Pazar günü Her Açıdan programında Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile yaptığımız sohbet o kadar büyük bir ilgiyle karşılaştı ki bugünkü yazıma çok geç bir saatte başlayabildim.Programın hemen bitiminde başlayan telefon ve “e-mail”ler şu anda yazı sırasında hâlâ devam ediyor. İzlenirlik ölçülerine bakınca da ilgi açıkça görülüyor ama o ölçüler olmasaydı bile gelen mektup ve telefonlar bunu anlamaya yeterdi.Önce Sayın Bardakoğlu’na bir kez daha programımıza katılarak sorularımı cevapladığı ve birçok konuda görüşlerini bildirdiği için çok teşekkür ediyorum ve saygılarımı sunuyorum. Gelen mektuplar içinde bu sohbetten çok yararlandığını “din ve Kur’an’ı çeşitli yönleriyle anlamaya ve anlatmaya” yönelik, Diyanet İşleri Başkanı’yla programlara devam etmemi isteyenler kadar bana kızan “ne yapmaya çalıştığımı, ayetleri sorarak, Kur’an’dan şüphe ediyormuşum gibi araştırarak Müslümanları neden incittiğimi” söyleyenler, soranlar da var.Örneğin bunlardan biri “Seni kim yarattı bre aciz insan, senin bu dünyadaki görevin ne... Önce git vicdanına danış, sonra Kur’an’ı Kerim’e dil uzat” diye başlıyor. Haşâ böyle bir şey yok ve diğer mektuplardaki “rahatsız oldukları noktalardan” da daha sonra söz edeceğim ama bunları yazan izleyicilerin yazılarımı okumadıklarına, programı da yeterince dikkatle izlemediklerine inanıyorum. HAKAN’IN SORUSUEğer dikkatle okusalar veya izleselerdi öncelikle benim bu soruları gerçekten bazı ayetlerdeki anlamadığımız noktaları anlamak ve anlaşılmalarını sağlamak üzere sorduğumu, yazılarıma “İnkâr etmiyorum, soruyorum” başlığını koyduğumu, sorduğum soruların çok sayıda din adamı tarafından sorulduğunu ve irdelendiğini, bunlarla ilgili sayısız kitap yazıldığını, dinin daha iyi anlaşılması için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da “istişare toplantıları” yaptığını bilirlerdi. Programdaki konulara tekrar döneceğim, bu arada Ahmet Hakan’ın “Gayrimüslimlerin arkasından neden ‘Allah rahmet etsin’ denmez” sorusunu da Diyanet İşleri Başkanı’na sordum; cevabı “Allah’ın rahmeti o kadar boldur ki herkese yeter. Tabii ki onlar için de söylenebilir” oldu. (Yarın devam edeceğim.)***Alihan her kim ise cezalandırılmalı!Akıl almaz bir saldırı izledik televizyonlarımızda... Aynı haber gazetelerde de yer aldı. Ajdar; garip, sıradışı şarkılarıyla gündeme gelen bir isim... Hani herhangi bir müzik kalıbına uydurmaya kalksanız hiçbir ölçüye, hiçbir kalıba uymayacak, acaip sözlü şarkılarla kendinden söz ettirdi, defalarca ekrana da çıktı. Ama bu tamamen başka mesele.Bir gece klübünde elinde mikrofon basınla konuşurken, ortaya bu Alihan ismindeki adını hiç duymadığımız ve şarkıcı olduğu iddia edilen şahıs çıkıyor. Yanına yaklaşıp ona “Sen şarkıcı mısın, senin kendine sanatçı demen sanatçılara hakarettir” gibi kendisi hakaret sözlerle sataşıyor. Ajdar bunun üzerine gayet efendice “Ben böyle bir ortamda bulunmak istemiyorum” diyerek mikrofonu bırakıyor ve uzaklaşıyor. Sonra çıkışta Alihan Bey yine Ajdar’ı gözlüyor, önünden geçerken lâf atıyor, karşısındaki “Bunlar gündeme gelmek için yapılan şeyler” cevabını verip hızlı adımlarla uzaklaşırken arkasından koşuyor ve “Sen kim oluyorsun” diye bağırarak arkadan Ajdar’a saldırarak kafasına vuruyor.Bu çirkin saldırıyı bütün izleyenler açıkça gördüğüne ve “şiddet olayları” açısından gençlere ve topluma son derece kötü bir örnek olduğu gibi açık ve kesin bir suç delili olduğuna göre olay bir “kamu davası” olarak ele alınmalı ve cezası neyse verilmeli.Türkiye’yi bir şiddet ülkesi haline getirmek isteyenler veya gündeme gelmek için bu tür skandallar yaratanlar bütün topluma kötülük yapıyor ve sonunda dünya hepimizi suçluyor. Bu olayın takibini istiyoruz. Suç duyurusu ve kanıtları ortada!
Geçen dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk benim Medeni Kanun Mal Rejimi’nden söz ettiğim bir yazıma itiraz mektubu göndermiş.Diyor ki; “Siz yazınızda benim de ‘Mal Rejimi’nin 2002’den önce evlenen tüm kadınlara uygulanmayacak şekilde çıkarılmasının yanlış olduğunu söylediğimi yazmışsınız, oysa ben bunu söylemedim.”Şimdi bu sözlerin üzerine benim kalkıp da Sayın Türk’ü yalanlamam da bir başka yanlış olacak, biliyorum. Ayrıca kendisi gerçekten saygı duyduğum, değerli bir hukuk profesörü ve siyasetçidir. Ama... Bir tarafta da benim meslek onurum ve “yalan haber yazmamak” konusundaki kesin ilkem var.Belki hafızalarımız bizi yanıltıyor olabilir. Hatırlamaya çalışalım; 2001 yılı idi ve Medeni Kanun Mal Rejimi’nin yeni şeklinin yasalaşmasından kısa süre önceydi. Sayın Türk bir grup gazeteciyle İstanbul’da bir akşam yemeğinde kendi daveti ile biraraya gelmişti. Toplantıdan çıkarken yanyana geldik ve ben Medeni Kanun konusunu açarak ona “Eğer Mal Rejimi bu haliyle yasalaşırsa kadınların bir 5-10 yıl daha onu değiştirmek için uğraşmak zorunda kalacaklarını, daha iyileştirilmiş haklar getiren bir yasadan tüm vatandaşların aynı şekilde yararlanmamasının büyük haksızlık olacağını ve ayrıca yasanın alındığı İsviçre’de böyle olduğunu” hatırlattım. O günlerde tüm dikkatimi Medeni Kanun’a yoğunlaştırmış olduğum için cümlelerimi bugün gibi hatırlıyorum (ama son zamanlarda öyle şeyler yaşıyoruz ki artık ismim konusunda bile tam emin olduğumu söyleyemem), daha sonra da bir değil birkaç kez yazdım;“Haklısınız” dedi Sayın Türk, “Ben de bu şekilde çıkmasının doğru olduğunu söyleyemem ama inanın bana böyle çıkmazsa hiç çıkmayacak. Çıkartmayacaklar.” Onun üzerine ben de ‘Çıkartmasınlar, hiç çıkarmamaları böyle yarım yamalak çıkarmaktan iyidir. Hiç değilse o zaman mücadelemize devam eder ve doğru şekilde çıkmasını sağlarız.’Ben konuşmanın bu şekilde geçtiğine şerefim üzerine yemin edebilirim. Sayın Türk böyle olmadığı konusunda aynı şeyi yapabiliyorsa geri adım atar ve saygım nedeniyle “yanlış anlamış olduğum için” özür dilerim.Olay bundan ibarettir. O konuşmadaki haklılığım kanıtlanmış ve yasa 35 milyon kadının sadece yarısının, “2002’den sonra evlenenlerin” yararlanacağı şekilde çıkarıldığı için bugün milyonlarca evli kadın mağdur olmuştur. Bu kadınlar aile içi şiddete bile -sokağa atılmamak uğruna- katlanmak zorunda kalmaktadır.Nimet Çubukçu Hanım’a ve AKP Hükümeti’ne bir kez daha duyurulur!(Not: Hikmet Sami Türk’ün “yapılanın yanlış olduğunu” söylemiş olmaktan neden kaçındığını anlayamıyorum. Bir Bakan olarak tüm iyi niyetiyle hiç değilse kadınların yarısına haklarını vermek istedi. Çok da haklıydı, aslına bakarsanız Ecevit Hükümeti’nde kendi eşlerinin mal sahibi olmasından korkan, olurlarsa kendilerini terkedeceklerini sanan, özgüveni eksik veya bencil milletvekillerinin sayısı az değildi.Şunu da hatırlayalım; yasayı bir gece yarısı sessizce, milletvekillerinin çoğunun haberi yokken, “yangından mal kaçırır gibi” Meclis’ten geçiriverdiler. O kanunun mağduru olan, bu nedenle yaşamını kaybeden birçok kadının ahını aldıklarını hiç unutmasınlar.)Soykırım için kullanacaklar!Toplumda Hrant Dink’in öldürülmesine gösterilen iyi niyetli tepki, cenazeye binlerce kişinin katılması Ermenistan ve Amerika tarafından kötü niyetle kullanılmaya başlandı bile. Biz Ermenistan Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın “Türkiye ile ön koşulsuz diplomatik ilişkiye hazırız” açıklamasına sevinirken Ervan’da yapılan yürüyüş ve soykırım anıtına konulan çelenkle bitti.Amerika Ermeni Asamblesi İcra Direktörü Bryan Ardowny ise “Türkiye’nin Ermeni soykırım iddiasını tanıması”nı isterken Hrant Dink’in adını kullanmayı ve “Türkiye’de bir hoşgörüsüzlük ortamı olduğunu” söylemeyi unutmadı.Gelenden gidenden gereksiz ve çok haksız yere azar işitmekten, toplumca şamar oğlanı muamelesi görmekten rahatsız olanların sayısı az değil. Bu bağlamda Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanlığı’nın Ermenistan’a verdikleri cevapta ve Sanayi Bakanı Coşkun’un sözlerindeki haklılık payını görmek lazım.Komşuya saygı!Bütün gece boyunca ve ertesi gün sabahtan akşama 2 kurt köpeğinin aralıksız ulumasını dinlediğinizi düşünün. 365 gün ve gece aynı şeyi yaşıyorsunuz, kafanız ne hale gelirdi? İşte benimki o halde...Bir de başıboş sokak köpeklerinin havlamalarını eklerseniz olayın dayanılmaz boyutunu tahmin edebilirsiniz.Yakınlarda bir Azeri komşumuzun küçük köpeği de bu iki kurta eşlik etmekteydi, rica ettik, o anladı ve evine aldı. Diğerleri ise bırakın ricayı, polis, belediye, yasal işleme başvurulacağına dair yazılı uyarı, kısacası her yol denenmesine rağmen anlamıyorlar.Sitelerinin kale gibi duvarları ve kapısı varken uluyan dev kurt köpekleri bahçede... Nedir yani bu, şımarıklık ve saygısızlık değilse?Biliyor musunuz, medeniyet Avrupa’yı, dünyayı gezmekle, giyimle kuşamla, eğitimle filân da olmuyor... Kafanın içini değiştirebiliyor musunuz asıl önemli olan o.Bunu yapanlar gezdikleri ülkelerde gece uyurken bir kulak kabartsınlar bakalım, yakınlarda kendilerini uyutmayan SAHİPLİ, SAHİPSİZ dev köpek sesleri duyabiliyorlar mı?“Saygı ve özen”dir medeniyet herşeyden önce!
Öfkeli mektupların arkası kesilmiyor, onun için kısaca bu konuya değinmek istiyorum.Hrant Dink’in hain bir suikast sonucunda yaşamını yitirmesine üzüntülerini belirten ama bu olay sonrasında yapılanlara, yazılanlara tekpi içeren, yalnız Türkiye’den değil çeşitli ülkelerden yazılmış çok sayıda mektup geldi.Bir tanesi örneğin, benim sık sık kullandığım “sapla samanı birbirine karıştırmak” deyiminden başlıyor, sapla samanı yalnız okurların değil basının da birbirine karıştırdığını söylüyor ve diyor ki;“Bu kadar insanı televizyonlardan, köşelerinizden katil yaptınız, yurdunu sevmeyi suç saydınız. Bizim cinayetle ne ilgimiz olur, Türk olmak, yurdunu sevmek bu kadar ağır olmamıştı hiçbirimize.2 lisans 2 master derecem var, büyük bir sistemin başında yöneticiyim. Yani biz sizin dediklerinizi karıştırdık, aptalız ya. (O yazı sadece kavramları birbirine karıştıranlar için yazılmıştı. R.M.) İnanamıyorum. Lütfen kendinize gelin, bir insan ölmüştür çok acı. Ama ‘aaa o gazeteciydi’ gibi, takım tutar gibi koca bir kitleye saldırmayın. Sorumluluğunuz nerede. Etrafa çıkın bir bakın, bütün bir halkı güvercin ürkekliğine ve vicdan azabına soktunuz.‘Sende mi Ruhat Mengi’ dedim içimden. Atilla İlhan haklıymış ‘Türkiye’de basın Türk değildir.’ Bir gün sizin de sapla samanı ayırmanız dileğiyle... Ya da boşverin.” Evet, işte böyle kızanlar var... Diğer mektupları da yanına koyduğunuzda ve birlikte göz gezdirdiğinizde tüm içtenliğiyle olaya üzülen ama bundan dolayı “toplumu suçlar nitelikte” söylenen sözlere, yazılan yazılara tepki duyan, en doğal milli duyguları zedelenmiş kalabalığı görüyorsunuz.Bunun nedeni de bir katilin veya bir grup katilin, huzuru ve istikrarı bozmak, ülkeyi karıştırmak ve belki de “içte karıştırmanın yanında özellikle dışta olacak aleyhte gelişmelere zemin hazırlamak” amacıyla işlediği bir suçun sorumlusu Türk halkı imiş havasının birileri tarafından kasıtlı olarak pompalanması.Bu havayı Türklerden de yayan oldu, Türkiye’ye cenaze için gelen Ermenilerden de ve gazetelerden de... Hatta sağlığında Hrant Dink ve gazetesi ile sürekli kavga içinde olan, onları defalarca suçlayan Patrik Mesrob II bile, kendi yaptıklarını unutup “toplumdaki Ermeni düşmanlığı”nı suçlamayı ihmal etmedi.“Bir Ermeni konferansına bile tahammül edemeyen ülke” gibi genellemeler (kaldı ki o konferans Amerikan TV’lerinde yapılanlar gibi tek taraflı olduğu için tepki görmüştü), “Türkler değişmez” benzeri kışkırtmalar haklı bir tepki yaratıyor. Bazı okurlar “Biz Türkiye’de bunun benzeri ‘Ermeniler aleyhine devamlı kötülük telkin eden’ bir söylem duymadık” diyorlar.Gelen mektuplarda en ciddi itirazlardan biri de cenaze öncesi ve sırasındaki bazı görüntülere, özellikle de “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” pankartlarına idi. Bunun da bölücülük olduğunu söylüyor, onun yerine “Hepimiz kardeşiz, azınlık, çoğunluk tanımıyoruz” denmesi gerektiğinde ısrar ediyorlardı.Gerçi bu pankart “Eğer onu Ermeni olduğu için öldürdüyseniz bu ayırımcılığa karşı hepimiz Ermeni oluruz” anlamı taşıyordu ama çok fazla ön plâna çıkarılmasının ve uzun süre tekrarlanmasının belli bir toplumsal tepki yarattığı kesin. Bunları tekrarlamamak, söylemlerde dikkatli olmak gerekiyor. Sorumluluğu topluma maledenlere gelince...Hoşgörü, demokrasi, saygı, dikkat, provokasyon yaratacak cümleler, tanımlamalar kullanmaktan kaçınmak sadece bir kesim için değil herkes için geçerli olmalıdır.“Bir kesim dikkat etsin ama ben istediğimi ölçüsüzce söylerim” demek ne ifade özgürlüğüne, ne de demokrasinin başka niteliklerine uymaz.*****Buz pateninin “en iyi”si!VATAN’ın televizyon ekinin yazarı Memet Güler Show TV’deki buz pateni yarışması için “Siz söylemeyin, bırakın da halk takdir etsin” demiş. Çok haklı, işte ben o takdir edenlerden biriyim, bu yarışmayı zevkle izliyorum. İnsanları, özellikle gençleri spora, müziğe yönlendiren yarışmalar, programlar bence harika oluyor.Hatta diyorum ki keşke gazeteciler, televizyoncular arasında da bir paten yarışması yapsalar... Tekerlikli paten veya buz pateni farketmez... Kimbilir nasıl eğlenceli olurdu.Geçen Pazar akşamı yapılan yarışma gayet ilgi çekici ve heyecanlıydı. Paten meraklısı ve de çok sayıda yarışma izlemiş biri olarak verilen puanları değerlendirme fırsatı buldum. Sonuç; bazı yarışmacılara kazandırılan ekstra “duygusal” puanlar dışında jüri de, halk da doğru kararlar verdi.Duygusal oylar, geçirdiği kazaya rağmen yarışmadan ayrılmak istemeyen ve açıktan açığa dua eden Okan Karacan’la, bir jüri üyesinin ciddi hakaretleriyle karşılaşan Tuba Ekinci’ye idi. Halk onları fazladan puanlarla ödüllendirerek mağduriyetlerini gidermek istedi.Bizim halk böyledir, mağdur gördü mü “hak etti, etmedi” bakmaz hemen yanına geçiverir.Bunu “Popstar”da da defalarca gördük, burada da görüyoruz. Jüriler hatalarıyla puan kazandırıyorlar. Oysa karşısındaki ne yaparsa yapsın (ki örneğin Tuba Ekinci yapmaktadır) jürinin hakaret etmemesi gerekir. Oysa burada ilk günden başlayarak özellikle kadın üyeler bu kadın yarışmacıyı aşağıladılar, hakaret ettiler. O da cevap verdi gerçi ama halk yine de jüriye karşı onu destekledi. İKİNCİLİK ALP’İN HAKKIYDIBülent Polat tüm yarışmacılar içinde tartışmasız bu işi en iyi öğrenen, en iyi başaran kişi ve haklı bir birincilik aldı. Ona çok da yakışıyor, patene devam etmeli bence... Yarışmanın en büyük haksızlığı ise Alp Kırşan’a yapıldı zira dünyanın hangi köşesinden uzman getirirseniz getirin onun Zeynep Tokuş’tan kat kat iyi kaydığını söyleyecektir.Gerek jüri gerekse halk bir göz yanılması yaşamaktalar. Zeynep Tokuş’un şıklığı, verdiği zarif, romantik pozlar ve tabii güçlü, kuvvetli, şampiyon bir patencinin “taşıması ile” havada yaptığı hareketler bu göz yanılmasını yaratıyor.Patende asıl zor olan şey ise birini “yöneterek” kaymak ve hareketleri buz üstünde yapmaktır. Bülent Polat ve Alp Kırşan’ın bu konuda söyledikleri tamamen doğrudur, onlar zoru başardılar.Taşınmadılar, taşıdılar ve aynı zamanda zorunlu hareketleri yaptılar.Her ne kadar Alp Kırşan’ın “toparlanıp kalkamayacağı” pozisyonlarda koreografiye “düşme mizansenleri”nin eklendiği dikkatli gözlerden kaçmadıysa da...Jürilerin gelecek sefere (örneğin bugün) Alp Kırşan’la Zeynep Tokuş’un “sadece buz üzerinde yaptıklarını” izleyerek ve Tokuş’un havada, partneri tarafından taşınarak yaptıklarını puan yazmayarak oy vermeleri gerekiyor.Tokuş’un partneriyle bir kez kayar ve aynı hareketleri kendilerine yaptırmasını isterlerse ne demek istediğimi daha kolay anlayacaklardır. O iri yarı şampiyon için birini havada çevirmek çocuk oyuncağı sayılır.
Gaziantep’te üç rezil kapkaççı kendilerine direnen 20 yaşında, evli ve bir çocuk annesi gencecik kadını arabayla kaçırıp uyuşturucu da alarak defalarca tecavüz etmiş ve yaralı vaziyette bir tarlaya atıp kaçmışlar.Zavallı kadın çocuğu ve eşiyle yaşamına devam etmeyi başarabilse bile yaşadığı sürece bu alçak, vahşi, insanlık dışı saldırının etkisinden kendini bir an bile kurtaramayacaktır.Dün son günlerin “adaletsiz ceza” olaylarını yazarken eksik yazmışım. Güldünya’yı “töre” diyerek öldüren kardeşleri de, annesi ile birlikte kaçırılan ve tecavüz edildikten sonra öldürülen “Serpil öğretmen”in 4 katili de, Galatasaray Üniversitesi’nde pırıl pırıl bir öğrenci olan Begüm’ün katili MAGANDA da hak ettiklerinden çok daha hafif cezalarla kurtuldular.Bazı hukukçular “ceza suçluların uslandırılması ve topluma kazandırılması için verilir” görüşünü tekrarlayıp duruyorlar ama bu görüş Türkiye’de fazlasıyla abartıldı. Ceza aynı zamanda ve öncelikli olarak olayın mağdurları (eğer hayatta kalma şansını yakalamışlarsa) ile onların yakınlarının, sonra da toplumun vicdanını rahatlatmak ve diğer suça meyilli olanlara da suçun karşılığında başına ne geleceğini göstermek için verilir.SUÇLUYORUZ!Türkiye’de bu yok. Sonunda bin türlü indirimden yararlanacağını, içerde diğer mahkumlarla toplu halde çay, kahve, sigara içerek ve meslek kazanarak kısa sürede tekrar çıkacağını bilenler de rahatça insanların, ailelerin hayatını karartıyor, gençlere acımasızca tecavüz ediyor, öldürüyor, her türlü felaketi uyguluyorlar.Polis bile bu nedenle can güvenliğinin, meslek saygınlığının kaybolduğunu, suçluyu “tekrar bırakılacağını bile bile” yakalamak istemediğini söylüyorsa gerisini siz düşünün, biz düşünelim.Ama hukukçular ve suçluları; topluma yaratacakları tehlikeyi umursamadan “iyi hal indirimi” vs. ile ellerinden gelen iyiliği (!) yaparak salıveren hakimler düşünmesin.Toplum onları suçluyor, hepimiz suçluyoruz bilmiş olsunlar.Şimdi efendim düğün, nişan gibi toplantılara silahla gidenlere hapis cezası verilecekmiş.Her yerde silah taşımayı (hayati tehlikesi olan kişiler dışında) neden yasaklamıyorlar, çok ağır cezalar getirmiyorlar? Herkesin uluorta elinde belinde silahla dolaşmasına neden izin veriliyor?Tecavüz, cinayet gibi ağır suçlardan hüküm giyenleri diğer mahkumlardan ayırıp neden en azından tek başına hücre hapsi vermiyorlar?20 yaşındaki tecavüz mağduru genç ANNEnin, Güldünya’nın, Serpil öğretmen ve Begüm’ün vahşice tecavüz veya öldürülmesinin (ya da her ikisi birden) karşılığı bunu yapanların “uslanması” mıdır sadece? Biraz vicdan, biraz insaf istiyoruz!(Not: Şimdi cezaları arttıracaklarmış, tüm indirimleri kaldırsalar o da yeter.)*****Kurtlar Vadisi okuluGazi Üniversitesi’nden Zeynep Gültekin hazırladığı yüksek lisans tezinde popüler kültür/şiddet ilişkisini Kurtlar Vadisi dizisi örneğiyle anlatmış.Dizinin 55 bölümünde 411 öldürme, 111 silahlı çatışma, 152 yaralama, 137 saldırı, 145 silah gösterme, 3 tecavüz, 191 taciz vb. sahnesi varmış.Bu dizide ve daha sonra yapılan filmindeki silah kullanma, yaralama, öldürme ve diğer şiddet örnekleri bir de üstelik Polat Alemdar karakteri yüceltilerek, gençlerin hayranlığı uyandırılarak gösterildi.En insanlık dışı saldırıyı, cinayeti, terörü bile “vatan, millet sevgisi”ne bağladınız mı ona “savaş hali” gibi bir “kabul edilirlik” kazandırabilirsiniz. Bunu yapınca 411 öldürme ve yüzlerce diğer şiddet sahnesinin de insanlara normal, sıradan, onaylanabilir görünmesi mümkündür.Zeynep Gültekin çok akıllıca, çok özenle bir tez konusu seçmiş. Keşke Kurtlar Vadisi gibi dizileri, filmleri çekenler, oynatanlar da aynı özeni gösterebilseydi.
Aylardır yalnız başıma yazıyordum yine... Aynen tecavüze uğrayan, dayak yiyen, sokağa atılan kadınları, kızları mağdur edenlerin hak ettikleri şekilde cezalandırılması için yalnız yazdığım gibi...Aylardır “Suçluları hafif cezalarla salıvermeyin, şu ağır tahrik, iyi hal gibi indirimleri katillerde, magandalarda, tecavüzcülerde kullanmayın. Memleketi suçlular cenneti olmaktan kurtarın” diye kimbilir kaç kez yazdım, kaç kez TV’de tekrarladım. Bugün sokak ortasında işlenen cinayete kızıp arka arkaya üzüntü bildirenler “toplumun can ve mal güvenliğini sağlamak hükümetlerin birinci görevidir, kavgayı bırakın, işinize bakın” dediğimiz günlerde ‘suçlulara Avrupa’daki cezaları verin, onları 3-5 yıl cezayla tekrar toplum içine göndermeyin’ diye çırpındığımız günlerde nedense daha ciddi ve önemli konularla meşguldüler.Oysa tüm medya olarak üzerine gitseydik, can güvenliğinin, adaletin sağlanması için birlikte baskı yapsaydık belki de hepimizi üzen bu cinayet gerçekleşmeyebilirdi.Şimdi artık meslektaşlarımız gözyaşlarına ara vererek gözlerini memleketteki “güvenlik boşluğu”na çevirirlerse hiç değilse bundan sonra başka canların yitmesine engel olabiliriz belki...İşte son haberlerden bazıları:- Oğlunun düğününde havaya ateş eden 59 yaşındaki maganda balkonda düğünü izleyen 31 yaşındaki sekreteri vurarak komaya soktu. (Çünkü magandaları yazıyor ama cezalandırılmadıkları zaman sesimizi çıkarmıyoruz.)- Diyarbakır’da 5 çocuk annesi bir kadın nikahsız eşi tarafından -yasak aşk yaşadığı iddiası ile- öldürüldü. Zavallı 5 evladı ortada kaldı. (Çünkü kadın geçen yıl aynı adam tarafından yaralanmış, “Beni ölümle tehdit ediyor” diye savcılığa şikayette bulunmuş ama hasta ruhlu adam kısa süre sonra serbest bırakılmıştı.)- Samsun’da bir eve mutfak tüpü götüren adam evdeki genç kızı taciz etti, Antalya’da bir polis tacizden tutuklandı, zihinsel engelli kız tecavüzden hamile. (Çünkü tacizci ve tecavüzcülere ceza indirimi ve hatta utanmadan iyi hal indirimi yapıldığında, suçlular üç gün sonra veya hemen o gün “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakıldığında susuyoruz.)- 17 aylık bebeğe işkence ve tecavüz eden yaratığa (ki bebeğin porno CD’sini de çektikleri belirtiliyor) 21 yıl, bunlara izin veren “anne pozisyonundaki cani kadın”a ise sadece 5 yıl ceza verilmiş. İnfaz yasasından dolayı yaratık, eğer iyi hal indirimi (!) de yapmazlarsa 14 yıl sonra yeni kurban bebekler aramak üzere topluma salıverilecek. (Çünkü diğer ülkelerde ömür boyu ağır hapis verilecek davalarda hiç kimse bu aptal yasalara ve indirimlere itiraz etmiyor.)- Patronu tarafından tırnakları sökülüp vücudunda sigara söndürülen Meryem hastanede, patron ve ailesi SERBEST! (Çünkü kimse “Ne hakla” demiyor.)- Havaalanında Litvanyalı bir kadının üzerinde kilolarca kokain ve eroin yakalanmış. (Onu yakalayan emniyet görevlilerine bravo ama Türkiye’nin kendi gençlerini de zehirleyerek ölüme gönderen büyük bir uyuşturucu pazarı haline gelmesi bizi ilgilendirmiyor.) Bunların yanında her gün haberlerde gördüğümüz cinayet suçlarına bile iyi hal indirimi yapılması veya onların bile “tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması” da bizi fazla ilgilendirmiyor. Cumhurbaşkanlığı kavgası daha ilginç (!) ve “tirajlı” zira...Şehir ortasında, güpegündüz bir gazeteciye suikast yapma cesaretinin en önemli nedenlerinden biri ülkenin tümüyle güvensiz hale gelmesi ve suçluların cezasız kalmasıdır. Yasin Hayal, Mc Donalds’ı bombaladığında salıverilmeseydi, Trabzondaki rahip cinayeti takip edilerek bağlantıları bulunsa ve olayın üstünü örtenlerle birlikte cezalandırılsaydı ne bu imkân, ne de o cesaret olmayacaktı. (Yasin Hayal’in halâ küstahça tehdit savurma cesareti de...)Üç gün sonra serbest kalmak veya cinayet işledikleri için kahraman gibi itibar görmek yerine ömür boyu zindandan çıkamayacaklarını bilseler durum bambaşka olacaktı.Bilmem anlatabiliyor muyum?Cumhurbaşkanı kim olacak sizce?*****“Fesatlar Sarmalında Türkiye”Özdemir İnce’nin Avrupa ve Türkiye’de yayımlanan yazılarından derlenmiş olan “Fesatlar Sarmalında Türkiye” kitabını soluksuz okudum. Tarih ve kültürden Türkiye’nin içine düşürüldüğü haksız suçlamalara, cumhuriyet ve demokrasiden laikliğe kadar çeşitli olay ve kavramları irdeleyen çok yönlü yazıları, araştırmaları karışık kafaları aydınlatmada son derece yararlı olacak türden.Ben yararlandım, size de tavsiye ederim.
Okuyacağınız yazıyı iki gün önce yazdım, sistemde yayımlanmayı beklerken aynı konuya Ertuğrul Özkök’ün dün Madımak Sendromu başlıklı yazısında değindiğini gördüm.Açık sözlü bir yazar olarak o da duruma itiraz etmiş ve “Hrant Dink’in katili 301’i savunanlardır” veya “Şu veya bu yazar aleyhine yazmayalım” tarzındaki suçlama ve uyarıların yanlış olduğunu söylemiş.Elbette provokatif yazılar yazmamak doğru bir görüştür, bundan kaçınmak gerekir ama gördüğü hataları açıkça belirtmek de gazetecinin görevidir. Siyasetçiler söz konusu olduğunda da başkaları konusunda da... Şimdi yazımı olduğu gibi veriyorum.Türkiye’de 21. yüzyılda bile gazetecilerin siyasi amaçlı olarak veya sadece “görüşlerinden, ifadelerinden dolayı” öldürülebiliyor olması elbette şok boyutunda bir toplumsal psikoloji bozukluğu, derin bir üzüntü yarattı.İnsan olmanız, bir başka insanın bu şekilde haksız ve zamansız kaybına üzülmenize yetecektir.Ama bu cinayetin “daha önce de terör eylemleri yapmış bir grup” tarafından işlendiğinin açık ipuçları ortadayken bütün toplumu suçlayan yazılar yazmak, basın açıklamaları yapmak veya diğer gazetecilere “Artık şöyle yazmayalım, böyle yazalım” diye akıl vermek de yine sapla samanı birbirine karıştırmaktır.Gazetecinin görevi bağımsız, baskı altında kalmadan haber yapmak veya yazar ise yorum yapmak, görüş bildirmektir.Uğur Mumcu da, Ahmet Taner Kışlalı da, Hrant Dink ve diğer kaybedilenler de böyle gazetecilerdi, doğru bildiklerini, kendi doğrularını kimseden çekinmeden, nabza göre şerbet vermeden açıkça yazar ve söylerlerdi. Hayatta olsalar ve aynı şanssız olay bir başka gazetecinin başına gelse, bu olayın ardından birilerinin çıkıp da kendini soyutlayarak “Bundan sonra yazılarınızı şöyle yazın” veya “Şu şekilde konuşun” diye akıl vermesine hiç şüphesiz karşı çıkar, görüşlerini aynı özgürlükle savunur, gerekiyorsa karşı görüşlerdeki hataları da aynen ortaya koyarlardı. Zaten bunu yapmamaları demokrasinin, özgür düşünce ve ifadenin ortadan kalkmasını isteyenlerin ekmeğine yağ sürmek olurdu.Gazeteciler (ve gazeteler) hükümetleri, siyasetçileri her gün en keskin şekilde eleştirir, icabında hatalarını manşetten verir, TV programlarında onlarla görüşlerini tartışırlar. Eğer bu siyasetçilere (Allah korusun) bir saldırı olsa gazetelerin artık görevlerini farklı biçimde mi yapmaları gerekecek?Artık siyasetçileri eleştirmeyecek, onların “hatalı buldukları görüş ve uygulamalarının” üstüne gitmeyecek veya çok daha yumuşak bir üslup mu kullanacaklar? Diğer ülkelerde basının, medyanın durumu bu mudur?Demek istediğim şu ki bir meslektaşın kaybına veya bu tür bir cinayetin Türkiye’de hâlâ işlenebiliyor olmasına üzüntü bildirmek başka şeydir, bunu kendine yontarak, kendini soyutlayarak basını yönlendirmeye çalışmak tamamen başkadır.Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı veya Hrant Dink bu tür ucuz, populist yaklaşımları takmazlardı, onları Uğur, Ahmet veya Hrant yapan da bu farklılıktı zaten.İyi gazeteci olmakla fırsatçı gazeteci olmak arasındaki fark da budur!*****Biraz insaf yahu!Avrupa Birliği’ne girmek isteyen ama orada olmayan her türlü abukluğu, başıboşluğu yaşayan bir ülke burası... Orada gazetecilerin birbiri arkasından suikastlere kurban gideceği bir başıboşluk yoktur, onun için de gazeteci cinayetleri görmezsiniz; bizde var ve sık sık görüyorsunuz.Orada buna benzer bir olay olduğunda en tepedeki sorumlular bile hesap vermek zorundadır, bizde değil.Memleket bu kadar başıboş olunca gazetecilerin sıkıntısı da bitmiyor, bir meslektaşımız; Hrant Dink’in ölümünden sonra yazdığı “Onlar milliyetçiyse ben değilim” temalı yazısından dolayı ciddi tehditler alıyor.Ülkesini seven, bugüne kadar o sevgiyi açıkça gösterecek yüzlerce yazı yazmış bir insana “kendini daha milliyetçi” zanneden birileri tarafından yapılan tehditler... Onu “abukluğun daniskası” biçimde “Ali Kemal”e benzetenler filan çıkıyor. “El insaf” derler yani, hiç değilse açıp eski yazılarına bakma zahmetine katlansalar, o da yok...Örneğin; “PKK terör örgütüdür, ondan özür dilenmez” dediği için gazeteciyi “Kürtçüsün” diye bile suçlayabiliyorlar. Biraz mantık, biraz akıl, biraz insaf yahu.Bırakın artık şu düşmanlığı, vahşeti sorunlar böyle çözülmez, sabırla, kafayla çözülür. Bugüne kadar yaşanılan felaketlerden öğrenmediniz mi hâlâ?Devlete gelince!İşlenen cinayetlerin katillerini ortaya çıkarıp ömür boyu hapse mahkûm etmeyen, onlara indirim yapıp kısa sürede salıveren, tehlike altındaki insanlarını koruyamayan devleti artık önce biz suçlayacağız. Hem de tepeden tırnağa... Bilmiş olsunlar ve ülkede güvenliği sağlasınlar artık, yapamıyorlarsa da adam gibi çekilsinler. Oyuncak değil bu!*****İsmail Cem’i de kaybettik!Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi, en akıllı ve sağduyulu siyasetçilerinden biriydi o... Kusursuz bir Dışişleri Bakanı olmuştu, başarılı bir yazardı. Maalesef yakalandığı ağır hastalıktan kurtulamadı ve bu değerli insanımızı da kaybettik.Ben İsmail Cem’in karşılaştığı diğer haksızlıklar, hayal kırıklığı yaratan olaylar yanında YTP hayal kırıklığından da çok etkilendiğine, üzüldüğüne inanıyorum. Tüm ciddi hastalıkların temelinde de üzüntünün yattığına...Onun ölümü gerçekten Türkiye adına çok, çok büyük bir kayıptır. Keşke bu kadar dört dörtlük bir insanımızı kırıp üzeceğimize değerlendirebilseydik. İşte hep arkalarından ağlıyoruz...Sevgili dostumuza Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum.Yeri cennet olsun!
Rakel Dink’in acısı büyüktü, 32 yıllık eşine son mektubunu zorlukla okudu...O mektupta sevdiği adama, kocasına olan duygularının yanında, toplanan kalabalığa verdiği sükunet mesajı, pankart açıp slogan atmadan yürüyüş yapmaları isteği vardı.Bulunduğu ruh hali içinde bile bu olgunluğu göstermesi takdire değerdi doğrusu... Konuşması bitince eşinin yazısında söz ettiği güvercinleri uçurdu Rakel Dink...Ailesiyle birlikte tam 20 güvercini özgürlüğe gönderdi.Ama bir yanda beyaz güvercinler uçarken, sevgi mesajları verilirken diğer yanda nefret dağıtan akbabalar da çıkabiliyor. Hani eski Amerikan kovboy filmlerinde vardır; posta arabasına kızılderililer saldırır ve kendilerinden olmayan beyazları öldürürler... Onların cansız bedenleri etrafa dağılmış vaziyetteyken akbabaları görürsünüz, havada uçuşmaya başlar sonra iner ve o ölülerden kendi paylarına düşeni alırlar.Fazla beyinleri yoktur bu akbabaların, beyinsiz ama içgüdüsüyle çıkarını kollayabilen, zamanında saldırarak paralayabilen yaratıklardır. Bunların benzerlerinden her çevrede olduğu gibi basında da var. Maalesef...Hasbelkader bir köşe kapmış, şöhret olabilmek için bir oraya bir buraya saldıran, omuzlara basa basa, bir omuzdan öbürüne atlaya atlaya yükselen, işine yarayacak insanları kollayarak, yanaşarak menfaat sağlayan, yaramayacakları ise (beyninin, bilgi ve birikiminin yetmediğini bilmesine rağmen) çaktırmadan paralayarak, kullanarak ve kendinden üstün bulduklarını kıskanarak ilerleyen.Bunlar bir de “duygu sömürüsü”nü asla ihmal etmezler, “herkes kötü”, “kendileri iyi”dirler. Birileri onlara alıştıkları iyiliklerden birini daha yapmalı ve kötü bulduklarını cezalandırmalıdır.Düşünce bazındaki tartışmaları ayırdedecek kadar beyne ve bilgiye sahip olmadıkları ve aslında gazete filan da okumadıkları ama cahilliklerini ustaca maskeledikleri için diğer sütunlarda, köşelerde neyin tartışıldığını, neye karşı çıkıldığını bile anlamadan havadan sudan yazılarını bir tarafa bırakıp göstermelik olarak ciddi konuların içine de atlamak isterler. Bilmediklerini bilecek olgunluktan da nasiplerini almamışlardır çünkü.O “görünüşte büyük ama içi pek küçük” kafalarıyla bir şeylere kızıyor görünürken kızdıkları şeyi aynı anda kendilerinin yapmakta olduklarını, “akım” derken başka bir duruma geldiklerini de farketmezler.Ne yazık ki okuyucu aldanabiliyor, süslü püslü cümlelerle aldatılabiliyor.Üç günde yazar olduğunu zanneden, bunu yaparken yazarlığın onurunu da yerle bir eden zavallılar tarafından... Bu da az üzüntü değil!*****Andrea Bocelli’yi nasıl kaçırdım?Başlıktaki soruyu dün sabahtan beri kaç kez sordum kendime ve nasıl üzüldüm durdum bilseniz.Müthiş bir tenor bu Andrea Bocelli; tek bir parça ile Avrupa ülkelerinde aylarca liste başı olan ve dünyanın en iyi 3. tenoru kabul edilen bir ses... Neredeyse Pavarotti-Domingo-Carreras üçlüsünü bile geride bıraktığı söylenen bir ses...12 yaşında futbol oynarken bir kaza geçirmiş ve iki gözü de kör olmuş. Sonra o kayıp duyusunu ve tüm duygularını sesinde toplayarak zirveye çıkmış.Koçbank ile Yapı Kredi Bankası 22 Ocak’ta onu İstanbul’a davet ederek Bilkent Senfoni orkestrası eşliğinde bir konser vermesini sağlamış. Ve bana da davetiye gelmiş.Ben o davetiyeyi ne zaman gördüm biliyor musunuz; 22 Ocak akşamı, saat 9’da hâlâ gazetedeki masamda çalıştığım sırada... Ve de eve gidip üstümü değişip yetişemeyeceğimi anlayarak kahroldum.Bir kısmı beni uyarmayan, hatırlatmayı unutan asistanımın hatası, bir kısmı masamın üzerindeki yüzlerce kağıt, kitap ve davetiyenin... Ama asıl hata çalışırken etrafıma dikkat etmeyişimin, yani benim...Bin yılda bir gelecek fırsat böylece kaçtı. Oysa aşık olduğum müziğin en iyi temsilcisini nasıl da dinlemek isterdim.Ne mutlu dinleyebilenlere... Koçbank ve Yapı Kredi Bankası’nı onu getirme başarılarından dolayı kutluyorum.Lütfen bir kez daha yapsınlar bunu, o zevki yaşayamayanlar için... Televizyonlardan bütün Türkiye’ye izletmeyi de unutmasınlar!
Katil Ogün Samast’ın fotoğrafları, açıklamaları, cinayetten sonra Yasin Hayal isimli şahsa gönderdiği “işlem bitti” mesajı, Yasin Hayal’in Trabzon’da Mc Donalds’ın bombalanması olayının da sorumlusu olması (ve sadece 10 ay yatarak serbest bırakılması), “Zeynel gitmeyince Ogün’ü görevlendirdim” demesi, katilin annesinin “Oğlumun yeni ayakkabıları yoktu, kim aldı” sorusu, onu tanıyanların son günlerde “bol para harcadığını” söylemesi ve daha birçok bilgi ortada...Buna rağmen İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah daha araştırma, soruşturma bitmeden ortaya çıkıp “Cinayetin siyasi bir boyutu olmadığını, bireysel bir suikast olduğunu” peşin peşin söyleyebiliyor. Hiçbir Emniyet Müdürü’nün bu şekilde peşin görüş bildirmeye, kendi ifadesini devlete maletmeye hakkı olduğunu sanmıyorum.Pazar günü Uğur Dündar’la birlikte ikincisini hazırlayıp sunduğumuz “uyuşturucu sorunu” konulu Her Açıdan programının başında Hrant Dink’in ölümüyle ilgili olarak konuşurken Dündar önemli bir noktaya değindi.Trabzon’daki “rahip cinayeti”nin de 16 yaşında, yine cezai ehliyeti olmayan birine işletildiğini, bu olayın bağlantılarının ortaya çıkarılmadan üstünün örtüldüğünü, eğer böyle yapılmasaydı belki de Hrant Dink cinayetinin bu kadar rahat ve kolay işlenmeyeceğini söyleyerek “O olayda Trabzon Valisi görevden alınmalıydı” dedi. Son derece haklıydı ve programdan sonra onun bu konuşmasından dolayı da çok sayıda teşekkür mesajı aldık.İşte bu olayda Mc Donalds’ın bombalanmasıyla aradaki ilişki görülüyor. Terör saldırıları iyi araştırıldığında genellikle birbirleriyle bağlantılı çıkıyor. O zaman nasıl oluyor da elde bu kadar veri, ipucu varken daha olayın soruşturulması tamamlanmadan “kesin bir sonuç” bir emniyet müdürü tarafından açıklanabilir?YİNE SATILDIK!Dün gelen okur mektuplarının çoğu “Hepimiz sorumluyuz, milletçe utanmalıyız” şeklindeki toplu suçlamalarla ilgiliydi. İnsanlar “Hepimizin üzüldüğü doğru ama milletçe sorumlu olmayı veya utanç duymamız gerektiğini kabul etmiyoruz” diyorlardı.Bunlar arasında “Arka arkaya terör kurbanı olan gariban şehitler için kılını oynatmayanların hepsi bu kez günlerce yazdılar, çünkü karşılarında Avrupa Birliği, Batı toplumu var. Onlardan korkunuzdan yazıyorsunuz” diyenler ve hatta bütün toplumu sorumlu tutarak yazanları “satılmış” olmakla suçlayanlar var.Hep sapla samanı birbirine karıştırdığımızı yazarım ya, bu örnek onun ta kendisi... Elbette şehitler için de yazıyoruz medyada günlerce yer alıyor, PKK terörünün bitirilmesini devletten isteyip duruyoruz ama bir gazete veya siyasetçiye yapılan siyasi bir suikast, bir terör saldırısı muhakkak ki gündemi günlerce meşgul edecektir.Hele de aydın bir insanımızın, bir gazetecinin şehrin ortasında cinayete kurban gitmesinin yanında, ölümü bütün topluma mal edilmek ve dışarda Türkiye aleyhine kullanılmak isteniyorsa... O zaman üzüntü çok boyutlu olacaktır. Hrant Dink’in ölümünün ABD ve AB’de Türkiye için alınacak kararlarda kullanılacağı haberleri gelirken devletin görevi çıkıp peşin sonuçlar açıklamak değil, en kısa zamanda bu cinayetin nedenini ve bağlantılarını ortaya çıkarmaktır.Bir kez olsun gerekeni zamanında yapabildiklerini göstermeleri gerekiyor. Ve tabii suçluları 3-5 ayda salıvermelerinin sonuçlarını görmeleri!*****Erdoğan’ın korkusu!AKP’nin MKYK üyesi Ayşe Böhürler genel başkanı Tayyip Erdoğan’ı “Kurban olam ayına yıldızına” yazılı afişleri ve milliyetçi söylemleri için eleştirmiş.O, bir “özel parti toplantısı”nda, kapalı zeminde, Genel Başkan olarak eleştirmiş ama olay sonuçta “açık” hale gelmiş ve basında yer almış.Çünkü Genel Başkan parti içi demokrasiyi filân unutarak Başbakan otoritesiyle Böhürler’i “Çok çirkin bir yaklaşım” diye suçlamış. Sonra da “Bu konuşulanları inşallah yarın basından okumayız” korkusunu dile getirmiş.Bu kadar önemli konumdaki insanlar basına geçecek bir tutum sergilerlerse korktukları da başlarına geliyor işte, ne yapacaksınız?Bir parti genel başkanı partisinin içinden gelen eleştirilere kulak vermek ve saygı göstermek zorundadır.Bizde genel başkanlığın padişahlık gibi algılanmasının, böylece seslerin korkutulup sindirilmesinin sonu gelmiyor. Umalım da basının yardımıyla doğruyu öğreniyor olsunlar!