Abdullah Gül’ün adaylığı açıklandıktan ve Gül, Erkan Mumcu’yu ziyarete gittikten sonra eski ANAP’ın önemli bakanlarından biri beni arayarak dün yaptıkları bir toplantıyı anlattı.Anavatan Partisi 64 eski bakan ve milletvekilini davet ederek cumhurbaşkanlığı seçimi ve merkez sağda birleşme ile ilgili görüşlerini almış. Eski Bakan bu 64 kişiyi görünce şaşırdığını, Kaya Erdem, Işın Çelebi gibi ANAP’ın önemli ve sağduyu sahibi isimlerinin bulunmadığını (bu isimlere belki de haber verilmediğini) ve gelenlerin arasında tarikat mensubu isimlerin ağırlıkta olduğunu söyledi.Bu milletvekillerinden söz alanların hemen hepsi cumhurbaşkanlığı seçiminde oturuma girilmesi gerektiğini, aksi takdirde bu vebalin altından kalkılamayacağını, girmedikleri takdirde CHP ile aynı görüşte olduklarının anlaşılacağını tekrarlamışlar. Girdikleri takdirde nasıl bir vebalin altında kalacaklarını söyleyen kimse olmamış. Aslına bakarsanız Başbakan Erdoğan’ın “milletvekili yapacağını söyleyerek” veya başka parlak vaatlerle Anavatan Partisi milletvekillerini ikna edebileceğini düşünmek pek yanlış olmaz. Anavatan’ın içinde “diğer partilerden ayrılarak gelmiş” milletvekilleri olduğuna göre bunu bir kez daha yapmakta sakınca görmeyebilirler.Ama aralarında bu inatlaşmanın sonunda ülkenin zarar göreceği gerginliklerin çıkabileceğini ve bundan da en çok kendilerinin sorumlu tutulacağını, seçmenlerinin karşısına çıkamayacaklarını düşünenler hiç mi olmayacak acaba?DYP ve ANAP’tan cumhurbaşkanlığı seçim günü ile ilgili kesin, net bir tavır görmeyenler işte bundan hiç emin değiller. Şu anda sanıyorum ülke genelinde en çok tartışılan konu bu.Anavatan ve DYP milletvekilleri ile “bağımsızlar”ın kararı cumhurbaşkanlığı seçiminin belirleyicisi olacağına göre bu milletvekilleri ne yapacak?Bakalım cevap için 27 Nisan’a kadar beklemek zorunda kalacak mıyız?*****Parlak saten örtüler!Bugünün iki önemli haberi; Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ün adını açıklaması rejim endişesi taşıyanlar için bir fark yaratmadı.Ve “İran’da saç telleri gözüktüğü için 3500 kadının uyarılması, 200’ünün de tutuklanması İran şeriat mahkemelerinin başında bulunan dinî liderlerin bile tepkisini çekti. Ayetullah Şahrudi ‘Genç kız ve kadınları çekiştirerek karakola götürmek hiçbir işe yaramamasının yanı sıra toplumumuza da zarar vermektedir’ dedi.” “Türkiye İslâm ülkesi, laik-demokratik rejim yerine İslâmi rejim gelmesinden neden korkalım ki” diyenler; din devlet yönetimi şekline geldiğinde, baskı bir kez oluştuğunda artarak süreceğini, Ahmedinecat’ların daha ılımlı olan Hatemi’leri beğenmeyerek baskıyı arttırabileceğini ve bu baskıların din adamlarında bile tepki yaratacağını görmek için en yakınlarındaki örneğe bakmalılar.Son günlerde Türkiye’de rengârenk saten türbanlar moda oldu. Sokağa baktığınızda kırmızının, mavinin, yeşilin en parlak, en şık modellerini pantolonlu genç kızlarda görebiliyorsunuz. Ama devletle “laik rejim gitsin, kalsın” kavgasına girenler bu kavgayı kazanacak ve istedikleri her uygulamayı yapacak olurlarsa bugün devlet alanları dışında dininde, inancında, giyiminde, yaşamında her türlü özgürlüğe sahip vatandaşlar bir gün bu özgürlüğü arayabilirler.Geçen hafta Ankara’dan dönerken uçakta önümde oturan avukat bir anne ile genç kızı İran’a yaptıkları bir seyahatten yeni geldiklerini ve orada karşılaştıkları kadınların kendilerine “Hayretle izliyoruz, siz Türkler elinizdeki özgürlüğün kıymetini bilmiyorsunuz. Biz Türkiye gibi dinini, inancını rahatça yaşayan bir Müslüman ülke olmak isterken, siz İran’a benzemeye çalışıyorsunuz” dediklerini anlattılar.Kim ne söylerse söylesin 14 Nisan yürüyüşüne katılanların endişesi budur işte... Rejim bir kez dönüştü mü sonunda renkli saten eşarpların da yok olması, takan kadınların da tutuklanması, birilerinin başkalarının dinini, inancını sorgulamaya başlamasıdır. Bunun sonunun gelmeyeceğini bilmeleridir. Yarın devam ederiz.
Dün Ruşen Çakır “Malatya cinayetlerini işleyenlerin İslâmcılıktan ziyade ulusalcılığa daha yakın olabilecekleri yönündeki analizim kendilerini ulusalcı kabul eden bazı okurların tepkisini çekti” diyerek başlamıştı yazısına...Daha sonra da Yeni Şafak’ın “Bunun adı ulusalcı terör” manşetini ve yalnız Malatya olayını değil Rahip Santoro cinayeti, Danıştay Saldırısı ve Hrant Dink suikastının da ulusalcı terör olarak görülmesi gerektiğini yazmalarının yanlışlığını vurgulamıştı. Bu noktada çok haklıydı...Konuyla ilgili yazan okurlar arasında da “Malatya cinayetlerinin milliyetçilik adına, vatan adına işlenmiş olduğunu empoze eden gazete ve yazarlara” tepki gösterenlerin sayısı az değil.Bu vahşi katillerin ve diğerlerinin “ulusalcı” olabileceğini, bunun kuvvetli ihtimal olduğunu peşin peşin yazdığınızda tepki gösterenlerin “muhtemelen solcu” veya “ulusalcı” olabileceğini yazmak da yanlış bir tahmindir, zira bu tür bir hataya hangi görüşte olursa olsun herkes itiraz edebilir.Bırakın Rahip Santoro’yu öldüren genç katilin annesinin “Oğlum Allah için cezaevine girdi” dediğini unutmalarını, neredeyse Papa’ya suikast yapan Mehmet Ali Ağca’nın bile bunu “vatan için” yaptığını söyleyecekler.Bu olayların hepsinde bir takım örgütler tarafından beyni yıkanmış, kinle, nefretle doldurulmuş insanlar var. Belki de ne “din adına” ne de “vatan adına” değil, sadece “Türkiye’ye düşmanlık” adına yapılan eylemler bunlar. Çünkü her biri, ama tek tek her biri sonuçta Türkiye’ye o kadar büyük zarar veriyor ki temizlenmesi, unutulması mümkün değil.Düşünün, kendisini uzun yıllar konuksever, dost canlısı, hoşgörülü olarak tanımlayan bir milletin adı “din veya yabancı düşmanlığı ile Hristiyanları kıtır kıtır kesmek” le özdeşleştiriliyor. Papa ve rahip vurmakla özdeşleştiriliyor.Dünya gazete ve dergilerinde Türklerle El Kaide militanlarının adı aynı yazılarda geçiyor. Bu durumda örneğin “Türkiye’nin Ermeni soykırımını yapmadığı, yapmış olamayacağı” ne kadar savunulabilir?Artık bu ülkede hiçbir olayın “düz mantık”la aydınlatılamayacağını, zira Türkiye’nin iç ve dış siyasetine vahşi, acımasız şekilde yön vermek isteyenlerin bir-iki değil birçok kaynağı olabileceğini çocuklar bile biliyor.Gazetelerin yaptığı sadece olayların arkasındaki gerçeği bulandırmakla kalmıyor aynı zamanda yasalara göre “yargı safhasında müdahale” nedeniyle ciddi bir suç da...Gazeteciliğin her şeyden önce sorumluluk gerektirdiğini, kalemin silah gibi kullanılamayacağını hâlâ, bunca kötü olaydan sonra öğrenemeyecek miyiz?Yoksa kin ve hırs hepimizin duygularını mı yok etti?*****Hayret, bu ne benzerlik?23 Nisan’da Başbakanlık koltuğuna oturan 11 yaşındaki Kamil Karaca adlı bir ilköğretim öğrencisi müthiş (!) bir konuşma yapmış. Öyle müthiş ki Başbakan Erdoğan konuşuyor olsa aynı cümleleri kullanırdı. Gazeteciler Başbakan Vekili Kamil Karaca’ya soruyorlar: Cumhurbaşkanı kim olacak?Kağıttan okunan cevap: “Bu kadar sabrettiniz iki gün daha sabredin, görürsünüz. Kim oturursa otursun önemli olan Türkiye Cumhuriyeti’ni en iyi şekilde temsil etmesi ve görevini layıkıyla yerine getirmesidir.” - Peki siz aday olacak mısınız?“Bu kadar aceleci olmanıza gerek yok. Verdiğim cevabı yine veriyorum. Zamanı geldiğinde göreceksiniz”...Eh, pes yani sadece “aylardır oynadınız, çelik çomak oynamaya iki gün daha devam edin” cümlesi eksik.Tesadüf bu ya her ne kadar “Bakan”lığında bile söz edilecek bir başarı gösterememiş olsa da, başbakanın sözünden çıkmayacağı, aynı görüşleri paylaştığı bilinse de (sanki asıl mesele rejim endişesi değil de “türban”mış gibi) cumhurbaşkanı olmasının tepkileri azaltacağı tekrarlanan Nimet Çubukçu’da Kamil Karaca’nın sözünü tekrarlamış gazetecilere: “Ne kadar sabırsızsınız, iki gün daha bekleyin”...Acaba bütün toplumu, bunları gören herkesi aptal, bir tek kendilerini mi akıllı sanıyorlar bilemiyoruz ki!
Necati Şaşmaz VATAN’ın Pazar ilavesinde kendisiyle yapılan röportajda Polat Alemdar’ı anlatıyordu.Neden kahraman olmuş Polat Alemdar; “Vatanına, milletine, devletine duyduğu sevgi nedeniyle her şeyi göze aldığı için...” Peki nasıl kahraman oluyor; kanun dışı çetelerde “vatan için” adam öldürerek... Necati Şaşmaz “Kurtlar Vadisi’nden önce de cinayet işleniyordu, bizi negatif şekilde kullandılar” diyor.“Sokağa çıkıp yürüsem etraf miting alanına döner” diyor.Doğrudur, özellikle gençler arasında büyük bir hayran kitlesi var. Ama yine gençler kendileriyle konuştuğumuzda veya gönderdikleri mektuplarda Polat Alemdar karakterinden olumsuz etkilendiklerini de söylüyorlar. Bazı meslek lisesi öğrencileriyle yaptığımız konuşmalarda “Kurtlar Vadisi” dizisinden ve filminden sonra hemen her erkek öğrencinin bir çeteye dahil olduğunu duyduk. Bu konuşmaları, yaptığım televizyon programlarında izleyici de dinledi.“Vatan için” mazereti adam öldürmeye yeterliyse isteyen kendine göre bir düşmanı kolayca bulabilir. Kimi “vatan için”, kimi “din için” silahı kuşanır, çeker vurur. Türkiye öyle garip bir hale geldi, değerler öylesine altüst edildi ki Papa’ya suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca’yı bile “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışlayanlar çıkabiliyor.Hrant Dink’in katillerinden birinin kod adının “Polat” olduğunu gazetelerden öğrenmiştik. Malatya cinayetlerinden sonra da katillerden bazılarının “Polat” gibi giyindiği, ona özendiği yine basında yer aldı.Bence Necati Şaşmaz medyayı suçlayacağına tarafsız gözle bu dizilerle ilgili bir özeleştiri yapmaya çalışmalı. Getirisi bu kadar çok olan bir işi için zor ama madem ki “vatan sevgisi” ne önem veriyor, bu vatan sevgisinin ta kendisidir.Ayrıca, oyuncu olarak başarısına bir şey demiyorum ama Kurtlar Vadisi nedeniyle kendisine sokakta gösterilen ilgiye de aldanmamalı. Bizim millet en çok tenkit ettiği programlara ve kişilere reyting patlaması yaşatır.Şaşmaz keşke artık dediği gibi tarz değiştirse ve farklı karakterler oynasa. Hem kendisi gelişir hem de Türkiye “Polat Alemdar’lar ülkesi” olmaktan kurtulurdu belki!*****23 Nisan kadınları!Atatürk 23 Nisan 1920’de TBMM’yi açtığı gün bile kadınların o Meclis’te yer almasını düşünmekteydi. Ancak erkeklere bunu kabul ettirmesi çok zordu. 1935 yılına gelindiğinde neredeyse bütün milletvekillerine tek başına karşı çıkarak Meclis’e 18 kadın milletvekilinin girmesini sağladı. 50’yi hedeflemişti ama diğer erkekleri razı edememişti.Bundan tam 72 yıl sonra, yirmibirinci yüzyıl TBMM’sinde ancak 24 kadın milletvekili sayısına ulaşılabildi. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin bu kadınlar o muhteşem adama nasıl hayranlık duymasınlar? 21 Nisan Cumartesi günü Ka.der’in Kadıköy şubesinin toplantısındaydım. 2007 yılında; “Meclis’e girmek için bıyıklı mı olmak gerekiyor” sorusunu gündeme getirmek için bıyıklı kadın kampanyası yapmak zorunda kalan Ka.der bu kampanyayı ülke geneline yaymaya başladı. O gün Kadıköy’de Benal Yazgan başkanlığında toplanarak konuşan, Ka.der’in Siyaset Okulu’nu bitirmiş tüm kadınlar meclise girmek kararındaydı. Bu kampanya siyaset yapmak isteyen kadınların sesi duyuluncaya ve Meclis’e girecek kadın sayısı ayırımcılığı akla getirmeyecek orana gelinceye kadar sürmeli.Siyasi partiler özellikle de Atatürk’ü yeterince takdir edenler bunu aynı zamanda Ata’nın vasiyeti olarak kabul etmek zorundalar. 23 Nisan ancak o zaman gerçek anlamına kavuşacaktır.Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nızı kutluyorum.
İngiliz Economist Dergisi “Erdoğan’ın kumarı” başlıklı yazıda laik kesimin itirazının yanlış olduğunu çünkü Erdoğan’ın “partisinin dinsel köklerine rağmen Türkiye’nin laik yapısına müdahale etmediğini, güçlü ve kendine güvenen bir Türkiye’nin eşi başörtülü bir cumhurbaşkanını taşıyabileceğini” yazmış. Tümüyle yanlış bir “dışardan gazel okuma”... Doğru bir tahmini ancak Türkiye’de yaşayıp her gün üst üste gelen rejime çentik atmaları izleyen ve objektif gözle dürüstçe yazan bir gazeteci yapabilir. İngiltere gibi bu tür tehlikelerden uzak, sınırları ve her köşesi en sıkı şekilde korunan, refah ve huzur içindeki bir ülkeden Türkiye tahmini yapmak aslına bakarsanız abesle iştigaldir.Bu ülkenin kendi yazarları bile olaylar karşısında şaşırıp kalırken ve neye yoracağını bilemezken onların yapacağı yorum da işte ancak bu kadar olabiliyor. Bir kere yazar her şeyden önce laik demokratik bir rejimde dinsel kökenli partilerin din ekseni üzerinde siyaset yapmasının, insanların dinini, inancını oy için kullanmasının kabul edilemeyeceğini bilmiyor. Toplumun tepkisinin yalnızca, laiklik yorumuna aykırı “türbanlı bir cumhurbaşkanı eşine” değil, rejime sadakatinden şüphe edilen, davranış ve uygulamalarıyla bu şüpheyi her fırsatta pekiştiren birilerinin cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanma ihtimaline olduğunu da bilmiyor. Laik yapıya elden gelen müdahalelerin yavaş yavaş yapıldığını, bunlar bittikten sonra İslâmi bir rejim dönüşümünün ise hızla olaca-ğını, tarikat ve cemaatlerin ülkeyi bir ucundan diğer ucuna kapladığı gibi siyasette bile etki göstermeye başladığını farketmiyor.“Laikliğin tanımını değiştirmek” bu dönemde sık sık söylendi. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün duvarda kalmayacağı, gerçekleşeceği de... Ki bundan anlaşılan tek şey “çoğunluğun (veya azınlığın) istediği olacak”tır. Yani demokrasi değil, çoğunluk veya azınlık baskısı...“Cumhuriyet’in değerleriyle halkın değerlerinin buluşacağı bir cumhurbaşkanı” sözüyle aynı şey kastedildi; laiklik tanımının değişmesi...Türkiye’de halkın değerleri zaten cumhuriyetin değerleriyle örtüşür. En azından AKP iktidarına kadar böyleydi. Ve ayrıca, burada sorulması gereken; “acaba laik rejime tümüyle müdahale, istenmediği için mi edilmedi yoksa tüm kurumlar elde olmadığı için mi” sorusudur. Bu nedenle, istenmeyen adımlar Erbakan’ın dediği gibi “çikolata kağıdına sarılı” olarak atılıyor.Economist yazarı dışardan gazel okuyacağına buyursun burada ülke vatandaşı gibi yaşayarak yazsın, bakalım aynı iddiayı sürdürebilecek mi?(Not: Eğer yazar küçük bir ihtimalle Türkiye’den yazıyorsa ona da ancak “uyuyor mu acaba” denebilir.)Bir reklâm metodu!Hem araştırmacı, hem milletvekili olan Bülent Tanla aylar önce bu yılın ilk “Her Açıdan” programına konuk olmuş ve Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını kesin bir dille söylemişti. Bu tahmininde hâlâ ısrar ediyor ve nedenini de şöyle açıklıyor: “Yaptığı şey aslında bir yandan partide çıkacak karışıklığa engel olurken bir yandan da reklâmcıların pek iyi bildiği ‘Teaser’ metodunu kullanarak ilgi patlaması yaratmak. Önce uzun süre merak uyandırır, sonra açıklayınca herkesin koşmasını sağlarsınız... Aday olmayacağını bu kadar uzun süre ve tartışmalardan sonra açıkladığında takdir toplayacak ve partisini güçlendirecek. Yani hesap gayet ustaca yapılmış.Böylece kendisi yerine gelecek ve sözünden çıkmayacak aday da fazla itiraz almayacak ve yasama, yürütme, cumhurbaşkanlığı, Meclis başkanlığı elinde olacak.Tek başına iktidar için 276 milletvekili yeterli. Aslında bütün yapacağı bu rakamı tutturmak... Onun için CHP çok dikkatli olmalı. Öne geçmeye çalışırken arkasından gelen partilere de fırsat vermeli. Çünkü bu plân ancak 4 partili bir meclisle bozulabilir. Koalisyon yaparak tek parti iktidarını önlemezse Türkiye’nin dengelerinin değişmesi son derece kolay olacaktır.” Ne dersiniz, gayet akla yakın bir açıklama değil mi?
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu Kahramanmaraş’ta güzel bir konuşma yapmış ve “bugüne kadar farklı dinden insanların bir arada, barış içinde yaşadıklarını, birbirlerini sayıp sevdiklerini, hiç kimsenin dini, inancı nedeniyle bir ayırımcılığa maruz kalmadığını” söylemiş.“Gençlere bazı fikirleri aşılarken onların iç dünyalarında gerilime düşmemesi ve kendileriyle kavga etmemesini sağlamalıyız”...“Biz kendimizi hicrî 6. ve 7. yüzyıla götürmek değil, o Resulü 21. yüzyıla getirmek, onu yeniden anlamak, onun getirdiklerine yeniden hayat vermek zorundayız” demiş.Ne kadar yerinde ve doğru mesajlar. Sayın Bardakoğlu’nu gönülden kutluyorum. Müslümanlık dinini dünyaya bir şiddet dini gibi tanıtan İslamcı teröristlerin eylemlerinin benzerlerini arka arkaya Türkiye’ye taşıyarak, Türk insanını da o teröristler gibi tanıtarak dünya medyasına Türkiye’yi Batı’dan dışlamak için sağlam nedenler veren, diğer ülkelerde yaşayan Müslüman Türkler için de bir karşı tehlike yaratan örgütler nasıl oldu da son birkaç yıldır bu ortamı yakaladılar?İleri gidip daha medenî, daha temiz, daha iyi olacağımıza neden ortaçağ karanlığına sürükleniyoruz?Bunun sorumlusu kimlerdir?Kısa süre önce Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu ve Başkan Yardımcısı Prof. Mehmet Görmez’le yaptığım TV. programlarında onlara insanların kafasını karıştıran, hataya yöneltecek uydurma hadisleri ve Kur’an’da şiddetle, “cihat”la ilgili ayetleri sormuştum. Verdikleri aydınlatıcı cevapların sık sık TV’lerden insanlara anlatılması gerekiyor. Bu nedenle Bardakoğlu ve Görmez’e “Her Açıdan” programının kapısını her zaman açık tutuyorum ve aslında en kısa zamanda onları tekrar bekliyorum.Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez Perşembe akşamı birlikte konuşmacı olduğumuz 32. Gün’ün son dakikalarında laikliğin dinsizlik olduğunu söyleyince sözlerinin yanlışlığını vurgulamasını istedim.İşte bu, ülkenin laik-demokratik rejiminin din kavgalarını önleme açısından önemine inanan milyonlarca aynı dinden insanına çok ciddi bir haksızlık olduğu gibi, özellikle genç ve doğruyu kavramaktan uzak bir kesimini düşmanlığa yönelten, toplumu en tehlikeli şekilde kutuplaştıran bir söylemdir.21. yüzyılda TV’ye çıkacak kadar önemsenen bir yazarın büyük yanlışı ve sorumsuzluğudur.Bunların televizyonlardan insanlara anlatılması gerekiyor. Zira Bardakoğlu’nun ilk paragrafta alıntı yaptığım “farklı din ve inançların barış içinde yaşaması” ile ilgili sözleri laikliğin ta kendisidir.Ve belki daha da önemlisi aynı dinden olanların da barış içinde yaşaması onunla mümkündür. Bunu iyice öğrenelim; içinde laiklik olmayan “demokrasi” demokrasi değildir.*****Bu hafta ne izleyeceğiz?Günlerdir özellikle kadın izleyicilerimiz beni nerede görseler geçen hafta gösterdiğimiz 14 Nisan yürüyüşünde yaptığımız röportajların yeniden yayınlanmasını istiyorlar.Bu Pazar (11.50’de STAR’da) hem o röportajları tekrar vereceğiz, hem de miting siyasetçiler tarafından doğru değerlendirildi mi, cumhurbaşkanlığı seçiminde DYP ve ANAP ne yapacak ve sonuçları ne olur, din saplantısıyla işlenen cinayetleri kim ve neden örgütlüyor sorularına cevap arayacağız.Geçen haftaki programı kaçırdığı için üzülen veya tekrarını isteyenlere duyurmuş olayım.Hava da güzel ama evde kalıp izlemeye değer BENCE!
Malatya’da Zirve Yayınevi’ne düzenlenen insanlık dışı, vahşi saldırı Türkiye’de yaratılan kamplaşmanın boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana görülmemiş bir vahşet Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink’e yapılan suikast ve nihayet Malatya olayı bir utanç duvarı olarak Türkiye’nin önüne dikilmiştir.Bu olayların arkasında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmemesini isteyen, buna neden olarak da din ve ırk üzerinden bölünmeyi, kutuplaşmayı kışkırtan, ülkeyi iç kavgaya götürmek için provokatif eylemler düzenleyen güçler mi vardır, salt cehalet mi yoksa cahil kafalara sürekli din düşmanlığı empoze eden gruplar mı hâlâ bilmiyoruz.Hiç öğrenebilecek miyiz, onu da bilmiyoruz.Bilinen bir şey varsa artık siyasetçiler başta olmak üzere devlet veya medya eliyle kutuplaşma yaratılmaması gerektiğidir. Bir yanda Malatya cinayeti gibi dehşet olaylar gerçekleşirken bir yanda bakıyorsunuz ülkeyi yönetenler hâlâ; sessizce tepki yürüyüşü yapan dev bir halk kesimine “81 ilden bindirilmiş kıtalar” etiketi yapıştırmakla meşgul.Hukuku en iyi bilmesi gerekenler “Dindar cumhurbaşkanı istemiyorlar” diyerek insanları din duyguları üzerinden bölmekle, kışkırtmakla meşgul.Gerçekleri olduğu gibi veya hissettiği, düşündüğü gibi yazanlara anında mektuplar geliyor, örneğin dün bana gönderilen “Hangi gizli odaklar için çalışıyorsunuz?” gibi... Veya “Darbeci misin?” “Darbe karşıtı mısın?” “Bölücü müsün?” “Dönek misin” gibi sorular. Hay Allah müstahakınızı versin! Ne yazarsan yaz “kötü bir şey” oluyorsun... Birileri sana “Ordu için mi çalışıyorsun” diye sorarken ordunun andıçın da ismin “TSK karşıtı yazarlar” arasında çıkar. Aslında bu “hiç kimseci” olduğunun kesin bir kanıtıdır ama sana o mektupları döşenenler bilmez.Sorun bunları yazanlara, kendini “demokrat” olarak tanımlayacaktır. Oysa dün Oktay Ekşi’nin “Demokratsız demokrasi” başlıklı yazısında tanımladığı gibi demokrasi “Evet diyenlerle hayır diyenlerin birlikte yürüttüğü bir sistemdir.” Herkesin görüşünü açıkladığı ve eleştirileri, tepkileri de olgunlukla karşılaması gereken bir rejimdir. Bugün işinize gelen belli bir görüşü açıklarken alkışladığınız kişiye yarın farklı bir görüşten dolayı saldırıyorsanız kendinize “demokrat” demeye hakkınız yoktur. Olsa olsa “saygısız” veya “saldırgan” denebilir.Sizi baş tacı eden kitlelere hoşgörüyle yaklaşırken tepki gösterenlere “bindirilmiş kıtalar” diyorsanız yine demokratlıkla ilginiz yoktur.Ve tabii demokratlık bu maskenin altında gizlenip her fırsatta toplumu kışkırtmaya yönelik çabalar içinde olmak da değildir.İnternetin sağladığı imkânla izlenemeyen bir takım örgütler bunu zaten fazlasıyla yapıyorlar. Din ve ırk üzerinden provokasyonların nerelere vardığı açıkça görülürken iktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla ve bilinçli insanlarıyla her kesim dikkatli olmak zorundadır.Avrupalı gazetecilerin Başbakan Erdoğan’a sordukları sorular da gösteriyor ki Türkiye’nin Batı’dan dışlanması ve karmakarışık bir Ortadoğu ülkesi olarak kaderine terk edilmesi için ortam neredeyse tümüyle hazır.Biraz daha gayretle yazık olacak Türkiye’ye!*****En güzel fotoğraf!Ankara’daki cumhuriyet mitingine ait çok güzel fotoğraflar çıktı. Bence elinde Atatürk fotoğrafı ve bayrakla ünlü tiyatro sanatçısı Ayten Gökçer’e ait olanı da bunlardan biriydi. Ayrıca sanatçıların kendi meslekleri dışında herhangi bir toplumsal sorunda vatandaş tepkilerini ortaya koyabileceklerini, duyarlılıklarını göstermesi açısından da (Türkiye’de pek görülmediği için) önemliydi. Ama en güzel fotoğraf kareleri hiç şüphesiz Vatan muhabiri Burak Kara’nın Anıtkabir’de çektiği “Ağlayan Mehmetçiğin gözyaşlarını silen adam” kareleriydi. Gözyaşlarının ve vatandaşın samimi duygularının açıkça görüldüğü bu karelerle Burak Kara yılın fotoğrafı ödülünü almazsa büyük haksızlık olur.
Meclis Başkanı Bülent Arınç miting öncesinden başlayarak ne zaman ağzını açsa hata yaptı. Bir hukukçunun bu kadar “demokrasiye, laikliğe, insan haklarına” aykırı konuşabilmesi, Meclis Başkanı’nın toplumu bilinçli olarak bu kadar kamplaştırabilmesi olacak şey değil ama Türkiye’de her şey olabiliyor.Toplumdaki gerilimi açıkça görmesine (ki görmeyen kalmadı artık), yaptığı konuşmaların tepki yarattığını bilmesine rağmen ve bulunduğu konum olan Meclis Başkanlığı da tarafsız bir makam olmasına rağmen Bülent Arınç siyaset yapmaya ve laiklik ilkesine saygı göstermemeye inatla devam ediyor.Dün Habertürk’ün Haberler’inde Gülgün Feyman’ın “Emine Erdoğan’ın türbanla ilgili ‘Köşk’e çıkarsak ben ve kızlarım üzülürüz’ açıklaması hakkındaki” sorularına cevap verirken de konu hemen Bülent Arınç’a geldi. Emine Erdoğan samimi konuşuyor olabilir, bunlar onun içten duyguları olabilir ama devletin mevcut bir Anayasal kuralı nedeniyle bir siyasetçi eşini mağdur gibi göstermek yanlıştır.Çünkü milletvekilleri Meclis’e, Anayasa’ya bağlı kalacaklarına yemin ederek girerler. Bunu yaptıktan sonra elinde Meclis çoğunluğu da varken ya şikayetçi olduğun yasayı değiştirirsin veya devletin tüm kurumlarını, toplumu tepkiye, ülkeyi gerilime sürükleyecek tavırlarını sürdürmek yerine susar ve yasalara her vatandaş gibi saygı gösterirsin. Kuralına, kanununa uymayacağın bir göreve de talip olmazsın. Hele de bu görev cumhurbaşkanlığı ise...“Muhafazakar demokrat” olduğunu söyleyenlerin de bilmesi gereken demokratlık budur. Demokrasi “yasalara saygısızlık” etmek ve buna da kılıf olarak insanların dini duygularıyla oynamayı seçmek değildir. Aynen kuralsız, kaidesiz bir başıboşluk rejimi olmadığı gibi!Bülent Arınç son olarak “Meclisimizin sivil, dindar ve demokrat bir cumhurbaşkanı seçmesine itiraz ediliyor” dedi. “Dindar cumhurbaşkanı”... Neye göre?.. Eşinin türbanına göre. Demek ki bundan önce Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturanlar, eşlerinin türbanı olmadığı için dindar değillerdi. Sonra gelecekler de dindar olmayacaklar. Kim dindar, kim değil Bülent Bey karar veriyor.Muhakkak ki laiklik ilkesi bunun için, Arınç ve onun gibi düşünenler topluma bu tür bir din ayırımcılığını ve baskısını yapamasınlar diye bulunmuştur. Laik demokratik rejimlerde hiç kimseye bir başkasının diniyle, dindarlığıyla ilgili soru sorma veya bu şekilde ayırımcılık yapma hakkı tanınmaz. Daha şimdiden başladıklarına, 4,5 yıl sürdürdüklerine, toplumu kamplara ayırdıklarına ve hâlâ devam ettiklerine baktıkça laikliğin Arınç gibi düşünenler için bulunduğunu görmemek mümkün mü?*****Yürüyüşte birçok parti vardı!Bir yandan AKP “Ankara’daki yürüyüşü” CHP’ye ve Atatürkçü Düşünce Derneği’ne maletmeye çalışırken bir yandan da “yürüyüşe katılmadıkları için” bazı partilere kızanlar var.Oysa mitinge DYP’li, Anavatan’lı, MHP’li üyelerden de katılım vardı. Bu nedenle onlara kızmak, suçlamak yanlıştır. Kısacası bu yürüyüş gerçekten asla belli bir siyasi görüşe, ideolojiye veya partiye, derneğe maledilemez.Birileri “katılmadı diye” onlara kızılamaz. İçinden gelen, tepkisi olan herkes çoluk, çocuk, yaşlı, genç, hasta, sağlam demeden Anıtkabir’e koşmuştu. Gerçek budur!*****Erken seçim var mı, yok mu?Seçim tarihi konusunda iktidar partisinin kendi içinden bile farklı sesler çıkıyor. Kimi yaz sonuna kadar olacağını veya olması gerektiğini, kimileri ise 4 Kasım’da yapılacağını söylüyor.Birçok vatandaşın endişesi ise seçim tarihinin insanlar yaz programlarını yapıp, ödemelerini de tamamladıktan sonra açıklanması ve değiştirilemeyen programlar nedeniyle çok sayıda seçmenin oy kullanmaya gidemeyecek olması...Seçim tarihi şimdiden kesin olarak açıklanmak zorundadır, aksi tam bir baskın seçim, daha da doğrusu seçim baskını olur ki bu gerçekten kabul edilemez. Öte yanda... Bazı okurlarımızın da vurguladığı gibi Tandoğan’dan Anıtkabir’e uzanan yüzbinler asıl görevlerini eksiksiz şekilde oy kullanarak yapmalıdır. Demokrasi içinde çözüm aramak budur!
Merkez sağ ve sol partilerin birleşmesi için en fazla gayret gösteren ve hatta bunu baskı boyutuna getirenlerden biri de benim.Gerek Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve Deniz Baykal’la yaptığım televizyon programlarında, gerek yazılarımda halkın beklentisinin sağ ve solda dağınık vaziyetteki partilerin birleşmesi olduğunu sık sık dile getirdim ve her üç partinin genel başkanlarına da ısrarla söyledim.Bunun nedeni “o partiye, bu partiye vermeyelim de kime verelim, ortada güçlü bir alternatif mi var” diyerek çaresizlik ifade eden büyük kitlelerin varlığıydı. İşte o kitleler ya icraatlarından pek de memnun olmadıkları halde belli bir partiye oy veriyorlar veya “kararsızlar/tepkililer” grubuna katılıyor ve maalesef oy kullanmıyorlar. Sol partiler bu ciddi duruma rağmen yine birleşmeye yanaşmadılar, merkez sağ ise daha sorumlu davranarak bu konuda bir adım attı. Bu adımın Türkiye için çok önemli olduğunu söylemeye gerek yok. DYP ve Anavatan partilerinin birleşme çalışmalarında yol katettiklerini ve büyük ihtimalle bu hafta bir açıklama yapılacağını 8 Nisan Pazar günü televizyon programım Her Açıdan’da söyledim. Daha sonra, dün ve bugün gazetelerde bu konuda köşe yazıları da çıktı. İsim ve AmblemBenim aldığım duyumlara göre yeni partinin adı bazı tahminlerde söylendiği gibi Demokrat Parti değil, yine büyük ihtimalle; Demokrat Merkez Parti (DMP), amblemi ise Türkiye haritası üzerinde kır at olacak.Mehmet Ağar dün üç günlük Antalya gezisini bitirerek Turgut Özal’ın ölüm yıldönümünde anıt mezarda yapılacak törene katılmak ve Başbakan Erdoğan’la görüşmek üzere İstanbul’a geldi. Daha sonra Erkan Mumcu ile olan görüşmelerini de sürdürecek. Umalım da son dakikada bir aksilik çıkıp vazgeçilmesin.Bu arada İlhan Kesici ve Mehmet Ali Bayar gibi bazı şanssızlıklar nedeniyle siyaset dışı kalmış dürüst ve başarılı isimlerin yeni partide yer alacağını duymak da sevindirici. Kadın adaylara önem verileceği de söylendiğine göre bence; çok deneyimli siyasetçiler olan İmren Aykut’u, Önay Alpago’yu veya Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci, iki ünlü avukat Hülya Gülbahar ve Canan Arın gibi “kadınları iyi temsil edecek” isimleri de unutmamalılar. Örneğin; bir gün Aykut, Alpago veya Kendirci’nin yıllardır başarısızca yönetilen Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık’ın başına gelmeleri ne büyük bir fark yapacaktır (Kendirci için CHP de uygun bir parti, bence onu kim kaparsa o partinin şansı olacak.)Gelişmeleri sabırsızlıkla bekliyoruz!*****Yalnız Cumhurbaşkanı seçimi farklı!Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Süheyl Batum demokrat kişiliği, Anayasa hukuku konusundaki derin bilgi ve birikimiyle son derece değerli bir bilim adamıdır.Güzel ve akıcı konuşması, net açıklamalarıyla kafalardaki soru işaretlerini en kolay giderebilen bir hukukçu... Bu özelliklerin hepsi bir arada olmadığı zaman sadece bilgi de yeterli olmayabiliyor, onda hepsi mevcut.O nedenle cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında “Meclis’teki yeter sayısı” tartışmalarında “367 gereklidir” sözlerini sanki siyasi taraf olmuş gibi değerlendirmenin de büyük bir haksızlık olduğuna inanıyorum.Aslında “gereklidir” diyenlerin de, aksini iddia eden ünlü hukuk adamlarının da bir kutuplaşmaya hizmet ettiklerini düşünmek bence çok yanlış. Gerçi deneyimli hukukçuların nasıl olup da Anayasa’yı bu kadar farklı şekillerde yorumladıklarını anlamak zor ama yine de yanlış.Bu konuyu Prof. Süheyl Batum’a sordum, şu açıklamayı yaptı: “367 gerekli diyenler Tayyip Erdoğan’a karşı oldukları için bunu söylemiyorlar, sistem böyle...Anayasa diyor ki 184’le Meclis’i açacaksın ama 139’la karar alabilirsin. 96. madde ‘En az üçte bir ile açılabilir’ diyor ve bir madde daha ekliyor; her hâlükârda karar vermek için 1/4’in 1 fazlasından aşağı düşme. Yani 184’le toplan ama kararı 139’la al. Bu şekilde istenen her kanun çıkarılabilir, hatta savaş kararı bile alınabilir. Ama...”Devam ediyor: “Ama aynı Anayasa 6 madde sonra, 102. maddede ‘Cumhurbaşkanlığı için 367 gerekir’ diyor. Anayasa çok net ve açıktır.” Bu açıklamadan sonra Batum, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın; “Anayasa’da cumhurbaşkanlığı seçiminde bırakın uzlaşmanın gerekli olduğunu, ‘u’sunu bulamazsınız” sözlerini hatırlatarak “367”nin açık şekilde “uzlaşma istendiği” anlamına geldiğini ve bir Meclis başkanı ve hukukçunun bunun aksini söylemeyeceğini belirtti.Özalda'da tartıştıkBu konuyu Özal’ın cumhurbaşkanlığı öncesinde de tartıştıklarını ve kendisinin aynı şeyleri söylediğini anlatan Prof. Süheyl Batum şöyle devam etti:“Özal yine de çıktı diyorlar ama Anayasa’ya aykırıydı ve zorluk çekti. Ayrıca Anayasa’ya aykırı bir uygulama bir kez olmuşsa kural haline gelecek değildir. Bu bir zihniyet meselesidir ve bu anlayışa uyulacak olsa ortada ne hukuk, ne adalet kalır.” Süheyl Batum’un açıklaması hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor bence!