İşte kışkırtma buna denir!

23 Şubat 2007

DTP İl Başkanı İbrahim Aydoğdu “Kerkük’e saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış sayarız” demiş. Diyarbakır bağımsız bir devlet oldu da bizim haberimiz mi yok?Artık duyduğumuz olaylara, her kafadan çıkan “çizmeyi aşmış” cümlelere öyle alıştırıldık ki “çizmeyi boğaza kadar aşmak” bile bizi şaşırtmıyor ama buna rağmen bazen “Eh bu kadarı da fazla, bu da söylenmez” diyoruz. Aynen şimdi dediğimiz gibi...İbrahim Aydoğdu’nun açıklaması o hep merak ettiğimiz “AB temsilcileri neden Ankara’dan önce Diyarbakır’a koşuyorlar” sorusunun da cevabı gibi... Adeta diyor ki “Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devleti beklemeye gerek yok, biz şimdiden onlara bağlı, bağımsız bir devlet gibiyiz zaten!”Ve bu açıklama Güneydoğu’da son yıllara kadar Türk/Kürt ayırımı yapmadan yaşamış, PKK terörüne karşı (ve ondan önce de her tür dış saldırıda) omuz omuza mücadele etmiş Kürt vatandaşları kasıtlı olarak koparma, bölme amacı güdüldüğünü açıkça gösteriyor.Yani birçoğumuzun çok önceden söylediği “asıl meselenin istenen haklar, af filân değil başka şey olduğu” iddiası gerçeğe dönmüş durumda. Tabii burada orduya yapılan kışkırtmanın yanında çok daha önemlisi halkın içinde yeni yeni “aşırı milliyetçi” grupların, derneklerin oluşmasına neden olmalarıdır.Bu bölünme ortaya çıktıktan sonra tek bir saldırı, tek bir kıvılcım büyük olayların çıkmasını ve bütün yurtta bir anda kaosun yayılmasını sağlayabilir. Allah korusun, bir iç savaşı bile başlatabilir. Bunu mu istiyorlar?DTP’nin Türkiye’nin legal bir siyasi partisi olarak her türlü açıklama ve eylemine dikkat etme sorumluluğu vardır. O zaman bu yapılanla ne amaçlanıyor açıklamak zorundalar. Parti adı altında terör veya savaş mı, toplumun bunu bilmeye hakkı var!*****Reklâmla kandırmacaÖnümüzdeki seçimde AKP’nin reklâmlarını yöneteceği anlaşılan reklâmcı Ali Taran haberlerini her gün gazetelerde görüyoruz.Anlaşırsa yeni sloganlar, yeni inandırıcı vaadler, belki daha gelişmiş erzak torbaları bulunacak. Belki de bambaşka cazibe kaynakları.İnsanların “AKP’li belediyelerin seçmen yaratmak için sağladığı imkânlar”dan yararlanmak üzere büyük şehirlere göç ettiği bilinen bir gerçek.Yani belediyeler milletin cebinden kendi partilerinin çıkarı için “garanti gördükleri kitlelere” yatırım (!) dağıtıyorlar.Kamu fonları her vatandaşa ait olmalıyken belli vatandaşlara ikrâm ediliyor.Bu adaletsiz, fırsat eşitliği hakkına aykırı, siyasi ve her türlü etiğe aykırı, tembelleştiren yöntem gücü elinde bulunduran “tek parti” tarafından bol bol kullanılıyor.Millet, özellikle de ihtiyaç içindeki kesim “bir tür rüşvet”le aldatılıyor, “oyunu satmaya” alıştırılıyor.Bu da yetmiyor bir de reklâmcılar ve yeni yöntem reklâmlar çıkıyor karşımıza. Oysa AKP, yöneticilerinin “halkın içinden geldik” sözlerini sık sık tekrarladığı bir parti. Ve oysa burası Türkiye, seçimlerin gerçekler bilinerek, aldatmacaya başvurulmadan yapılması gerekiyor.Peki şimdi sormaz mısınız; madem ki halkın içinden geldiniz ve halk da bunu biliyor, o zaman reklâma ve sadaka aldatmacasına neden gerek duyuyorsunuz?Reklâmcılara ve dağıttığınız imkânlara harcadığınız trilyonlar kimin parası? Onları kendi çıkarınız için harcamaya ne hakkınız var? Bir soru daha: Bunları neden başka kimse merak etmiyor ve sormuyor?*****Yamyam yaratan hukuk!Öldürenin, tecavüz edenin, soyup soğana çevirenin, karısını intihara sürükleyecek kadar döven vahşi erkeklerin serbest bırakıldığı bir ülkede “hukuk vardır” diyebilir misiniz?Dehşet verici haberlerin iyice artmasına hiç şaşırmayalım. Örneğin; evinin kapısının önünde ve annesinin gözleri önünde bir grup cani tarafından zevk için öldürülen ve sonra duyanları çıldırtacak şekilde “Pardon, yanlışlıkla öldürmüşüz” denilen gencin katilleri cezalandırılacak mı? Yoo, biliyoruz ki “üç gün mü desem, üç ay mı desem” bir zamanda serbest kalacaklar.Aynen gören tanıkların “yüzündeki pis gülüşü” anlattığı Taksim magandasının, yılbaşı gecesi eğlenmeye çıkmış masum bir genci öldüren katilin 3,5 yıl sonra serbest bırakılacağı gibi...Katilleri kurtarmak için, suçlarını hafifletmek için sebep arayan, “silah yere düşmüş de ateş alarak gencin ölümüne neden olmuş” gibi akıl almaz nedenleri kabul eden adalet olur mu?Hayır, hayır olmaz, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir.Ben bu adalete, bu hukuka inanmıyorum. İnanan varsa aferin onlara...Yamyam yaratan adaletleriyle giderek daha çok huzurlu (!) ve mutlu (!) yaşayacaklarına hiç şüphe yok!

Devamını Oku

“Şeriat devleti mi istiyorsunuz?”

21 Şubat 2007

Dinle ilgili yazarsanız, soru sorarsanız “Vay sen Müslüman değil misin” derler. Hadislerden söz ederseniz “Peygambere inanmadığınızı” söylerler. Doğru dürüst okumadan, ne yapmaya çalıştığınızı anlamadan bir sürü suçlamayla, olumsuz tepkiyle karşılaşırsınız.Gazetecilik, yazarlık zor iştir... Gerçi günümüzde “Benim de elim kalem tutuyor, o zaman yazar olabilirim” düşüncesi yaygınlaştı, “ağzı olan konuşuyor” gibi “kalemi olan da yazıyor” artık ama her işte olduğu gibi bu işte de “hakkıyla yapmak” zordur.Atatürk’e, cumhuriyete, laik-demokratik rejime bağlılığınız yıllardır bilinse de tek bir yazınızla örneğin “aşırı, uç milliyetçiliği eleştiren” bir yazınızla birdenbire “Siz cumhuriyetin korunmasını, Türkiye’nin bütünlüğünü istemiyor musunuz” oluverirsiniz.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ABD’de yaptığı konuşma ve ona alkışlar arasında “kurtar bizi Paşam” diye seslenen dinleyicilerle ilgili yazımda da böyle oldu.‘Lütfen bu kez siviller kurtarsın Paşam’ başlığıyla yazdığım yazıya çok sayıda olumlu ve olumsuz tepki aldım. Sözlü ve mail olarak. Olumsuz tepkilerde AKP Hükümeti döneminde yaşananlar; aşırı kadrolaşma, Milli Eğitim’in ilköğretim kitaplarına kadar giren anlayış, kısacası “bir din devleti özlemi” ile yapılmış görülen (daha doğrusu büyük bir kesim tarafından böyle algılanan) uygulamalar hatırlatılıyordu bana...Sorulardan bazıları ise şöyleydi;* Asker bu ülkede rejimi savunacak, koruyacak tek kurumdur, siz de mi onlara karşı çıkıyorsunuz?* Yoksa 27 Mayıs ihtilalinde babanızın Yassıada’ya gitmiş olması mı size böyle hissettiriyor?* Ruhat Hanım, ordu gelmesin de şeriat devleti mi gelsin, orduya ve milliyetçiliğe kızarak onları mı getireceğiz?* “Atatürk’ün evi”ne rejime inanmayan biri mi çıksın?Söz konusu yazı dışında, son zamanlarda konuştuğum birçok kişinin Genelkurmay Başkanı’nın bazı tepkisel cümlelerini çeşitli yönlerden şevkle desteklediğini de görünce insanların sadece rejime yönelik bir tehlikeden değil, ülkedeki genel başıboşluktan, şiddetin, yolsuzluğun, haksızlığın, işsizliğin ve her türlü sorunun çaresiz şekilde yaygınlaşmasından rahatsız olduklarını farkettim.Bu açıdan haksız değiller.DEMOKRATİK ÇÖZÜM BULALIMDoğru, ben babamın ve ailemin 27 Mayıs ihtilalinde yaşadıklarını, o dönemde yapılan insanlık dışı uygulamaları bilen biri olarak elbette demokrasi dışı çözümlere tepki veren herkesten daha çok karşı çıkarım bu tür bir çözüme...Askerin, ordunun görevi elbette cumhuriyetin bekçiliğini yapmaktır ama bu görev onlar kadar ve onlardan önce sivil topluma aittir.Bugün seçim olsa; genellikle bugüne kadar toplumun en geniş kesiminin tercihi olan merkez sağ partilerin Meclis’e girip giremeyeceğini bile bilmiyoruz. Rejimin korunması endişesi ve telaşı taşıyan seçmen için güvenli, ne olursa olsun barajı geçeceği kesin bir merkez sağ parti yok gibi görünüyor.Belki DYP geçecektir ama doğrusu ne gibi son dakika değişikliklerinin olacağını da tahmin edemiyoruz (Genç Parti’nin oyları bölmesi veya bir başka partiyle birleşmesi gibi birçok gelişme olabilir.)O zaman ne yapılmalı? Sivil toplum ve medya DYP’yi Anavatan Partisi ile birleşmeye zorlamalı.Zira ANAP buna hazır görünüyor ama DYP (duyduğuma göre ilçe başkanlarının çoğunun istemesine rağmen) buna istekli değil. Oysa bir sürprizle karşılaşabileceğini hesaba katmak ve “alternatif” sorumluluğunu taşımak zorunda...Yapacak başka ne var? Sandığa gitmeyenlere de gitme sorumluluğunu hatırlatmak ve katılımı mümkün olduğu kadar arttırmak. “Demokrasilerde çözüm tükenmez” denir değil mi?O zaman neden yine tembellik edelim ve demokrasi dışı çözümlere kafayı takalım?Ben Türk toplumunun artık sivil çözümü kendi içinde bulacağına, bu gücünün olduğuna inanıyorum.Bunu başarmak zorundayız!

Devamını Oku

Program değil “Casino” filmi!

20 Şubat 2007

Uğur Dündar’ın Arena programını hangi akla hizmet Pazartesi gece yarısı 12’ye koydular bilmiyorum ama geç de olsa izledim ve yine gördüklerim karşısında uykularım kaçtı.Adeta bir TV programından çok Robert De Niro’nun Casino filmi gibiydi. Kuzey Kıbrıs’ta bir kumarhanede rulet masaları hileli olarak hazırlanıyor. Rulet topu kumarhaneye kazanç sağlayacak şekilde özel çivilerle yönlendiriliyor. Yaşar Öz isimli şahıs 4 gidişte 495 bin dolar kaybediyor. Ama...Bu arada masalarda hile olduğunu da çözerek bu masayı yapan ustayla konuşup konuşmayı banda alıyor.Tabii sonra da kumarhane sahibi Melih Turgut’tan (Nazire Dedeman’ın oğlu Umut Önal’ı öldüren ve serbest bırakılan kişiymiş) çek ve senetlerini geri istiyor. İşte bundan sonra olay başlıyor. İki tarafın adamları birbirine giriyor, sonuç: 2 ölü, 3 yaralı...Bu olaydan sonra aralarında Yaşar Öz’ün de bulunduğu 28 kişi sınırdışı edilmiş. Nereye gidecekler sizce? Tabii ki benzer olaylar hazırlamak üzere Türkiye’ye...Oysa Yaşar Öz bile “Olayı en iyi bilen benim, sınırdışı edeceklerine en azından tanık olarak dinlemeleri gerekirdi” diyor. Galiba hukuk KKTC’de de Türkiye’dekinden farklı değil. Onun için de ne orası adam olur, ne de burası.Casino filmini gerçeğe uygular, bellerinde tabancalarıyla terör estirir, öldürür, sonra da serbest kalırlar.EMNİYET’İN RAKAMLARITahmin veya abartı değil bu, işte Emniyet raporları ortada. Son beş yılın istatistikleri, 2002’deki toplam suç sayısı 2006’da yüzde yüz artmış. 2002’de mala ve şahsa karşı 296 olay yaşanırken 2006’da bu rakam 598’e yükselmiş.Toplumda suç korkusu tavana vurmuş.Şimdi her tür suç AKP Hükümeti döneminde artış göstermiş diyenler haksız mı olacak? Başbakan yine basına mı kızacak?Türkiye’de bu durum her gün yazılır çizilirken, magandalar şehirlerin göbeğinde cirit atıp insanları avlanır gibi öldürürken biz de onlar gibi susup bekleyecek miyiz?Veya onlar gibi her şeyi unutup cumhurbaşkanlığı seçimine, ya da genel seçimlere mi yoğunlaşacağız?Bu ülkede hakimlere saldırılıyor. Hakimler korumasız ve doğru kararı verebilecek güvenceleri yok. Ama doğru kararlar, ağır cezalar verilmedikçe Türkiye suçlular cenneti olmaktan da kurtulamaz.Kim çözüm bulmalı bu dehşet verici tabloya? En acil şekilde kimin görevi bu? Milletin can güvenliğini korumak kimin öncelikli görevi?Haydi siz söyleyin!*****İzleyiciyi aptal yerine koymak!“Buzda Dans” yarışmasını zevkle izlediğimi yazmıştım kısa süre önce... Pazar akşamı son yarışmada tamamen fikir değiştirdim.Reytingi arttırmak için yapılan yapay, düzmece kavgalar, Zeynep Tokuş’un masum masum kirpiklerini kırpıştırarak anlattığı ayrılma hikâyeleri, jürinin ikiye ayrılıp yarısının ona “Lütfen kal, bizi bırakma” derken diğerlerinin “Hayır, git”, “Bu yaptığın sportmence değil, gitmelisin” şeklindeki tepkileri, Tokuş’un şampiyon zenci partnerinin zoraki ağlama numaraları benim ve sanıyorum dikkatli tüm izleyicilerin sabrını öylesine taşırdı ki iş spordan, danstan filan çıkıp komediye dönüştü.Özellikle de yapımcıların “reyting için bir şeyler düşündüklerini” söylediğini önceden bilenler için tam komediydi. İzleyiciyi aptal yerine koyan bir komedi!Ben ar-tık gördüğüm hiç-bir şey-e i-nan-mı-yo-ruum. Ayrıca... Daha önce de yazdığım çok ciddi bir yanlış var ortada. Zeynep Tokuş, Asena gibi kadın yarışmacılar tüm o artistik, aldatıcı, göz boyayıcı hareketleri partnerlerinin yardımıyla veya onlar tarafından taşınırken havada yapıyorlar. Kendilerinin doğru dürüst kaydığı filan yok.Oysa Bülent Polat ve Alp Kırşan kendileri “taşıyan” durumundalar, buna rağmen kadın yarışmacılardan çok daha iyi kayıyor ve zorunlu hareketleri yapıyorlar.Bu şartlar altında kadın ve erkekleri aynı kategoriye koymak olmayacak bir haksızlık ve hatadır. Sonuçların “kabul edilirliği” daha baştan ortadan kalkmıştır. Bu anlayış değişmediği takdirde “Buzda Dans” giderek baştaki ciddiyetini kaybedecektir!

Devamını Oku

Kaçaznuni’nin itiraflarını unutmayın

19 Şubat 2007

Cumartesi akşamı bir ev davetinde TESEV Başkanı Can Paker’le karşılaştım. Yakında Ermeni iddiası ile ilgili olarak Paker’in de içinde olduğu bir grup ABD’ye gidecekmiş. Bu konu üzerinde görüş alışverişinde bulunarak başladığımız ikili sohbet, sonunda neredeyse gecenin bitimine kadar sürecek bir toplu tartışmaya dönüştü.Herkes soykırım iddiasının ABD Temsilciler Meclisi’nden geçmesi ihtimaliyle çok yakından ilgili, bu açıkça görülüyor.ABD’ye gidecek olan grupta Ermeni sorununu çok iyi bilen tarih uzmanları ve diplomatlar da vardır umuyorum. Zira ancak onlar Osmanlı döneminde tehcir sırasında ihmal ve hataları görülenlerin cezalandırıldığını, çok sayıda idam cezası verildiğini, İngilizler’in Malta sorgulamalarında “soykırım olduğuna dair” bir ipucu bulamayışlarını anlatabilir. Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin “Hepimiz Türkler’in düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye’den ‘denizden denize Ermenistan’ talep etmekteydik (...) Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti (...) Türkler tehcir konusunda doğru karar verdi (...) Barış teklifini reddettik (...) Herkes bizi kandırdı (...) Buna rağmen Türkler çok alicenap davrandı” şeklindeki “1923 Parti Konferansında” yaptığı konuşmayı hatırlatabilir.Sorun ancak bunlar yapılarak çözülür. Ve tabii uzmanların dediği gibi Uluslararası Adalet Divanı’na veya bireysel olarak AIHM’ye başvurularla... Her ülkede “politik pazarlama örgütleriyle” işbirliği kurarak, devamlı bir “doğru pazarlama” sağlayarak.Aksi takdirde bir adım ileri, iki adım geri, sürekli kaybetmekteyiz. Dikkat gerekiyor!***Cem Adrian konseri!Türk pop müziğindeki gelişmemizi dikkatle izliyor, destekliyor ve bununla gurur duyuyorum biliyorsunuz.Star TV’deki “Her Açıdan” programımın sanat ağırlıklı ikinci bölümünde de büyük ölçüde yetenekli ve hakkıyla başarılı olan pop müzik sanatçılarına ayrılmıştır.Sansasyona, magazin desteğine gerek duymadan yükselenlere...İki hafta önce sıradışı sesi, müziği ve tekniğiyle Cem Adrian programdaydı, hemen sonrasında gelen telefon ve e-postaları görmeliydiniz. Onu tekrar izlemek isteyenler, zamanın yetmediğinden şikayet edenler, “hemen CD’sini almaya koştuğunu” söyleyenler...Fazıl Say’ın takdiri ve desteğiyle müzik dünyasına giren Cem Adrian gerçekten de yeteneğiyle büyük başarıları hakeden genç sanatçılardan biri... Hayranlarına bu akşam saat 22’de Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde vereceği konseri de duyurmak istiyorum. Jaz’dan soul müziğe değişik müzik türlerini birleştirecek ve en sevilen aryaları 4.5 oktavlık sesiyle söyleyecekmiş.Sonradan “Nasıl kaçırdık” demeyin!***Güç değil, imkânsız!Bir kadın yazar için “Kadınlar hakkında sizden daha iyi konuşacak kimse yok” sözleriyle konuşma daveti almaktan daha büyük bir mutluluk olabilir mi?Bu yıl yukardaki gurur okşayıcı sözleri 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle sık sık duydum. Türk Kadınlar Birliği, İstanbul Kadın Kuruluşları gibi en büyük kadın örgütlerinin, diğer illerden daha küçük kuruluşların ve birçok üniversitenin yaptığı ısrarlı davetler beni onurlandırdı.Bana kalsa birinden öbürüne koşar ve hepsinde Türkiye’de kadının dünü ve bugünü, yapılanlar ve yapılması gerekenler hakkında konuşur, elimden gelen her türlü şekilde yardımcı olmaya çalışırdım. Ama haftanın 7 günü yazarak ve bir de son derece önemli konuları işleyen ve zor hazırlanan televizyon programı yaparak başka konuşma ve koşturmalara zaman ayırmam güç değil imkânsız oluyor.Ben Kadınlar Günü’nü “kadınlara 365 gün yararlı olmaya çalışarak, gerçekleri duyurmaya, çözümlere katkıda bulunmaya gayret ederek” kutluyorum.Bu yıl panellere katılamayacağımı duyurmanın, benim yerime baştan bir başka konuşmacı düşünmeleri ve zaman kazanmaları açısından yararlı olacağını sanıyorum.Hepsine sonsuz teşekkürler, gönlüm onlarla olacak. Emeğim de her zaman yanlarında!

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan yanlış adreste!

18 Şubat 2007

Başbakan Erdoğan, AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez’e “Kız yurtlarında araştırma yaptığı için” kızmış ve:“Bir erkek olarak o saatte kız yurdunu nasıl basarsın” demiş. Sonra da “Bakan Nimet Hanım’la niye uğraşıyorsun” diye sormuş. Meclis’i okulla, kendisini de “başöğretmen”le karıştırmış olmalı.Çünkü sorduğu iki soru da çok şaşırtıcı... O yurtlarda ve hatta yuvalarda erkekler de çalışıyor (ki zaman zaman bunlar arasından bazı hasta ruhluların çocukları taciz ettiği de bugüne kadar sıkça duyulmuş olmasına rağmen çalışıyor), o zaman bir doktor milletvekilinin gerçekleri araştırmak üzere haber vermeden gitmesinde ne mahzur olabilir?Turhan Çömez Bakan olsaydı gitmeyecek miydi?Gitmesi gerekmez miydi?Sonra, böyle ciddi bir soruna eğilen ve olayları araştıran, duyuran, böylece çözümü hızlandırabilecek bir milletvekiline teşekkür etmek gerekirken “Nimet Hanım’la niye uğraşıyorsun” diye sormak Başbakan’ın nereden aklına geldi acaba? Yoksa Nimet Çubukçu’nun bakan olur olmaz ilk iş olarak kadın sivil toplum örgütleriyle kavga etmekten başlayarak her konuşana, gerçekleri anlatana şiddetle karşı çıkması, öfke duyması, şikayet etmesi bunun nedeni olabilir mi? Turhan Çömez, Emniyet’in verdiği rakamları açıkladığını söylüyor; sadece Ankara’da 80’i kız 206 çocuğun kayıp olması ve nerede olduklarının bilinmemesi susulacak ve üstü “hatır için” örtülecek bir durum mudur?Bakan Çubukçu’nun kendisi de “Türkiye’de 900’e yakın çocuğun kayıp olduğunu ancak net rakam veremeyeceğini” söylemedi mi (arşivlerde mevcut bir haber...)Hemen savunmaya geçip sanki ortada ciddi bir sorun yokmuş ve abartılıyormuş gibi tavır alınacağına, yardımlara teşekkür ederek ortak çözüm aranması gerekirken bu yapılan yanlıştır. İnkâr çözüm getirmez, açıklamak ve olayların peşine düşmek gerekir.Turhan Çömez bugüne kadar alışılmamış, sorumlu, ciddi bir milletvekili gayreti gösteriyor, karşılığı “teşekkür” olmalıyken haksızlıkla karşılaşması çok üzücü bir durum (ama yine “şaşırtıcı” değil.)Bence Başbakan Erdoğan ona “Neden habersiz kontrole gidiyorsunuz” diye soracağına Bakan Çubukçu’ya “Bu sizin göreviniz, siz neden kontrole gitmiyorsunuz” demeliydi.Soru da yanlış, adres de!(Not: Ayrıca... Biz de merak ettik Seyran Yurdu neden kapatılmış, açıklasalar da öğrensek.)***Kenan Doğulu başarır!Onun müziği; sözüyle, bestesiyle şarkıları, gitarı, sesi, şıklığı, süper dans gösterileriyle süslü şovları kadar sorumluluğunu beğenirim ben... Sıra işine, mesleğine gelince gösterdiği ciddiyeti, sansasyona asla gerek duymamasını müziği kadar takdir ederim.Çok daha genç yaşlarından beri böyleydi, hiç değişmedi. Aynı sorumluluğu gösteren, yalnızca yeteneğiyle başarı kazanan ve başarılarıyla hiç şımarmayan az sanatçımız var ve onların “beğeni listemde” yerleri farklıdır.Henüz “dün bir, bugün iki” ortaya çıkmış yeni yetme sanatçıların kendini bir şey sanmasını, menajerlerinin aklına uyarak süper star havasına girmesini gördükçe o “birkaç ismi” ve onların danışmanlarını daha da çok takdir ediyorum.Kenan Doğulu’nun Park Orman’daki Sevgililer Günü konserini, o akşam için çok önceden plânlanmış bir başka program nedeniyle ben izleyemedim ama izleyenler anlata anlata bitiremediler.Yine muhteşem bir performans sergilemiş. Onu sahnede defalarca görmüş biri olarak hiçbir yeni performansı beni şaşırtmaz, bu nedenle Eurovision’da çok başarılı olacağına onu bu konserde de izleyenler kadar gönülden inanıyorum. Kardeşi Ozan Doğulu’yla omuz omuza bu işten de yüzlerinin akıyla çıkacaklardır. Fazla strese girmelerine de hiç gerek kalmadan... Onlar bu işi iyi biliyorlar! Ayrıca yarışmada çıkacak beklenmedik bir sonuç da ülkesini temsil için her riski göze alan bir gerçek sanatçıyı etkilemez. Yıllar süren çalışmalar sonucu kazanılmış sevgi ve takdiri değiştirmez.Öte yanda “Türkçe-İngilizce şarkı” tartışmalarını sürdürenler var. Garo Mafyan’ın dediği gibi Eurovision “Dil yarışması değil, şarkı yarışması”dır. TDK ve herkes artık Sertap Erener’in, Athena’nın İngilizce parçalarla elde ettiği başarıları da hatırlayarak bu tartışmayı kesmeli ve Kenan Doğulu’ya fazlasıyla hakettiği desteği vermelidir. Yine iyi niyetin ödülü yıpratılmak olmasın!

Devamını Oku

“Uygunsuz Gerçek” zorunlu izletilmeli!

17 Şubat 2007

Gazetelerdeki haber şöyle: Milli Eğitim Bakanı Çelik bir “Küreselleşme toplantısı”nda “Bakın İngiltere’de güneş açınca insanlar mal görmüş maymun gibi çimlere seriliyor. Oysa Türkiye’de kararında yağmur ve güneş var. Böyle potansiyeli olan bir ülkeyiz” dedi.Bırakın güneşi değerlendiren insanları maymuna benzetmeyi, küresel ısınmanın etkisini kış aylarının ilkbahar gibi geçmesiyle, çiçeklerin mevsimleri şaşırarak Ocak ayında açmasıyla, tüm dünyada Ocak’ta sıcaklık rekoru kırılmasıyla bile anlayamayan, bu küresel ısınma denen şeyin bütün ülkeleri etkileyeceğini bilmeyen bir Bakan var karşınızda... Okuyunca gülüyorsunuz ama aslında gülünecek değil, ağlanacak bir durum!Gazetedeki bir başka haber diyor ki “Türk halkı küresel ısınma problemini ele alan Uygunsuz Gerçek filmine, gösterime girdiği ilk üç günde beklenen ilgiyi göstermedi.”Bakan’ı böyle konuşan ülkede hiç şaşırtıcı değil tabii, ben bunu filmi görür görmez (daha vizyona girmeden) yazmıştım; biz kavrulmadan, paçamız tutuşmadan hiçbir olayı ciddiye almayız. Televizyonlarda 24 saat abuk subuk geyik muhabbetlerini, aynı sahneyi arka arkaya 1000 kez göstererek izleyiciyi aptal yerine koyan magazin programlarını ağzımız açık seyrede dururuz ama hayatımızı, çocuklarımızın geleceğini tehdit eden büyük bir tehlikeyi duymak istemeyiz.Ama bu kez duy-mak zor-run-da-yız efendim çünkü Türkiye birçok ülkeden önce kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.Onun için “Uygunsuz Gerçek” filmi tercihî değil zorunlu olmalı. Öncelikle koltuk telaşından vazgeçip, “Çankaya için dev anket” yapmak yerine vatandaşının geleceği için önlem almak zorunda olan Hükümet üyelerine...Başbakan Erdoğan başta Hüseyin Çelik olmak üzere bakanlarını ve “Meclis çoğunluğu”nu bir zahmet sinemaya göndermeli. Bu çok önemli belgesel filmi izledikten sonra oturup neler yapılması gerektiğini “liste halinde” tartışmalı ve bunu halka duyurmalılar... Gerekli önlemleri de almalılar.Biz de ne çok şey istiyoruz değil mi? Haklısınız, burası Türkiye ve “son dakika” henüz gelmiş değil... Bekleyelim bakalım... Cumhurbaşkanlığı sizce kime “nasip” olacak?***Kim gerici pardon?Kültür Bakanı Atilla Koç bir gazetecinin “Toplumsal tepkilere rağmen AKM’yi yıkacak mısınız” sorusuna “Benim hiçbir şey yaptırmak istemeyen gericilere (bu bizler oluyoruz R.M.) ayıracak vaktim yok. Toplumsal tepki lâfları da bir kulağımdan girip öbüründen çıkıyor” cevabını vermiş.Bravo, brravvo, tam da kültürlü bir bakandan beklenen cevap... OOldu, tamam “trilyonlarla yapılan binayı yıkmayın, gerekiyorsa sınırlı, rasyonel bir bütçeyle restore edin” diyenler gerici...Ama lütfedin de kaçmak yerine şu “gerici basın”a; yıkıp da ne yapmak istediğinizi, neden istediğinizi açıklayın. Böylece halk da cebinden çekilecek yeni paraların nereye gideceğini öğrenme hakkından yararlansın.Zira her ne kadar Başbakan seçime doğru “zenginlerin aşağı, fakirlerin yukarı doğru grafik çizdiğini” söylüyorsa da halk aynı fikirde değil. Sadece az gelirliler para yerine kredi kartlarına yüklenip ekstra borçlara boğuldular. Üniversite mezunlarında bile işsizlik had safhada...Onun için vergiler altında ezilen halkın “bilmek hakkıdır.” Saklayamazsınız Atilla Koç, bir kulağınızı kapatın, sizi oraya getiren milletin tepkilerini duyun ve cevaplayın. Vazifeniz bu!*****El Kaide’cilere verilen ceza ve diğerleri!İstanbul’daki bombalı saldırıları düzenleyen 5 El Kaide’ciye ağırlaştırılmış ömür boyu hapis, 2’sine de ömür boyu hapis cezası verilmiş.Peki terör cinayeti suçuna bu cezalar verilebiliyorsa diğer cinayetleri işleyenler neden serbest bırakılıyor? Magandasından, depremde 15 binden fazla insanın ölümüne neden olanlara, “töre” bahanesiyle plânlı cinayet işleyenlere, 17 aylık bebeğe tecavüz eden canilere, 6 aylık bebeğine işkence eden baba müsveddelerine neden benzer cezalar uygulanmıyor?Bunlar da cinayet veya ona yakın suçlar değil mi?Bu ülkede hukuk olduğunu iddia eden hukukçuların, hakimlerin kendine gelmesi gerekiyor.Yoksa verdikleri cezalara da artık gülüp geçiyoruz.

Devamını Oku

Medya dördüncü kuvvet mi?

16 Şubat 2007

“Herkesi eleştiren medya kendini de eleştiriyor mu” sorusunun şu günlerde bir kez daha ciddi şekilde sorulması ve cevaplanması gerekiyor. Dün yazdığım “Lütfen bizi kurtarmayın Paşam” başlıklı yazıya gelen okur tepkilerinden bazılarını görünce bunun kesinlikle şart olduğunu anladım.Bunlardan bir örnek vereceğim; Doğan Kapkıner isimli bir okurumuz şöyle diyor:“Bence aşırı duygusal davranıyorsunuz Sayın Mengi (...) Bu işi halledecek sivil kurumların başında gazete ve televizyonlar geliyor, yani medya... Yürekli davranın ve gazetenizde bağıra bağıra söyleyin, deyin ki; ‘Bugün Türkiye’deki bu medya bütün sıkıntılarınızı halleder ve hükümete Türk milleti adına 4. kuvvet olarak yol göstericilik yapar. Askere filan da gerek kalmaz.’ Her gün Başbakan tarafından hakarete uğradığı halde Başbakan’a yapışan bu medyaya kefil değil misiniz? Bir ülkede gazeteler, televizyonlar tarafsızlığını kaybetmişse siz iktidarların neyi yapıp neyi yapmadığını halka nasıl anlatacaksınız ki demokrasilerde tek çare olan sandığa başvurasınız?..‘Paşam kurtarmayı sivillere bırak’ doğru. Ben de aynı şeyi söylüyorum. 27 Mayıs’ta askeri öğrenciydim, sonraki bütün askeri müdahale veya adına ne derseniz deyin, olayları yaşayan bir kişi olarak ben de sesleniyorum “Paşam demokrasi var, Allah’a şükür Türkiye’nin geleceğini imamlar şekillendirecektir diyen bir Başbakan’ımız var (...) Cumhuriyetimizin bütün getirdiklerini kaldırmaya kararlı bir meclis çoğunluğumuz var. Sen işine bak Paşam, doğru söylüyorsun; Türkiye 19 Mayıs 1919’dan daha kötü olamaz (...)”Sayın Mengi (kızmak yok) Başbakan bile ‘Basına bu millet sanıldığı kadar güvenmiyor’ dedi. ‘Ben onların hepsinin işini bitirdim’ demektir. Sizi beğeniyoruz ve takip etmeye çalışıyoruz. Bizi kandırmaya çalışmayın lütfen. Sizin gazeteniz dahil toplasanız doğruları yazmaya çalışan gazete sayısı 3-4 bile yok (...) BASININIZ YOKSA HİÇBİR ŞEY YAPAMAZSINIZ. Bu millet burnundan soluyor Ruhat Hanım, kendimizi kandırmayalım tehlikeli gidiyoruz. Ve bu işin sonu çok kötü olacak. Neden mi? Çünkü; istemediğimiz asker de bir şey yapamayacak. Saygılarımı kabul edin lütfen.” Sayın Doğan Kapkıner’e ve aynı konuda yazan tüm okurlarıma teşekkürler. Medyanın tarafsızlığını sağlamaya sadece birkaç yazarının veya programcısının gerçek görevini hakkıyla yapması yetmiyor. Gazetelerdeki haberlerin, manşetlerin de aynı tarafsızlığa sahip olması, yani genel duruşun bağımsızlığı büyük önem taşıyor.DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ ALDATMACASIOkurlara bu bakımdan çok hak veriyorum. Örneğin 301. madde veya bir üniversitede yapılacak tek taraflı Ermeni soykırım konferansı konu olduğunda “düşünce ve ifade özgürlüğü” diye ortaya dökülen, “soykırım vardır” diye Avrupa ve ABD üniversitelerini, gazetelerini inleten yazarların, akademisyenlerin çoğu karşı görüşteki aydınları, yazarları, tarihçileri yok sayarlar. Onlara açıkça “düşman” bir tutum sergiler, bir masada görüş alışverişinde bulunmayı bile kabul etmezler.Bunu defalarca yaşadık, hâlâ yaşıyoruz. Kendi görüşlerine yakın isimler dışında kimseyle konuşmuyor, görüş bildirmiyorlar. Bunu da bırakın, bir tarihî olay bile Türkiye’nin “aydın”larını, yazarlarını kendi meslektaşlarına düşman edebiliyor.Onun için “bunları dışardan izleyen” ve dürüst basının olmadığını iddia edenler haklılar.Başkalarını eleştirme hakkı olan medya saygınlığını yitirmek istemiyorsa acil bir özeleştiri yapmak zorundadır.*****Kimin laiklik tarifi doğru?Cumhurbaşkanı Sezer’in, Meclis Başkanı Arınç tarafından yapılan “Laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür” tanımına karşılık yaptığı laiklik tarifi medyada yeterince incelenmedi, irdelenmedi. Bu hafta Pazar günü “Her Açıdan” programında bu konuyla başlayarak “aşırı dinci ve milliyetçi gruplaşmaların, son gelişmelerin temelinde de laikliğin anlaşılamaması veya anlamından saptırılması mı yatıyor” sorusunu, genelde “Türkiye nereye gidiyor”u tartışacağız.İlgilenenlerin kaçırmaması için erken erken bildiriyorum.

Devamını Oku

Lütfen kurtarmayı sivillere bırakın Paşam!

15 Şubat 2007

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Washington Büyükelçiliğinde “Yaşa Paşam, varol Paşam, Kurtar bizi Paşam” nidaları arasında bir konuşma yapmış.Salondakilerin hepsi Türkiye’den bu toplantı için gitmiş olamayacaklarına ve büyük çoğunluğu ABD’de yaşıyor olduklarına göre herhalde oralardan “kurtarılmayı” bekliyorlar. Ne keyifli ve ne kolay bir bekleyiş (!) olmalı...Neyse ki Yaşar Büyükanıt da onlara “Kusura bakmayın ama ülkenizin çıkarları için sesinizi yeterince duyuramıyorsunuz. Örneğin Ermeni soykırımı konusunda onların diasporası kadar sesiniz çıkmadı” diyerek sitem etmiş.Genelkurmay Başkanı’nın Washington’da yaptığı konuşmanın geneli son derece güzel ve net... Ben iki noktaya takıldım; birincisi bu konuşmalar sadece Türklere mi yapılıyor; yani kendimiz söyleyip kendimiz mi dinliyoruz, yoksa dinleyicilerin çoğunluğu yabancı siyasetçi ve gazeteciler mi, onu merak ettim.DARBE ŞAKŞAKÇILIĞI!İkincisi de Orgeneral Büyükanıt’ın “Geçmişte de hayal kuranlar vardı. O hayallerin içinde boğuldular. Kimse Türkiye’yi bölemez, kimseye Türkiye’yi böldürtmeyiz” sözleri.Geçmişte de olayları film gibi izleyen ve sonuçta kurtarılmak için kolay yolu seçenlerin “Ordu gelsin canım, daha iyi valla” anlayışıyla darbe şakşakçılığı yapması yüzünden defalarca demokrasi dışı yollarla kurtarıldı (!) Türkiye.Her kurtarılışta en az bir 10 yıl geriye gitti... Genelkurmay Başkanı bu sözlerle herhalde böyle bir çözümü kastetmemiştir ama “Kurtar bizi Paşam”lı alkışların etkisinde kalmış da olabilir.Oysa Türkiye artık rejimi kesintiye uğratan darbelerle, onu anımsatan muhtıralar devrini aşmış olması gereken bir noktada. Bu ihtimalleri duymak bile istemiyor.Onun için biz de buradan “Lütfen bizi kurtarmayın, artık kurtarma görevini siviller yapsın” diye daha yüksek, daha güçlü bir sesle bağırmak zorundayız.“Kurtar bizi Paşam”cılara gelince... Kurtarılmak istiyorlarsa Silahlı Kuvvetler’i kışkırtmak yerine buyursun “silahsız kuvvetler”e katılsınlar. En azından her vatandaşın sandığa gitme sorumluluğu kazanmasına, bunun çok ciddi önem taşıdığının anlaşılmasına yardım etsinler.Slogan atmaktan daha zor ama daha dürüst en azından!*****Haluk Bilginer’in içinde ne var?Tiyatro ve sinema sanatçımız Haluk Bilginer’i bir sanatçı olarak takdir ederim. Zevkle izlerim. Ama...Dünkü gazetelerde “Polis” filminin galasında eşiyle fotoğrafları çıkan Bilginer’in geçenlerde bir röportajını okudum ve şaşırdım kaldım.Bütün toplumu ve her insanını içine alacak genellemelerle söylediklerinden birkaç örnek vereyim:“Toplumumuzda şu anki şiddet ve linç duygusu...”, “Sevgiyle değil nefretle yetiştirildik”, “Hepimiz ırkçıyız”, “Her insanın içinde bir katil var...”Röportajın diğer kısımlarında zaman zaman şiddeti eleştiren Haluk Bilginer birçok yerde hatalı anlatımlarla şiddetin ve şiddete yönelen insanların son derece doğal olduğu mesajını vermiş.Meselâ, başta cinayet olmak üzere şiddetin her türlüsüyle başı dertte olan, bu kadar sorun yaşayan bir ülkede “her insanın içinde bir katil olduğunu” söylemesi büyük bir hata değil mi?Meselâ “hepimiz” sözüyle kendini ve tüm Türkiye’yi ırkçı yapması büyük bir hata değil mi?Diyorum ya; çok şaşırdım.Ondan daha akılcı bir üslup beklerdim doğrusu... Yanılıyorsam lütfen bana açıklamasını rica ediyorum!

Devamını Oku