Gerçekten de doğruyla yanlış, suçluyla suçsuz, adaletle adaletsizlik bu kadar omuz omuza olunca, kısacası sapla saman birbirine karışınca hiçbir olayın içinden de çıkılamıyor.Siyaseti ve memleketi o kadar arap saçına döndürdüler, iş yerine, icraat yerine ağız kavgalarıyla, gereksiz polemiklerle o kadar zaman kaybettiler ki artık hiç kimse hangi olayın nereden kaynaklandığı hakkında bir fikir ileri süremiyor.Sürmeye çalışanlar da karanlıkta rastgele atış yapıyorlar. Örneğin; “Hrant Dink’i kim ve hangi nedenle öldürmüş olabilir” sorusuna akla gelen ilk cevap “Türkiye’de istikrarı bozmak, ülkeyi karıştırmak isteyenler...” Tamam ama içte ve dışta o kadar çok ki Türkiye’de istikrarı bozmak isteyenler, hangisi?Kimin en çok işine gelir, kimdir bunlar? Birileri “Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı, AKP’nin iktidar olmasını istemeyenler” bile dedi... Yani her siyasi olay, her siyasi grup veya kişinin bu tür bir vahşi cinayetle ilişkisi olabileceği düşündürülüyor insanlara...Irak’la da ilgili olabilir, Lübnan’la da, Ermeni diasporası da olabilir, AB’ye girmek istemeyenler de... ABD’nin de parmağı olabilir, AB’nin de... PKK’nın da işi olabilir, El Kaide’nin de, bir başka köktendinci örgütün de... Veya, veya dönüp dolaşıp hep o noktaya gelindiği gibi “derin devletin” de... Bu gidişle sonunda topluca keçileri kaçıracağız.Dün karşılaştığım bir okuyucu yana yakıla “Nasıl olur da bugüne kadar gazetecileri öldürenlerin katilleri hep ‘faili meçhul’ kalır, gerçekten anlamıyoruz. Bu kadar güvensiz, insanların kim vurduya gittiği bir ülkede nasıl yaşayacağız, nasıl çocuk yetiştireceğiz” diye soruyordu. Onu rahatlatacak bir cevap veremedim, ancak ona hak vermekle yetindim çünkü aynı soruyu hepimiz soruyoruz.KİM KAÇMAK İSTER?Biz ayrıca her fırsatta yazılarımızla da soruyor ve siyasetçileri “iktidar kavgasını bırakıp ülkeyi huzura, güvene kavuşturmaya çalışmaları için” sık sık uyarıyoruz. Ne oluyor uyarınca? Onlar daha da kıyasıya kavgaların içine düşüyor, kadın bakanları bile ortaya sürüp kavga kızıştırıyor, yön saptırıyorlar.Millet de tenis maçı izler veya magazin basınında şarkıcı polemiği seyreder gibi bir iktidar partisi liderini dinliyor, bir muhalefet partisi liderini...Ne kadermiş ama... Bir sorsunlar, bir anket yapsınlar bakalım; imkânı olsa bu memleketten kaçmak isteyen kaç kişi var!Dün yine gazetelerde “Bir anaokulu öğretmeninin cinayetiyle suçlanan ve 27 yıla mahkûm edilen birinin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı” haberi vardı. Önceki gün ise 20 yaşındaki karısını “alışveriş yaptığı için” öldüren kocaya ağır tahrik ve iyi hal indirimi yapıldığı...Bu kararlara bakıp da Türkiye’de adalete güvenin sarsılmaması veya memleketin suçlular cenneti olmaması mümkün mü?Birçok ilde gerçekleştirilen ihale yolsuzluğu operasyonunda aralarında 10 müteahhitin bulunduğu 24 kişi yakalanmış. Yolsuzluk tam 100 trilyon lira... Dile kolay. Acaba bu yakalananlardan kaçı cezasını çekecek?Veya hiç çeken olacak mı?Bu fakir milletin cebinden giden 100 trilyonu kim yerine koyacak?Türkiye’yi yönetenler doğruyu söylemedikçe, özürü öğrenmedikçe, dürüst çalışmadıkça ve görevlerini yapmadıkça asla huzur bulamayacağız!
Hrant Dink’in, gazetesinin önünde vurularak öldürüldüğü haberini bir televizyon kanalının beni aramasıyla sokakta aldım. Buz gibi soğuk havada tepemden aşağı kaynar su dökülmüş gibi bir şokla neler konuştuğumu, ne söylediğimi bile tam olarak hatırlamıyorum.Ama kesik ve şaşkın cümlelerim arasında ‘Bunun lanetlenecek bir eylem olduğu, Hrant Dink’e sıkılan kurşunların insanlığa, basın özgürlüğü ve her türlü özgür düşünceye, Türk toplumuna, Türkiye’ye sıkılmış kurşunlar olduğu, devletin tüm gücüyle katilleri yakalayıp en ağır cezaya çarptırmasının şart olduğu’ vardı. Ve bence Başbakan Erdoğan’ın da aynı duygularla söylediği “Bu kurşunlar Türkiye’ye sıkılmıştır” sözü bu vahşi cinayet için söylenecek en net özettir.Hepimiz, toplum olarak büyük bir şok içindeyiz. Ama özellikle biz basın mensuplarının şoku tarif edilir gibi değil; adeta tüm duyularınız dumura uğramış, beyniniz durmuş gibi hissediyorsunuz. Bu ruh hali içinde oturup yazı yazmanın ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz. Ancak gazeteciler bilir; dehşetin boyutu ne olursa olsun onu anlatma, yorumlama görevi geciktirilemez.Yine bir TV kanalının Hrant Dink’in ölüm haberinden kısa bir süre sonra bana sorduğu sorular arasında “Yükselen aşırı milliyetçiliğin bu cinayetle bir bağlantısı olup olmayacağı” vardı. Bu sorunun cevabı “Artık 21. yüzyıl Türkiye’sinde ‘içinde terör bağlantısı veya bu ülkeye düşmanlık’ olmadığı takdirde hiçbir ideolojinin böyle bir cinayet işleyeceğine inanılamayacağı” idi. Eğer bu suikasti, onun “görüşlerine veya kimliğine düşmanlıkla” yapmışlarsa ve yapanlar Türk ise ancak ya kör cahil veya katıksız hasta olabilirler.Hiçbir milliyetçilik anlayışı, sağlıklı bir “insan”ın böyle canice bir cinayeti işlemesine neden olamaz.NASIL KORUMAZSINIZ?Dink en ciddi sorunu “Türklüğü aşağılamak” iddiasıyla ‘301. madde’den yargılanmasıyla yaşamış, daha dün 19 Ocak’taki yazısında bu nedenle “öfke ve tehdit dolu mektuplar aldığını, özellikle Bursa’dan postalanan birini kaygı verici bulduğunu ve mektubu Şişli Savcılığı’na verdiğini ama sonuç alamadığını” bir kez daha yazmış... Bu dava ve tehditler nedeniyle psikolojik işkence, tedirginlik ve ürkeklik yaşadığını da... Kendini sürekli sağına, soluna, arkasına önüne bakan bir güvercine benzeterek ve yazısına da “güvercin gibi” ara başlığını koyarak.Onun bu duygularından daha üzücü olan şey “ciddi tehditler aldığını” bildiren bir gazetecinin, üstelik bu kadar kritik bir zamanda bir Ermeni gazetecinin derhal korunmaya alınmamasıdır. Özellikle de bu ülkeye zarar vermek, anarşi yaratmak, Türkiye’yi zor duruma düşürmek isteyenlerin daha önce de gazetecileri hedef aldığı bilindiği, ülke bu acı deneyimi birkaç kez yaşadığı halde.Dün Agos Gazetesi’nin önünde toplananlar arasında “Katil devlet hesap verecek” sloganları atanlar vardı. Devletin önlemeye çalışmadığı olay dönüp bumerang gibi önce devletin kafasına çarpıyor.Oysa bazı Avrupa ülkelerinin parlamentolarında kabul edilen, diğerlerine Ermeni diasporası tarafından baskı yapılan “Ermeni soykırım iddiası” çok yakında ABD Kongresi’ne gelecek. Büyük ihtimalle önümüzdeki hafta ABD Dış İlişkiler Komisyonu’nda görüşülecek. Olayın zamanlaması çok dikkat çekici.Türkiye’nin zaten iç ve dış siyasette ve AB sürecinde ve ABD ile ciddi zorluklar yaşadığı böyle bir dönemde Hrant Dink’in öldürülmesi birçok dış çevrenin isteyeceği etkiler yaratacaktır. Bu nedenle cinayetin içerden mi, dışardan mı organize edildiği ortaya çıkarılmadan görüş ileri sürmek de yanlış olacaktır.Açık ve net olan şey şu ki değerli bir gazeteci kaybedilir ve diğerlerine de gözdağı verilirken; Türkiye’ye “barbar, hoşgörüsüz, soykırımcı” benzeri birçok olumsuz etiketin yapıştırılmasına ve imajının bir kez daha bozulmasına ortam sağlanmıştır. Devletin en kısa zamanda suçluları yakalayıp en ağır cezaya çarptırması ve aylardır “sağlayın” diye çırpındığımız can güvenliğini sağlaması öncelikli görevidir.Ağız kavgaları ve “cumhurbaşkanlığı” polemikleriyle nereye geldiğimizi görüyorlar işte!
Dün gazetelerde Deniz Seki’nin program yapacağı gece kulübünden 2 şişe şampanya, plazma TV, beyaz orkide gibi çoğumuza şaşırtıcı gelen istekleri yer aldı. Oysa aslına bakarsanız pek şaşırtıcı bir şey yok bunda, birçok sanatçının bu tür istekleri oluyor, bizimkiler Madonna gibi dünyaca ünlü sanatçıları ne yapıyorsa aynını yapmak istiyorlar.Bence onlarınki Bakan Nimet Çubukçu’nun “Karşımda konuyu iyi bilen konuşmacı istemem” talebinden (veya baskısından) çok daha masum bir istektir. Geçen yazımda onun Ahmet Hakan’ın programındaki konuşmalarından söz etmiştim, bugün AKP Milletvekili Sabri Varan’ın eşini aldatarak boşanma hikayesi ve devam eden “aile içi şiddet” haberlerinden sonra “aile” konusundaki söylediklerine değineceğim. Önce CHP’nin nikahsız olarak birlikte yaşayan çiftlerin de “Aile İçi Şiddet Yasası” kapsamına alınması teklifine “aile tanımı belli” diyerek karşı çıkmasını, böylece aynı çatı altında nikahsız yaşayan kadınların şiddet karşısında korumasız kalmasına destek oluşunu ele alalım.Kendisinin de bildiği gibi imam nikahlı veya nikahsız birlikteliklerin sayısı hiç de az değil, bunların milletvekilleri arasında bile az olmadığı sürekli yazılıyor, çiziliyor. Bu durumda, bir Kadın Bakanı’nın “nikahsız ise ne hali varsa görsün” demesi mümkün müdür? Bakan Nimet Çubukçu olunca mümkünmüş demek ki...Şimdi artık kocasından veya beraber yaşadığı erkekten şiddet gören -ki bu şiddet bazen 60 yerinden bıçaklamaya kadar varıyor- kadınların, kurtulabilmek için evlilik cüzdanı ile başvurması gerekecek (hukukçular evlilerde bile bunun büyük bir zaman kaybına neden olduğunu söylüyor). Evlilik cüzdanı olmayan yüz binlerce kadın ise korunma kapsamı dışında kalacak.YİNE KATİLE İNDİRİM!Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin 20 yaşındaki eşini (pırıl pırıl bir genç kadın olduğu fotoğrafından görülüyor) 35 kez bıçaklayan kocanın cezasına “Kocasını kızdırmasa bu kadar vahşice öldürülmezdi” şeklinde dehşet verici bir gerekçeyle “haksız tahrik ve iyi hal indirim”yle müebbet hapisten 20 yıla indirdiği haberi dün gazetelerdeydi.“Çarşıdan kıyafet aldığı için” 35 yerinden bıçaklanan EVLİ kadının hayatının karşılığında bunu yapabilen bir mahkeme EVLİ OLMAYAN kadın için ne yapar? Yasada hiç geçmediği için “Haydi beyim serbestsin, kadın da alışveriş yapmasaydı” der herhalde...Ve Bakan Çubukçu da bunu doğal bulur. Bugün Nimet Hanım’a “Samimiyseniz bu haksızlığı giderin. 17 milyon kadın sırf sokağa atılma korkusuyla eşinden göreceği/gördüğü şiddete ses çıkaracak durumda değil” dediğimiz Medeni Kanun Mal Rejimi, AB ülkelerinin çoğunda artık evli olmadığı halde uzun yıllar birlikte yaşayan çiftlere de uygulanıyor. Edinilen mallar ayrılık anında paylaşılıyor. Bizde ise milletvekillerinin “Mal vereyim de beni terk mi etsin” korkusuyla, bencilliğiyle 17 milyon evli kadına uygulanmıyor.Şimdi şiddet gören kadını “evli değil” diye ortada bırakan bir anlayıştan “Mal Rejimi” hakkı isteyebilir misiniz?Peki kadını insan olarak görüp “insan hakkı”nı bile vermeyen bir ülke AB’ye girebilir mi?Girme hakkı var mı?DURUM ESKİSİNDEN KÖTÜ!Nimet Çubukçu’nun itirazı ile “Aile İçi Şiddet Yasası”nda gelinen durum yasanın eski halinden de beter oldu. Zira 17 Ocak 1998 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kanun “evli olmayı” şart koşmuyor sadece “kusurlu eş” diyordu ve bu da “medeni nikahlı” demek değildi ve evli olmayan kadınlar yasa kapsamında görülebiliyordu.İki yıl kadar önce de Üsküdar Aile Mahkemesi “Bu kanunun uygulanması için evlilik şart değil” sonucuna varmıştı.Şimdi ise Nimet Çubukçu’nun bir yandan koruduğu “AKP’li milletvekillerinin imam nikahlı eşleri” dayak karşısında tümüyle ortada kalmış durumda.Karısına bile boşanmak için inanılmaz bir yalan söyleyen ve boşanır boşanmaz evlenen milletvekili Sabri Varan gibi erkekler varken kadınların ortada bırakılması ne demek Nimet Hanım bir düşünsün.Alaylı gülücükler atacak durumda hiç değil yani!
Salı akşamı Ahmet Hakan’ın programına çıktı Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu. Düşünebiliyor musunuz, memlekette bu kadar kadın, çocuk, genç ve aileyi ilgilendiren konu varken ve hepimiz seferber olmuşken Nimet Hanım’ı programa çıkarabilmek büyük başarıydı Hakan için...Çünkü efendim kendileri bir programa çıkmak için karşılarında “sadece istedikleri kişilerin” bulunmasını şart koşuyorlar. Örneğin ben de davet edilmişsem çıkmıyor veya kadın haklarını 20-30 yıldır takip eden ünlü kadın örgütü temsilcileri, Hülya Gülbahar, Sema Kendirci, Canan Arın gibi hukukçu kadınlar varsa çıkmıyor.Neden acaba? Kişisel bir garezi mi var bize? Evet... Bakan koltuğuna oturur oturmaz ilk icraatı kadın kuruluşlarını mahkemeye vermek olan Çubukçu onlarla kavgalı... Kadın hakkı savunucularından (sonradan barıştıysa bile) hoşlanmıyor. Konuyu iyi bildikleri ve yapılmayan çalışmaları, yanlış yapılanları veya yanlış yansıtılan olayları iyi anladıkları için hoşlanmıyor. Tabii karşısında benim bulunmamı da aynı nedenle istemiyor. Daha önce programıma davet ettiğimde de bu nedenlerle katılmaktan vazgeçmiş, kadın ve aile haklarını en çok savunan bir kadın gazetecinin programında konuşmamıştı.Onun için Ahmet Hakan gördüğümüz kadarıyla karşısına onun “rahatsız olmayacağı” isimleri çıkararak razı etmiş Bakan’ı... Prof. Necla Arat’ı nasıl kabul etti, ona bile şaşırdım. Durum böyle değilse ve hanımefendinin bu yönde bir talebi olmadıysa duymak isterim doğrusu...YEMİN ETMEDİNİZ Mİ?O zaman “Ben yanılmışım, özür dilerim” der ve kabul ederim ama hiiç sanmıyorum.Salı akşamı konuşmalarını gayet güzel evirip çevirerek, kıvırarak sözü devamlı türbana, CHP’ye, imam nikâhı vs. ye getirdiğinde tam doğru tepkiler verilmeyince de alaycı alaycı gülerek esti üfürdü Kadın ve Aile Bakanı...Bir ara benden de söz etmiş ve “Ruhat Mengi’nin dediği gibi değil” demiş, ben o kısmını kaçırdım. Karşısında olsaydım bunu da söyleyemezdi, biliyor. Zira Ruhat Mengi doğru olmayan bir şeyi yazmaz.Önce şunu tekrar söyleyeyim; Bakan Emine Hanım-Olcay Hanım konusunda tümüyle yanıltıyor. Konuşmasında yine “Başörtüsü takan kadınların bireysel özgürlüğünden”, “Kadın üzerinden siyaset yapıldığından” dem vurarak cumhurbaşkanlığı konusunda bunu gündeme getirenlerin insan haklarına saygılı olmadığını vurguladı. Oysa burada konu “kadın üzerinden siyaset” değil “din üzerinden siyaset” yapılması ve laiklik ilkesinin buna izin vermemesidir. Devlet alanı dışında kendisinin de bildiği gibi bu ülkede herkes dininde, inancında özgürdür. Ama parti olarak istismardan vazgeçmeye niyetleri yok.Konuyu sürekli başörtüsüne getirdiğinde sormak lâzımdı:“Hanımefendi siz bu Meclis’e Anayasa üzerine, laiklik ilkesi üzerine yemin ederek girmediniz mi, neden konuşmanızın dörtte üçü dinle ilgili? Kabul etmiyorsanız sizi yaldızlı davetiye ile mi çağırdılar, yönetime gelmeseydiniz... Ayrıca Meclis çoğunluğuna sahip olduğunuza göre neden parti olarak gerekeni yapmıyor ve sadece konuşup duruyorsunuz? Milleti aptal mı zannediyorsunuz?” Erdoğan ve Arınç’ın eşlerinden söz edilmesiyle Baykal’ın eşinden söz etmesi arasında bir bağlantı olmamasına rağmen Başbakan’a yaranma isteği baskın çıkıyor, olay bu...Ama doğru olan bir şey var ki o da yönetimde “türbandan çok anlayış”ın önemli olduğu. “Kafaların içindeki türban dediğimiz”de bu zaten.Aile içi şiddetle ilgili yanlışı -tekrar- yazacağım.*****Meslek şerefini kurtarmak!Kısa süre önce bazı tarikat ve cemaatlerin, daha doğrusu liderlerinin son yıllarda siyasete yön verecek kadar güçlendiğini yazmıştım. Daha önceki yazılarımda ve katıldığım birçok (konuyla ilgili) televizyon programında “bildiğim, öğrendiğim kadarıyla” Müslümanlık’ta Allah’la kul arasında bir aracıya izin verilmediğini, tek kaynağın Kur’an olduğunu defalarca tekrarlamışımdır.Bu yazımda da vurguladım ve bunun Kur’an’da da birçok ayette anlatıldığını söylerken;“Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka evliyaların arkasına düşmeyin” dendiğinden de söz ettim.Vay efendim, sen misin bunu yazan, Ahmet Gökhan Aşçıoğlu isimli bir okur, o gün bugündür nefes aldırtmadı. Önce daha nazik, giderek baskıya ve kabalığa dönen, sonunda “meslek şeref ve haysiyetimi kurtarmaya” ve “kimlere hizmet ettiğim hakkındaki şüpheleri gidermeye” varan bir sabit fikirle yazdı durdu...Uzun yıllardır okurum olsa benim hiç kimseye hizmet etmediğimi, yalnızca ülkeme, toplumuma yararlı olmaya çalıştığımı bilir, bilmediğine göre yeni... Olsun, yine de (baskı nedeniyle asla değil, baskıya filân pabuç bırakmadığımı da beni tanıyanlar bilir) merakını gidermek için bildireyim hangi ayet olduğunu; Araf Suresi 3. Ayet’ten esinlenerek yazmıştım.“Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka dostlar edinip de onlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz.” Sadece bu ayet bile “Kur’an’a uyun, başka kaynak, aracı, evliya, lider aramayın” dendiğini yeterince anlatıyor. Ama onun dışında “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” diyen Enam Suresi 38. Ayet veya Zümer Suresi 3. Ayet, Yusuf Suresi 40, Kehf Suresi 26 ve 27, Nahl Suresi 89, Ankebut Suresi 51, Enam Suresi 114 gibi birçok ayette Müslümanların gerekli olan bilgileri sadece Kur’an’dan öğrenecekleri, aracıya ihtiyaç olmadığı, ondan başka kimseye kulluk edilmeyeceği açık şekilde belirtilmiş.Ben ancak orada gördüğüme inanırım ve bunu savunurum.Bilmem ki meslek şeref ve haysiyetimi yeterince kurtarabildim mi? Ne komik bir milletiz yaa!
Geçen Pazar Uğur Dündar’la birlikte hazırlayıp sunduğumuz ve okullarda ‘11 yaş’a kadar inen uyuşturucu felâketini ele aldığımız programda telefonlar kilitlendi.Santral memurlarının “yetişemiyoruz” diye sızlandığı, iki saat içinde gelen yüzlerce telefonun ve ayrıca ‘mail’lerin hemen hepsinde “Kurtarın bizi” çığlığı vardı. Bana hâlâ gelen telefon ve mektuplar da bu sorunun ne kadar yaygın, mağdurlarının ise ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor.Çaresizlik uyuşturucu tuzağına düşmüş veya hayati bir hata sonucu başlamış bağımlıların kendilerini kurtaracak çözüme ulaşmaktaki zorlukları... Programa canlı yayında telefon eden ve “2 aylık eroin kullanıcısıyım. Beni kurtarın” diyen bağımlı için dün birçok yere (ve AMATEM’e) müracaatımda ben de gördüm ki kriz halindeki insanların bile anında yardım alması veya kesin tedaviye ulaşması oldukça zor...Bunun en önemli nedenlerinden biri başvuranların sayısının çok, buna karşılık başvurulacak merkez ve yatak sayısının az olması... Ayrıca tedavi edilen bağımlıların daha sonra aynı ortama, aynı çevreye dönerek tekrar başlama ihtimalinin yüksek olması...Programa gösterilen ilgiyi, “tekrar yayınlanması” için gelen istekleri ve bu çaresizliğe bir çözüm bulma gerekliliğini gözönüne alarak Uğur Dündar’la birlikte 21 Ocak Pazar günü “Her Açıdan” programında konunun devamını hazırlamayı ve uyuşturucu bağımlılarına veya çocuğunun bu tuzağa düşmesinden endişe duyan ailelere çözüm ve korunma önerilerini sunmayı düşündük.Programda ayrıca Türkiye’de Sağlık, Milli Eğitim ve Aileden Sorumlu bakanlıkların bu konuyla ne kadar ilgili olduklarını da ele alacağız.ÖĞRENCİYE EKMEK ARASI ESRARDün gazetelerde İstanbul Narkotik Müdürlüğü’nün 11 ve 12 Ocak’ta düzenlediği (Küçükçekmece ve Avcılar’da) 3 ayrı operasyonda 85 kilodan fazla eroin ele geçirildiği ve 21 kişinin tutuklandığı haberi vardı.Bugünün haberi ise İstanbul Esenler’de bir ilköğretim okulunun yakınındaki büfede öğrencilere “döner ekmek” arasında esrar satıldığı... Polis de öğrenciler gibi sıraya girerek esrarlı döner/ekmeklerden almış.Operasyonda ekmek arasında ve meşrubat kasası içinde kağıda sarılı halde 10 gram esrar ve Ecstacy hapı ele geçirilmiş.Narkotik tarafından sadece 11-15 Ocak 2007 tarihleri arasında birkaç semtte yapılan 51 operasyonda ise 555 gr. eroin, 784 gr. kokain, 85 kilo esrar, 10 bin 164 adet Ecstacy ele geçirilmiş ve 107 kişi gözaltına alınmış.Durumun nasıl bir facia boyutunda olduğunu, çocuk yaşta öğrencileri bile zehirlemekten çekinmediklerini ve iki-üç günde ele geçirilen zehir miktarlarını görüyor musunuz?Bir yandan şiddetin ve suçun her türlüsü artarken bir yandan da toplum “gençlerini kaybederek” çökertiliyor. Uyuşturucu Türkiye’nin en ciddi toplumsal sorunu haline geliyor. Gelecek Pazar günü çözümü gösterecek ve sorumluları göreve davet edeceğiz. Çocukları için endişe duyanlara mutlaka izlemelerini öneriyorum.*****Sivil Toplum Kuruluşları nerede?Kırıkkale’nin Delice İlçesine bağlı Büyükavşar Beldesi’ndeki okulu “öğrencisi az” diye kapatmışlar. Sonra da buradaki öğrencileri 18 km. uzaklıktaki bir başka okula yönlendirmişler.Karda kışta yollar kapandığı ve bölge de dağlık bir bölge olduğu için şimdi öğrenciler liseye kadar gidemiyormuş. O öğrenciler arasında olan ve “Ben öğretmen olmak istiyorum. Okulu kapatırlarsa beni evlendirirler” diyen 14 yaşındaki Fatma Özçim’in korktuğu başına gelmiş ve kendisini zorlukla büyüten, tehlikelerden korumak için de başka çaresi kalmayan babaannesiyle dedesi onu 22 yaşında biriyle nişanlamış.Yaşı büyütülerek evlendirilecekmiş Fatma.Nişanlısı da hiç çekinmeden, onunla birlikte fotoğraflara poz vermiş.Az duyulur bir haksızlık ve kanunsuzluk değilse nedir bu? Milli Eğitim Bakanlığı okumak isteyen ve liseye kadar bin türlü zorlukla gelmiş öğrencileri nasıl eğitmlerinin ortasında okullarını kapatarak açıkta bırakır?Kaç öğrenci olursa olsun, eğer iyi niyet varsa ve mutlaka yapmanız gerekiyorsa okulu kapatır, bir barakada o öğrencilere mezun olma hakkı tanırsınız.Çok mu zor bunu yapmak? Jip istemeyen valilere ısrarla 120 milyarlık Jip veren, trilyonluk yolsuzluklara göz yuman, yolları kaldırımları söküp söküp tekrar yapan, kullanılmayacak havaalanları inşa eden devletin çocuklarını okutacak parası mı yok?Ayrıca nasıl göz göre göre 14 yaşındaki kızların istemediği halde, yaşı büyütülerek zorla evlendirilmesine susulabilir?Bu haberi mükemmel şekilde hazırlayan Deniz Biliroğlu’nun yazısı bir suç duyurusu sayılmaz mı, bir kamu davası açılması gerekmez mi?Kadın Bakanı Nimet Çubukçu bu olayları göremeyecek kadar meşgul (!). Kavgalarla, polemiklerle öyle dolu ki en önemli kadın sorunlarını görmüyor. Ama sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri, kadın hukukçuları bu olayı mutlaka ele almalı. Fatma Özçin olayı bu konuda simge olacak kadar önemlidir. Hem onlar, hem de çocuk yaşta kızların zorla evlendirilmesini önlemek görevleri olan “Adalet” temsilcileri için...Herşeye susacak mıyız yoksa?
Ah canım, ah canım kadın ve aileden sorumlu olan Bakan’ımız yine ne güzel konuşmalar yapmış... Okurlarımın öfkeli tepkilerle dolu mektupları üzerine, onların hatırı için okudum, yoksa durup dururken sinir katsayımı fazladan yükseltecek bir nedene ihtiyacım yoktu aslında...Bakan’ın “AKP’lilerin imam nikahlı karıları varsa CHP’lilerin de metresleri var” gibi seçkin, kaliteli, seviyeli (!) sözüne karşılık Balçiçek Pamir “Çok eşliliği mi savunuyorsunuz” diye sormuş, cevaba bakın:“Asla savunmadım. Sadece dünyadaki her kadının ortak sorunudur dedim. Erkekler çok eşli olma eğilimindedir, bu sorunu kadınlar olarak çözmeliyiz dedim.” Müthiş değil mi? Hanımefendi başımıza bir de üstelik psikolog kesildi şimdi ve hiç bilinmeyen (!) bir gerçeği açıklıyor; erkeklerin çok eşli olma eğilimini ve bunun dünyadaki her kadının ortak sorunu olduğunu...Bir kere çok eşlilik artık yıllar öncesinde olduğu gibi sadece bazı erkeklere özgü bir eğilim değil artık, o kafadaki erkeklerin bu basmakalıp lâfı nasıl istismar ettiğini; kız arkadaşını, nişanlısını, eşini nasıl aldattığını gören çok sayıda kadın birçok ülkede “onlar çok eşliliğe eğilimliyse, biz de aynı eğilimdeyiz” diyor. Bununla birlikte çok eşlilik hiç de onun dediği gibi dünyadaki her kadının (veya her erkeğin) sorunu filân değil. Her ülkede ve Türkiye’de milyonlarca birbirine sadık, eşini seven ve ilâve bir eşe ihtiyaç duymayan insan yaşıyor. Bakan Hanım önce bunu öğrenmeli ve AKP ağzıyla kadın bakanlığı yapmaktan vazgeçmeli.Sonra... Örneğin İpek Duru isimli okurumuz (ki kendisi röportajdaki sözlere en fazla sinirlenenlerden biri) diyor ki:“Toplu tecavüze uğrayan 17 aylık bebeği ziyarete gitmeyişine bahane olarak ‘bunun haber olacağını ve bu tür haberlerin pedofili hastalarını harekete geçireceğini’ ne yüzle söylüyor? Madem ki satılan ceketlere tonla para harcayarak etiket bastırabiliyorlar, bunu yapacaklarına mağdur bebeklerin, çocukların, kadınların bakımını, korunmasını doğru dürüst yapsınlar. Swiss Otel’deki panellerle mi kurtaracak mağdurları? Medya yüzünden bebeği görmemiş, gizlice gidemez miydi istese? Malatya SHÇEK skandalında herkesten sonra ortaya çıktı, kimi inandıracak bu sözlerle?” Ve TBMM internet sitesini incelediğini, Nimet Çubukçu’ya ait tek bir yazılı, sözlü önerge bulunmadığını söylüyor.En fazla okur tepkisi Bakan Hanım’ın “Ağlıyorum ama kamerasız. Gözyaşlarımı görmüyorsunuz, çünkü silmek kolay” lafına gelmiş. İnsanlar “Biz onları ağlasınlar, sızlasınlar diye seçmiyoruz. Bakan’ın görevi çözüm bulmaktır. 17 aylık bebeğe de, diğer mağdurlara da... Ağlayacağına uğraşsın da suçluları üç gün sonra salıvermesinler. Ağlama işini sürekli ağlattıkları millete bıraksınlar” diyor.Bakan Çubukçu bu tepkileri dinlemeli ve “Bende geri adım yok” diye övüneceğine artık İLERİ bir adım atmaya çalışmalı. Görüldüğü gibi milletin sabrını tüketti çünkü...Evli ama mağdur 17 milyon kadının sorunu olan Medeni Kanun Mal Rejimi için atacağı adımı ve AKP’ye haksızlığı düzelttirmesini sabırsızlıkla bekliyoruz.Susarsa, unutturmaya çalışır ve o adımı atmazsa hiç kimseyi de samimiyetine inandıramayacak!*****İyi hal indirimine isyan!Defalarca yazdığım ve hakimleri insafa davet ettiğim katil ve tecavüzcülere, magandalara “İyi hal indirimi” konusunda da tepki yağıyor. Bunlardan birini, bence duyguları en iyi ifade edenini sizinle paylaşmak istiyorum; Adana’dan Musa Tolu yazmış: “En utandırıcı, en zalimane, su götürmez haksızlık ve en aşağılık gaddarlıkla işlenen cinayetlerin, suçların nasıl hoşgörüsü olur anlamıyorum (...) Sayın yargıçlarımız mutlaka bir ‘İyi hal indirimi’ yapacaklarsa bunun için; yüreğine ateş düşen anaların, duyduğu acıdan ağlamayı bile beceremeyen gariban babaların, genç yaşında eşini, yakınını kaybeden sevgi dolu yüreklerin, uzun yaşamları boyunca o katiller yüzünden anne kucağı, baba ocağı sevgisini ve güvenini tadamayacak yavruların onayını almak zorundadırlar.” Ben de altına imzamı atıyorum. Bütün hakimlere duyurulur.
Bütün toplum ve kendi partisinden milletvekillerinin de tepki gösterdiği Nimet Çubukçu’ya “görevini yaptığı için” teşekkür etmiş Tayyip Erdoğan.Hiç şaşırtıcı değil, SHÇEK yuvalarında küçük çocukların çalışanlar tarafından dövülme skandalında İngiltere seyahatini kesmeye gerek görmediğinde de korumuştu onu.İş yapacağına uyuyan veya yolsuzluklarla gündeme gelen bakanlarını da koruyor. Yani bu hükümet döneminde koltuğu bir kez kaptın mı “düşme” tehliken yok. Ne yaparsan yap onaylanıyorsun.Başbakan Tayyip Erdoğan da eşi Emine Hanım’ın adının türban/laiklik/Çankaya ekseninde gündeme geldiğini, Baykal’ın bu nedenle ondan söz ettiğini ve Olcay Hanım’a sataşmanın bu konuyla hiçbir ilgisinin olmadığını bal gibi biliyor aslında. Ama dönüp “bakanlığıyla ilgili iş yapmayan Bakan” Nimet Çubukçu’ya lüzumsuz işlerdeki başarısından dolayı “Görevini yapmıştır” diye teşekkür ediyor.Eh o zaman biz de “Böyle başa böyle traş yakışır” diyoruz. Ama yine de dayanamıyoruz.Görevini değil, hiç de görevi olmayanı yapmıştır. Gündeme gelecek bir icraat yapmadığı için gündem saptırarak (teşekkür bundan mı acaba, belki de görevini yaptı hakikaten) gündeme gelmiştir.Görevini yapıyor olsa kafasını had safhaya çıkan ve gençleri mahveden uyuşturucu sorununa, bebek/çocuk/kadın taciz ve tecavüzlerine, şiddete (evli olmayan kadınların dövülmesini savunmakla işini yaptığını sanıyor), çocuk yuva ve yurtlarının denetimine (olayları yalanladığını duyuyoruz sadece) ve diğer sorunlara verirdi.ALDATILAN KADINLAR4 yıldır Kadın Bakanlığı’ndan bize tek bir açıklama, tek bir bilgi gelmedi. Bu bakanlık kurulduğundan bu yana ilk kez onun döneminde oluyor bu.Madem ki kadınları ve aile içindeki yerlerini bu kadar düşünüyor ve erkek dayağından sadece evli olan kadınların korunması gerektiğine inanacak kadar evli kadınları savunuyor, o zaman onların hakkını Medeni Kanun Mal Rejimi’nde de savunsun.Yasada yapılan haksızlık nedeniyle 17 milyon kadın 5 parasız sokağa atılma tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik kanun İsviçre’den alındığı ve orada tüm kadın nüfusa aynı şekilde uygulandığı halde Türkiye’de halkı “Yasa geriye işlemez” diye aldatarak çıkarılmış bir kanundur bu.Geçen dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün bizzat kendisi “Yapılanın yanlış olduğunu” söylemiştir.Ve her nedense kadınların bazı haklarını her fırsatta savunan iktidar, onlar ve çocukları için hayati önem taşıyan Medeni Kanun’u ağızlarına bile almamaktadır.Nimet Çubukçu’yu göreve davet ediyoruz; Başbakan Erdoğan’ın söz ettiği göreve değil, gerçek görevine.Haydi çıksın ve “Bu yasadaki haksızlık giderilmeli” desin. Desin de inanalım samimiyetine ve ortada bir Kadın Bakanı olduğuna!(Not: Bu konuda CHP’nin sesini neden hiç duymuyoruz? Medeni Kanun ve TCK’da ciddi yanlışlar var. Kadın seçmeni yok mu Baykal’ın?)*****Cezalandırın şu magandayı!Yılbaşının ertesi günü gazetelerde okuduğumdan beri aklımdan çıkmıyordu olay. Gencecik, yakışıklı, aslan gibi bir üniversiteli genç eğlenmeye gittiği Taksim’de bir maganda kurşunuyla başından vurularak hayatını kaybetmişti.O kalabalıkta bulunmasının imkânsız olduğunu ve zavallı gencin kim vurduya gittiğini düşünerek üzülüp duruyordum. Cuma günü ateş eden “MAGANDA”nın yakalandığını duyunca çok memnun oldum.Sonra sevincim yerini tekrar üzüntüye bıraktı; kimbilir hangi ceza indirimlerini, “iyi hal”leri kullanacak ve mümkün olan en kısa zamanda bırakacaklardı o “cahil, özenti ve katil”i...‘Keşke’ dedim, “Türkiye’nin bütün iyi avukatları biraraya gelse bu katile karşı güç birliği oluştursa ve ona en ağır cezanın verilmesini sağlasa.” Bütün suçlar gibi MAGANDA cinayetlerinin artmasının en önemli nedeni bu ülkede caydırıcı cezaların verilmemesi, kanunların hakkıyla uygulanmamasıdır.Bir yanda öldürülen pırıl pırıl gençler ve ölümden beter bir yaşama mahkûm edilen aileleri dururken hiçbir hakimin ceza indirimi uygulama hakkı yoktur.Uygulayanların ilahi adaletle cezalandırılacağına inanıyorum ben.
Zaman tüneline girmiş gibiyim. O günleri görmedim, yaşamadım ama anlattıkları Direklerarası bu olmalı...İşte Tiyatro’ya giden yolda sokağın kapısı gibi konmuş iki ışıklı direğin arasından da geçiyoruz. Sağlı sollu kitapçı, kafe, lokanta da var, sanki biraz da Londra’nın tiyatrolar bölgesi Covent Garden’ı mı hatırlatıyor ne?Değil tabii, burası Kadıköy Altıyol’da mütevazı bir sokakta, mütevazı bir tiyatro... Herşey olabildiği en yalın, en sade şeklinde.Geçen hafta sonu 4 kişilik bir grup Müjdat Gezen Tiyatrosu’na “Tuhaf Bir Aile” isimli oyunu izlemeye gittik ve çok keyifli bir Cumartesi akşamı geçirdik.“Tuhaf Bir Aile” isimli komedide orta oyununun tüm özellikleri ve karakterleri var. Oyuncuların bir bölümünü TV dizilerinden, sinema filmlerinden tanıdığınız Ercan Bostancıoğlu, Erdoğan Tuncel, Ferdi Merter, Yavuz Şeker gibi ünlü sanatçılar oluşturuyor, çoğunluk ise Müjdat Gezen Sanat Merkezi mezunu öğrenciler.Dikkatli bir tiyatro izleyicisi olarak yeni sanatçıların yılların deneyimli tiyatrocuları yanında hiç de gölgede kalmadığını söylemeliyim. Elbette eskilerin çok keyifli bir oyun ortaya çıkarmasındaki rolleri yadsınamaz ama Müjdat Gezen’in öğrencileri de son derece başarılılar.Oyunun sonunda Gezen’in sahneye çıkarak finali kendi oyunuyla yapması kahkahanın dozunu “fevkalâdenin fevkinde” arttırıyor. Harika bir buluş doğrusu?Müjdat Gezen bu tiyatroyu “hayatı boyunca ödeyeceği bir borç yükünün altına girerek” açtı.Tiyatro sanatçısı olmak isteyen gençlere verdiği M.G.S.M (Müjdat Gezen Sanat Merkezi) fırsatını onlara sonuna kadar kullandırmak için... Aynı zamanda diğer tiyatro gruplarına da Kadıköy yakasında yeni bir sahne fırsatı verdi.Daha önce kendi imkânlarıyla açıp ihtiyaç içindeki yaşlılara sunduğu Huzur Evleri, başlatıp geliştirdiği ormanlar ve tüm yaptıklarıyla benim ve çok kişinin gözünde altın kalpli bir adamdır o... Bir kahraman.Müjdat Gezen’i ve tiyatro ekibini kutluyorum. Eğlenmek, bol bol gülmek istiyorsanız Tuhaf Bir Aile’yi görün, beğeneceksiniz.Siyaset uğruna istismar yasaklanmalı!Türkiye’nin eğitimden sağlığa, adaletten iç ve dış önemli siyasi olaylarına, uyuşturucu sorununa, ayyuka çıkan şiddetten çölleşmeye kadar çözüm bekleyen onlarca sorunu dururken biz hâlâ Başbakan’la CHP Genel Başkanı’nın süren kavgalarını izliyoruz.“Kurban olam ayına yıldızına” yazılı, bayraklı afiş kavgalarını... “Kimin parasıyla yapıldığı”ndan “ne gerek olduğu”na ve “Güneydoğu’da neden kullanılmadığı”na kadar her gün ayrı bir polemik.Sonuncusu (Diyarbakır dışında) yalanlanmış ama ilk ikisi hâlâ kafaları meşgul ediyor.Oysa burada asıl soru siyasetçilerin din, dil ve ırk üzerinden siyaset yapmalarına izin verilmesidir.Örneğin Almanya’da Hitler’den sonra bu tür istismar yasaklanmış. Demokratik yolla iktidara gelse bile bir liderin ırkçılık yaparak diktatöre dönüşmesinin ne felâketlere yol açacağı görüldüğü için...Türkiye’de böyle bir tehlike yok mu ki her türlü istismara sınırsız olarak izin veriliyor veya yasaların çiğnenmesine göz yumuluyor?Örneğin; Bayrak Kanunu’nun 7. ve 8. maddelerine göre bayrağın siyasi amaçla kullanılması yasak değil midir?