En çok mektup alan yazılarımdan biri ‘Kurtlar Vadisi’ne izin verilmemeli’... Bu benim görüşümdür tabii ve destekleyen çok sayıda okuyucu olduğu gibi tamamen karşı çıkanlar da var.Karşı çıkanlar Polat Alemdar’ın üniversite mezunu, birkaç dil bilen bir ajan olduğunu, yolunu kestiği, öldürdüğü karakterlerin ise “vatan haini, mafya lideri” benzeri “katli vacip” tipler olduğunu ileri sürüyorlar. Bunlar arasında bana “Siz ülkenizin mafyadan temizlenmesini istemiyor musunuz” diye soranlar, “Kurtlar Vadisi Terör’ün PKK sorununun çözümüne katkıda bulunacağını” ileri sürenler bile var.Bu okurlar neden Rambo, James Bond gibi filmlere veya içinde cinayet, tecavüz, adam kaçırma olan yabancı filmlere aynı şekilde “şiddet içeriyor” diye karşı çıkmadığımızı soruyorlar.Birincisi; biz elbette ülkemizin mafyadan ve tüm kötülüklerden temizlenmesini istiyoruz ama bunların hep yasal yollardan yapılmasını ve kendine akla yakın bir neden veya yurtseverlik bahanesi bulan herkesin kendinde silaha sarılma hakkı görmemesini de istiyoruz. “Vatan, millet için” diye aklına esen herkesin beline silahı takıp çete kurarak can almasının çağ dışı, insanlık dışı, vahşet olduğuna inanıyoruz. O zaman işte, bugünkü durum ortaya çıkıyor; devlet midir, çete midir, derin midir, sığ mıdır anlaşılamıyor. İkincisi; James Bond, Rambo veya bir başka film içine vatan, millet, devlet kısacası milli duygular girmeden izlendiği için gençleri bir Kurtlar Vadisi kadar etkilemiyor, onları izleyip geçiyor, buradaki kahramanı ise yurtseverlik idolü haline getiriyorlar.ÖĞRETMEN DİYOR Kİ...Hatırlayacaksınız, dizinin 76 bölümünde 2400 kişi ölmüştü, yaralıların sayısını -af buyurun- bilmiyorum. Ama bir kumarhane baskınında 33 kişinin öldüğünü, öldürülen figüran sayısını ekipten bile bilen çıkmadığını, oyuncuların “her an öldürüleceğimizi bilerek oynuyoruz” dediğini, bölüm başına 32 ölünün düştüğünü biliyorum.“Ücretli de olsa iş bulduğuna sevinen” bir ilkokul öğretmeni bakın ne yazıyor:“Merhaba Ruhat Hanım, Son yazınızda Kurtlar Vadisi’nin yayınlanmasının yanlış olacağını belirtmişsiniz. Valla çok doğru, çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da size katılıyorum. Şu yarım dönemde öğrencilerimin doktor, öğretmen gibi meslekleri değil de Polat olmak istediklerini öğrendim. Daha 6-7 yaşlar bunlar, mini mini çocuklar, oyunlarıysa okulda bile adam öldürmece, kan dökmece, FEAR Half-life moduna geçme!... (Bu son söylediğim PC&konsol oyunları ki nasıl bir oyun olduğunu oynamadıkça tahmin edemezsiniz!) Bu çocukların aileleri asgari ücretle çalışıyorlar. Kızlar evlenmeyi, erkeklerse seri katil olmayı planlıyor. Resmen ‘Hojaam 10 yıl sonra beni Tv kanallarında göreceksin, valla azimliyim’ diyorlar (J ile yazmamın sebebi laubali konuşmaları)...”Öğretmen mektubun devamında da duyduğu endişeleri dile getirmeyi sürdürüyor.“Polat olmak isteyen” çocukların oranı yapılan araştırmalarda da çıktığına, Danıştay suikastini yapan Alparslan Aslan’a da arkadaşları Polat Alemdar dediğine, kendine makul bir sebep bulan Ogün Samast gibi katiller taklit edildiğine göre bilmem ki kim haklı, bilmem ki doğru nedir!*****Libya’nın okulu ve eğitimde ayrımcılık!Milli Eğitim Bakanı Libya Büyükelçiliği’nin bir apartmanda açtığı 70 öğrencilik okuldan habersiz görünüyor. İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ata Özer:“Bu okuldan haberim yok, konsolosluklar sadece kendi binalarında okul açabilirler. Ayrıca yalnız İngilizce/Arapça eğitim verilemez, Bakanlığın belirlediği sınırlar dışına çıkılamaz” şeklinde açıklama yapmıştı.Deve konusunda da Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Kaddafi’yi kendine örnek aldığına göre; nedir bu Libya hayranlığı ve abartılı hoşgörü (!) nün nedeni acaba?Size de her şey çok abuk gelmiyor mu, yoksa ben hafiften paranoyaklığa doğru geçiş mi yapmaktayım?Milli Eğitim’den söz açılmışken... İlköğretim okullarının kitaplarında hâlâ öğrenciler peşin peşin şartlandırılacak şekilde kız çocuklar resim ve metinlerde “evde kalan ve çocuk bakan, erkeğe bağımlı roldeki anne”, erkek çocuklar ise “dışarda çalışan, ekonomik güce sahip baba” olarak gösteriliyormuş.Bu örnekler artık 21. yüzyıl Türkiye’sinde birçok evdeki anne/baba modellerine hiç benzemiyor. Ne zaman değiştirecekler merak ediyoruz.
Bu ülkede alıştığımız olaylardan biridir; siyasetçilerden başlayarak “söylenen veya yapılan” olumsuz, tepki çekecek şeyler “yayınlandıktan kısa süre sonra” yalanlanır.Örneğin “yeşil devrim istediğinizden” söz eder, ertesi gün buna gelen tepkileri gördüğünüzde hemen bir U dönüşü yapar ve “Ben onu çevreyi kastederek söylemiştim” dersiniz biter gider. Türkiye “oyuncak”, Türk halkı da “saf”tır ya istediğiniz gibi oynayabilirsiniz.Daha önemli olaylarda iki müfettiş gönderir, “adet yerini bulsun” bir soruşturma yaptırır ve “istediğiniz yönde” bir sonucu topluma açıklarsınız, olay kapanır.Hakimlerin, savcıların geleceği bile bakanlıklara bağlı olduğu için özgür karar vermeleri imkânsızlaşırken müfettişler mi bağımsız karar verecek?Gümrüklerdeki onlarca trilyonluk akaryakıt kaçakçılıkları, her türlü yolsuzluk örtbas edilir ve sorumlular devlet korumasına alınırken ufak tefek (!) olaylar mı kapatılmayacak, bırakın Allah aşkına...17 aylık bebeğe toplu tecavüz vahşeti yaşandığında, götürüldüğü hastane “tecavüz var” der, Bakan çıkar “tecavüz olduğu kesin değil” açıklaması yapar. Sonra tecavüz olduğu anlaşılınca susar, olur biter.Yurtlarda kalan kimsesiz kızlarla ilgili “fuhuşa zorlandıkları” haberi yayınlandığında Bakan çıkar “Onlar normal çocuk değil, zaten bu yolun yolcusu kızlar, vesika alan babalar bile var” benzeri bir açıklama yapar, olayların üstü örtülüverir.Eh, bakanların milletvekillerinin ve hatta başbakanların söylediğini ertesi gün yalanladığı bir ülkede haber yapmak da, yorum yapmak da takdir edersiniz ki çok zordur.Öyle ya, bakana, başbakana veya müfettişe mi inanacaksın gazeteciye mi? Hep birlikte tekrarlayalım; tabii ki birinci gruba, değil mi efendim?Arena programı bu kez yine gizli kamera görüntüleriyle SHÇEK’e bağlı bir çocuk yuvasında çocukların bakıcıları tarafından tekme tokat dövüldüğünü ortaya çıkarmış.Daha önce bu olayın benzeri Malatya çocuk yuvasında yaşandığında Bakan Nimet Hanım dayak yiyen küçük, kimsesiz çocukları evinde ağırlamıştı. O günden bu yana SHÇEK yuvalarında dayak olayı önlenemediğine göre Bakan’ın evini dayak yiyen çocukları misafir etmek üzere tekrar hazırlaması gerekecek.Çocukları evine götürünce ve bir ikisini kucağına alıp fotoğraf çektirince iş bitiyor ya...Son dayak haberini hazırlayan muhabir “çocuk eğitimi ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığını” söylemesine rağmen, sabıka kaydı bile sorulmadan yuvada hemen işe alınmış.Olay bu çocukların “dayakla büyümesi” ile bitmiyor, şiddet gören çocuklar ilerde şiddet, suç kaynağı haline geliyorlar. Bakan eğer SHÇEK yuvalarında son 5 yılda “478 çocukla ilgili taciz, tecavüz davası” açıldığını kendisi söylüyorsa bu kadar disiplinsiz yuvalarda tabii ki dayağın sözü bile olmaz.Normal bir hükümette bunun hesabını başbakan sorar ve işini yapamayan bakanı derhal görevden alırdı.Ama bu Hükümet en ciddi yanlışları yapan bakanlarını bile koruyor, yerinden oynatmıyor.İstikrar (!) böyle sağlanıyorsa dayak yiyen çocuklara da “kader” diyeceğiz herhalde!*****Kanlı ElmasLeonardo Di Caprio’nun Oscar adayı filmi “Kanlı Elmas” gerçekten zevkle izlenecek, çekimlere ve sanatçıların oyun yeteneğine hayran kalınacak bir film olmuş.Caprio, Robert De Niro, Jack Nicholson gibi “süper bir aktör” olma yolunda hızla ilerliyor, en iyi erkek oyuncu ödülünü bu filmle almayı da hak ediyor bence... Eğer onun yerine filmde kendisiyle birlikte oynayan zenci aktör Djimon Hounsou’yu tercih etmezlerse...Kanlı Elmas bu haftanın “görülmesi” gereken filmi.*****Tencere yuvarlanmış...Yolsuzluk soruşturması nedeniyle (27 ayrı yolsuzluk) görevden alınan bir bürokrat memleketlisi, hemşehrisi olan Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından “başdanışman” yapılmış.Milletin cebinden giden trilyonlarca liralık usulsüzlük ve yolsuzluklar henüz soruşturma sırasında BAKAN TARAFINDAN ödüllendiriliyor.Gelin siz müfettiş olun da serbestçe sonuç bildirin... İşte Türkiye’de yolsuzluk ve usulsüzlükler bunun için asla bitmiyor!
Herkesin elinde, belinde silahla cirit attığı, magandaların hemen her gün aslan gibi gençleri eğlence için öldürdüğü veya komaya soktuğu, 17 yaşında insanların eline silah verilerek cinayet işletildiği, bin türlü karanlık ilişkinin içinden çıkılamayan bir duruma getirildi Türkiye...Hayır 2-3 yıl önce böyle değildi, dehşet, vahşet yine vardı ama en azından bugünkü gibi ağır suçlar zirve yapmamıştı.Kurtlar Vadisi ve ona benzer şekilde silahlı çatışmaların, sözüm ona ortada “makul bir neden” olursa cinayet işlemenin kabul göreceğinin anlatıldığı dizi ve filmler milletin beynine işledi.Defalarca yazdık, programlar yaptık, uyardık; ‘Görerek öğrenme üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır, psikolojide bilinen bir gerçektir’ dedik, hiç umursamadılar.Önemli olan vatandaşın canını, malını kaybetmesi, toplumun yozlaşması ve mutsuz olması değil, para kazanmaktı, reytingdi, reklâmlar vs. idi.Okullarda öğrencilerle yaptığımız TV. röportajlarında gençler her okulda çetelerin olduğunu, bunların birbirleriyle çatıştığını, diğer öğrencileri ve hatta öğretmenleri korkuttuğunu, sindirdiğini anlatırken “Kurtlar Vadisi”nden ve Polat karakterinden ne kadar etkilendiklerini anlattılar, bunlar kayıtlarımızda mevcut.Çocuklar ve gençler arasında yapılan araştırmalarda da Polat “en çok etkilendikleri karakter” olarak görülüyor.Silahlı olaylar, maganda cinayetleri ve diğerleri, şiddetin her türlüsü, milli duygu istismarı veya ırkçı milliyetçilik; Kurtlar Vadisi dizisinden sonra çok arttı.Bugün Türkiye tam bir kaos görüntüsünde ve “şiddete açık” durumda iken yeni bir Kurtlar Vadisi dizisinin gösterilmesini istemek veya buna izin vermek kadar büyük bir hata olamaz.Avrupa ülkeleri ve Amerika’nın “insanların, gençlerin olumsuz etkisi altında kalacağı filmleri, tiyatro oyunlarını nasıl yasakladığını” defalarca “Katil Doğanlar” filmi veya “Romeo-Julyet” oyunu örnekleriyle anlattık. ABD’nin kendi ürettiği birçok filmi üçüncü dünya ülkelerine sattığını ama kendi içinde gösterimine izin vermediğini tekrarlayıp durduk.Ailelerden gelen mektuplarda endişe had safhada görülüyor. Onlar da ilgilileri bu tür dizi ve filmlere izin verilmemesi için sorumluluğa davet ediyorlar. Bir kez daha hatırlatmak istedim.***Rudolph Guilliani’yi istiyoruz!Madem ki beceremiyorlar davet etsinler Guilliani’yi... New York’ta iyi niyetli ve ciddi çalışmasıyla güvenlik güçlerini baştan aşağı değiştiren; metroya parasız binmek isteyenlerin bile ensesinden yakalayarak cezalandıran, böylece o dev şehre huzur getiren adamı çağırsınlar.O anlatsın, seminerler yapsın, ne yapacaksa yapsın ve görev nedir, nasıl çalışılır, dürüstlük anlayışı nasıl olmalıdır öğretsin.- Hiçbir ülkede vatandaş; görevini kasıtlı olarak yapmayan veya beceremeyip yüzüne gözüne bulaştıran yönetimler yüzünden bu kadar üzüntü, sıkıntı çekmemiştir.- Hiçbir ülkede magandalar bütün şehirleri istila edip gençleri arka arkaya öldürmemiştir.- Bir süpermarkete giren veya işine giden kadınlara (hatta ülkeyi ziyarete gelen turistlere) tecavüz edilmemiştir. Çocuk yuvalarında, yurtlarda gençler şiddet görmemiş, taciz edilmemiştir.- Hiçbir ülke bu kadar kanunsuz ve başıboş olmamış; suçluyla suçsuz, doğruyla yanlış bu kadar birbirine karışmamıştır.Benim asıl anlayamadığım, bütün bu kanunsuzluğu, başıboşluğu, gündemlerin dehşet verici olaylarla dolmasını önleyemeyen iktidarların hâlâ “futbol takımı tutar gibi” tutulması.Can, mal güvenliğini bile sağlayamayanların hâlâ endişesizce, yeniden iktidar ümidederek koltuklarında oturması ve kamuoyu anketlerinde yerini koruması.Anlayamıyorum, belki de benim anlayışım kıt kimbilir?O zaman da şöyle düşünüyorum; her toplum layık olduğu şekilde yönetilirmiş!***(Masum gençlerin ölümüne veya beyninin bir kısmının alınmasına neden olan katilleri 4 yılda serbest bırakan devletin Yasin Hayal’i Mc Donalds’ın bombalanmasından sonra serbest bırakmasına neden şaşırıyorsunuz ki? Kanunsuzlar cenneti burası. Masumlar ölüyor, katiller yaşıyor ve yaşatılıyor!)
Adalet Bakanı Cemil Çiçek “Bu cinayet mahalle çetesi işi değil, teşkilat işi” demiş. Ben ilk günden beri buna inananlardanım.Üstelik bu teşkilatın aslında “ırkçı milliyetçilik” maskesi altında tümüyle farklı bir şey olabileceğini, milliyetçilik hikâyesinin Türkiye’yi tuzağa düşürmek ve bazı şeyleri kabul ettirebilmek için kullanılabileceğini de düşünüyorum.Hrant Dink cinayetinin tam işlendiği anda orada olan ve katil Ogün Samast’la burun buruna gelen kadınla konuştum.Onun varlığını “yakından tanıyan ve olayı ondan dinleyen” bir arkadaşımla konuşurken öğrendim ve hemen o gün kendisiyle de görüştüm. Olay anında tesadüfen binanın önündeymiş ve katil yaklaşarak silahını çıkardığında bir an için gözgöze gelmişler. Cinayeti işledikten sonra oradan hemen ayrılmadığını, durup bir süre “emin olmak için” beklediğini, sonra da koşar adımlarla yandaki yola girerek izini kaybettirdiğini söylüyor.Cinayeti “iki kişinin işlediğinden” hiç söz etmiyor. Yani son iddialardan birinde söylendiği gibi Yasin Hayal’in de orada olduğu bu en yakın tanığın ifadesine göre doğru değil.Kimsenin ilgilenmediği, katili takip etmediği de doğru değil çünkü kadın “5-6 kişi olarak arkasından koştuklarını” anlatıyor. Belki silahlı olması nedeniyle korkarak fazla yaklaşamamışlardır ama izlemeye çalışmışlar.Daha sonra polis bu kadınla birlikte diğer görgü tanıklarını da alarak uzun uzun sorguya çekmiş. Hatta “bir zindana indirilip orada sorgulandıklarından” da söz ediyor. “Sonuçta onu ben teşhis ettim zira burun buruna gelen ve en yakından gören bendim” diyor.Şimdi bu kadar kesin bir anlatım varken, olaydan günler sonra neden yeni bir iddia ortaya atıldı orasını (şu anda yazıyı yazarken) bilmiyoruz tabii. Ama bu çelişki, dinlediğim tanıktan sonra beni daha da çok şaşırttı doğrusu...Söyleyin bakalım, “cinayetin görüntü kasetlerinin değiştirildiği” bile iddia edilirken hangi olayda neyin doğru olduğuna ve soruşturma sonuçlarına nasıl inanabilir, nasıl emin olabiliriz?Hadi buyrun, dinliyoruz?*****Emniyet, jandarma ne farkeder?Katil Ogün Samast’la çekilen fotoğrafların jandarma karakolunda değil Emniyet’te çekildiği açıklanmış şimdi de... Dünkü yorumlarımızdan dolayı özür mü dilemeliyiz acaba?Fotoğraflardaki jandarmalar, “şapkanı çıkart, saçını düzelt” konuşmaları ortada... Tamam, elbette orada çekilmemişse “karakolu suçlamak” haksızlık olur ama fotoğraf çektiren jandarmalar suçlu değil mi?Emniyet’te çekildiyse bile polis de, jandarma da sorumlu ve suçlu değil mi, bu polis ve jandarmalar görevden uzaklaştırılmadı mı? (Jandarmaların görev yeri değiştirilmiş nedense...)Burada önemli olan devlet güçlerinin bu tür büyük bir hatayı yapabilmiş olmasıdır. Birkaç adamın yanlışının Jandarma’yı, Emniyet’i ve sonra toptan şekilde devleti yıpratmış olmasıdır.Eğer bir ülkenin başbakanı 4 yıldır iktidarda olmasına rağmen “Bu tür bir yapı var, bugüne kadar üstüne gidilmediği için bedelini hem millet, hem devlet olarak ödedik” diyebiliyorsa o başbakana ‘bunca yıldır ne yaptınız’ diye sorarlar.Magandasından katiline, tecavüzcüsüne ortada cirit atarken, hepsi cezasız kalır ve yeni kurbanlar ararken, çeteler istediği adamı İstanbul’un en gözde caddelerinden birinde vuracak özgürlüğü bulurken, PKK ülkeyi uyuşturucu pazarına çevirirken neyle meşguldünüz?*****Bu hafta “milliyetçilik”Sevgili okurlarım, geçen program için üç dört gün içinde, çoğu programın tekrar yayınlanmasını veya devamını isteyen yüzlerce mektup gönderdiniz. Sağolun, varolun. Bugün öğleyin saat 12’de Her Açıdan’da “milliyetçilik ve derin devlet” konularını tartışacağız.Konuklar; CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz, BBP Milletvekili, eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı Eser Karakaş, ve Bugün Gazetesi Yazarı Gülay Göktürk... İlgilenenlere duyurmuş olayım.
Uzunca bir süredir dinliyoruz “derin devlet” hikâyelerini... Dün Bekir Coşkun’un “Devleti görünce kaçın” başlıklı yazısında pek öz ve pek güzel şekilde anlattığı gibi gümrük kaçakçılığından orman ve arazi talanına, bombalama olaylarından suikastlere, cinayetlere kadar en ciddi skandal ve olayların arkasından devlet bağlantıları ortaya çıkıyor.Bırakın ülkenin düştüğü durumu, milletin paniğine bakın... Hangi dehşet verici olayla karşılaşsa (ki medeni, iyi yönetilen ülkelerin insanları bu olaylarla bizim gibi her üç günde bir karşılaşmaz) aynı anda devletiyle de karşılaşıyor.Suçun sorumlusunun bazen müsteşar, bakan, bazen belediye, bazen vali ya da Emniyet olduğu anlaşılıyor.Hrant Dink cinayetinin sanığı Ogün Samast ile jandarma karakolunda “hatıra fotoğrafı” çektiren, üstelik bir katille çekilen fotoğrafa Türk bayrağını ve Atatürk’ün “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” sözünü dekor olarak kullanan jandarmalar için şimdi mazeret üretiliyor.Fotoğrafın karakolda çekilmediği ileri sürüldüğü gibi “bu fotoğrafları basına sızdıranlar” suçlu ilân ediliyor.Oysa yatıp kalkıp fotoğrafları sızdıranlara teşekkür etmemiz lâzım. Bu kafanın, katillere bile paye verip bayrakla bütünleştirecek kafanın, çekinmeden “devletin cezalandırmak üzere yakaladığı” ağır suçluyla “devlet çatısı altında fotoğraf çektiren devlet gücü” cesaretinin ortaya çıkarılması lâzım.Çıkarılmalı ve cezalandırılmalı ki işlediği suçu “vatan, millet” sevgisine bağlayarak hafifletmeye çalışanlar buna izin verilmeyeceğini, vatan sevgisinin şiddetle bağdaşmayacağını, bu ülkede hak, hukuk olduğunu anlasınlar. Aynı hataya düşecek olan herkes anlasın. Bu toplumun şiddetle millî duyguları asla yanyana getirmeyeceği görülsün. Birkaç kafası karışık, cahil şöhret meraklısı (veya örgüt) yüzünden devlet veya millet toptan suçlanmasın.Emniyet’e cinayetin işleneceği önceden bildiriliyor ama gereken önlemler alınmıyor.Cinayete azmettiren Yasin Hayal daha önceden Mc Donalds’ı bombalama olayının sorumlusu olduğu ve olayda yaralananlar da olduğu halde kısa sürede serbest bırakılıyor.Ve sonra rahatça bir de cinayet plânlıyor. Erhan Tuncel ise “Polis benden Yasin Hayal’e ‘polis tarafından arandığını’ söylememi istedi” diyor. Böyle bir durumda o serbest bırakma kararını veren hakimlerden başlayarak “aşağıdan yukarıya” sorumlu olan herkes yargı önüne çıkarılmalı, hesabını vermeli, cezasını çekmelidir.Bu nasıl güvenlik, nasıl adalettir ki ağır suçluların hepsi sokaklara salıverilmekte, masum insanları yok etmekte ve topluma dehşet salmaktadır.Hükümet bu kadar ciddi bir olayın sorumluluğunu taşımazsa neyin sorumluluğunu taşır?Şimdi herkes “derin devlet” peşinde. Oysa ortada gayet sığ ve gözle görülen bir durum var... Sorumlular belli. Konuşsunlar da öğrenelim bakalım polisin ve jandarmanın bu lakaydisinin, iki taraflı çalışmasının sebebi nedir? Kendi hatalarıyla bütün devletin ve milletin suçlanmasına ne hakla neden olmaktadırlar?New York’ta tek bir belediye başkanı; Rudolph Juliani örnek çalışmasıyla, polisi de yenileyerek ve temizleyerek koca şehri muma çevirmişti.Tek bir kişi!Biz ne zamana kadar bekleyeceğiz böyle bir kahramanı?
Bu herkesin görmesi gereken filmi Salı akşamı Kanyon’da izledim. WWF’in kurumsal sponsoru Garanti Bankası, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ve filmin dağıtım şirketi UIP basın için Kanyon’da bir ön gösterim düzenlemişler ve çok da iyi etmişler.Çünkü basın çoğu kez yoğun iş temposu yüzünden böyle çok önemli filmleri, sanat olaylarını “görmek istese bile” kaçırabiliyor.Neyse, gördüm ve o gece gözüme uyku girmedi.ABD eski Başkan Yardımcısı ve Başkan adayı Al Gore’un yıllardır çevre ve küresel ısınma konusunda yaptığı uluslararası çalışmaları, uyarıları ve bu film de açıkça anlatılan ciddi ısınma tehlikesini (kaynama da diyebiliriz) bu köşede daha önce yazmıştım. Ama doğrusu filmde gördüğüm kadar yakın ve ürkütücü boyutta olduğunu ben de bilmiyordum.Başarıyla dramatize edilmiş olan film Al Gore’un bir konferansı sırasındaki anlatımı aslında. Ama anlattığı gerçekler, dünyanın her köşesindeki doğa değişimi çekimler ve grafiklerle gösterildiği için son derece etkileyici.Özetle; atmosferdeki karbondioksit oranı arttıkça güneş ısısının büyük kısmının atmosfer tarafından tutulduğu, dünya ısındıkça bir yandan buzulların eriyip bir yandan okyanuslardaki buharlaşmanın arttığı ve son zamanlarda okyanus kıyılarında görülen hortum ve kasırgaların nedeninin de bu olduğu anlatılıyor. Böyle giderse yükselen deniz suları 2030 yılına kadar dünyanın her köşesinde birçok ülkede (ABD dahil, örneğin New York’un Manhattan semti sular altında kalacak) sahil kentlerini yutacak ve Kuzey Kutbu’nda bile buzullar iyice eriyecek, kış mevsimleri bazı ülkelerde kaybolurken bazılarında insanlar donmaktan kurtulamayacak. Kuraklık ve kıtlık milyonlarca insanın ölümüne neden olacak. Bu gidişi önlemenin, en azından yavaşlatmanın bazı çareleri var ama bunun için bizim gibi “hiç umursamayan, ‘nasılsa bize bir şey olmaz’ diyen” toplumlar başta olmak üzere herkesin çözüme katılması gerekiyor.Birinci ve en önemli çare, bırakın ağaçları yok etmeyi, acımasızca ve cahilce kesip taş yığınları dikmeyi mümkün olduğunca ağaçlandırma yapmak, su kaynaklarını dikkatli kullanmak ve karbondioksit çıkışını her şekilde azaltmak...SORUMLU HÜKÜMET LAZIM!Tabii bunları yapmak için önce sağduyulu, sorumlu hükümetler gerekiyor. “Cumhurbaşkanı kim olacak” yerine “kavrulmaktan nasıl kurtulabiliriz” endişesine düşen hükümetler. Bu yıl Türkiye’nin birçok bölgesine -alışılmıştan farklı olarak- kış ya hiç gelmedi veya çok kısa bir süre için uğradı. Bizi uyarmaya yeter mi acaba?Bence yetmez, kavrulmayı ve susuzluğu hissetmemiz gerekir önlem almak için...Belki “Uygunsuz Gerçek” filmi, en azından son yıllarda fırlayan sıcaklık artışı grafiklerini, eriyen kutup buzlarını, buz ararken ölen kutup ayılarını göstermek açısından “biraz” uyarır bizi.Tekrarlıyorum herkesin ama önce bu ülkeyi yönetenlerin görmesi şart bir film, sakın kaçırmayın. Garanti Bankası, WWF-Türkiye ve UIP’ye teşekkürler. Şüphesiz Al Gore’a da!*****Reyting Canavarı’nın merakı!Milliyet’in “Reyting Canavarı” Sina Koloğlu Her Açıdan programının “alt yazılarından” söz etmiş köşesinde... Diyanet İşleri Başkanı Sayın Bardakoğlu ile yaptığımız söyleşide öne çıkan sözlerin ve konu başlıklarının hemen ekrana gelişini beğenmiş (alt yazılarla konuya açıklık getirmeye önem veriyoruz, takdirlerine çok teşekkürler) ama bir noktayı anlayamamış.“Kur’an’da veya Müslümanlıkta tarikat var mı” sorusunda “veya”nın neden kullanıldığını... Hemen açıklayayım, zaten o sohbette bu konunun da üzerinde duruldu;Kur’an’ın içinde birçok ayette “Kur’an’da gerekli her konuya yeterince açıklık getirildiği ve tek kaynak olduğu” anlatılıyorken Müslümanlığın bugüne kadar süregelen geleneğinde hadislerin, Hz. Peygamber’in ve onun ölümünden sonra yakınlarının yazılmasını yasakladığı ama kendisinden ve 4 Halife’den sonra kulaktan kulağa yayılarak, bazen tek bir kişi tarafından yüzlercesi yazılarak kitaplar haline getirilen söz ve davranışları da ikinci bir kaynak gibi kabul ediliyor.Hz. Peygamber’e ve sözlerine tabii ki inanıyoruz ama bu binlerce hadisin büyük çoğunluğunun gerçek dışı olduğunu birçok din adamı (aralarında eski bir Diyanet İşleri Başkanı da var) söylüyor. Diyanet İşleri bu uydurma hadislerin ayıklanacağını açıklıyor ama aslında pek mümkün değil.Benim cevabını gerçekten samimiyetle merak ettiğim soru; “Kur’an neden kendi içinde belirtildiği gibi ‘tek kaynak’ olarak alınmıyor, Peygamber’in kendi döneminde sözlerinin yazılmasını yasaklaması neden önemli bir kanıt olarak görülmüyor” idi.Diyanet İşleri Başkanımız bu soruya “Kur’an’ın yanında Peygamberin sözleri ve davranışlarının birlikte yorumlanmasının önemli olduğu” cevabını verdi.Görüldüğü gibi “Kur’an veya Müslümanlıkta” dememizin anlamı budur.Umarım Reyting Canavarı’nın merakını giderebilmişimdir.
Konya’da “muayenede geç kalındığı için testisini kaybeden genç” olayı yeniden gündeme geldi ya... Ertuğrul Özkök “Gazete olarak acele karar verdik” diye özür diledi ya... Şimdi bu konuyu yazan (ben de dahil) yazarlardan da özür bekleyen okurlar çıkıyor.Okurlar arasında çizgiyi aşanların, saygı üslubundan taşanların mektubunu anında çöpe gönderiyorum onu da öncelikle belirtmiş olayım. Mehmet Kenger isimli bir okuyucumuzun yazdıkları aslında diğerlerini de özetler nitelikte. Kısaltarak alırsak diyor ki:“Fırsat bulmuş gibi hemen dindar insanlara şevkle hücum ettiniz, şimdi bu haberi yayınlayan Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök haber balon çıktığı için özür diledi, peki siz bu insanlara yaptığınız acımasız eleştiriler ve bu eleştirilerin olumsuz sonuçları için özür dileyecek misiniz? Hep din veya dindar insanlar aleyhinde ne varsa heyecan ve istekle olayın üstüne gidiyor ama onların lehine olacak haberleri görmezden geliyorsunuz...” Yazısında “benim yazılarımı arasıra okuduğunu, dürüstlükten, insanlıktan taviz vermediğimi” de söylemiş ve başlığına konu olarak “Namert değilseniz özür dileyin” yazmış.Hakkımda kesin kararlar verebildiğine göre anlaşılan o ki yazılarımı “arasıra” değil, “sürekli” okuyor, bu bir...Dürüstlükten, insanlıktan taviz vermediğimde çok haklıdır, buna din, dil, ırk konularındaki saygımı da, dindar insanları asla incitmeyeceğimi de ilâve etmesi gerekir bu iki...Ertuğrul Özkök’ün görüşüne elbette saygı duyarım ama bir başkasının özür dilemesine bakarak kendi özürlerime karar vermem, bu da üç...Ben ancak dini, inancı siyasi malzeme yapan, toplumu tek bir “türban” ekseninde, sanki insanların inanması türbana, başörtüsüne endekslenebilirmiş gibi dindarlar/dindar olmayanlar diye bölerek duygu, inanç ve oy istismarcılığı yapanlara karşı çıkarım.Hiç kimseye de benim yazı ve konuşmalarıma bakarak inancımı, dindarlığımı eleştirme veya yanlış değerlendirerek aklına geleni söyleme hakkı vermem.Gelelim konuya...Neymiş efendim konu; Konya’da bir hastanenin bir doktoru (ki söz konusu hasta genci ameliyat eden doktor) ameliyattan sonra bir rapor yazmış ve iki kadın radyoloji uzmanının “erkek olduğu için” bu gencin testis muayenesini yapmadığını, bunun da bir organın kaybına neden olduğunu açıklamış.Bu rapor bir ay başhekimin masasının üstünde durmuş ve hiçbir işlem yapılmamış.GAZETELER ÇIKAMAZDI!Sonra olayı Uğur Dündar duymuş ve haber yapmış, Hürriyet de bunu yayınlamış. (Ve soruşturmanın sonunda doktorun iddiasının “doğru olmadığı” ortaya çıkmış.)Hangi haberci böyle bir olayı duyup üstüne atlamaz ve hangi gazete basmaz sorarım size... Mantık yürüttüğünüzde yeryüzünde hiçbir doktorun iki kadın tıp uzmanına, durup dururken, sebepsiz yere, olmamış bir olay için böyle bir suçlama yapmayacağı açıktır. Ayrıca, hadi birlikte düşünelim; “iftira olduğuna inansa” o başhekim bir ay içinde böyle ciddi bir iddiayı inceleyip gerçeği ortaya çıkarmaz mıydı?Ben de 20 yıla yakın zamandır gazetecilik yapıyorum ve hiçbir gazetecinin aklına böyle bir haberin “iftira/yalan” olabileceğinin gelmeyeceğini biliyorum. Bu anlayışla haber yapılsaydı sizin siyasi haberleri de, diğerlerini de her gün okumanız, gazetelerin her gün çıkması mümkün olmazdı.Çünkü bizim önce müfettişler, Emniyet, mahkemeler vs. yerine olayları soruşturmamız, ancak sonucu alınca yazmamız gerekirdi.Burada tabii asıl sorun radyologların “türbanlı” oluşundan çıkıyor ve sanki konunun üstüne bundan dolayı gidilmiş gibi bir durum yaratılıyor. Asıl önemli olan bu...Peki olay bundan 20 yıl önce, türbanlı hastane personeli ortaya çıkmadan önce olsa haber yapılmayacak mıydı? Veya radyologlar türbansız ama kafa yapısı “erkek hastaya dokunulmaz” olsaydı yapılmayacak mıydı?Kesinlikle yapılacaktı, böyle bir haber her şart altında HABERDİR.Ama şunu da söyleyeyim; Türkiye’de en önemli konularda olayların üstü ustalıkla örtülebiliyor, iş tehdide ve “ücra köşelere sürülme”ye kadar varabiliyor, belgelerde tahrifat bile yapılabiliyor, yani uzun süredir yazdığım gibi artık neredeyse “adımızdan bile” emin değiliz.Raporu yazan doktor AKP’den milletvekili aday adayı olmuş birisiymiş, özellikle “türban” nedeniyle böyle bir suçlama yapmış olması hiç akla yakın değil...Ama... Bu doktorun hastane dışında da hasta baktığı anlaşılmış, ortaya çıkan soruşturma sonucunda bunun etkisinin olması da akla hiç uzak değil.Her ne olursa olsun burada haber niteliği taşıyan çok önemli bir olay ve birkaç sorumlu var: Raporu “yazan” ile “dikkate almayan” doktorlar.Biz; haberci ve yorumcular asla o sorumlulardan değiliz.Uğur Dündar her zamanki gibi sıradışı bir olayı başarıyla haber yapmıştır ve hem bu nedenle, hem de başhekimin yapması gereken görevi yaptığı için ancak takdiri hak etmektedir.Bana gelince; özür dilemeyi gayet iyi bilirim ama ne zaman dilemem gerektiğini de!
Atış serbest ya memlekette, ağzı olan bol bol konuşuyor, serbest atış yapıyor. Elif Erbakan da konuşmuş.Vee... Demiş ki “Osmanlı padişahları da milli görüşçüydü. Milli görüş zihniyetinin kökü Refah Partisi ile ortaya çıkmamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in torunları şu an uyuşturucu partileri düzenliyor. Bu nedenle seçimler hayati önem taşıyor.”Konuşmada doğru olan tek şey “seçimlerin hayati önem taşıdığı”, geriye kalanların tümü uydurma ve kaydırma... Değilse Elif Hanım çıksın ve tek tek, cümle cümle açıklasın.Padişahlar nereden milli görüşçü oluyorlarmış. “Bizim partimizden olmayan patates dinindendir” diyecek kadar dini siyasete alet eden, kendi milletvekillerinin bile sonradan “Bu din istismarını Erbakan oy için başlattı” dediği bir partinin görüşü nasıl oluyor da Osmanlı padişahlarına malediliyor?Evet, Fatih Sultan Mehmed’in de, Kanunî’nin de torunları arasında uyuşturucu partisinde olanlar var ama bunun sorumluları asıl görevlerini unutan, ülkenin gençlerini, güvenliğini, sınırlarını korumayı başaramayan, bunları yapmak yerine din, inanç, duygu sömürüsüyle oy ve para toplamaya çalışan iktidarlardır.Hayret yani, bunların hepsini yaparak mahkemelik olan ve suçunun karşılığında “villa hapsi” nezaketi gösterilen birinin kızı çıkıp bir de Osmanlı padişahlarını diline doluyor.Uyuşturucudan söz etmeden önce PKK’nın İran sınırındaki içki-sigara-uyuşturucu kaçakçılığını nasıl yönettiği haberlerine bir baksaydı bari.“Babasının yanında” yetişen isimler bugün hâlâ sınırlarımızın güvenliğini sağlamak yerine “hangimiz cumhurbaşkanı olacak” telaşına düştükleri için güzelim ülkemiz uyuşturucu pazarı oldu.Paranın ve gücün tadını alanlar, hafızaların da zayıf olduğunu bilenler milletin yakasından bir türlü inmiyorlar.Seçimler gerçekten HAYATİ önem taşıyor.*****“Beyinsiz Bakan”!Bizim bakanlara söylemiyorum, merak etmeyin... İngiltere İçişleri Bakanı Reid’den söz ediyorum. Haberi görünce bayıldım; bir Bakan hakimlere “Hapishaneler doldu, ağır suçlulardan başka mahkûm göndermeyin” deyince İngiliz basını Bakan’ı “beyinsiz” diye yerden yere vurmuş. Fotoğraflarında beyin yerine bir boşluk koyup içine de “soru işareti” çizmişler.İngiltere için bu büyük olay tabii, onların Türkiye gibi “üçüncü dünya” ülkelerinde ağır suçluların da cezaevine gönderilmediğinden haberi yok.Tecavüz, cinayet, ikisi birarada, katrilyonluk yolsuzluklar ve daha hiçbir büyük suçun cezası olmadığını bilmiyorlar.Pazar günkü haberlerden biri “alkollü araç kullanarak 7 kişinin ölümüne neden olan adamın suçunun ‘iyi hali göz önüne alınarak’ 1/6 oranında indirildiği” idi...İngiliz basını bunu duysa Bakan’ına kızar mı, siz söyleyin!*****Milletin çocukları!Tansu Çiller siyasete geri dönüş sinyali vermiş. Ben döneceğini yazalı uzunca bir zaman oluyor...Haberde bu sinyali verirken “Ben bu milletin çocuğuyum, daha yapacağım işler var” dediği de yazıyordu.Okuyunca ‘Bu millet ne çektiyse, yakasından bir türlü inmeyen, gidip gidip geri dönmeye çalışan, koltuğun peşini bırakmayan çocuklarından çekti. Artık bıraksalar da biraz da yetişkinler yapsa bu işi’ diyor insan.Daha geçen seçimde başlarına ne geldiğini, ellerine “devleti yönetme” fırsatı geçmişken neler yaptıklarını pek çabuk unuttukları (!) gibi halkın unutkanlığını da fazla büyütüyorlar.Ayrıca... Kime karşı siyaset yapmayı düşünüyor acaba Çiller, bir zamanlar koalisyon yaptığı isimlere karşı mı?