Traşlı, iyi halli katiller!

12 Mart 2007

Kaç kez magandalar, kaç kez taciz ve tecavüzcüler, kaç kez katiller, kapkaçcılar, hırsızlar için ‘Adalet istiyoruz’ diye başlık attım hatırlamıyorum.Kaç kez ‘Cezasız adalet olmaz, ağır cezalar verin, verin ki caydırıcı etkisi olsun, önlenebilsin suçlar’ dedim ve ‘Suçlular cenneti Türkiye’ diye yazdım.En ağır suçlar “çocuklara, genç kızlara toplu tecavüz olayları”, “töre, namus adı altında işlenen cinayetler”, keyif için sağa sola ateş ederken pırıl pırıl gençleri öldürüp ocakları söndüren magandalar hep cezasız kaldı. Ya delil yetersizliğinden diyerek apaşikar suçluları salıverdiler veya katillere “iyi hal indirimi”, “tahrik indirimi” gibi indirimler yaparak onları ödüllendirdiler.Katiller, böyle olunca hakimlerin onları “iyi halli” kabul ettiklerini bildikleri için mahkemeye hep traşlı, takım elbiseli ve kravatlı çıktılar.Aynı katiller “tahrik indirimi”nin de onları kurtardığını bildikleri için öldürdükleri kişiler hakkında “bana iftira attı, ters ilişki teklif etti, erkekliğime laf etti, yanımdaki kıza baktı” gibi cinayet nedenleri ileri sürmeyi alışkanlık haline getirdiler (!) Nasılsa ölenin “cevap hakkı” olmayacaktı.Sözüm ona TCK uzun süren çabalar sonunda değişti ve birçok suçun cezası ağırlaştırıldı.Ama ne hikmetse suçlulara hâlâ hak ettikleri ağır cezalar verilmiyor. Hâlâ bütün o gereksiz indirimler “anlatılan hikâyeler doğrudur/ yanlıştır araştırılmadan” yapılıyor.Onun için suç iyice ayyuka çıktı, vatandaşlar sokağa adım atmaktan korkar hale geldi ve... Ve adalete olan güven tümüyle yok oldu.CEZAEVLERİNDE YER KALMAMIŞBen bunu “Adalet” bakanlarının ağzından da duydum; cezaevlerinde yer kalmadığı için suçlulara mümkün olduğu kadar az ceza veriliyormuş.Şimdi buna iyi de bir dayanak buldular; “İngiltere’de de aynı sorun dile getirildi.”Ama efendim İngiltere, nüfusu Türkiye’ye çok yakın olmasına rağmen yüz ölçümü Türkiye’den üçte bir oranında küçük bir ülkedir. Türkiye’de yeni cezaevleri için gereken arazi fazlasıyla mevcuttur.Derhal yenilerini inşa etmek zorundalar. Villalar, kat kat siteler yapacak, Arap şeyhlerine sunulacak alan varsa cezaevi için de bulunabilir. Bulunmalıdır!Hakimlerin can güvenliği olmadığı, korunmadıkları için doğru karar veremiyorlarsa bu sorun da çözülmelidir.Tabii vatandaşını düşünen bir devlet varsa... Ya da sadece bir “DEVLET” varsa!İzmir’de birçok suçtan kaydı olan bir maganda (insan küfür etmemek için bu kelimeye sarılıyor) 2005 yılında pompalı tüfeğiyle ve abuk bir nedenle 19 yaşındaki bir gence arka arkaya ateş ederken çevrede oynayan ilköğretim 2. sınıf öğrencisini vurmuş.Zavallı yavrucak bacağını kaybetmiş, okulu yarım kalmış, yıllardır ailece hastanelere fizik tedaviye taşınmışlar.Maddi manevi aile boyu çöküm... Ve üç ay takiple yakalanan suçluya verilen ceza ne olmuş; 3 ay bile değil.Aynı olayda Ferhat Diler’e hakaret ettiği için ise suçlu 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılmış.İşte Paşam Türkiye’nin adaleti! Gel de güven...Daha sonra tabii ceza olmadığını gayet iyi öğrenmiş olan suçlu Doğan Gök Kayseri’de bir cinayetten sorumlu tutularak tekrar cezaevine konmuş.Beş ay sonra serbest bırakmak üzere olmalı...Adaletsiz bir ülkede yaşamak ne büyük bir acı veriyor... Bacağı kesilen çocuğun anasının, babasının yerine kendinizi koyun, anlarsınız...Son cümlem bu tür kararları veren ve aslında onların da yargılanması gerektiğine inandığım hakimlere söylenmiştir!***Din tartışmasına büyük ilgi!Pazar günleri STAR TV’de yaptığımız Her Açıdan programına bu hafta yine ilgi çok fazlaydı. Her yaştan izleyiciden (çoğu aynı zamanda “okuyucu”) gelen teşekkür mektuplarını okumaya ve o arada yazı yetiştirmeye zaman yetmiyor. Ben de ilgilerinden dolayı onlara teşekkür ediyorum.Çoğunluk, televizyonlarda ilk kez Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “tartışma şeklinde geçen bir programda” halkın kafasını karıştıran konulara açıklık getirdiğini, bu nedenle çok memnun olduklarını söylüyor ve devamını istiyor.Programla ilgili yazımı mümkün olan en kısa zamanda yazacağım ama öncelikle, yaptığımız 2 program için özel olarak Ankara’dan gelen ve hemen bir sonraki uçakla dönen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu’na ve Başkan Yardımcısı Prof. Mehmet Görmez’e tekrar teşekkür ediyorum.Milyonlarca izleyenin aydınlanmasına yardımcı oldular. Bugüne kadar sadece; Diyanet tarafından yapılan açıklamaları tartışmasız kabul ediyorduk, bugün ise dünyadaki en demokratik rejime sahip Müslüman çoğunluklu ülkenin özgür ve aydın toplumu olarak kendi sorularımızı da onlara soruyor ve cevap alıyoruz.Bunun gerçekten büyük bir şans olduğuna inanıyorum.

Devamını Oku

Broadway kalitesine yaklaştık!

11 Mart 2007

Perşembe akşamı Tiyatro İstanbul’un “Kaçamak” isimli oyununu izledim. Çok hoş bir komedi olan oyunu Gerard Lauzier’in eserinden Türkçe’ye Gencay Gürün çevirmiş, yönetmenliğini ise aynı zamanda başrolde oynayan Metin Serezli yapmış.Senaryo güzel, dekor ve kostüm kusursuz. Her ikisi de o kadar iyi ki ödül verebilsem dekor ve kostüm ödülünü kesinlikle Kaçamak’a verirdim. (‘En iyi erkek oyuncu’yu da Metin Serezli’ye.) Gerçek bir Paris evi, asansör ve balkon geçişleri çok iyi düşünülmüş... Ve giyimiyle, makyajıyla gerçek Fransız kadınları... Daha iyisi olamaz.Sanatçıların tümü (ki aralarında çok genç ve yeni olanlar var) çok başarılı... Böyle olunca da zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.Oyunda hepsi birbirinden güzel 4 genç kadın var; Gözde Kansu, Ebru Vardal, Melis Eronat ve Tuğçe Dorat... Ben dördünü de ilk kez izledim ama doğrusu yeteneklerinden çok etkilendim. Özellikle Gözde Kansu ve Melis Eronat ilk sahnelerinde farkediliyorlar.Metin Serezli’nin tiyatro oyunlarından çoğunu izleyen tiyatroseverler yıllar geçtikçe performansının ve enerjisinin daha da mükemmel olduğunu görüyorlardır. Sanatçı olarak zaten mesleğinin zirvesinde ve kendisiyle yarışıyor ama ya o bitmez enerjisi?.. Serezli böyle dinamik, nefes alacak zaman aralığı olmayan oyunlarda ve hâlâ jön rollerinde çok başarılı. (Yazarken tahtaya vuruyorum bir yandan.)Kerem Atabeyoğlu, Argun Kınal, Levent Ulukut, Somer Karvan, Serkan Budak... Erkek oyuncular da sahnede o kadar iyiler ki ayırmak inanın mümkün değil... Hiç abartı yok, oyunu izlerken kendimi Broadway veya Covent Garden’da zannettim. Ve gururla onları ayakta alkışladım.Sonra Gencay Gürün’le “özel tiyatrolar” konusunda kısa bir sohbet yaptık. Sıkıntılar hep aynı ama artık çoğu tiyatronun dayanacak gücü kalmadı.Bu ülkenin birkaç idealist, sanat aşığı tiyatrocusu da dayanamayıp havlu atarsa, geride kalan birkaç büyük özel tiyatrosu da ağır şartlar nedeniyle kapanırsa, Türkiye AB’ye girmeyi ne yüzle isteyecek (sonra da “bize yükleniyorlar” diyoruz, bazı konularda haklılar) bilmiyorum. Meselâ bir gece için Profilo’ya 1600 YTL kira ödüyormuş Tiyatro İstanbul... Dile kolay, her gece bu para ödenirse elde ne kalır?Bu kira indirilerek Türk tiyatrosu desteklense ne olur? Profilo bunu düşünmeli!Hiç değilse zenginler ve zengin kuruluşlar gerçek sanata ve sanatçıya destek vermeyi düşünmeli artık.Yoksa sonunda sanat diye TV’lerdeki göbek havalarından başka bir şey kalmayacak.*****Cem Yılmaz yine formda!Geçen hafta TİM’de Cem Yılmaz’ın son gösterisini izledim... Yine hiç değişmeyen sadeliğinde; siyah tişört ve pantalonu ile bir siyah deri kanepe, arkada da siyah fon üzerinde kırmızı bir gülme sembolü...Bu sadelik onun üç saat boyunca aralıksız güldürmesine yetti de arttı... Aslında onun güldürmesi fazla zor olmuyor, Cem Yılmaz’ın sahneye gelmesi, onu görmek bile insanları gülümsetmeye yetiyor. Bir de arka arkaya espriler gelmeye başlayınca tutabilene aşk olsun.Bir ara “Anadolu rock” tarzı müziği taklit ederken, yanımda oturan eşimin kahkahalar içinde koltuktan yere doğru kaydığını gördüm. Katılma korkusuyla bir yandan da “Biraz ara ver” diye bağırıyordu. Cem bile korkarak bir an durdu ama sonra hemen acımasızca güldürmeye devam etti.Birkaç gün önce bir yemekte Berna Tokar, Rahmi Koç’un bir davetinde Cem Yılmaz’ın sahneye elinde “askıda bir smokin”le çıktığını ve “Rahmi Bey smokinle gelmemi istedi” dediğini anlatıyordu. Onun gıyabında anlatılan esprileri bile kalabalık grupları güldürüyor.İstanbul’daysanız Cem Yılmaz’ın gösterisini kaçırmayın. Kendi deyimiyle “Stand up” yapmıyor, oturarak da güldürüyor (!)(Not: Bazı meslektaşlarımız “Cem Yılmaz da bitti” şeklinde yorumlar yapıyorlar. Gora gibi bir film üretmiş ve yıllardır Türkiye’nin en iyi komedyenliğini kimseye bırakmayan bir sanatçı kolay kolay tükenmez. Onun için, Cem Yılmaz gibi zor yetişen değerleri bu kadar kolay yıpratmayalım.Bir tek şeyi tenkit etmek mümkündür; Cem Yılmaz Allah vergisi yeteneği ve müthiş zekasıyla daha fazla yeni espri üretebilir. Kızsa da, sahneden dalga geçse de bunu söyleyeceğim. Ondan hiç duyulmamış esprilerini bekliyoruz, bu gösteride vardı, daha da fazla olmalı.Tenkit nedeni ancak bu olabilir.Bir de... Cem Yılmaz gibi büyük bir sanatçıya diğer bazı komedyenlerin adını eğlenerek (!) anmak da yakışmıyor. Önceleri sadece kendisiyle yarışıyordu ve daha sempatikti, yine öyle olmalı...Buna rağmen, onu izlemeye bayılıyorum.

Devamını Oku

Avrupa’daki Türkler nerede?

10 Mart 2007

Dün Doğu Perinçek’in İsviçre’de verilen para cezasını ödemeyip hapse girmesinin bu haksız “parlamento kararları” açısından daha güçlü bir delil oluşturacağını yazdım. Ve ‘ben olsam kesinlikle para cezasını ödemezdim’ dedim.Bazı okurlar “Yerinde olmanıza gerek yok, siz de gidip ‘Soykırım yoktur’ diyebilirsiniz” önerisinde bulunmuşlar. Biri “Siz saygın elitler hep öneride bulunur, kendiniz gitmezsiniz” bile demiş.Bunlar beni iyi tanımayan okurlar... İyi tanıyanlar gerektiğinde bu tür bir eylemi, hukuk çerçevesinde (gerçi İsviçre’deki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, ifade özgürlüğüne tümüyle aykırı olduğu için hukuksuzluk çerçevesi sayılsa da) hiç çekinmeden yapacağımı bilirler.Benim gitmem gerekirse giderim.Belki Doğu Perinçek’ten sonra sırayla gitmek de iyi fikir olabilir. Örneğin; Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünü Türkiye yasalarına karşı cansiperane savunan yazarlar, aydınlar da eyleme katılabilirler. Bu konuda bize ders vermeye kalkan Avrupa ülkelerinin (İsviçre AB’de değil ama nasılsa Fransa, Hollanda gibi ülkeler de aynı yolda) kendilerinin insan haklarına aykırı davrandıkları böylece açığa çıkmış, yeterince duyurulmuş olur.Hepimizi bir bir atsınlar içeri, bakalım dünya basını susacak mı?Kısacası; “Sıra sizde Ruhat Hanım” dendiğinde oradayım bilinmiş olsun. (Ama herhalde bunda da ilk benim gitmem beklenmiyordur.)Öte yanda Avrupa’da; İsviçre ve yakınında yaşayan Türklerin böylesine önemli bir olayda (şahsını beğense de, beğenmese de) haksızlığa uğrayan bir vatandaşlarını yeterince destekleyip desteklemediklerini, daha da doğrusu İsviçre’nin -ilerde diğer ülkeler tarafından benzerinin yapılması beklenen- uygulamasına yeterince tepki gösterip göstermediklerini merak ediyorum.Türkiye’nin, davanın temyize gideceği süreyi “dünyanın dikkatini bu anti demokratik olaya çekmek için” kullanması gerekiyor.Bunu içerde ve dışardaki STK’lar ve Dışişleri organize edebilir. Ermeni diasporası’nın yıllardır yaptığı gösterileri ve faaliyetleri hiç değilse kısa bir süre için yapalım. İsviçre’deki olay bir fırsattır.Yoksa davayı toptan kaybedeceğiz.***Bahar çiçeklerine sevinemiyoruzBirkaç gün önce Mayıs havası kadar güneşli ve sıcak bir havada Boğaz’a inen yollardan birinde arabayla ilerlerken iki yanda bütün ağaçların bembeyaz tomurcuklarını açtığını gördüm.Her zaman bana coşku veren bahar çiçeklerine sevinemedim bu kez... Çok erkendi, çok.‘Neredeyse hiç kar yağmadı, yağmur yağmadı bu kış’ diye düşündüm. Kimbilir yaz nasıl sıcak geçecek, gelecek kış bu yıl ki kadar serinlik de görmeyeceğiz belki...Elimdeki gazetelerden birinde “Küresel ısınma belediyelere yaradı” yazıyordu. Kar yağmadığı için karla mücadeleye ayrılan paralar belediyelere kalmış.Ama sevinecek bir şey yok ortada. Türkiye’nin birçok bölgesinde su sıkıntısı, kuraklık tehlikesi kendini göstermeye başladı bile.Hayrettin Karaca senelerce uğraştı uyarmak için, kimse umursamadı. Bari şimdi biraz telaşlansalar değil mi?Değil işte, onlar için varsa yoksa cumhurbaşkanlığı seçimi... Genel seçimler... Oy için kampanyalar.Marie Antoinette gibi görünüyorlar gözüme, yakında “Su bulamıyorlarsa gazoz içsinler” diyecekler vatandaşa!***Erdoğan CHP kurultayına katılsa...Her konuyu, her olayı bir tarafa bırakıp “koltuğa” kilitlendik ya, Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak isim vermeden CHP Genel Başkanı Baykal’a yüklenmiş;“Adayın varsa açıkla, yoksa kendin katıl”!Belki katılır katılmasına da bu aynen Erdoğan’ın CHP kurultayına katılıp genel başkan adayı olmasına benzemez mi?Erdoğan’a sadakat yemini etmiş 354 milletvekili ile..?(Not: Değiştirmedikleri seçim ve Partiler Yasaları ile işte böyle ne kurultay “kurultay” olur, ne de meclis “Meclis”!)

Devamını Oku

DTP bu tepkileri düşünmeli!

9 Mart 2007

Aynı konuyu geçen Pazar televizyon sohbetimizde Ahmet Türk’ün kendisiyle de konuştuğum için rahatça yazabilirim.DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’la ilgili kararda Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi “Abdullah Öcalan’ın Kürt meselesine katkısı kan ve gözyaşıdır” demiş.Avrupa Konseyi’nin de ilgili dosyayı kapatmasına rağmen DTP en önemli gündemi olarak Öcalan konusuna yoğunlaşmayı ısrarla sürdürüyor.İki gün önce, bir restoranda yanıma gelen Urfa’lı garsonun “DTP bir yandan PKK’ya yaklaşıp bir yandan Kürtlerin temsilcisi gibi konuştuğu için huzursuz oluyoruz. Biz bu görüşleri benimsediğimizin düşünülmesini istemiyoruz, bu durum hayatımızı zorlaştırıyor, emeklerimizi boşa çıkarıyor” şeklindeki konuşmasını ve o programdan dolayı teşekkürlerini yazmıştım.Kürt okurlarımızdan çok sayıda mektup geldi. Onlar da bu yazıya teşekkür ediyorlar.Sadece birini alıyorum.“Sayın Ruhat Mengi hanımefendi,Yazınızı büyük bir hevesle ailece defalarca okuduk. Size eşim, çocuklarım Mahmut ve Furkan adına ve de benim gibi milyonlarca DOĞU kökenli TÜRK VATANDAŞLARI’nın duygularına tercüman olduğunuz için teşekkürlerimi borç bilir, saygılarımı sunarım...” M. Sabri (Soyadını güvenlik nedeniyle vermiyorum.)Bence DTP’nin oturup neden 4 Kürt vatandaştan 3’ünün oyunu alamadıklarını ciddi şekilde düşünmesi lâzım. Kimbilir, bugüne kadar hatalarını düzeltselerdi belki de seçime parti olarak katılmak yerine bağımsız adaylarla katılmalarına gerek kalmazdı!*****Fıkra zekâ işidir!Bakan Ali Coşkun 8 Mart’ta bir “Basın Ödülleri” töreninde kadınlarla ilgili fıkra anlatmış. Keşke anlatmasaydı.Gerçi buna fıkra da denmez ama denseydi bile bir fıkranın kendisi kadar zamanlaması ve anlatan kişi önemlidir. Örneğin bazı fıkraları bakanlar toplu yerlerde, hele basın önünde anlatmazlar. Bazı fıkraları Kadınlar Günü’nde anlatmazlar. Zeki insanlar ise bazılarını hiç anlatmaz. Burada hepsi geçerli...Efendim; yabancı bir grup Erzurum’a gidip erkeklerin kadına verdiği değeri görünce çok şaşırmış. Anadolu’nun birçok yerinde kadınlar bağda, bahçede elinde kazma çalışırken erkekler sigara tüttürüyormuş, ancak Erzurum’da bunun tersi bir görüntü varmış. Yabancı grup ağalara bunun nedenini sorunca şu cevabı almış: “PKK mayın döşemiş de kadınları o yüzden öne sürüyorlar.” Ha, ha, haa... Çok komik değil mi? Bi güldük, bi güldük.Eğer Anadolu’da hâlâ kadına karşı bu kafada, taş devrinde kalmış erkekler yaşıyorsa bu hükümetlerin başarısızlığını gösterir... Bay Coşkun!*****Perinçek’in yerinde olsaydım...İsviçre’de Ermeni soykırım iddiası ile ilgili çıkarılmış olan “inkâr” yasasını ihlâl ettiği için Lozan’da yargılanan Doğu Perinçek davası sonuçlanmış.Mahkeme Perinçek’i 90 gün hapis cezası karşılığında 9 bin İsviçre Frangı para cezasına çarptırmış.Doğu Perinçek bu yasalara karşı çıkmak için “soykırım yoktur” diyerek yargılanmayı isteyenlerden biriydi. Ve aslında bu Fransa’ya ve diğer ülkelere de “ne olacağını” göstermek açısından yapılmalıydı.Ama asıl mesele şimdi başlıyor. Perinçek para cezasını ödemeyip hapse girmeyi göze almalı... Ki olay tarihe böyle geçsin ve İsviçre’nin “ifade özgürlüğü” konusunda büyük bir insan hakkı ihlâli yaptığı ciddi şekilde belgelenmiş olsun.Bu yasa başlı başına ihlâlin kendisidir zaten. Ben olsam kesinlikle hapse girmeyi tercih ederdim. Selahattin Duman da yazısında resmen ilân ederek söz verdiği gibi gelip bana bakmak zorunda kalırdı!(Not): ABD Adana Başkonsolosu Eric Green’in Güneydoğu’ya olan ani ve büyük ilgisi de çok enteresan. Mardin ve Irak’a sınırı olan illerden sonra Barzani’yle de görüşecek mi dersiniz?)*****Avrupa’da Kur’an için suç duyurusu!Yalnız Türkiye’de değil, şu sıralar tüm dünyada akıl almaz şeyler oluyor. Danimarka’da bir dernek Kur’an’ı Kerim hakkında “şiddete teşvik” gerekçesiyle 24 Şubat’ta suç duyurusunda bulundu.Bu olaydan sonra Hollanda’da Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders da Kur’an’ı “Şiddet kitabı”, Hz. Peygamber’i de “şiddet adamı” olarak tanımlayan ve İslâm’ın kendisinin bir problem olduğunu söyleyen bir açıklama yaptı.Bu Pazar STAR’da Her Açıdan programında Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez’le “Kur’an’da şiddet var mı” konusunu, Danimarka’daki olayı ve kadınlarla ilgili hadisleri konuşacağız.Programın ikinci bölümünde ise Ayşe Özgün ve ilk olarak onun farkettiği gerçek bir başarı öyküsü var. Yine ilgiyle izleyeceğinizi sanıyorum.*****Bravo Kenan!Kenan Doğulu’nun Eurovision için hazırladığı “Shake it up şekerim” isimli şarkı tek kelimeyle harika...Al ve hemen “hit” olsun, o kadar akılda kalıcı ve etkileyici. Doğulu’nun performansıyla, şovu ve dans grubuyla kusursuz...Girişte ve zaman zaman “Çakkıdı” ritmine benzer notalar duyuluyor, o da çok hoş.Ben ve birlikte izlediğim herkes bayıldı. Sonradan konuştuğum tüm dinleyenler de çok beğenmiş. Bazı sanatçılarımız çok kısa olan oryantal ezgileri “zorlayıcı” bulmuşlar. Bana hiç öyle gelmedi, çok da iyi olduğunu düşünüyorum.Birinci olma ihtimali bence yüksek ama olmasa da Kenan Doğulu’nun müzik bilgisi ve yeteneğinin tartışılmaz olduğu bir gerçek!Onun Türkiye’yi yüz akıyla temsil edeceğine gönülden inanıyorum.

Devamını Oku

Polise bu emri kim verdi?

8 Mart 2007

Meclis’te şapkalı kadınların Dünya Kadınlar Günü oturumuna alınmamaları gibi bir olayı daha önce hiç duymadık. Ayrıca laiklik gereği devlete ait alanlara dinî simge ile girilmemesine rağmen artık türbana (ki türban üstelik dinî/siyasi simge olmuştur) ses çıkarılmıyor ve 50-60 kişilik türbanlı kadın grupları Meclis balkonlarından Başbakan’a tezahürat yapabiliyorlar.O zaman sadece bir aksesuar (çanta, eldiven, atkı, bere gibi) olan şapka nedeniyle Meclis polisleri neden kadın dinleyicileri, hem de Kadınlar Günü oturumunda içeri almıyor?Bu karar kendi insiyatifleriyle olmayacağına göre polislere bu emri kim verdi?TBMM Genel Sekreteri olaydan saatler sonra ortaya çıkıp “Şapka yasağı yok, polis hata yapmış” diyor.Meclis’teki bu ve benzeri olayların toplumda nasıl bir kutuplaşma yaratma niyetiyle yapıldığını görmemek saflık olur.Aslında medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının toplu olarak bu olayın nedenini soruşturması, cevap araması gerekirdi.Meclis Başkanı Bülent Arınç’tan bu emri polise kimin verdiğini duymak istiyoruz!*****Bir masal daha!AKP İstanbul İl Başkanlığı, gönderdiği 8 Mart bildirisinde;“Şiddetle mücadelenin yollarından biri de kadının toplumsal temsiline önem vermektir” demiş. Bundan sonra da kadınlar adına yaptıkları faaliyetleri sıralamışlar.Hepsi güzel, hoş da çalışan kadın sayısı giderek artmıyor, azalıyor. Okul kitaplarında kız çocuklara çizimlerle kadınların görevinin evde oturup çocuk bakma ve ev işleri, erkeklerin ise çalışmak olduğu empoze ediliyor.Siyasetteki temsil 96 erkeğe karşılık 4 kadın...Bu durumda nasıl bir “toplumsal temsil”den söz ediliyor? Topluluk içinde harem-selamlık oturtulan kadınlar mı bu temsili gösterecek?“Kadına karşı şiddet”le mücadelenin birinci yolu kadının ekonomik gücünü arttırmaktır. Mesleği olanları çalışmaya teşvik, “eşit ise eşit ücret”le erkeğe verilen hakkın aynısını onlara tanımak ve sonra Medeni Kanun Mal Rejimi ile de evlilikte edinilen mallara ortak etmek.Bunların hangisine eğildiklerini duyduk son hükümet döneminde...Diyorum ya, lâfla peynir gemisi bir tek Türkiye’de yürür.Atalarımız aksini söylemekle hata etmişler!*****Elini yıkarsan yenir!Dün son yazımı “her konuda kendine göre kurallar, açıklamalar ortaya atan din adamları nedeniyle kafaların karıştığını” söyleyerek bitirmiştim, devam ediyorum.Kafalar karışıyor...İstanbul Müftülüğü’nün “yemek sol elle yenmez, sağ elle yenir” açıklamasında olduğu gibi...Müftülük, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nu bile kızdırdı ve Bardakoğlu “Masa başında oturup kural üretiyorlar. Önce okullardaki şiddet olaylarına eğilsinler” benzeri bir açıklama yaptı.11 Mart Pazar günü Diyanet İşleri Başkanı Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez’i Her Açıdan’da konuk edecek ve bu kez de onunla merak edilen konuları konuşacağım.Daha etraflı açıklamayı Cumartesi günü okuyabilirsiniz.Hollanda ve bazı ülkelerde siyasetçilerin “Kur’an’ı yasaklayalım, şiddet içeriyor” sözlerinden başlayarak “Kur’an’da şiddet var mı, hangi ayetlere bakarak böyle konuşuyorlar, hadislerin doğruluğunu nasıl anlayabiliriz, mezheplerdeki farklılıklar, hangi mezhep daha makbul” gibi soruların cevaplarını araştıracağım programı da D.İ. Başkanı Ali Bardakoğlu sohbeti gibi ilgiyle izleyeceğinizi sanıyorum.*****Hata!Sevgili okurlarım, dün ‘Türkiye’nin Kürtleri’ başlıklı yazımda bilgim dışında yapılan bir hata sonucu “DTP Danışma Kurulu üyesi” tanımında “Danışma” kelimesi “Dayanışma” olarak yazılmış. Daha önce de belirttiğim gibi bazen telefonda yaptığım son dakika değişiklikleri ve kısaltmalarda bu tür hatalar maalesef oluyor. Sorumlu arkadaşımız adına özür diliyorum.

Devamını Oku

Türkiye’nin Kürtleri

7 Mart 2007

DTP Dayanışma Kurulu üyesi Naci Kutlay da Pazartesi günü VATAN’da aynı hatayı yapıyordu; DTP’yi Türkiye Kürtleri’nin temsilcisi sayma hatasını.Meselâ Barzani’nin sözleri DTP’ye ters gelmiyorsa bunu “Türkiye Kürtleri’ne ters gelmiyor” diye ifade ediyor. “Türkiye’nin geleceği özellikle içindeki ve dışındaki Kürtler’le iyi ilişkilerde” diyor.Biraz daha ileri giderek ve TBMM’de Hakkari’den de, Edirne’den de milletvekilleri olduğunu unutarak (!) “Türkiye özellikle de Kızılay’ın etrafındaki o büyük binalardan (yani TBMM ve bakanlıklar) idare edilmeyecek, Hakkari’deki vatandaş da, Edirne’deki de iştirak edecek” diyor.Çok ilginç bir olay anlatacağım şimdi... Pazartesi akşamı Adanalı hemşehrilerimle buluşmak üzere bir restorana gittim. Masaya oturur oturmaz yanıma bir garson yanaştı ve önce “dünkü programımı” çok beğendiğini belirtip tebrik ve teşekkür ettikten sonra telaşla ve aynen şunları söyledi:“Ben doğma büyüme Urfalıyım, İstanbul’a 1986’da geldim ve bir Urfalı olarak burada şehrimin adını düzgün şekilde yaşatmak, başarılı olmak için elimden geleni yaptım. Ama DTP ve onun görüşünü paylaşanlar Doğulular hakkında bir önyargı yaratıyorlar. Sanki bütün Kürtler PKK’yı destekliyormuş gibi... Oysa onların düşünceleri kendilerini bağlar, bütün Doğulular’ı değil. Size tekrar teşekkür ediyorum, o soruları sorarak bizim düşüncelerimize tercüman oldunuz.” Ve bu sözlerden sonra ekledi: “Bir Tokatlı kadınla evliyim, onun babasıyla 12 yıldır sorun yaşıyorum. Sırf Doğulu olduğum için, hakkımızda bu yanlış imajı yarattıkları için...”Belki bir Urfalı garsonun bütün içtenliğiyle söyledikleri, benim bütün içtenliğimle söylediklerimden daha çok etkiler onları...Ve “bir Türkiye partisi” olmanın gereklerini anlatır. Umarım!*****Kadir Topbaş dedi ki...Salı günü İstanbul Büyüşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la konuştum. Ona Dilara’nın ölümüne sebep olan olayda sorumlu görülen müteahhit firmaya büyük bir ihalenin verilmesi olayını da sordum.Dün VATAN’da yazıldığı gibi “Firmanın daha önceden aldığı, hak ettiği bir ihalenin 2 yıllık ihale yasağı dışında kalacağını” söyledikten sonra şöyle devam etti:“Ama bu firmaya Türkiye’de ilk kez bu kadar ciddi boyutta bir ceza verdik. Kamu kuruluşlarının hiçbir ihalesini 2 yıl boyunca bu isimdeki firmayla alamaz”...Daha önce söylemediği ve özel olarak bana yaptığını söylediği açıklamaya göre ise;“Firmanın 1.5 trilyon civarındaki bir alacağına da Belediye tarafından el konmuş, verilmeyecekmiş.” Başkan Topbaş “Dönüm noktası olsun ve bundan sonra herkes yanlış yapmaya hakkı olmadığını bilsin istiyoruz” diyor. Bunların hepsi güzel. Ama...Ama, yaptığı büyük hata ile bir çocuğun hayatını kaybetmesine ve ailesinin sonsuz üzüntüsüne neden olan bir firmanın daha önceden aldığı ihalelerin de iptal edilmesi; kamu vicdanının rahatlatılması, benzer hataların yapılmayacağının güvencesinin verilmesi ve adil bir yönetim açısından önemlidir, bu mutlaka yapılmalıdır.Neden yapılmayacağını ve hâlâ ısrar edildiğini anlayamıyoruz. Ayrıca firmanın bir başka isimle ihalelere katılabilme imkânı ve ihtimali de son derece rahatsız edici. Türkiye’de bu tür hileler anında ve çok kolay yapılabiliyor, bunların sonsuza kadar değiştirilemeyeceğini mi düşünmeliyiz acaba?İlgili ilçe belediyesinin işin içinden tamamen sıyrılması da dikkat çekmeyecek gibi değil!*****Adet görmek “pislik” değildir!Eski Diyanet İşleri Başkanı, VATAN yazarı Süleyman Ateş’e soracak o kadar çok soru birikiyor ki...Dün yazısında kadınların adet günleri ile ilgili bilgi vermiş ve Kur’an’da “cinsel ilişki dışında” bundan söz edilmediğini söylemiş.Ama hemen arkasından adet görmenin idrarı tutamama gibi bir özür olduğunu, “hayz”ın tiksindiren bir durum olduğunu, “kan akması”nın insanlar tarafından pislik kabul edildiğini anlatıyor.Oysa adet hali “pislik” değildir, bilimsel olarak yalnızca vücutta olgunlaşan “yumurta”nın dışarı atılmasıdır, bu nedenle adet halindeki kadın da “pis” değildir. Kan akmasının da tiksindirici olmadığı, son derece doğal bir durum olduğu gibi...Adet durumunda kadının cinsel ilişkiden uzak durmasının istenmesinin nedeni vücudun bu dönemde dışardan gelebilecek her tür bakteriye, mikroba açık durumda olmasıdır. (Erkekler açısından da kan yoluyla geçebilen hastalıklar nedeniyle sağlık önlemi olarak tercih edilmemesi doğrudur.)Yani konu pislik, temizlikten çok sağlıkla ilgilidir.Bu ve daha birçok konuda kafalar karışıyor. - Yarın devam ederiz -

Devamını Oku

Kadınlar Günü de siyasete alet ediliyor

6 Mart 2007

İstanbul’da 4 Mart Pazar günü, yani daha “Dünya Kadınlar Günü” gelmeden üç gün önce kutlamalar yapıldı.Çağlayan ve Kadıköy’de yapılan yürüyüş ve mitinglerde bu özel ve güzel günün de etnik temele dayalı siyasete alet edilmekten kurtulamadığı görüldü.Daha önce 8 Mart’ı içine alan haftada sadece kadınlara yapılan haksızlıklar, ayırımcılıklar, şiddet olayları, yasalardaki eşitsizlik gibi konular dile getirilirken bu kez Apo posteri taşıyan gruplar, Kürt/Ermeni/Türk türküleri söyleyen birileri filan ortaya çıktı.Yani olay burada da artık üzüm yemek değil “bağcıyı dövmek”... Yani bundan sonra 8 Mart konuşması yapacaksak içine etnik unsurlar da katmamız gerekecek.Eh pes doğrusu... Birileri her şeyin tadını kaçırmakta, her günü insanlara haram etmekte kesin kararlı...Apo posterinin orada ne işi var, nasıl izin verilebilir? Organizasyonda yer alan kadınlar 8 Mart’ın bu işlerden tamamen ayrı tutulması gerektiğini bilmezler mi?Madem ki şarkıda, türküde bile dinî ya da etnik ayırımcılık yapılıyor, o zaman örneğin neden Çerkes türküleri, Karadeniz türküleri, Arnavut ya da Boşnak şarkıları da söylenmiyor?Bu yapılan, eldeki her fırsatı, her özel günü; Türk’ünü de, Kürt’ünü de, diğerlerini de etnik olarak ayırmak, bölmek, koparmak, düşmanlaştırmak kısacası ırkçı bir Türk ve Kürt milliyetçiliğini kabartmak ve sanki Türkiye’de Türk çoğunluk dışında sadece bir etnik nüfus varmış havası yaratmaktan başka bir şey değildir.Türkiye’nin son 20 yıldır her kadın sorununa en çok eğilen, çözümüne en çok katkıda bulunan yazarlarından biri olarak yapılanı kınıyorum.Hiç değilse 8 Mart’a el atmasınlar ve onu siyasete alet etmesinler.İçinde şiddet, bölücülük, siyaset olmadan ve aslında yoğunlukla şiddeti eleştirdiğimiz o gün hepimizindir...Son yıllarda çok şey başardık, huzurla, barış, sükûnet içinde daha çoklarını başarırız.Tüm ülke kadınlarının “kadın hakları için”, “günün orijinal anlamına sadık kalarak” omuz omuza, kol kola nice 8 Mart’lar kutlamalarını diliyorum...*****Başbakan kadınlar için konuşmuşTayyip Erdoğan, partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada Dünya Kadınlar Günü nedeniyle kadınlardan söz etmiş ve:“Kadına karşı ayırımcılık ırçılıktan kötüdür. Türkiye’nin kalkınması cinsiyet ayırımcılığından kurtulmasına bağlıdır” demiş.Ne güzel sözler, doğrusu takdir ettim.Yalnız, bunu söyledikten sonra bugüne kadar yapılan negatif ayırımcılıkla her konuda geri bırakılan kadınlara “eşitlik sağlanıncaya kadar pozitif ayırımcılık” yapılmasını öngören maddenin de Anayasa’ya eklenmesinin önemini belirtmesi ve bunun gerçekleşmesini sağlaması gerekiyor.Zira ancak bu şekilde kadınlar önce siyaset, sonra iş ve toplumsal yaşam alanlarında eşit haklara kavuşabilirler.Ve tabii en önemli konu AKP’nin ve Kadın Bakanı’nın tüm hatırlatmalarımıza rağmen değinmemekte ısrar ettiği, yarım bırakılmış Medeni Kanun Mal Rejimi.Bu yasanın ilgili maddesine “son dakika golü” olarak erkek milletvekilleri tarafından eklenen bir “tarih” ile 1 Ocak 2002 tarihinden önce evlenenlerin yasadan yararlanamaması sağlandı.İnsan haklarına, yasanın alındığı İsviçre’deki duruma ve imzalanan uluslararası sözleşmelere aykırı şekilde.“Kadına karşı ayırımcılık ırkçılıktan kötüdür” derken kadınla erkek arasındaki ayırımcılığın yanına bu maddeyle eklenmiş olan kadınlar arasında ayırımcılığı görmezden gelmek kabul edilemez.AKP, bu iki yasayı ve şiddetle ilgili ceza davalarındaki saçma sapan ceza indirimlerini halletmedikçe inandırıcı olması mümkün değildir.Ne demişler; “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz”!

Devamını Oku

ABD cehaletini tartışıyor!

5 Mart 2007

Washington Post’un dünkü başyazısında Jackson Diehl isimli Amerikalı yazarı çok doğru uyarılar yapmış.Her ne kadar ABD Temsilciler Meclisi’nden çıkan kararları kimse ciddiye almasa da bu tasarının geçmesinin Türkiye-ABD ilişkilerini ciddi şekilde etkileyeceğini, işbirliğini bozacağını, öte yanda Türkiye’de milliyetçi bir dalganın yükseleceğini anlatan yazar ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu vurgulamış.Washington Post’un başmakalesindeki en önemli iki nokta ise şunlar:1) Birçoğu hâlâ Irak’taki Şiilerle Sunnilerin farkını bile bilmeyen 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin bundan 92 yıl önce Türkiye’de yaşanmış olaylarla ilgili karar vermesinin komik olacağı (ki tasarıyı Ermeni lobisinin önde gelen bir isminin, Adam Schiff’in hazırladığı da belirtilmiş)...2) Yazar Diehl, Los Angeles’lı Adam Schiff’in kendi seçim bölgesinde 70-80 bin Ermeni’nin yaşadığını mutlulukla söylediğini vurgulayarak “Bu girişimin yerel politikayla ilgili olduğunu” açıkça söylemiş.Yani Temsilciler Meclisi’ni “cehaletle”, tasarıyı geçirtmeye çalışan Demokrat siyasetçiyi de “oy avcılığıyla” suçluyor.Neyse ki ABD’de gerçeği konuşan (ve Türkiye’nin bu konuda içte ve dışta faaliyet gösteren bir grup yazarından farklı düşüncede) yazarlar var. Ermeni iddiasının siyasetle değil tarihle ilgili olduğunu ve ancak tarihe bakarak çözülebileceğini bilen yazarları var.ABD’deki tartışma Avrupa ülkelerine de örnek olmalı. Cahil, tarihi incelememiş siyasetçilerin “Ermeni seçmenlerini düşünerek ve Ermeni diasporasının bugüne kadar yürüttüğü kampanyalara inanarak” parlamentolarından tasarıyı geçirmeyi plânlaması konusunda Washington Post’un yazarına kulak vermeliler.Hoşlarına gitmese de gerçek bu çünkü!*****Dilara cinayetinin sorumluları ödüllendiriliyor mu?Bir meslektaşımız “Eğer Dilara öldüğüyle kalırsa, istediğiniz kadar umreye gidin, iftar çadırı kurun, bulgur, yiyecek dağıtın kendinizi affettiremezsiniz, vebali boynunuza” diye yazmıştı.Ne kadar doğru! İnsan hayatı her şeyin önünde gelir ve vatandaşlarının güvenliğinin sorumluluğunu almış yöneticiler için birinci görevdir.Oy için “milletin parasıyla kendi seçmenine erzak dağıtmak” değildir görevi yönetimlerin. Aynı şekilde milletin parasıyla açılan iftar çadırlarını “kendine oy” olarak yontmak da değildir.Asıl görev onlara üstlendiğin hizmeti vermektir.Ve bu doğru şekilde yapılmadığı için insanlar; gençler, çocuklar hayatını kaybetmektedir.Dilara’nın ölümünden sonra “sadece 2 yıl”cık ihale yasağı verilen müteahhit firma MVM’ye, Dilara’nın öldüğü gün 187 milyon euroluk ihale için davetiye gönderilmiş.Şaşırmadık... Görevden alınan ve Başbakan’ın yakını olduğu söylenen İSKİ Genel Müdürü’ne kısa süre sonra bir başka “iyi koltuk” verilirse yine şaşırmayacağız. Sorumlu belediyeye hiçbir sorumluluk atfedilmediğinde, hesap vermeye çağrılmadığında şaşırmadığımız gibi.Ama... Ama bu hesapları Allah’ın “işini yapmasa da öte yanda ibadetini herkesten daha kusursuz yaptığına inanan”lara da soracağını biliyoruz. Suçla ibadet birbirini dengelemez.Ne diyor Allah; “Bana kul hakkıyla gelmeyin” diyor. Dev bir ihmalle Dilara’nın ölümüne sebep olanlar asıl bunu düşünsünler!***Jetle füzeyle olmaz!Pazar günü, Fox TV’deki “Bir Dilek Tut” isimli programın isim ve fikir annesi olduğumu, bu programı ilk olarak 1992’de Hafta Sonu Programı içinde benim hazırlayıp sunduğumu yazmıştım.Uçan Kuş internet sitesinde hemen o gün “Bir Dilek Tut’un yapımcısı Ruhat Mengi’ye jet hızıyla cevap verdi ve bu programın orijinalinin bir dış yapım olduğunu açıkladı” şeklinde bir haber çıkmış. Görenler ilettiler.Fazla uzatmaya gerek yok ama iş “yalanlama”ya gelirse ben de ısrar ederim çünkü bu köşede yalana yer yoktur. TRT arşivleri ortada, açar bakarlar. Eğer programları, ismi ile birlikte, bir dış yapımdan alınmışsa o dış yapım benden yıllar sonra aynı şeyi aynı isimle düşünmüş demektir. 15 yıl sonra...Ama biz, dileği olan izleyicileri yarıştırmadan, gönderdikleri yüzlerce mektup arasından, ekranda kurayla seçerek dileklerini gerçeğe dönüştürdük. “Bir Dilek Tut” ismiyle.Tesadüf bu ya!

Devamını Oku