Kıyamet kopuyor, tepki yağıyor, kime rastlasam cinleri tepesinde... Mesele; Rektörler Komitesi’nin cumhurbaşkanlığı konusundaki açıklamasına önce AKP’nin “Üstlerine vazife değil” demesi, sonra ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun “Demokrasiye haksız müdahale” olduğunu söylemesi ve bir de Sabancı Üniversitesi Rektörü Tosun Terzioğlu’nun “Üniversite siyasi taraf olmamalıdır” sözü...“Allah aşkına söyleyin, bu demokrasi midir yoksa demokrasiye müdahale mi” diye soran sorana... Madem ki benim fikrim sorulmaktadır, hemen söyleyeyim; bence demokrasinin ta kendisidir. Bir kere Sabancı Üniversitesi Rektörü haksızdır, çünkü “cumhurbaşkanlığı” başbakanlık gibi siyasi bir makam değildir, tarafsız bir makamdır, oraya seçilecek kişi partiler üstü bir kimliğe sahip olur ve her vatandaşın, “cumhur”un başkanıdır. Diyelim ki siyasi bir olaydan söz ediliyor, bir ülkenin en iyi yetişmiş insanlarının; öğretim görevlilerinin, bilim adamlarının, rektörlerinin siyasi bir konuda görüş bildirme hakkı neden olmayacakmış?Bu ülkenin geleceği onları ilgilendirmiyor mu? Yoksa bugüne kadar geliştirdikleri “bilgiyle donatılmış” beyinlerine ülke geleceği konusunda yasak mı konacak?Ordu konuşmasın, yargı konuşmasın, üniversite konuşmasın, sivil toplum kuruluşları konuşmasın, kim konuşacak? “Üstlerine vazife değil” diyenlere gelince... Hele de Meclis’inde oturan ve milletin vekili olduğunu iddia edenlerin liderlerine topluca “sadakat yemini” verdiği bir ülkede öyle vazife ki bu kadar olur.Rektörlerin açıklaması demokrasinin ta kendisidir. “Değildir” diyenlere halk çok fena kızıyor onu da söylemiş olayım!***ABD’de “soykırım” savaşıÜyeleri arasında dünyanın en önemli şirketleri bulunan Amerikan-Türk Konseyi (ATC) kısa süre önce düzenlediği yıllık toplantısında üye şirketlere “Bu tasarı geçerse Türkiye’deki işleriniz zarar görür” mesajı vermiş. Konsey Başkanı emekli büyükelçi James Holmes “Bu yıl Türkiye’de seçim yılı ve eğer Kongre bu yasayı geçirirse Türk siyasetçilerin üzerinde Amerikan şirketleriyle iş bağlantılarını kesmek konusunda büyük baskı oluşacaktır” dediği konuşmasından sonra Citigroup, Pfizer, Lockheed Martin, Phillip Morris gibi dev Amerikan şirketleri Türkiye adına Kongre’de lobi yapmayı kabul etmiş.Bu arada Amerikan-Türk Konseyi, üyesi olan 100’den fazla Amerikan şirketine de mektup göndererek “Soykırım konusundaki tavrınızı belirtin” demiş. ABD’li Ermeniler ise bu girişimlere çok sinirlenmiş ve hemen atağa geçerek onlar da 100’den fazla Amerikan şirketine mektup yazmışlar.Çok geç kalındı ama hiç değilse şimdi diğer ülkelerde yaşayan Türklerin, büyük Türk derneklerinin, ATC gibi kuruluşların böyle bir gayret içinde olması sevindirici bir gelişme... Ama öte yanda bir okurumuz Ermeni diasporasının internette bir “poster oylaması” başlattığını anlatan bir mektubu, bazı posterlerle birlikte göndermiş.1915 soykırımında 1,8 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü, Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımadan AB’ye giremeyeceği, bir ilkokul öğrencisinin elinden karatahtaya yazılan “Ermeni soykırımını inkar etmeliyim” cümlesi, “İtiraf et, nasılsa sonunda edeceksin” yazıları ve daha neler var.Hiç durmuyorlar, görünce morali bozuluyor insanın!
Dün köşe yazısında Nazlı Ilıcak AİHM’nin “Meclis’te türban”la ilgili kararını “Demokles’in kılıcı” ve “Başörtülülere Meclis yolu açıldı” arabaşlıklarıyla vermişti. Ve yine dün Nazlı Ilıcak’la ben Habertürk’ün “Haberler”inde AİHM’nin kararını aynı dakikalarda tamamen farklı şekilde yorumladık.Aslına bakarsanız haber geldiği andan itibaren TV ve gazetelerin çoğunda karar “Mahkeme açılan davada Türkiye’yi haksız buldu” veya “Türkiye’yi mahkûm etti” gibi hatalı yorumlarla çıktı.Ben konuşmamda yorumun önce hukukçular tarafından yapılması gerektiğini, onlardan görüş almadan yapılacak açıklamalarda hata olabileceğini de bu nedenle söyledim. Bu konuyu en iyi bilen uzmanlardan (örneğin; Avrupa Konseyi üyeliği de yapmış olan Prof. Safa Reisoğlu) görüş almadan da konuşmadım.Şimdi Ilıcak’ın “Demokles’in kılıcı” başlığına dönecek olursak aslında iyi buluş olduğunu düşünüyorum. Zira her türlü özgürlüğün olduğu bir ülkede laik rejimin gereği olarak uygulanan tek bir “kamusal alanda dinî simge yasağı” nedeniyle din konusu; dindarlara baskı yapılıyor gibi kullanılarak ve yine sadece bu konu üzerinden bazı siyasi partiler kendini “dinin ve dindarların temsilcisi” gibi empoze edip oy toplayarak hem toplumu böldüler, devletle, kurumlarla çekişmeler yarattılar, hem de siyasetin gündeminden türbanı bir gün bile indirmeyerek işsizlik, yoksulluk, deprem, eğitim gibi hayatî konuların aksamasına neden oldular.Uzlaşarak, sabırla çözülecek bir sorun Demokles’in kılıcı haline getirildi. Bu durumda yazının birinci başlığı doğru ama ikincisi aceleye gelmiş.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını okuduğumda bunun Nazlı Ilıcak’ın yorumundan çok farklı olduğunu ilk bakışta gördüm, uzmanların açıklaması da görüşümü doğruladı. Mahkeme davacılara; Kavakçı, Ilıcak ve Sılay’a verilen “5 yıl siyasetten men” cezasını ağır bulmuş ama öte yanda FP’yi kapatan Anayasa Mahkemesi kararına itiraz etmemiş. Tam aksine “Meclis’te türban yasağının insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü ihlali olmadığı, Türk siyasi sisteminin siyasi haklarına geçici kısıtlamalar getirdiği ve demokrasi ilkesinin önemi göz önüne alınarak, başkalarının hakları ve özgürlükleri ile, kamu düzeninin korunması amacıyla getirilen kısıtlamaların meşru olduğu” söylenmiş.Parti üyelerinin eylem ve açıklamalarından da partilerin sorumlu tutulabileceği...Bu kararda davacılar için olumlu tek şey kapatılan FP’nin milletvekillerinin 5 yıl siyasetten men edilmesi yaptırımının “meşru amaca oranla dengeli olmayışı”.Yani verilen ceza “gereğinden fazla ağır” deniyor. Artık “daha hafif”in ölçüsü nedir, ona yine mahkemeler karar verebilir, biz bilemeyiz. Ama sonuç olarak Nazlı Ilıcak’ın AİHM kararını “Meclis yolunun açıldığı” şeklinde yorumlaması doğru değildir. Meclis’te dinî simge yasağı “meşru” kabul edildiğine, Merve Kavakçı’ya ayırımcılık yapılmadığına karar verdiklerine göre Meclis’e giren milletvekillerinin de bu meşru kurala uyması gerekecektir.Kararı evirip çevirerek tersinden de okusanız aynı sonuç çıkıyor. Zaten AİHM’nin tazminata hükmetmeyişi de bunu gösteriyor.Kısacası... Bırakalım artık şu laiklik kavgasını, Demokles’in kılıcını da belli bir işe talip olanların o işin kurallarına uyması gerektiğini kabul edelim.Sonuçta hepimiz zarar görüyoruz, devlet AİHM’lere taşınıyor, kârlı çıkanlar ise yalnızca bu konudan siyasi prim toplayanlar oluyor.*****Aynı konu Her Açıdan’da!Geçen hafta büyük ilgiyle izlenen ordu/siyaset ilişkisi tartışmasından sonra bu Pazar da Her Açıdan’da “Türkiye’de din/siyaset ilişkisi”ni tartışacağız.İlgilenenleri bekliyorum. Öğlen saat 11:50’de STAR’da.
Hep söylerim, Türkiye’de erkekler genel olarak kadın haklarına son derece kayıtsızdırlar. Bunca kadın cinayeti, tecavüzü, haksızlığın her türlüsü yaşanırken sesleri çıkmaz, kadınlar bu cinayet ve tecavüzlerin cezası ağırlaştırılsın diye çalışırken öylece durup seyrederler ama “türban”dan söz ediliyorsa bakarsınız çok sayıda erkek kadınlardan önce kadın hakkı savunuculuğuna soyunmuş.Türkiye’de insanlar bugün her türlü din ve inanç özgürlüğüne sahipler. Ayrıca laik rejim sayesinde her dinden ve inançtan insan bu ülkede aynı şekilde özgür yaşıyor, hiç kimseye bir baskı yapılmıyor.Böyle bir baskının olduğunu iddia edenlerin ise tutunduğu tek bir konu var; devlete ait alanlarda dinî simgeye izin verilmemesi... Bu da bir süredir birçok devlet kuruluşunda “hizmet alanlar”a uygulanmıyor. Hatta bazı sağlık ocaklarında, ambulans servislerinde doktor ve hemşirelerin, bazı okullarda öğretmen ve öğrencilerin rahatça türban taktığı da biliniyor.Din siyasallaştırılmasa, belli partiler tarafından oy amaçlı olarak kullanılmasa (ki Erbakan’ın ve partisinin bunu yaptığı partili arkadaşları tarafından açıklanmıştır), toplum sadece türbana bağlı olarak bölünmese ve iş laik rejimin tartışılmasına kadar vardırılmasa belki şimdiye kadar o konuda da bir çözüm bulunabilirdi.ŞERİAT İSTEYENLER Türkiye’de dinin nasıl siyasallaştığı, radikal İslâmcıların demokrasi ve laikliği nasıl “küfür” olarak gördüğü, bazılarının nasıl “din jandarmalığı”na soyunduğu, kadın eli sıkmayı günah, türbansız kadını Müslümanlıktan çıkmış saydığı ve daha birçok gerçek kendisi de eski bir “radikal İslâmcı” olan Mehmet Metiner’in “Yemyeşil Şeriat, Bembeyaz Demokrasi” isimli kitabında çok güzel anlatılmış.Neşe Düzel’le yaptığı bir röportajda “Şükür şeriatı getiremedik. Tasarladığımız şeriat rejimi dinsel bir diktatörlüktü” diyordu Mehmet Metiner ve sonra laikliğin Kur’an’la ve İslâm’la çatışan bir yanı olmadığını, laiklik ve demokrasinin farklı düşüncelerdeki Müslümanlar’ın da bir arada barış içinde yaşamasını sağladığını anlatıyordu.Dün yazdığım “İki türban tablosu” başlıklı yazımda İran’da kadın hakları için yürüyüş yapan kadınların coplanmasından söz etmiştim.“Dikey kalem” kod adını kullanan bir okurumuz (neden isimlerini vermezler acaba) İran’daki uygulamaların daha şiddetlisinin burada başörtülülere uygulandığını ileri süren ve “Siz polis olsaydınız başörtüsüyle üniversiteye girmek isteyen bayana ne yapardınız” diye soran bir mektup göndermiş. O benim daha da kötüsünü yapacağımı söylemiş ama her iki konuda da çok ama çok haksız. Türkiye’de hiçbir başörtülü kadın coplanmamıştır, bu nedenle devlet tarafından şiddetle karşılaşmamıştır. Bu ülkede örtülü veya örtüsüz her kadın demokrasinin sağladığı her türlü özgürlüğe sahiptir.“ÖNCE OKU”Sadece devlet kurum ve kuruluşlarında türban (yalnız türban değil, her dine ait simge) yasağı dışında. Kaldı ki Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu kendi kızına da, diğer genç kızlara da “Önce devletin kuralına uyarak okuyun, sonra yine türbanınızı takarsınız” demiştir ve kendi kızı da buna uyarak üniversiteye gitmiştir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı’nın kızı da...)Madem ki şu anda kural budur, bu kuralı dinî baskı şeklinde algılamadan, devletle kavgaya girmeden eğitim süresince uygulamak da mümkündür.“Ben polis olsam ne yapardım”a gelince... Coplamaktan daha nazik bir yol yok mudur? Benim gibi tüm meslek yaşamını öncelikle kadın haklarına adayan bir kadının kadınlara şiddet gösterebileceğini hangi sağlıklı kafa düşünebilir? Öfkeden ne yazacaklarını şaşırıyorlar.Beyler, türban tek kadın hakkı değildir. Kadın ve erkeğin mirastan eşit pay almasını sağlayan yasaya itiraz gelmedi, hemen kabul ediliverdi. Oysa İslâm’da eşit pay diye bir şey yok.Bu ülkede mirastan, kadına karşı şiddeti önleyecek yasalara, kadını beş parasız sokağa atılmaktan kurtaracak Mal Rejimi’ne kadar çok sayıda kadın hakkı elde edildi. Bugün Türkiye’de yaşayan kadınlar birçok yönden güvence altında...Hâlâ İran’ı takdir edenler varsa, devam etsinler. Başka ne söylenebilir ki?*****Miting için sınav ertelemeBaşbakan Erdoğan İnönü Üniversitesi’nde sınav tarihlerinin 14 Nisan’da Ankara’da yapılacak Cumhuriyet mitingi için ertelenmesine kızmış.Üniversite’nin Rektörü Fatih Hilmioğlu ise bu ertelemenin miting nedeniyle yapılmadığını, 15 Nisan’da yapılacak askeri lise giriş sınavları nedeniyle bazı fakültelerde vizelerin öne veya ileriye çekildiğini açıklamış.Sınav tarihlerinin bir mitinge göre ayarlanması yanlış bir uygulamadır, erteleme nedeninin bu olmadığını duymak sevindirici.Ama öte yanda (söyleyince kızıyorlar ama) yine bir çelişki var ortada; madem ki öğrencilerin mitinglere katılması için kolaylık sağlanması Başbakan’ın hoşuna gitmiyor, ilköğretim okulu öğrencilerinin toplu şekilde AKP mitinglerine götürülmesine sde aynı şekilde itiraz etmiş miydi acaba?
Anacığımın çok güzel sözleri vardır, hepsini farketmeden nasıl ezberlemişsem yeri geldiğinde hemen o duruma yakışan söz aklıma gelir. Başbakan Tayyip Erdoğan’la CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasında “cibilliyetsiz” sözünden dolayı çıkan tartışma da bana bunlardan birini hatırlattı; “Atın ön ayakları nereye giderse arka ayakları da oraya gider” derdi annem. Ailede yaşça daha büyük olan çocukların küçüklere örnek olması gerektiğini anlatmak için söylerdi bunu... Aynı sözü topluma yaydığınızda toplum önderlerinin, liderlerinin, zirvedeki isimlerin düzgün hareket etmesi, kötü örnek olmaması anlamına gelir.Oysa bir düşünelim son zamanlarda Başbakan’la Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı arasında ne tür konuşmalar geçiyor. Başbakan önce “seviyesiz” dedi. Hatta “alçalmak bile bir irtifadır, onun gibi çukura düşmeyeceğim” benzeri şeyler söyledi. Sonra CHP ile ilgili konuşmasında “Bu bir cibilliyet meselesi aynı zamanda” sözleriyle açıkça “cibilliyetsiz” kelimesini dolambaçlı yoldan kullandı.Daha önceki tartışmalarına bakıyorum; Erdoğan CHP’ye “kompleksli, ufuksuz, cahil, ayakbağı” demiş. “Bunlar şizofren tiplerdir” demiş (ben bunun benzeri bir cümle için 15 milyar ceza ödedim.) 13.12.2006 tarihli gazeteden bir haber; Baykal Erdoğan’a “küstahlık yaptığını” söylemiş, Erdoğan cevaben “Ayna karşısında konuşuyor” demiş. Erdoğan Baykal’a “Sen kimsin yahu” demiş. Baykal Erdoğan’a “Apo’ya ’sayın’diyor, bize hakaret ediyor” demiş.Yani o demiş, bu demiş, hakaretler gırla gidiyor. Devletin zirvesindeki isimler bunu yaparsa gerisinden hayır bekleyin, nitekim toplumun hali ortada.Yalnız şu son “cibilliyetsiz” hakareti sınırların iyice aşıldığını göstermiyor mu sizce de? Cumhurbaşkanlığına aday olacağı söylenen bir siyasetçinin bunu yapması olacak iş midir?Çiftçiye “al ananı da git” sözünü, askere “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” i unutturmaya çalışırken bir yandan sokak diliyle siyaset yapması sürdürmesi nasıl açıklanabilir ve cumhurbaşkanı olursa huyundan vazgeçeceğine nasıl inanılabilir?Bazı gazeteler Baykal’ın bu söze cevabının “kavga eder gibi” olduğunu söylediler. Acaba aynı hakaret kendilerine yapılsa nasıl bir cevap verirlerdi merak ediyorum.*****İki türban tablosuİran’ın başkenti Tahran’da kadın-erkek eşitliği için düzenlenen protesto gösterisinde kadın din polisleri hemcinslerini copla dövmüş, 4 kadın hakları lideri tutuklanmış.Kadınlar “erkeklerle eşit haklar” istiyorlarmış, İran’da bu nasıl olacaksa? Bir süre önce erkek futbolcuların bacaklarını görmemeleri ve erkeklerle yanyana oturmamaları için stadyumlara girmeleri de yasaklanmıştı kadınların.Şimdi 1 milyon imza toplamışlar ve bir parkta “eşitlik eylemi” düzenlemişler. Cumhurbaşkanı Ahmedinecad da coplarla eşitlemiş onları... Hem de yine kadınlara coplatarak.İran’da eşitlik (!) tutuklanan kadın sayısında da kendini gösteriyor; 1 yılda tam 6 bin İran’lı kadın tutuklanmış, 8 kadın taşlanmış veya infaz edilmiş, 317 bin kadın ise sokakta giyiniş tarzlarından dolayı uyarılmış.İşte devlet dinî kurallarla yönetildiğinde, şeriat rejiminde kadının geleceği nokta budur.O noktaya gelindiğinde eski özgürlüğünüzden bir nebze isteyecek olursanız ya coplanır, ya tutuklanırsınız. Sizi dinleyen olmaz.İş işten geçmiştir artık... Karaçarşaf yerine renkli pardösü ve eşarp kullanmak istiyorsanız buna izin yoktur, uyarılırsınız. Dinlemezseniz kadın polisler size dinletirler.Bütün bu tehlikeye rağmen fotoğraflarda İranlı kadınların eşarpları saçlarının yarısını açıkta bırakacak şekilde bağlanmış. Üstlerinde blujeanler var gözlerinde şık, marka gözlükler... Saçlar boyalı... Ve ellerinde “özgürlük” yazan pankartlar. Ne özgürlüğü istiyorlar acaba, insan yerine konma, sokakta istediği gibi giyinme, karaçarşaftan kaçma, coplanmama özgürlü mü?Ayrıca bu kadınların saçları göründüğüne göre acaba Kur’an’ın emrine karşı mı geliyorlar? Yoksa Kur’an’da “kadınlar saçlarının tek teli görünmeyecek şekilde kapansınlar” diyen bir emrin olmadığını mı düşünüyorlar?HANGİSİ ARAP?Aynı gün Başbakan Erdoğan ile eşinin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ve eşiyle Maç esnasında stadyumdaki görüntülerini TV’de, yemek sırasındaki fotoğraflarını ise gazetede görüyoruz. Esma Esad klasik, şık etek ceketi, ayakkabı, çantası ve açık saçlarıyla son derece zarif, çağdaş bir Müslüman kadın görüntüsünde. Emine Erdoğan ise Türkiye’de kısa süre öncesine kadar bilinmeyen baş bağlama stiliyle bir Arap ülkesi kadınını andırıyor. Stadyumda da, sokakta da, yemekte de hangisi Arap, hangisi Türk liderinin eşi ayırmak mümkün değil. Ürdün Kralı’nın karısıyla da, Mısır Devlet Başkanı’nın eşiyle de aynı çelişki ortaya çıkıyor. Ya birileri Müslümanlığı bilmiyor, ya da birileri abartıyor... Hangisi dersiniz?(Not: Şimdi hemen “inancına göre örtünen kadın çağdaş değil mi” soruları gelecektir. Elbette bunu kastetmiyoruz ama Türkiye Başbakanı’nın eşi ile İran’daki kadın görüntülerini karşılaştırdığınızda bile ortaya çıkan farkı da görmek gerekiyor.)
Bildiğini, gördüğünü lâfı dolandırmadan, dürüst ve açık seçik yazabilmek veya anlatabilmek cesaret ister.Önemli noktaları kalabalık cümleler arasından çekip çıkarabilmek zekâ ister, bilgi ister, dikkat ister. Bunları yapabilenleri takdir ederim ben...Ahmet Hakan da yeteneği, üslubu yanında bu özellikleriyle de takdir ettiğim bir gazetecidir, o nedenle Gazeteciler Cemiyeti’nin ödülünü aldığında bunu kesinlikle hak ettiğini düşündüm.Aramızda görüş farklılıkları olabilir -ki bazı konularda var- ama bu onun meslekî başarısına olan takdirimi kesinlikle etkilemez.Hakan’ın 2 Nisan Pazartesi günkü “Cemaat, ey cemaat” başlıklı yazısı da yukarda söz ettiğim özelliklerinin görüldüğü bir yazıydı. “Van’da Rektör’ün tutuklanması” olayından başlayarak Genelkurmay’ın “andıç”ına ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’le ilgili “günlük” haberine kadar her olayın altından bir cemaat ilişkisi çıkmasına önce inanmadığını ama bir konuşma sonucunda “uyandığını” anlatıyordu.Onu uyandıran “Hükümet içinde etkili bir Bakan”la yaptığı konuşmada bu Bakan’ın devlet kurumlarına yerleşmiş cemaat elemanlarından açıkça şikayet etmesi olmuştu. Gerçekten de söylenenler (biz söylediğimizde tepkilere neden olan) çok önemli bir gerçeğin birinci elden su yüzüne çıkarılmasıydı.Bakan cemaatçi polislerden, savcılardan, onların “Emniyet”te ve “Adliye”de dayanışma içinde olmasından, bütün sorunların arkasından cemaat bağlantısı çıkmasından ve bunun Hükümet’i zor durumda bırakmasından söz etmişti.Bu da yetmemiş (siyasetçilerin sık sık düştüğü bir hataya düşerek konuştuğu kişinin bir gazeteci olduğunu, onun da görevini yapacağını unutmuş ve) hızını alamayarak “Fethullah Hoca istihbarat işlerine meraklıdır. Ama onun merakı yüzünden olan bize oluyor” sözleriyle hangi cemaatten söz ettiğini de açıklamıştı.İŞTE KADROLAŞMA BU!CHP Genel Başkanı Deniz Baykal son derece haklı bir şekilde “etkili Bakan”ın bu konuşmasını partisinin grup toplantısında gündeme getirmiş ve “İşte siyasi parti, Hükümet olarak ‘kullanırım’ diye cemaatleri himaye edersen bir gün böyle şaşırır kalırsın” demiş.Bu konuşmaların ne kadar ürkütücü bir gerçeği anlattığını; “AKP dönemindeki kadrolaşma”dan neyin kastedildiğini, cemaatlerin devletin en önemli noktalarını nasıl ele geçirdiğini (ve bu gayretin daha önce açıklanmış nedenlerini), ele geçirdikten sonra da kendilerini o noktalara yerleştirenlerin bile kontrolünden nasıl çıktıklarını çok ama çok iyi anlamak gerekiyor.Çünkü ancak bu bağlantıları anladıktan sonra, gündeme sokulan orduyla ilgili haberlerin de Amerika’dan gönderilmesini belki daha iyi değerlendirmek mümkün olabilir.Şimdi cumhurbaşkanlığı seçimi konusundaki endişeleri ve tepkileri ‘Bakan’ açıklamasının ışığı altında tekrar düşünebiliriz. “Bu olayı neden büyütüyorsunuz” diyenler daha da dikkatle düşünmelidir. Devlet kurum ve kuruluşlarına “yargı”ya varıncaya kadar sızmış ve kendisinden istenenleri denetimsizce, kontrolsüzce uygulayabilen, devletin kurumlarını birbirine düşürebilen veya zor durumlara düşürebilen cemaat mensuplarının geriye kalan tüm kurumları (örneğin rektör seçiminde pek ısrarcı oldukları, hatta şimdi “öğretim üyelerini seçmeyi” dillendirdikleri üniversiteleri) ele geçirmelerinin sonucu ne olur?Bu soruya önce “Hükümetin işine yaramasını değil, cemaatin işine yaramasını düşünüyorlar” diye sızlanan Bakan, sonra da onları devlet kadrolarına yerleştiren iktidar partisi; Başbakan’dan başlayarak toplu şekilde cevap vermek zorundadır.70 milyon kişinin bugünü ve geleceği birilerinin oyuncağı değilse tabii!*****Dehşet verici yanıtlarTBMM Okullarda Şiddeti Araştırma Komisyonu, Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜİK 29 bin orta öğretim öğrencisine bir anket uygulamışlar.Haberde bu anketin sonucu “çarpıcı yanıtlar” olarak verilmiş ama aslında “dehşet verici yanıtlar” daha doğru olurdu. Öğrenciler ateşli silah taşıyor, kesici alet taşıyor, sigara içiyor, şiddet uyguladığını, çete elemanı olduğunu söylüyor, daha ne olsun?Bence verilen cevaplarda “çarpıcı” denebilecek tek şey “şiddetin önlenmesine çözüm önerileri” sorulduğunda yüzde 93,3’ünün “adam yerine konulurlarsa”, yüzde 81,5’unun ise “Allah korkusu, vicdan, insaf gibi duyguların güçlendirilmesi” durumunda şiddetin azalacağını söylemeleri...TBMM Komisyonu ve Bakanlık her şeyi öğrendiklerine göre bu işi birlikte ele alıp aileler ve öğretmenlerle konuşarak, televizyonlarla anlaşıp hazırlanacak programlarla onlara doğru yolu göstererek ve okulları sıkı şekilde ama öğrencileri ezmeden disipline sokarak gençleri kurtarmak için daha ne kadar bekleyecekler bakalım?
Başlıbaşına bir skandal ama kimse bir şey yapmıyor. Sanki demokratik bir ülkede tek başına iktidar olanlar böyle yetkilere sahip olabilirmiş gibi hükümetten de bir açıklama gelmiyor.KPSS’ye (Kamu Personeli Seçme Sınavı) giren ve yüksek puanla kazanan yüz binlerce genç insan bir köşede beklerken bakanlıklar “geçici işçi” adı altında kendi istedikleri insanlarla kadroları dolduruyorlar.Bu sınavda 80-95 arası puan alanlardan bile işsiz bekleyenler var. Onur Yıldırım isimli bir arkeolog bakın ne diyor: “KPSS’ye girdim ve 80 üzeri puan aldım. Bu da demek oluyor ki Türkiye’de sınava giren tüm arkeologlar ve sanat tarihçileri içinde ilk 20 kişinin içindeyim. Artık tek iş Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açacağı kadroları görmeye kalmıştı. Atilla Koç da umutlarımızı arttıracak şekilde ‘Ben bu sene 400 kadrolu arkeolog alacağım’ demişti.Dedi demesine de KPSS’ye ilişkin kadrolar açıklandığında gördük ki aldıkları yalnızca 8 arkeolog. Uğradığımız şoku tahmin edebilir misiniz bilmem. Bu kadrolar açıklanmadan 2 hafta önce ise DÖSİMM (Döner Sermaye İşletmeleri) marifetiyle ve bir gazeteye verilen ve kurum kapısına asılan ilânla duyurulan bir mülâkat yapılarak 200-300 arasında arkeolog-sanat tarihçi geçici işçi sıfatıyla istihdam edilmiş. Bu mülâkata girenlerle konuştuğumuzda ise sorulan soruların (lütfen buraya dikkat) İSİM, SOYİSİM ve REFERANStan ibaret olduğunu öğrendik. Yani kendi tercih ettikleri kişileri müzelere doldurmuşlar.” Her gün bu mektubun benzerleri arka arkaya geliyor. Adeta yağıyor. Elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin böyle devlete saygı duyabilir misiniz?Başta Kültür ve Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere hükümet KPSS kazanlarlarla ilgili açıklama yapmak zorundadır.*****Babasız aile olmaz mı?İsmi bende saklı kadın bir okurumuz çok ama çok haklı bir soru sormuş, diyor ki:“Ben boşanmış, iki çocuklu, üniversite mezunu ve devlet memuru bir hanımım. Biliyorsunuz kamu sektöründe eşi çalışmayan memurlara ‘aile yardımı’ adı altında ödenen bir para var ki bu hükümet zamanında en fazla artışa uğrayan kalemdir. (‘Siz evde oturun, biz kocalarınıza sizin için para öderiz’in dolaylı bir anlatımıdır bu.)Boşanmış, çocuklarının velayetini alarak onlarla yaşayan biz kadın memurlar neden aile sayılmıyoruz? Ben de bir aileyim. Gönül isterdi ki kadından sorumlu kadın bakan böyle bir teklif sunabilsin. Saygı ve sevgilerimle.”Okurumuzun anlattıkları, parantez içinde yazdığı notu gerçekten haklı kılıyor. Eğer “aile yardımı” verilecekse asıl “boşanmış ve çocuklu kadınlara” verilmeli. Evli ama eşi çalışmayan erkeklere niye veriyorsunuz, sıkıntıdaysa eşinin de çalışmasına izin versin.Ayrıca içinde erkek olmayınca aile “aile olmaktan” neden çıkıyor? Koca yaşamını yitirse aile ortadan kalkmış mı sayılacak?İşte bütün bu haksızlıklar ortadan kalkmalı, abuk, garip kanun veya kurallar değişmeli. Bunun için de mücadele gerekiyor.Etrafıma bakıyorum, var mı başka meraklısı?*****Teşekkür etmeliyiz!Öyle özel adamlar ki bunlar, teşekkürü fazlasıyla hakediyorlar. Türkiye’nin hakkını Türklerden daha iyi savunan yabancı tarihçilerden söz ediyorum; Andrew Mango, Justin Mc Carthy, Bernard Lewis gibi tarihçilerden... Ermeni diasporası tarafından sindirile korkutula sadece birkaç kişi kaldılar ama belki de yaşları ilerlediği için hiçbir şeyi umursamayarak, çekinmeyerek desteklerini sürdürüyorlar.Bazen düşünüyorum da acaba kaçımız onlara mail göndererek teşekkür etmeyi akıl edebildik? Ya da milletçe takdirlerimizi ifade edebildik mi?Bu birkaç isme ilâveten de Amerikalı olduğu tahmin edilen “Holdwater” takma adlı meçhul kahraman var biliyorsunuz (yazmıştım daha önce, biliyorsunuz).Kendisi tüm gelişmeleri (özellikle ABD’deki diaspora çalışmalarını) herkesten daha yakından izliyor ve sitesine anında yazıyor.Ona da teşekkür lâzım. Hem de binlerce...Sitesini görmek isteyenler için adresi tekrar veriyorum; http://www.tallarmeniantale.com
Kısa bir süre önce Kadıköy Kadın Konseyi beni arayarak ziyaret etmek istediklerini bildirdi. 24 Mart Cumartesi günü gazetede buluşmak üzere sözleştik.Ben iki-üç kişi geleceklerini zannederken gazeteden telefon geldi; “Ziyaretçileriniz o kadar kalabalık ki onları toplantı salonuna aldık”... Yaklaşık 30 kadın kuruluşunun temsilcisi randevu saatinden de önce gelmişler, telaşla onlara yetiştim ve bir saat kadar sohbet ettik.Şaşırtan, mutlu eden, onurlandıran bir ziyaretti. Kadıköy Kadın Konseyi adı altında toplanan; Çağdaş Eğitim Vakfı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Emekli Subay Eşleri Derneği, Kadıköy Kadın Platformu, Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KADER), Kadın İş Gücünü Destekleme Derneği, Türk Anneler Derneği Kadıköy Şubesi, Türk Kadınlar Birliği, Türkiye Sakatlar Derneği, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye Yardımseverler Derneği ve hepsini (maalesef) sayamayacağım birçok derneğin temsilcisi olan hanımlar bana “kadınlara tecavüzle ilgili yasa tasarısı hakkında yazdığım yazılar nedeniyle açılan davada destek vermek istediklerini bildirmek üzere” gelmişlerdi.Bunun için Kadıköy Kadın Konseyi’nde alınan kararı bana ilettiler. Dikkatle izleyenler hatırlayacaklardır, bu derneklerin hemen hepsi Türk Ceza Kanunu eski tasarısı açıklandığında yazdığım tepki yazıları nedeniyle iki hukukçu profesörün açtığı davalarda zaten ellerinden geleni baştan beri yapmışlardı.Adliye koridorlarını doldurarak, mektuplarıyla ve bazıları verdikleri ödüllerle her türlü desteği sağladılar, onlara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. (Ne acıdır ki Ekşi Sözlük sitesi bu içten desteği bile, dava açanların ağzıyla ve yanlış anlatmış.)Adalet Bakanlığı Danışmanı Prof. Doğan Soyaslan’ın TV’de “Çekilin kadınların önünden, tecavüzcüleriyle evlensinler” şeklindeki konuşması üzerine yazdığım yazı nedeniyle açtığı, kaybettiğim takdirde ‘8 milyar’ın faiziyle 25 milyar TL ödemem gereken dava şu anda temyizde... Bu nedenle fazla açıklama yapmayacağım. Ama 27 kadın kuruluşunun bana ortaklaşa verdikleri yazılı açıklamayı sizinle paylaşmak istiyorum.YANINDAYIZ “Kadıköy Kadın Konseyi olarak, çağdışı ve insanlık dışı saldırılara karşı Türk Kadını’nın onurunu ve saygınlığını savunmayı ilke edinen değerli kadın gazeteci yazar Sayın Ruhat Mengi’nin yanında olduğumuzu duyururuz.Mustafa Kemal cumhuriyetinin, laik, demokratik devrimci kadınlarının simgelerinden biri olarak nitelediğimiz Ruhat Mengi’nin bu haklı savaşımında başarılı olacağına yürekten inanıyoruz.Tüm toplumumuzu, kadınlarımızın iffeti, namusu, özgürlüğü doğrultusunda el ele, yürek yüreğe bu savaşımda yer almaya, duyarlılığını sürdürmeye ve gerçek bir çağdaş kadın kimliği için bütünleşmeye çağırıyoruz.Kadıköy Kadın Konseyi24.03.2007” Çok gurur verici bir destek ve desteğe çağrı yazısı değil mi? En azından bütün meslek yaşamını ilk günden başlayarak, öncelikle kadın haklarını savunmaya adamış bir yazar için büyük mutluluk.Son paragrafta da çok haklılar. Doğrusu bu gayretle geçen yıllar içinde kadınlara yapılan haksızlıklara karşı çıkarken kendimi fazlasıyla yalnız hissettiğim zamanlar oldu. Toplumun da, diğer gazetecilerin de katılımını bekliyor insan ve bazen bakıyorsunuz kimsecikler yok.Sanki bu olayları bir tek ben görüp rahatsız oluyormuşum gibi...Her neyse, Kadıköy Kadın Konseyi’ne sonsuz teşekkürler. Bu davalar açıldığı zaman “Eğer o tasarıya dikkati çeker ve değişmesini sağlarsak bu yolda mağlup bile galip sayılır” demiştim. Tasarı tümüyle değişti. Şimdi hazırlayan (ADALET BAKANLIĞI SÖZCÜSÜ) isterse bana açtığı davaların birini kazansın. Asıl davayı ve diğerlerini kaybetti, mesele budur!
Haber 8-14 Mart tarihli NOKTA dergisinde kapaktan verilmişti: “28 Şubat’tan 10 yıl sonra Genelkurmay’dan yeni andıç... İki tür gazeteci vardır: TSK karşıtları, TSK yandaşları!” Andıçta haklarında olumsuz görüş bildirilen ve “Askerin siyasete müdahalesine ve askerî harekâtlara karşı oldukları bilinmektedir. Askeri müdahaleleri eleştiren köşe yazıları yazdıkları bilinmektedir” denilen yazarlar arasında benim ismim de vardı. Ama doğrusu bu beni hiç mi hiç rahatsız etmemişti. Rahatsız eden nokta ancak “TSK karşıtları” genellemesi içinde yer almak olabilir. Çünkü bir gazetecinin veya herhangi bir vatandaşın kendi ordusuna karşı olması mantık dışı bir durumdur ve ben de kesinlikle bu grup içinde değilim.“Askerin siyasete müdahalesi” sadece görüş açıklamak düzeyinde ise buna da karşı değilim ama rejimi kesintiye uğratacak müdahalelere elbette demokrasiye inanan her aklı başında insan gibi karşıyım... Eh, yazılarımı okuyanlar, konuşmalarımı dinleyenler benim görüşlerimi iyi bildiğine, ben de kendimden emin olduğuma göre endişeye ne gerek var?Genelkurmay’ın “andıç” konusu, “Akredite basın ve yayın organları değerlendirmesi” gazete ve TV’lerde günlerce önemli haberler arasında verildi. Arkadan yine NOKTA’da yayımlanan ve 2003-2005 yıllarında Deniz Kuvvetleri Komutanı olan “Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlük” tartışması çıktı ortaya...Özden Örnek bu haberi “Verilen bilgilerin pek çoğu komutanlığım döneminde bazı internet siteleri ile dergilerde dedikodu şeklinde çıkan haberler. Benim hiçbir zaman günlüğüm olmadı” sözleriyle yalanladı ama “Türkiye’nin 2004’te iki darbe ihtimali atlatmış olduğu” haberi bu yalanlamaya rağmen hâlâ tartışılıyor.İLGİNÇ ZAMANLAMA!Bütün bu son gelişmelerle ilgili olarak kiminle konuşsam orduya yönelik bu tür haberlerin “yıpratma” amacı taşıdığına inandığını söylüyor. Gerçekten de son haftalarda ordunun bu tür haberlerle sık sık gündeme getirilmesi, olayın zamanlaması (cumhurbaşkanlığı seçiminin öncesinde ortaya çıkarılması) dikkat çekmeyecek gibi değil.İnsan düşününce bir kuvvet komutanının, bir oramiralin 18’lik genç kızlar gibi her olayı satır satır ve şifresiz olarak tüm detaylarıyla yazmasını hiç de akla yakın bulmuyor. Yani birilerinin, kuvvet komutanları veya Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı konuşma veya basın açıklamalarından esinlenerek aradaki bilgileri senaryo şeklinde kafadan yazmış olması çok mümkün.Nitekim “Önce basını ele geçirmek” sonra “rektörlerle temas edip öğrencileri sokağa dökmek, sokaklara afiş astırmak” gibi ifadeler son derece acemice... Basını “tek kişiyle görüşerek ele geçireceklerine” inandıkları iddiası son derece komik. Ve ayrıca hepsi fazlasıyla “açık”, fazlasıyla “düz mantık”.Şimdi “andıç”ın 12 Ekim’de çalındığı, ABD üzerinden servis yapıldığı ve seçim öncesine kadar saklandığı anlaşılmış. Ordu Türkiye’nin en güvenilen kurumu... Onu yıpratmanın kimlerin işine yarayacağı da belli; Türkiye üzerinde irticai faaliyet yürütmek isteyen ve bunu kolaylaştırmak için kurumları ele geçirmeye çalışan güçlerden başlayıp bölücü faaliyet yürütenlere kadar gider liste...Ülkesini seven vatandaşlara ise dikkatli olmak kalır... Gözünü açmak ve her duyduğuna inanmamak!***Pazar’a aynı konudayız!Bu hafta “Her Açıdan” da yukarıda yazdığım konuyu uzmanlarla ve siyasetçilerle tartışacağız.Cumhurbaşkanlığı öncesinde medyada sık sık yer alan TSK haberleri kasıtlı olarak mı gündeme getiriliyor? Asıl amaç orduyu yıpratmak mı? Olaylar; bir yanda irtica ve bölünme, diğer yanda darbe endişelerinin yaşandığı noktaya nasıl taşındı, bu durumdan nasıl çıkılabilir?Pazar günü 11.50’de STAR TV’de... Bekliyorum.