Laiklik olmayınca ne oluyor?

29 Mart 2007

Dün Marmara Üniversitesi Basın Yayın bölümünden bir 2. sınıf öğrencisi verilen bir ödev için benimle röportaj yaptı. Sorduğu sorulardan biri “Rejim ‘laik/demokratik’ olmasına rağmen neden bütün tartışmalarda demokrasiden çok laiklik üzerinde duruluyor” idi.Ben de ona son dönemde iktidar partisinin uygulama ve açıklamalarının “laiklik”le ilgili tartışmalar yarattığını, bu nedenle de ülkenin ilk kez bir rejim kaygısına düştüğünü anlattım. Sonra da ‘Demokrasi olmadan laiklik olabilir ama laiklik olmadan demokrasi mümkün değildir’ cevabını açıklamalı olarak verdim.Aynı cevaba Başbakan Erdoğan’ın kısa süre önce söylediği “Tutturmuşlar laiklik diye, Hitler Almanyası da laikti” şeklindeki sözler de dahildi. Bu doğrudur ama Hitler Almanya’sı demokrasinin olmadığı laikliğe örnek gösterilebilir, Türkiye’yi özenilen (tek Müslüman çoğunluk-laik-demokratik) ülke yapan özelliği ise ikisinin birarada bulunmasıdır. Laiklik, çoğunluk baskısını önleyen; yüzde 1’in haklarını ve huzurunu da, yüzde 99’unkiler kadar koruyan ilkeleridir rejimin... Diğer Müslüman ülkelerde mezhep farkından dolayı aynı dinden insanlar birbirini öldürürken Türkiye’nin bu olaylardan uzakta oluşunun da nedenidir.Müslüman ülkelerde özellikle, laik-demokratik rejim olmadığı zaman neler olabileceğine güzel bir örneği dünkü Radikal’de gördüm. Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir grup medrese öğrencisi genç kız ve erkek bir genelevi ellerinde sopalarla basarak, kapıları kırarak “şeriat uyarınca ahlaksız eylemleri durdurma hakları” olduğunu söylemiş ve genelev sahibinin küçük torunu dahil birçok kişiyi rehin almışlar. 20 yaşındaki öğrenci Sema Zübeyir “Onları yakalamak için hükümetten yetkimiz yok ama dinimiz bize bu yetkiyi veriyor” demiş. Olayın “genelev” boyutunu bir kenara bırakalım. Aynı öğrenciler son günlerde civardaki dükkanları da “İslâm dışı” olarak niteledikleri “müzik ve video CD’leri” satmamaları konusunda da uyarmışlar. Başka neler olabilir; Afganistan’daki gibi sinema, tv izlemek, evine resim asmak, kadınların çalışması, kadınların erkek doktora gitmesi (böylece kadın doktor da çalışamadığı için hastalanan kadınların ölmesi) gibi daha çok şey...Bu fotoğrafa dikkatle bakın; üst kat balkonlarda da aynı kadınlar var... Bugün karaçarşaf giyenler sadece türban ve pardesüyle tesettür uygulayanları yeterince dindar bulmuyorlar. Türbanlılar ise türban takmayanları... Laiklik olmasa nerelere varılırdı iyi düşünmek lâzım!***Kadınlar kadınlara karşı!Bakıyorum da bazı kadın meslektaşlarımız siyasette kadın kotası konusunda Başbakan Erdoğan’dan hiç farklı düşünmüyorlar.Örneğin; KA-DER’in başka çare olmadığını görerek “Meclis’e girmek için bıyıklı mı olmak lâzım”ı anlatmak üzere hazırladığı bıyıklı kadın kampanyası bu kadın kuruluşunu kıyasıya eleştiriyorlar.Genellikle soruları şu; “KA-DER neden türbanlı kadınları da kampanyaya almıyor”... Aslında bu yazar arkadaşlarımız da “Neden kadınların İslâmi kimlikleriyle politika yapmasına karşı çıkılıyor” sorusuyla sadece türban takmadıkları için diğer kadınları “İslâmi kimlik”ten soyutlama hatasına düşüyorlar. Oysa bir dinî kimliği gösterecek işareti taşımıyorsunuz diye ondan soyutlanmış sayılmazsınız.Öte yanda aynı arkadaşlarımız bu ülkede siyasette, Meclis’te dinî simgeye izin vermeyen bir laiklik kuralı olduğunu da unutmuş gibi yazıyorlar. Sanki ilgili Anayasa maddesi değiştirilmiş gibi.Böyle bir imkân yoksa KA-DER neden mevcut olmayan bir konuda kampanya yapsın?Hele “kota”yı cinsiyet ayırımcılığı sayıp insanlara bu kategoride (cinsiyet) özel hak verilmesine karşı çıkan kadınlara inanamıyorum. Bugüne kadar siyasi cinsiyet ayırımcılığına susup da “Artık bu haksızlık düzeltilsin” diyene itiraz etmek erkeklerden önce kadına mı düşüyor?İşte her ülkede kolayca kazanılan kadın haklarının Türkiye’de gecikmesinin bir nedeni de budur. İş mücadeleye gelince asıl konuya odaklanan pek az olur!***Cumhurbaşkanlığından vaz mı geçti?Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan’ı da tüm liderleri sırayla konuk ettiğim ve etmeye devam ettiğim TV programımda ağırlamak istedim.Başbakan’ın Basın Danışmanı Akif Beki’yle görüştüğümde kendisi bana “Davet eden başka programlar da olduğunu, bunlar arasında karar verip sıraya koyduklarını, beni de sıraya alacaklarını” söylemişti.İki gün önce “Başbakan’ın üç ay süreyle dolu olduğu” haberi geldi. Olabilir, önünde bir seçim süreci var belki gerçekten her saati doludur. Ama eğer dış seyahatlerine davet etmediği gibi “eleştirilerini beğenmediği yazar ve televizyoncularla” röportaj da yapmıyorsa bu onun demokrasi anlayışını gösterir.Ben yalnız onun döneminde değil, her dönemde hükümetlerin hatalarını eleştirdiğim için bu seyahatlere hiç davet edilmedim. Kadın Başbakan Tansu Çiller tarafından bile...Yine de Başbakan’ın “3 ay” yerine “önümüzdeki 7 yıl doluyum” demediğine sevindim... Olası bir kaosu önlemek için adaylıktan vazgeçmiş olabilir mi acaba?

Devamını Oku

Başbakan’ın “bıyıklı kadın”a itirazı!

28 Mart 2007

KA-DER’in başka çare bulamayarak kadınlara bıyık taktığı “kota” kampanyasına Başbakan Erdoğan kızmış. Daha doğrusu “mal mı ki bu, kota koyacağız, böyle saçmalık olmaz” diyerek hafiften dalga geçmiş.Sonra da “Biz hanım kardeşlerimizi erkeklerin ianesine mi teslim edeceğiz” demiş... Ne derse desin söyledikleri, Türkiye’nin Meclis’indeki kadın milletvekili sayısının en geri kalmış ülkelerin gerisinde olduğu gerçeğini değiştirmez.Bugüne kadar hanım kardeşlerin (yani Türk kadını) siyasete girmeleri erkeklerin ianesine teslim edilmemiş miydi?550 milletvekili arasında kadın sayısının 30 bile olmadığını görmedik mi?“Yüzde 4” oranını hiç değilse “yüzde 30”a çıkarmayı zorunlu kılacak bir kota Tayyip Erdoğan’ı neden bu kadar rahatsız ediyor?Türk kadını asıl o zaman erkeklerin ianesine muhtaç olmayacak.Kotaya karşı iseler o zaman tüm partilerin genel başkanları Atatürk’ü örnek alsınlar ve “Meclis’e şu kadar sayıda kadın mutlaka girecek” desinler... O, kadınlara bu saygıyı 1920’li yıllarda göstermişti, 2007’de çok mu zor?Yarışa kadınlar ve erkekler aynı noktadan başlasalardı bu itirazın bir anlamı olabilirdi ama şimdi bırakın anlamı, komik oluyor.Hiç zaman kaybetmesinler ve kotayı bir an önce kabul etsinler yoksa kadınların bıyıktan sonra ne takmaları gerektiğini düşünemiyorum!***Kesici’nin dönüşüİlhan Kesici hem siyasetteki duruşunu, hem de olaylara evrensel bakışını takdir ettiğim, dünya politikaları hakkında da bilgi sahibi olan akıllı bir siyasetçidir.Sık sık görüşüne başvurduğum bir dosttur aynı zamanda... Onu iyi tanıyanlar dostluğuna güvenilebileceğini de bilirler.Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu seçimlere ANAP’ın adayı olarak o da katılmıştı biliyorsunuz. Son dakikalara kadar Kesici’nin oyları hep öndeydi. Bir ara telefon açıp onu tebrik ettiğimi bile hatırlıyorum. Sabahın beşi sıralarında bütün sandıklarda Kesici öndeydi. Sonra sabah bir baktık seçimi kaybetmiş.Ve daha sonra İlhan Kesici için kullanılan bir miktar oy çöpler arasında bulundu. Çeşitli ilçelerde ve Büyükşehir’de Seçim Kurulu’na yapılan çok sayıda itirazdan da bir sonuç alınamadı. Onun yüzde 23,5 oyuna karşılık yüzde 25 ile Erdoğan belediye başkanı oldu.O günlerde halkın sokakta Kesici’ye gösterdiği ilgiye, sevgiye bir kez şahit olmuş ve gözlerime inanamamıştım. Onların içinden gelen, samimi, dürüst, doğal tavırlı bir siyasetçiydi ve çok seviliyordu.Belediye seçimini o kazanmış olsaydı kimbilir belki bugünkü siyasi tablo bile çok farklı olabilirdi.ANAP içerisinde güçlenip Mesut Yılmaz’la anlaşmazlığa düşmesi onun için ikinci şanssızlık oldu ve Kesici uzun süre aktif siyasetten uzak kaldı.Hem kendisi, hem Türkiye için kayıptı bence... Bu nedenle siyasete dönüş sinyalleri verdiği toplantısı önemliydi.Kendisine ait bir internet sitesi açtığını duyurmak için yaptığı toplantıda gündemdeki siyasi olaylarla ilgili değerlendirmeleri büyük ilgiyle dinlendi.Kesici merkez sağ partilerin birleşmesi için de çalışacağını açıkladı ama aktif siyasete dönüş yaptığı mesajı da hissediliyordu.Umarım öyledir. Ve umarım İlhan Kesici olması gereken, barajı da geçebilecek bir partide yerini alır.Bu kendisi kadar, söz konusu partinin de yararına olacaktır hiç şüphesiz!(Merak edenler için web sitesinin adresi: www.ilhankesici.org)***Ayıp oluyor arkadaşlar!Pazartesiden beri yazacağım, bir türlü sıra gelmedi. Ama yine de yazılmalı.“Her Açıdan”a haksızlık ettiklerini meslektaşlarıma anlatmalıyım. Daha önce de birkaç kez oldu, programdan gazetelere alıntı yapılıyor, konuşmalar etraflı şekilde veriliyor ama programın adı yok... Nereden alınmış belli değil.Örneğin; DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün de katıldığı programda Prof. Süheyl Batum’un konuşması Milliyet’te uzun uzun verilmişti ama sanki yazıyı hazırlayan kişiye özel röportaj vermiş gibi, nereden alındığı hiç belirtilmemişti.Bu hafta iyice üzücü bir durum mevcuttu; Deniz Baykal’ın Her Açıdan’daki konuşması Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Birgün, Vatan (bunlar benim bakabildiklerim) gibi gazetelerde yer almıştı ama “hangi programda, kimin sorularına cevap verildiğini” sadece Vatan belirtmişti.Konuşma Cumhuriyet’te “Ampul patlayacak” başlığıyla manşetten verilmişti ve bütün haber “bir soruya verilen cevapta” şeklinde başlayıp bitiyordu.O soruları herkes soramıyor, o programları o düzeyde hazırlamak da gazete hazırlamak kadar zor. Bu nedenle hiç değilse programın adını verecek saygının gösterilmesi gerektiğine inanıyorum.Ne dersiniz arkadaşlar?

Devamını Oku

Seçmen ne hale gelmiş!

27 Mart 2007

Başlıktaki cümle soru değil, onun için de sonunda “soru işareti” yok, cevabını biliyorum.Genç Parti veya Cem Uzan’la ilgili yazı yazanlar kısa sürede bu cevabı öğreniyorlar. Nasıl oluyor bu?.. Hemen yazının ardından telefonlar, mailler gelmeye başlıyor ve Genç Parti’ye oy vermeyi düşünenler biraz da öfkeli bir sesle “neden bu kararı aldıklarını” anlatıyorlar. Nefes bile almadan...Anlattıkları Genç Parti’nin “siyaset bilenlerin gülerek izlediği” uçmuş propagandaları. Özellikle:- Her işsize 350 YTL maaş- Her Türk gencine sınavsız üniversite- Her iş isteyene iş- Her emekliye 14 maaş- 1 YTL’ye mazot gibi ancak rüyada görülebilecek imkânlar...GP’ye oy vermeye kararlı olanlar durup da kendilerine “Ne yapacak yani, petrol mü bulacak? Üniversiteye giremeyenleri okutmak üzere Amerika’ya mı gönderecek? Bugün yüzbinlerce üniversite mezunu işsiz ve açıkta beklerken yeni yüzbinlere (hatta herkes üniversiteye girebileceğine göre milyonlar diyelim) nasıl iş bulacak? Bu her işsize 350 milyon, her emekliye 14 maaş kimin kesesinden verilecek?.. Yetmezse Cem Uzan bu paraları kendisi mi ödeyecek” diye sormuyorlar.İnanmak isteyen inanıyor. Proje mi istediniz, vaat mi istediniz alın size bol keseden...AKP’Lİ KOMŞUGenç Parti’ye oy vereceğini söyleyenlerden biri telefonda diyor ki;“Benim komşum AKP’li. 200 milyarlık evde oturmasına rağmen partiden ayda 150 YTL para alıyor, 2 ayda bir de gıda yardımı... Ben o partiden olmadığım için almıyorum. Oyumu bu nedenle GP’ye vereceğim. O, ayda 350 YTL teklif ediyor.” Hani “halkı sadakaya alıştırdılar” diye yazılıp duruyor ya, işte açık açık anlatıyor seçmen.Artık “Hangisi memleketin geleceği için iyi” sorusunun yerini “Hangisi bana daha çok kazanç sağlar” veya “daha çok hayal kurdurur” almış.Buyrun size tipik 3. dünya ülkesi tablosu... Gelen giden hükümetler öncelikli görevlerini tümüyle unutur veya asıl görevlerini yapmak yerine poşet ve para dağıtmayı seçerlerse olacağı budur.AKP binlerce, milyonlarca kişiye o poşet ve paraları nasıl dağıtıyor, bu servetin kaynağı nereden geliyor (Baykal’ın tekrarlayıp durduğu “havuz” olabilir mi acaba?) Maalesef belli değil. Yeni seçilmiş bir belediye başkanının “Geldiğimde bir önceki döneme ait inanılmaz yolsuzluklar farkettim” sözlerini hatırlıyorum ister istemez. Çok yazık oluyor Türkiye’ye!*****Bravo Sayın Çömez!AKP Milletvekili Turhan Çömez Türkiye’nin birçok ciddi sorunu ile yakından ilgilenmekten, uğraşıp didinip güncel raporlar hazırlamaktan vazgeçmiyor.Aslında kendi Genel Başkanı, Başbakan Erdoğan, Turhan Çömez olaylı kız yurtlarına habersizce baskın yaparak neler olup bittiğini görmek istediğinde ona pek şaşırtıcı bir şekilde “Ne işin var” diye kızmıştı ama bu bile Milletvekili’ni baskınlardan alıkoyamadı.Çömez son olarak, “artık ilköğretim okullarının kapısında bile satılan” uyuşturucu konusuna el atmış ve satış yapılan mahallelerde dedektif gibi çalışarak tespitler yapmış.Başbakan buna da kızacak mı bilemem ama ben kendi adıma Sayın Çömez’i kutlamak istiyorum. Bize “çalışkan ve sorumlu milletvekili nasıl olmalı” sorusunun cevabını verdiği için...Bütün milletvekilleri bu kadar sorumlu ve ülkeyle yakından ilgili olsalardı bugünkü problemlerin çoğunu yaşamazdık.Örneğin; Türkiye bir “uyuşturucu ticareti cenneti” olmazdı!

Devamını Oku

Seçim anketleri hileli mi?

26 Mart 2007

Dün Mehmet Tezkan’ın yazdığı seçim anketleriyle ilgili yazı beni çok düşündürdü. Düşündürdü çünkü aynı “ihtimal” uzun süredir benim de kafamı kurcalıyor ve katıldığım televizyon tartışmalarında bunu sık sık dile getiriyorum.Mehmet Tezkan son kamuoyu anketlerinden birini ele alarak burada AKP’nin yüzde 35, CHP’nin yüzde 11,6 oy oranında, DYP ve MHP’nin ise baraj altında gösterilmesini irdeliyor. Bu tablonun AKP’ye oy vermek istemeyen seçmenin oyunun yalnızca CHP’de toplanmasına neden olacağından ve sonucun yine bu dönem gibi iki partili bir Meclis olacağından yola çıkarak “Acaba bu anketler bir seçim taktiği, bir hile mi” diye soruyor.Son derece haklı. Düşünün, bazen aynı ay veya aynı hafta içinde farklı grupların veya kuruluşların yaptıkları anketler ne kadar farklı sonuçlar veriyor.DYP bazılarında iktidar ortağı olacak kadar güçlü, bazılarında barajın altında, CHP’nin oyları bazısında yüksek, bazısında baraja yakın... MHP için de benzer iniş çıkışlar söz konusu. O zaman hangisine inanacağız?Örneğin “merkez sağ barajı kesin geçmek için toparlanmalı” tartışması yükseldiğinde hemen bir anket ortaya çıkıyor; “DYP iktidar ortağı”... Böyle olunca tabii DYP kimseyle görüşmeye, toparlanmaya gerek duymuyor. Merkez sağ oyları bölük pörçük vaziyette kalıyor.Tezkan’ın değindiği iki önemli nokta daha var:“İktidarı unutup muhalefete muhalefet eden tek ülke biziz herhalde” diyor. Bir de “AKP’nin tek başına, aynı güçle iktidar olmasının yolunun Genç Parti’den geçtiğini” söylüyor. Her ikisi de çok doğru.Genç Parti faktörünün ciddiyetini bütün partilerin düşünmesi şart. Zira bizim seçmenin artık ölçüleri, değerleri birbirine karışmış durumda... Parti liderlerinde, siyasetçilerde aranması şart olan özellikler iyice ortadan kalktı.GP’nin “Ezilenler iktidar olacak, her işsize 350 YTL maaş, her Türk genci üniversiteye sınavsız girecek, mazot 1 YTL olacak, işsiz kalmayacak, emekliye 14 maaş” gibi uygulanması imkânsız olan propagandalarına hiç düşünmeden “inanmak isteyen” gençler, işsizler, yoksullar elbette çıkacaktır.Diğer partilerin sorunlarla ilgili net bir proje ortaya koymayışlarının da bunda etkisi büyük olacaktır. Böylece AKP seçmeni dışındaki seçmenin bir kez daha bölünmesi de gayet etkili şekilde sağlanmış olacak.Sonuçta iktidara gelen parti “halk bizi istedi, bizi seçti” diyor ama bu seçimde, hatalı seçim sisteminin hâlâ düzeltilmeden sürüklenmesi kadar iktidar partisi dışındakilerin bölünmüşlüğünün rol oynadığı kesindir.İnsanların gördükleri her propagandaya veya ankete inanmadan ve oyları için karar vermeden önce gözünü iyice açması, çok da iyi düşünmesi gerekiyor.*****İşte ceza böyle olur!Helâl olsun, bravo bu kararı veren hakimlere... İşte adalet budur ve ancak böyle olduğu zaman bir toplumun can, mal, namus güvenliği sağlanabilir ve adalete güven korunabilir.Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi; Ankara’da 2 yıl önce iki öğrenciyi kaçırarak tecavüz eden sanığı her çocuk için 51 yıl olmak üzere toplam 102 yıl hapis cezasına çarptırmış.İki çocuğun ve ailesinin hayatını mahvetmenin karşılığı işte bu olmalı. Oysa bugüne kadar tecavüz edip öldürenler, toplu tecavüz edenler bile ya çok hafif cezalarla kurtuluyor veya baştan serbest bırakılıyorlardı.Bu tür adaletsiz uygulamalarla Türkiye “vatandaşlarının evlerinde bile güvende olmadığı” bir korku ülkesine dönüştü.Artık katile, tecavüzcüye komik “iyi hal” indirimleri filân yapılmadan ceza verileceğinin, adalete güvenebileceğimizin umudunu taşıyabiliriz.*****Bizi köşeye sıkıştırıyorlar!Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in geçen hafta yaptığı Almanya ziyaretinin sebebi çok önemli. Bakan Çiçek, AB dönem başkanı olan Almanya’ya “soykırımlar ve savaş suçlarını inkâr etmenin insanlık suçu sayılacağı” bir yasa tasarısıyla ilgili olarak gitmiş.Bu tasarının yakında tüm AB ülkelerinde geçerli sayılacağı ve Almanların tasarıyı Nisan ayında yapılacak “AB Adalet ve İçişleri Bakanları toplantısı”na getireceği duyumu üzerine...Eğer bunu başarabilirlerse sonunda tarihe, belgelere, İngilizlerin Malta’da yaptığı sorgulamada suç unsuru bulamayışına, Mavi Kitap’ın hazırlandığı ülke olan İngiltere’nin bile soykırım iddiasını kabul etmemesine, ilk Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni’nin “Türkler değil, biz suçluyuz” açıklamasına, birçok ünlü dünya tarihçisinin “soykırım iddiası yalandır” demesine (Bernard Lewis bu nedenle Fransa’da ceza aldı) rağmen AB ülkeleri siyasi bir kararla bunu Avrupa’ya yayacak ve Türkiye’yi köşeye sıkıştıracaklar.Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın kendisinin ortaya çıkıp uluslararası bir basın toplantısında dünya tarihçilerini ortak bir komisyonda tarihi, belgeleriyle tartışmaya davet etmesi, Türkiye’nin aynı zamanda uluslararası mahkemelere müracaat etmesi gerekiyor.Yine geç kalırsak bu kez gerçekten “çok geç” olacak!

Devamını Oku

Türk tiyatrosu direniyor!

25 Mart 2007

Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları’nda olanların üstüne bir de AKM ile Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinin yıkılma kararında ısrar edilmesi, tiyatro kuruluşlarını isyan noktasına getirdi.TOMEB (Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği), TOBAV, Kültür Sanat-Sen, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği), AITC (Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği), SODEV, ÇOGED ve daha birçok kurum ve kuruluş bugün saat 11.30’da İstanbul Atatürk Kültür Merkezi önünde bir etkinlik için toplanıyorlar.Bütün sanatseverleri de bu etkinliğe destek vermeye çağırıyorlar.Gönderdikleri açıklamada Kültür Bakanlığı’na çok haklı bazı sorular sormuşlar. Bir kısmını sizin de duymanızı istiyorum (ve diliyorum ki tüm medya kuruluşları duyurulması için yeterince katkı sağlasın.)***-İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’ni 1999 yılında “korunması gerekli kültür varlığı” kabul eden ve tescilini yapan Kültür Bakanlığı nasıl olur da 2007 yılında aynı binanın tescilini kaldırıp yıkmak ister? AKM işlevsel ve ekonomik değere sahiptir, yıkılamaz.- Devlet Tiyatroları yönetimi neden değiştirildi?- Kurumla mahkemelik olan ve yargılanması bitmemiş bir davanın sanığı, bu kuruma neden Genel Sanat Yönetmeni atandı?- İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Şehir Tiyatroları ile ilgili kararlarda neden tepeden uygulamalara gitti ve tiyatro yönetimini yok saydı?- Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatrolara yıllardır yaptığı yardım birdenbire neden kesildi?- Özel tiyatroların “haksız rekabet” olarak nitelemesine karşın Şehir Tiyatroları biletleri neden 1 liraya, 50 kuruşa indirildi?Hepsi de önemli ve cevaplanması gereken sorular. Zira Bakanlığın kendisi de biliyor ki “devlete ait” olanıyla, “özel”iyle Türk Tiyatrosu artık sallanmaktadır.Özel tiyatroları ayakta tutmak isteyen bir avuç idealist sanat aşığı insan da bunu gırtlağa kadar borca batarak yapmaktadır.Eh o zaman artık hangi nedenle varolduğu ve “Bakan”ının ne işle meşgul olduğu bilinmeyen Kültür Bakanlığı’nın da herhalde düşünme vakti gelmiş demektir.Aslına bakarsanız insan merak ediyor, acaba Türkiye’den başka sanatçısıyla ve sanat kurumlarıyla kavgalı Kültür Bakanı, kadın örgütleriyle kavgalı Kadın Bakanı, en önemli kurumlarıyla kavgalı Başbakan’ı olan ülke var mıdır?Sanatseverler bugün, saat 11.30’da AKM’de bekleniyor. Unutmayın!***Kimi tercih edersiniz?Deniz Baykal da “zor” sorularımı cevapladı. Doğrusu her “özel TV röportajı” benimki kadar zor değildir. Hele bazılarına bakıyorum da nasıl kolay, nasıl kolay; insanı güldürüyor.Düşünün, siz siyasetçi olsanız; genel başkan, bakan veya başbakan olsanız, her cümlenizden sonra size yağ çeken birinin karşısına oturmak ister misiniz?İstemezsiniz, gerçekten kendine güvenen ve toplumun karşısında şeffaf ve dürüst olmaktan çekinmeyen biriyseniz sizin gibi şeffaf birinin sorularını cevaplamak daha doğru gelir.Lâfı eveleyip gevelemeden, dosdoğru soran ve dosdoğru konuşan birini tercih edersiniz. Aynı zamanda sorularına da uzun ve dolambaçlı değil, toplumu aydınlatmak, aynı zamanda sizin de daha iyi anlaşılmanızı sağlamak için net ve açık cevaplar bekleyen birini...Şimdi bu tarz bir sohbet için Başbakan Erdoğan’ı davet ediyorum. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk “Ruhat Mengi’yle Her Açıdan” tartıştılar.Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu ve Başkan Yardımcısı Prof. Mehmet Görmez de daha önce hiç tartışılmamış konuları her açıdan tartışmaktan, tüm soruları cevaplamaktan kaçınmadılar. Türkiye’nin her köşesinden sayısız izleyici bu aydınlatıcı sohbetlere teşekkür ediyor.Geçen hafta Başbakan Tayyip Erdoğan’la TV sohbeti için gerekli başvuruyu yaptık.Bakalım soruların hem Ruhat Mengi’den gelmesini, hem de “her açıdan” olmasını kabul edecek mi? Ne dersiniz? “Olmaz, olmaz” demeyin, “olmaz” diye bir şey olmaz!(Not: Diğer partilerin genel başkanları merak etmesinler onlara da sorularım var. Bende nefes almadan soracak soru çok!)

Devamını Oku

Dilara, çatık kaş ve Ermeni meselesi!

24 Mart 2007

Öyle çok konu var ki üzerinde konuşulması, tartışılması gereken, yetişmek mümkün değil.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı “Beyoğlu Başkanlığı” döneminden beri tanırım... Hep söylediklerinin doğru olduğunu anlatmıştır. Dilara’nın ölümüne sebep olan ihmalde aslında ilgili ilçe belediyesinden başlayarak ceza alması gereken çok kişi vardı ama ortaya günah keçisi olarak bir tek MVM şirketini sürdüler ve bu şirketin 2 yıl hiçbir ihaleye katılmayacağını söylediğinde de bu nedenle ona inandım.Bir canın bedeli, bir çocuğun ölümünün karşılığı bu kadar hafif olmamalıydı, olamazdı ama Türkiye burası... İsyan etmek, söylenmek hapisle cezalandırılır, ölüme sebebiyet veya alenen öldürmek cezasız kalır. Bu şirketin hiç değilse 2 yıl ihaleye giremeyeceğini düşünerek milletçe teselli bulmaya çalışırken bir de bakıyoruz MVM kendisine ait bir başka şirketle (ki bunun olabileceğini Topbaş bana söylemişti, ben de ‘olamaz’ diye yazmıştım) yine ihaleye girmiş.Bir yanda bu adaletsizlikler olurken bir yanda haktan, hukuktan söz eden, “HALKI KUCAKLAMAK”tan söz eden ve yapamadıkları işleri, çözemedikleri sorunları “bazı kurumların halkı kucaklayamamasına, çatık kaşlı oluşuna” bağlayan Başbakan’a nasıl inanalım?Yazınca öfkeleniyor ama kendini halkın ve onun sesi olan basının yerine koysun, bakalım bu olaylar karşısında ne hissediyor?Üçüncüsü; TV’de bir konuşmasını izlediğim Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’le ilgili... Sayın Gül’ün ekranda Ermeni soykırım tasarısını konuşurken söylediği bazı şeyleri duyunca bir yanlışlık olduğunu farkettim. Abdullah Gül “Tarih Araştırma Komisyonu’nu biz kurduk, bizden önce düşünülmemişti. Şimdi de onları biz davet ediyoruz” dedi.Oysa ASİM (Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu) Ecevit döneminde kurulmuş, buna uzun seneler Devlet Bahçeli başkanlık yapmıştı.“Tarih” ve “hukuk” araştırma grupları da ASİM içinde oluşturulmuştu. TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ise Ermenistan ve diğer ülkelerden “Tarih Araştırma Grubu”na tarihçi davet etmeyi 2001’den bu yana aralıksız sürdürüyor.“Aman tarihte hata yapılmasın” derken tarihin bu tür gerçeklerinde de hata yapmamak ve yıllar süren çalışmaları parti başarısı haline getirmemek gerekiyor. Naçizane...***NE DEMİŞLER?Doğruyu konuşmak için iki kişi ister; doğru söyleyen, doğru dinleyen!Thoreau***Gerçeği görenler ve görmeyenler!Konuya girmeden önce Türkiye’de yaşayan Ermeni vatandaşların veya bir savaş sırasındaki olayları bugün “kan davası” haline getirenler dışındaki Ermenilerin buradaki “Ermeni” genellemesiyle bir ilgileri olmadığını tekrar hatırlatmak isterim.Genelkurmay Başkanlığı Ermenilerin doğu cephesinde yaptıklarını görmüş bir Rus yarbayın günlüğünü yayımlamış. “Gördüklerim, anılarım” isimli kitapta Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılı sonları ile 1918’in ilk aylarında Erzurum’da “2. Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanlığı” yapan Rus Yarbay Tverdohlebov el yazısıyla tuttuğu günlüğündeki notları açıklamış.Tebası oldukları Osmanlıya karşı Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerin yine bir Rus tarafından anlatılması oldukça ilginç... Ve tabii “tarihle yüzleşmiyoruz, kabul edelim” önerilerini çürütecek nitelik taşıması da çok önemli.“Gördüklerim, duyduklarım Ermenilerle ilgili her türlü tahmin ve tasavvun sınırlarını fazlasıyla aşmıştır” sözleriyle başlayarak anlatılanları özellikle “tarihle yüzleşmek, gerçeği (!) kabul etmek”ten söz eden bazı Türk aydınlarının okuması iyi olur sanıyorum.Savaşta düşman saflarına geçtikleri için o çaresiz ortamda başka çözüm bulamayan devletin aldığı “tehcir” kararını, olayları görmeden, incelemeden, BM soykırım tanımını da umursamadan “soykırım” sayanlar, gerçek soykırım çabalarını gören bir askerin ağzından dinleyince belki haksızlıklarını kabul ederler.***Vicdansızlar!Dün yine gazetelerde töre (veya namus) cinayetine kurban gittiği sanılan, şehrin göbeğinde “boğazı kesilerek çöp gibi arsa ortasına atılmış” bir anne ile kızının fotoğrafı vardı.33 yaşında bir genç kadın ve 11 yaşında bir kız çocuğu... Küçük kızın önlüklü okul fotoğrafına bakarken “hayır, hayır bu töre, namus filân olamaz, düpedüz vahşet, düpedüz canavarlık... Alçaklar, barbarlar” diye tekrarlayıp durdum kendi kendime.Öldürenler hep erkek, ölenler kadın... Daha güçlü olanın eline bir de silah (bıçak vs.) alıp güçsüze saldırmasını, onu köşeye sıkıştırmasını düşünün.İNSAN olan için ne töre, ne namus böyle bir vahşete mazeret olamaz.Hele bir de küçücük kız çocuğuna el uzatılmışsa...Devlet bu cinayetleri işleyenleri bulup, asla hiçbir aftan veya indirimden yararlanamayacak şekilde ömür boyu ağır hapis cezasına mahkûm etmek zorundadır.Aksi takdirde yakında hepimizi “Bu nasıl adalet” diye bağırdığımız için 301’den yargılamak zorunda kalacaklar!(Not: Aslında gördüğüm kadarıyla idam cezasının geri gelmesini, tecavüzcülere ise “hadım” cezası verilmesini isteyenler çoğunlukta, onu da belirtmiş olayım.)

Devamını Oku

Konuğum Deniz Baykal!

23 Mart 2007

Önceki gün yazdığım ‘Baykal’a mektup’ başlıklı yazıyı hatırlayacaksınız (“bizim toplum unutkan” diyorsak o kadar da değildir yani)... Deniz Baykal’la bir süredir görüşemediğimi, aracılarla haber gönderebildiğimi belirtmiş, bunu da herhalde yazılarımdan dolayı kızmış olabileceğine bağlamış ve ona bildirmem istenen bir “halk görüşü”nü yazımda anlatmıştım.Hafta içinde Özel Kalem Müdürü Nesrin Baytok aracılığıyla Her Açıdan’da onu konuk etmek istediğimi ona iletmiş ve “Pazar gününün dolu olduğu” cevabını almıştım. Bu şartlar altında bant olarak, önceden çekme teklifine de aynı cevap gelip, bir başka tarih de verilmeyince ve telefonla da bağlantı kurulmayınca doğal olarak “kırıldığını veya kızdığını” düşünüyor insan...Benzer tepkileri geçmişte de gördüğümüz, siyasetçilerin gazetecilere yazılarından veya konuşmalarından dolayı ciddi tepkiler verdiğini bildiğimiz ve hâlâ yaşamakta olduğumuz için bizler bu tarz bir yorumu daha da kolay yapabiliyoruz.YANILMIŞIMAma yanılmışım. Yazının çıktığı gün Nesrin Baytok arayarak “Genel Başkan’ın programını ayarladığını ve 25 Mart Pazar günü Her Açıdan’a katılacağını” bildirdi... Sonra dün tekrar aradı ve yazıyı geç gördüklerini, kararın o yazıyla bir ilgisi olmadığını ve Sayın Baykal’ın böyle bir kırgınlığının da söz konusu olmadığını anlattı. Doğrusu ben de kendi kendime alınganlık yapmış olduğum için çok üzüldüm.Öte yanda Deniz Baykal’ın yazarlara, gazetecilere bugüne kadar gördüğümüz diğer bazı liderler gibi kızmadığını öğrendiğime, bu yanılgıya aynı derecede sevindim de... Çünkü bu tür tepkiler, hele de özellikle Tansu Çiller’den başlayarak başbakanların, hükümetlerin zaman zaman hakaret boyutuna varan basın saldırıları; “neden yaptığınızı biliyorum” veya “hortumları kesildi de ondan” gibi dayanaksız, açıklamasız, kanıtı olmayan suçlamaları demokratik bir ülkede ciddi ve unutulmayacak hatalar oluyor.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Pazar sabahı 11.50’de STAR TV’de canlı olarak yayınlanan Her Açıdan’a katılarak son günlerde gündemde olan konuları ve Başbakan Erdoğan’la sürmekte olan cumhurbaşkanlığı tartışmalarını içeren detaylı sorularımı cevaplayacak. Bu program için özel olarak İstanbul’a gelecek olan Sayın Baykal’a hem kendi adıma, hem de izleyiciler adına şimdiden teşekkür ediyor ve yanlış anlama nedeniyle özür diliyorum.Programın ikinci bölümüne ise organ naklinde dünyanın en başarılı operatörleri arasında sayılan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu ve ünlü kalp cerrahımız Prof. Dr. Bingür Sönmez katılacak. Bir başka doktor tarafından kalp nakli için ameliyata alınıp göğsü açıldıktan sonra nakil yapılmadan tekrar kapatılan, ikinci bir ameliyatta kalp nakli yapılan genç kız, babasının karaciğer naklini anlatan Kerem Alışık, “organ nakli ahirette sorun olur mu” gibi soruları cevaplayan Din İşleri Yüksek Uzmanı Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu’nun konuşma görüntülerini de izleyeceğiniz bölümde “organ bağışı ve nakli” ile ilgili merak ettiğiniz cevapları bulacaksınız. Hepsi Pazar’a unutmayın!*****Enteresan değil mi?Örtülü ödeneğin başında bulunan Maksut Serim’in üniversite diplomasında sahtecilik yaptığı ve bunun sağladığı avantajla Vakıfbank’tan emekli olarak kıdem tazminatı aldığı açıklandı. Bu konuda Hükümet’e Milletvekili Atilla Kart tarafından bir soru önergesi de verilmiş.Ama söz konusu kişi hâlâ örtülü ödeneğin başında...Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in de kitabında “intihal” yaptığı için üniversitedeki öğretim üyeliğine son verilmişti. Bu da “sahtecilik”tir.Ne hikmetse “cumhuriyet değerlerinin, yerini İslâmi değerlere bırakmasının zamanı geldi” diyen (yanlış anlaşılmasın özgür, demokratik rejim yerine baskıcı İslamî rejimler kastediliyor) Dinçer de hâlâ görevinin başında...TDK “sahtecilik” kelimesinin anlamını değiştirdiyse açıklasın da hepimiz öğrenelim!

Devamını Oku

Korkut Özal inanç ölçüyor!

22 Mart 2007

Salı akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge” programındaydım.Cengiz Özdemir, Uluç Gürkan, Korkut Özal, Tarhan Erdem, Mehmet Ocaktan ve benim katıldığım programda, bugünlerde toplumun odaklandığı “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına aday olacak mı” ve “olmalı mı” soruları tartışıldı.Program bittiği anda başlayan ve ertesi gün devam eden “teşekkür” telefonlarında ve maillerde (hepsine çok teşekkürler) en çok değinilen nokta Korkut Özal’ın bir konuşması üzerine yaptığım ‘neden rejime sadakat önemli’ açıklamasıydı.Bu tepkiler aslında Türkiye’de ne kadar bilinçli bir TV izleyici kitlesi olduğunu gösteriyor. Hepsi değil maalesef, konuşulanları ciddi bir dikkat harcamadan izleyen veya çok daha hafif konuları tercih eden, muhtemelen oy kullanma konusunda da “kolay unutan ve kolay etkilenen” bir kesim de var. Ama sevindirici olan çok genç izleyici veya okurlar arasında da birinci grubun giderek arttığının görülmesi...Korkut Özal’ın konuşmasında satır aralarına sıkıştırdığı ve benim üzerinde durduğum birkaç cümle aslında bütün bu tartışmaların “esas ruhu” olması açısından önemliydi, onun için sizinle de paylaşmak istiyorum (izleyen okurlarımız da istiyor.)Özal; Başbakan Erdoğan’ın herhangi bir hata yapmayacağını, zira AKP’nin “kalbinde Allah korkusu olan, inançlı insanların oluşturduğu” bir parti olduğunu, inanan dindar insanların içinde kötülük bulunmayacağını (hatırladığım kadarıyla) söylemişti.Ben burada söze girerek ‘zaten Türkiye’nin çoğunlukla Müslüman, inanan insanlardan oluştuğunu, diğer partilerden olanları bu tarifin dışında tutmasının ve AKP’yi bu şekilde ayırmasının yanlış ve haksız bir görüş olduğunu’ belirttim. Sonra da ‘merak ediyorum bu dindarlığı nasıl ölçüyorsunuz, bir aleti filan mı var’ diye sordum.Korkut Özal, Erbakan’ın ortaya çıktığı yıllardan beri yapılan ve AKP döneminde de sürdürülen en ciddi hatayı yaptığını hemen farketti (bence) ama bozuntuya vermeyerek;“Evet ölçmek mümkün, onları namaz kılarken görüyorum” benzeri bir açıklama yaptı.NEDEN “REJİME SAYGI”?Söz sırası bana geldiğinde bu konuya tekrar döndüm ve cumhurbaşkanı olacak kişide “laik, demokratik Cumhuriyet’e, rejime sadakatin ve saygının” aranmasının en önemli nedeninin tam da Korkut Özal’ın söyledikleri olduğunu, laikliğe inanmayan, beğenmeyen, tanımını değiştirmek isteyenlerin bu mevkiye gelmeleri halinde aynı anlayışın; yargısından üniversitesine, diğer devlet kurumlarına kadar yayılabileceğini ve Türkiye’nin diğer Müslüman ülkeler tarafından gıptayla izlenen özgürlüğünü yitirebileceğini anlattım.Cumhuriyet tarihinde ilk kez DEMOKRATİK bir cumhurbaşkanlığı seçiminde rejim endişeleri dile getiriliyor. Her ne kadar iktidara yakın (bazıları açıkça, bazıları gizlice) isimler “rejim kaygısının sadece toplumun küçük bir kesiminde varolduğunu” empoze etmeye çalışıyorsa da medyada ve toplumda en çok tartışılan konunun bu olduğu açıktır.Aynı dine mensup insanlar bu dönemde dindarlar/dindar olmayanlar, daha da kötüsü sanki laiklik “bir din” veya “din karşıtlığı” gibi gösterilerek dindarlar/laikler diye bölündü ve birbirleriyle karşı karşıya getirildi. Sanki Müslümanlık birilerine başkalarının dinini/inancını ölçme, değerlendirme hakkını verirmiş gibi siyasetçisinden gazetecisine birçok kişi Korkut Özal’ın yaptığı hatayı sürdürerek bugüne geldi.Oysa işte laiklik bunu önlemek için vardır. Laik olmak (ve her vatandaşın tek tek “din ve vicdan özgürlüğünün teminatı, güvencesi” olan laik rejimi korumak) o hakkın kimsede olmaması gerektiğine inanmaktır.Kimse kimseye görünür bir yerde; mescitte, cami de namaz “kılıyor veya kılmıyor” diye, başörtüsü takıyor veya takmıyor diye, oruç tutuyor veya tutmuyor diye din ölçümü yapamaz. Onu bu nedenle kayıramaz veya suçlayamaz.Kendisinin “daha dindar” olduğunu zannedenlerin de zaten bu değerlendirme hakkının yalnızca Allah’a ait olduğunu bilmeleri gerekir. Tabii yine laik rejimlerde dinin siyasete alet edilmesine, devlet işlerine karıştırılmasına da izin verilmez.Bizde her kural gibi bu da bozuluyor ve “din” siyaset gündeminden düşürülmüyor, her tür dinî özgürlük mevcutken yalnız ve yalnızca laik rejimin “devlete ait alanlarda dini simgeye izin verilmemesi” kuralı nedeniyle bazı siyasi partiler tarafından adeta propaganda malzemesi gibi kullanılıyor, o başka!Ben de bu gidişle bir siyaset bilimi diploması alacağım, o da başka!*****Cem Yılmaz değilmiş!İki gün üstüste yayımladığım ve bana Cem Yılmaz tarafından yazıldığı bildirilerek gönderilen “İstikbal Marşı” çok beğenilmiş.Okuyanlar arasında “benden de çok güldüklerini” söyleyenler oldu. Ama bu arada Cem Yılmaz Ankara’ya giderken havaalanından aradı ve...Bir gün önce arayamadığı için üzüldüğünü belirterek İstikbal Marşı’nı kendisinin yazmadığını açıkladı.Ben de ona “Cem Yılmaz’ın siyasi konulara hiç girmediğini bildiğim için zaten pek de inanamadığımı” söyledim.Yine de her kim yazmışsa takdirlerimi gönderiyorum, eline sağlık... Ama çok önemli bir noktayı unutmuş; bir yanda dürüst olmayan siyasetçileri ve uygulamaları eleştiren dizeleri başarıyla yazarken diğer yanda dürüstlükten uzak bir şekilde Cem Yılmaz’ın ismini rahatça kullanarak sahtecilik yapmasına ne demek lâzım bilmiyorum.Çok üzücü ve çok uçuk bir çelişki değil mi?*****Fransa değil İsviçreSevgili okurlarım, dün ‘Perinçek öyle dememiş’ başlıklı yazımda “Gerekirse Fransa’ya gider ve Ermeni soykırımının yalan olduğunu söylerim” cümlesinde yanlışlıkla İsviçre yerine Fransa yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.

Devamını Oku