazarak Kongre’ye sunulacak yeni Ermeni tasarısının desteklenmesi için çağrıda bulunmuş.Tasarı kısa süre içinde Kongre’ye sunulacakmış ve Ermeni Komitesi de “10 yıldır ilk kez şanslarının bu kadar yüksek olduğuna” dikkati çekmiş.TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da Pazartesi günkü VATAN’da “ABD Temsilciler Meclisi’nin büyük olasılıkla Nisan ayına kadar soykırım iddiasını kabul edeceğini, ABD’nin kabul etmesinin de diğer ülkeler üzerinde büyük etki yaratacağını” söylemişti.Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa’daki durumu da gördükten sonra artık kaybedecek zamanı kalmadı. Derhal harekete geçip “uluslararası bir komisyonda 1915 olaylarının tartışılmasını” resmen talep etmesi, bunu ve bu konuda hiçbir mahkeme kararı olmadan Türkiye’nin parlamentolarda “soykırımcı” ilân edilmesinin haksızlığını kabul ettirmesi gerekiyor.ABD Kongresi’nden de geçtikten sonra yine kendi içimizde ağlaşmayalım.
Prof. Ünsal Oskay’ın VATAN’daki röportajlarında yaptığı “aşk ve evlilik”le ilgili müthiş açıklamalarını anlamaya çalışıyoruz biliyorsunuz. Dün bıraktığım yerden devam ediyorum.İnsan iyi niyetliyse, bencilliği bir yana bırakabiliyor, aşkı, sevgiyi yaşatabiliyorsa tavuk kümesi bile ona şato gibi görünebilir.İsterse hayatını paylaştığı kişiyle “değişiklik” yaşayabilir; Bursa yerine Marmaris’e, Antalya’ya birlikte gidebilir.Hayata “sıkılmak” niyetiyle bakarsanız sıkılırsınız. “Monoton bulmak” niyetiyle bakarsanız cenneti bile monoton bulabilirsiniz.Kadınlar ise Sayın Oskay, genellikle “Aşk için, sevgi, şefkat, hayatı paylaşmak için” evlenirler... Sevgi dolu bir yuva kurup aile sahibi olmak için...Sizin söylediklerinizden ise “Sonunda ekilmek için” anlamı çıkıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar beyefendiler bir gün hayatı monoton bulup kadını ekiverecek, evliliğin bir noktasında (ve tabii artık kadının erkekle aynı şartlara sahip olmadığı bir noktada) yapayalnız bırakılıverecekler.Mesele “sıkılmak” ve “değişiklik” ise bu yalnızca erkeklere özgü bir hak veya hal değildir elbette... Kadınlar da özensiz, şefkatsiz “nasılsa evliyim” diye aşkı, sevgiyi bir yana bırakan, ilişkiyi canlı tutmak için en ufak bir gayret göstermeyen eşlerinden veya her gün aynı işleri yapmak, aynı ortamı yaşamaktan sıkılabilirler.Ama Prof. Oskay’a göre onların sıkıldıkları için çekip gitmeye “henüz” hakları yok. Para ve güç kimdeyse sıkılmak da onun hakkı... Eh bu durumda ekonomik özgürlüğe veya güce sahip kadınların da terk edip durması gerekirdi ama tablo böyle değil. Neden acaba? Onlar verdikleri söze, eşlerine, ailelerine daha mı sadıklar?Yoksa aşkın, sevginin ne demek olduğunu daha iyi bildikleri için mi gözlerini genç, özgür, dolayısıyla daha cazip erkeklere çevirmiyorlar?Röportaj devam ettiğine göre keşke Profesör bu sorulara cevap verse diyorum.Dünkü konuşmalarında da çok enteresan şeyler vardı. Örneğin “erkeğin en büyük zaferi evinde güzel, etrafın da dikkatini çekecek kadar güzel ve belli bir oranda da akıllı bir kadını elde etmesi ve elinde tutması” imiş.Yani fazla güzellik tamam ama fazla akıllı olmayacak. Fazla aptal da olmayacak... Ismarlayacaksın “fazla güzel, orta akıllı”... Zaten Mine Şenocaklı da bu sözü manşet yapmış: “Akıllı kadının pek tadı tuzu olmaz ama aptal kadın da bir felâkettir.” Vallahi bu söze Baykal’ın Erdoğan’a söylediği “Sevsinler seni”den daha iyi bir karşılık bulamıyorum. Sanıyorum bir kadın için de kadınları ve evliliği bu şekilde yorumlayan erkeklerle beraber olmak bir felâkettir.AKILLI MI OLALIM, AKILSIZ MI?Zira... Bunları söyledikten ve kadının orta akıllı olmasının faydalarını “erkeğin avcılığını sürdürmesine” bağladıktan hemen sonra dönüp erkekleri “Sultan Vahdettin veya Damat Ferit Paşa gibi zalim ve gaddar” yapıyor. Ve yine hemen arkasından “Kadının çok akıllı olması lâzım” diyor.Hangisi hocam, hangisi olalım? Çok mu, orta mı, az mı, karar verin artık.Sonra erkekler toplum içinde mevkilerine göre “daha çok” veya “daha az erkek” oluyorlarmış. O zaman bu herhalde kadınlar için de geçerli (!) olmalı. Toplum içinde daha güçlü konumdaki kadın “daha kadın” veya tam tersi. Sayın Oskay cinsiyetle, bunun gücüyle maddi gücün ne ilgisi var, bu nasıl bir genellemedir?Hele sonunda “erkeklerin ünlü kadınlarla veya arkadaş eşleriyle yatması” konusunda (ben “yatmak” yerine kullanılan kelimeyi alamayacağım) söyledikleriyle tam zirve yapıyor.Bence... Prof. Ünsal Oskay’ın anlattıkları, zaten günlük yaşamda, medyada bugüne kadar duyduklarıyla aşka ve evliliğe olan güvenini kaybetmiş gençlerin moralini daha da çok bozacak nitelikte.Ama öyle olmamalı. Ben hâlâ yaşam boyu güvenilebilecek, evini “tavuk kümesi gibi” görmeyen erkeklerin olduğuna, “aşk”ın ise ekonomik gücünüz varsa sıkıldığınız anda bitecek bir duygu olmadığına inanıyorum. Aşk emek ister, bir çiçek gibi özen ve ilgi ister.Moralimizi bozmayalım!