Oylarımız çöpe mi gidecek?

11 Mayıs 2007

Son günlerde Anayasa değişikliklerinden referanduma, seçimlerden AB ve ABD’nin Türkiye siyasetine fazlasıyla burnunu sokmasına, merkez sağ ve soldaki birleşme ve ittifaklara kadar öyle önemli gelişmeler oluyor ki hangisine el atacağımızı bilemiyoruz.İyi ki yazılar dışında bir de “Her Açıdan” var da köşede tamamen anlaşılmayan konuları televizyonda uzmanlarla tartışabiliyorum. Bu haftanın en çok konuşulan ve merak edilen konularından biri 22 Temmuz seçiminde oy kaybına neden olacak durumlar...Şu anda internette “Sakın kütüklerinizi bulunduğunuz ilden başka yere nakletmeyin, oyunuz çöpe gidebilir” diyen e-postalar dolaşıyor.Gerçekten de bu konu son derece önemli. 2002 seçimlerinde “4 milyon mükerrer oy kullanıldığı” Bülent Tanla tarafından açıklandıktan sonra Yüksek Seçim Kurulu Başkanı da bu konuyla ilgili bir açıklama yaptı ve; “Değişik nedenlerle seçmen kütüğünden 1 milyon 310 bin kişiyi sildiklerini ama 4 milyon mükerrer oyun gerçeği yansıtmadığını” söyledi. Bu cevap birçok “neden” ve “nasıl” sorusu içeriyor:YSK Başkanı Muammer Aydın “Seçmen kütüğünü bilgisayar ortamında düzenledik ve bunu yaparken de bazı kayıtları sildik” dedi.Neden silindi?Seçmenlerin tamamı bilgisayara geçirilemediğine göre (%30 civarında) geçmeyenlerin oylarını nasıl bir tehlike bekliyor?YSK bu açıklamayı neden Bülent Tanla’nın iddiasından önce yapmadı?Bunlar dışında “oylarını tatil beldelerinde kullanmak üzere kütüğünü bulundukları illerden alan seçmenlerin oylarının çöpe gitmesi ihtimali var mı?” Yüksek Seçim Kurulu mevcut nüfus dağılımına göre milletvekili sayılarını belirlediğine göre tatil nedeniyle sahil illerine kayacak on binlerce seçmen oyuna göre o illerin milletvekili sayısı mı değişecek?Değişmeyecekse oylar ne olacak?Kütüğünü başka ile aldıranların isimlerinin silinmeyip “mükerrer oy” şeklinde bir seçim hilesi mümkün olabilir mi?Bunun gibi çok fazla soru kafalarımızı kurcalıyor.AB son haftalarda bir yandan Türkiye’nin iç siyasetine aşırı müdahalede bulunurken diğer yanda özellikle Sarkozy’den sonra “Türkiye için AB’nin hayal olduğu” yönünde yapılan konuşmalar da öyle... (Ki Merkel bile Türkiye’yi savunma mecburiyeti hissediyor.)Biz onların siyasetine karışmıyorsak onlar nasıl bize yol gösterebiliyor ve siyasi olaylarımızı kendi kafalarına göre yorumlama hakkı görebiliyorlar?Bütün bu çok önemli soruların cevaplarını ve İzmir Mitingi’nin naklen görüntüleri ile haberlerini bu hafta “Her Açıdan”da izleyeceksiniz. Türkiye’nin önde gelen Avrupa Birliği uzmanlarından Prof. Dr. Cengiz Aktar, “4 milyon mükerrer oy” iddiasının sahibi kamuoyu araştırmaları uzmanı ve CHP Milletvekili Bülent Tanla gibi stüdyo konuklarımız yanında Ankara’dan YSK Başkanı Muammer Aydın, emekli Büyükelçi ve Yazar Gündüz Aktan, Paris’ten Vatan yazarı Mine Kırıkkanat, Arı Grubu Brüksel Temsilcisi Murat Felek de Her Açıdan’a telefonla katılacaklar. Pazar sabahı 11.50’de STAR’da olacağız, merak edenleri bekliyoruz.*****Blair ve bizimkiler! Benzer bir yazıyı seneler önce Margaret Thatcher “Partim oy kaybediyor” diyerek süresi bitmeden 2 yıl önce parti liderliğinden ayrıldığı zaman da yazmıştım.Aradan uzun yıllar geçti, Blair’in aynı nedenle, “partisinin oy kaybını görerek” daha Başbakanlığının bitmesine 3 yıl varken siyaseti bıraktığını görünce yine dayanamadım.17 yıl geçiyor, ne Türkiye’de durum değişiyor ne İngiltere’de... Orada genel başkanlar toplumlarına ve partilerine karşı sorumluluk duyuyorlar ve “kayıp”tan önce, tehlikeyi farkeder etmez kendileri çekiliyorlar.Bizde ise anlamaları için kendileriyle birlikte ülkenin de dibe vurması gerekiyor. Acaba Türkiye’deki liderlere siyasi hayatları devam ederken Thatcher, Blair gibi liderlerin biyografilerini okuyup bitirme zorunluluğu mu getirmeli bilmem ki!

Devamını Oku

Turgut Özal içer miydi?

10 Mayıs 2007

Size ne? Bize ne, bir insanın içmesi, içmemesi, özel tercihleri, dinin bütün gereklerini yerine getirip getirmemesi bizim yargılayabileceğimiz bir durum mudur?Tövbeler olsun birileri kendini Allah mı zannediyor?Bunu son iktidar döneminde çok gördük ama “Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’ün yerine üzerinde uzlaşılacak bir isim” olarak düşünülen Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün de böyle bir söylemi üstleneceği kimsenin aklına gelmemişti.Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı için aynen daha önce parti yöneticileri tarafından kullanılmış sözlerle; “Türkiye ilk defa dindar bir cumhurbaşkanına kavuşacak. Turgut Bey için de dindar diyorlardı ama aslı yok. Rahmetli bir kere içki içerdi” dediğini ve buna kendi partisinin bir başka bakanı Murat Başesgioğlu’nun bile dayanamayarak “Ayıp olmuyor mu” sözleriyle itiraz ettiğini duymak çoğumuzu şaşırttı.Her şeyden önce Meclis’e girerken üzerine yemin ettiği Anayasa’ya aykırı hareket ediyor ve siyasette, devlet yönetiminde dini kullanıyor. Sonra din yoluyla duygu ve oy istismarı yapıyor. Ve nihayet tek cümle ile daha önceki tüm cumhurbaşkanlarının dindar olmadığına karar veriyor.Demek ki meselâ 9. Cumhurbaşkanı Demirel dindar değildi. Peki Sayın Vecdi Gönül bunu nereden bilebilir? Özel alanında her an Demirel’le birlikte mi? Din, inanç uluorta yaşanmak, özel değil, genel olmak zorunda mı?Gönül’ün (duyulmasına muhtemelen kendisinin de üzüldüğü) bu konuşmasını üzücü bulanlar çok ama belki de iyi oldu. Laikliğe özde saygı duyan birinin tercih edilmesinin önemini daha iyi kavramak açısından...Ne dersiniz?Seçime yaklaşırken!Estima Araştırma şirketinin Manisa mitinginde yaptığı ve içinde DYP ile Anavatan’ın küçük bir oranda çıktığı belirtilen ankete DP’lilerden çok sayıda tepki geldi.“Meydanları dolduran o insanların çoğu ‘merkez sağ’dır, nasıl olur da DP oranı bu kadar düşük gösterilebilir” diye kızıyorlar.Doğrusu bakınca, daha ilk anda ben de aynı tepkiyi verdim. Özellikle de iki partinin birleşerek oluşturduğu DP’nin seçimde kesinlikle barajı geçeceğine inanıyorum.Kamuoyu araştırmalarında ciddi yanılma payı olduğuna ve çoğu şirketin halkı psikolojik uyarılarla, empoze ederek yönlendirdiklerine de inanıyorum. Bazı araştırmaların belli partilere ait veya onlara yakın, hatta onlarla özel iş ilişkileri içinde olan kişi ve firmalar tarafından yapıldığını ve bunların kasıtlı olarak bazı partilerin oy oranını gerçekte olduğundan daha fazla gösterdiğini de biliyoruz.Seçimlere yakın zamanlarda açıklanan birtakım anketlerin sonuca yakın çıkmasında da etkilemenin rolü olduğunu, bu nedenle seçime yaklaşan haftalarda anketlerin yayınlanmasının da yanlış olduğunu düşünüyorum.Öte yanda Demokrat Parti yöneticilerinin kendileriyle ilgili bazı soru işaretlerini ortadan kaldırması, plân ve projelerini, görüşlerini çok iyi anlatması gerekiyor.Mehmet Ağar’ın Güneydoğu sorunuyla ilgili bazı sözleri, Erkan Mumcu’nun ise AKP görüşüne yakın bazı konuşmalarının şu anda hâlâ zihinlerden silinmediğini görüyoruz.Kusursuz bir şeffaflıkla ve hızla, hiçbir eski konuyu da atlamayarak kendilerini anlatmalılar. Bu arada; DP amblemindeki “kır at”ın eskisinden farklı olarak “yüzünü batıya dönmesi” iyi olmuş. Hiç değilse onların hangi yönü hedeflediklerini öğrenmiş olduk.

Devamını Oku

Zapsu’nun yanılgısı! (2)

9 Mayıs 2007

Dün, Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Cüneyd Zapsu’nun bir Alman dergisine verdiği röportajdan söz etmiştik, devam ediyoruz.O 4,5 yıl içinde iktidar partisi yöneticileri İslâmcı bir yönetime doğru gidişe kolaylık sağlayacak hangi uygulama ve konuşmaları yaptılar? Zahmet olacak ama Zapsu bunları inceledikten sonra bir de Kur’an’a baksın. Hep öne sürülen Nur Suresi 31. ayette, önce acaba “yakalarının üstüne örtülerini salsınlar” denilen kişiler kimler?Ve sonra Kur’an’da böyle tepeden tırnağa bir tesettür emri kadınlar için var mı? Aralarında “kız çocuklar” var mı?Gerçi “kendi küçük kız çocuğunu öpmediğini söyleyenlerin çıktığı, 9 yaşında küçük bir kızla evlenilebileceğini telkin eden belediyelerin bulunduğu” bir dönemde bu sorular bile gereksiz ama yine de hatırlamak isterse yapabilir...Sonra da “iş ilişkisi dışında bir şey düşünüyorsa eğer” düşünmesi iyi olur, köktendinci rejime gidiş işte böyle Kur’an’ın önce “oku” demesine, “biz gerekli her bilgiyi bu kitapta verdik” demesine de bakmadan, onun verdiğiyle de yetinmeden “daha fazlasını” istemekle, dayatmakla gerçekleşiyor.Hep önce kadınlarla başlayarak, ilerledikçe “küçük kız çocuklar”a kadar inerek. Bununla birlikte Suudi Arabistan kraliyet ailesinde bile küçük kızların tesettüre sokulduğunu sanmıyorum. Pazar günkü Hürriyet’te bir haber Van’da türban yasağını protesto eden Başörtüsü Platformu’nun gösterisinde yaşları 7-10 arasında değişen küçük eylemcilere “Başımızı eğmeyeceğiz, başımızı örteceğiz” pankartları taşıtıldığını gösteriyordu.Oysa her ne kadar gazete köşelerinde, TV’lerde; sanki başörtüsü takanlara tepki gösteriliyormuş havası yaratanlar; “başkalarının başörtüsüne karışma hakkı”ndan söz edenler, “türban takanların oranları şu kadar ne korkuyorsunuz” gibi ilgisiz sorular soranlar çıkıyorsa da aslında Türkiye’de ne kimse kimsenin başörtüsüne karışıyor (tekrarlayalım “devlet alanlarında dinî simge yasağı”ndan başka), ne de başörtüsü takanlardan korkuluyor.Asıl korku “Nasıl örtündüler” veya “Yemyeşil Şeriat” kitaplarında anlatıldığı gibi dini siyasallaştırma ve devlet yönetimine çevirme isteği olanların bunun simgesi olarak seçtikleri “türban” yoluyla amaçlarına doğru ilerlemeleri.Sonra da işte “Yemyeşil Şeriat”ın yazarı Metiner’in anlattığı gibi “türbanı olmayan kadın bize göre Müslüman değildir” noktasına gelinmesi... Oradan yaşlı öğretmenin eldivenli elini öpmeyi bile “dinden sapma” olarak algılayan anlayışa geçiş... İşyerine veya okula konan mescidlerde namaz kılmayan öğrencilere öğretmenin kırık not vermesiyle başlayan ve namaz kılmayan, oruç tutmayanın, ya da saçına jöle süren, yarı tesettür uygulayanın coplanmasına varan dayatmalar...Bugün “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağırarak sokaklara dökülen milyonlar bütün bunların yaşandığı ülke örneklerine doğru gidişin paniği içindedir.Siz istediğiniz kadar “Bu mitinglerin başlama noktası siyasiydi (veya askerîydi) efem” şeklinde kaçışlar veya yakıştırmalar bulun, Türk insanı ciddi bir korku içindedir.Cüneyd Zapsu bunun nedenini hâlâ çözemiyor ve sorunu “Kendimizi ifade edemedik” diye algılıyorsa ADB’deki dostlarına sorsun. Onlar Afganistan’da olup biteni yakından gördüler, BOP nedeniyle Türkiye’yi daha da yakından izliyorlar, kendisini aydınlatabilirler belki...Tabii işlerine geliyorsa!

Devamını Oku

Zapsu’nun yanılgısı

8 Mayıs 2007

Abdullah Gül Newsweek dergisine “Türkiye’ye şeriatın gelmesinin mümkün olmadığını, İslâmî bir parti olsalardı AB’ye girmek için gayret etmeyeceklerini, ailesinde türbansız kadınlar varken başka kadınlara türban ısrarı yapmasının imkânsız olduğunu” söylemiş.Dış basına sürekli aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Önce İslâmî rejim taraftarı olmadıklarını... AB’ye girmek istemeleri ayrıca işlenmesi gereken apayrı bir konu, zira bu çelişki herkesi şaşırtıyor ama Gül’ün söyledikleri doğruysa toplum neden bu kadar büyük bir endişeyi yansıtmakta onu sormak lâzım... Bir de neden başörtüsüne değil de Erbakan’la başlayarak simge haline getirdikleri türbana tepki gösterildiğini...Mehmet Keçeciler bunu açıklamamış mıydı? İslamcı camiadan gelenler açıkça anlatmadılar mı?Olay asla inandığı için başörtüsü takanlara gösterilen bir tepki değildir (sadece “laiklik kapsamında devlet alanlarında dinî simge yasağı” ile ilgilidir.) Ama yine siyasi amaçla bu hale getirilmiş, toplum kutuplaştırılarak düşmanlık tohumları serpilmiştir.Gül’den önce Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Cüneyd Zapsu da bir Avrupa dergisine aynen onun açıklamasına benzer bir açıklama yaptı. Birlikte biraz inceleyelim.YABANCI BASINLA KOL KOLA...Zapsu Alman Focus dergisinin röportajında “Neden Türk toplumunun bir bölümü hâlâ İslâmcı tehlikeden korkuyor” sorusuna:“Kendimizi yeterince ifade edemedik (...) Bize karşı varolan ön yargıları yok edemedik” cevabını verdikten sonra AKP’nin tüm dış röportajlarda ve AB yöneticilerine yapılan açıklamalarda üzerine basa basa vurguladığı cümleyi de unutmamış ve; “Son kamuoyu yoklamaları toplumun sadece küçük bir bölümünün bu korkuya sahip olduğunu gösterdi” demiş.Bu iki cümlede iki büyük yanılgısı var Zapsu’nun;Kendilerini gayet iyi ifade ettikleri için toplumun sabrını taşırdılar ki bu da aslında siyasi partilerin “kendini iyi ifade etmesinin” ne kadar yararlı olduğunu gösterdi.İkincisi, her gün vurgulasalar da, her gün AB’ye ve Avrupa basınına başvurup destek isteseler de, son günlerde görüldüğü gibi bu desteği alsalar ve aynı cümle Avrupa’dan Türkiye’ye tekrarlana tekrarlana geri dönse de “toplumun sadece küçük bir bölümü” değil “büyük bir bölümü”nün o korkuya sahip olduğu açıkça görüldü.İSLAMCI, İSLÂMİ!Zapsu dergiye, diğer Avrupa basınına yaptıkları gibi “AKP’nin İslamcı, İslâmi bir parti olmadığını”da söylemiş. Bir de buna inandırıyorlar Avrupa’yı. Burada “İslamcı, İslâmi” kelimelerini yanlış anlayarak “Ne var bunda, burası bir Müslüman ülke olduğuna göre rejim İslâmi olsa ne olur” sorusunu iyi niyetle, safça soran bazı okurlarımız için açıklamakta yarar var; İslâmcı ve İslâmi’nin açılımı bugün Türkiye’de olduğu gibi herkesin kendi dinini özgürce yaşadığı bir rejim değil...Sonunda İran’ın Ahmedinecad’ının tepeden tırnağa tesettürlü yaşlı öğretmenini görünce kara eldivenli elini öpmesini bile dine aykırı ve hatta ahlâksızlık sayan bir dinî baskı rejimi. Devletin din kurallarına göre yönetilmesi... Suudi Arabistan’da olduğu gibi kadınların “sözünün bile” kabul edilmediği, Afganistan’da olduğu gibi radyonun, televizyonun, kadının erkek doktora gitmesinin yasaklandığı, kadın doktorlarında çalışmasına da izin verilmediği için hastalanan kadınların ölmesinin “kader” kabul edildiği bir rejim...Ki o bazılarının beğenmediği laiklik ortadan kalktığı anda bunların arka arkaya gelmesi kaçınılmazdır.ÇOCUKLARA İNEN TESETTÜRCüneyd Zapsu’nun son yıllarda Türkiye’de nelerin olup bittiğini hatırlamak için küçük bir arşiv gezintisi yapması gerekiyor. Bir de uluslararası AFP ajansının “Türkiye’de İslam modası” başlığıyla dünyaya dağıttığı fotoğraflara bakması...O fotoğraflardaki tesettürlü küçük çocuklara... Son bir yıl içinde Türkiye’de neredeyse 5 yaşına kadar indi tesettür. Daha önce görülmüş müydü bu? Üç-dört yıl önce bile var mıydı?(Yarın devam edeceğiz)

Devamını Oku

Yemezler!

7 Mayıs 2007

Toplumun inandığı, güvendiği bir isimseniz ve ülke geleceği için önem taşıyan işler yapıyorsanız bundan rahatsız olanların etkinizi azaltmak için elinden geleni yapacağı da bellidir.Bunu bilerek, her şeyi göze alarak yaparsınız görevinizi... Ben de aynen öyle yapıyorum.Uzunca bir zaman geçti ama devamlı okurlarımız hatırlayacaklardır, bir ara “Sabetayist” hikâyesi çıkardılar. Biz Sabah’tan ayrıldıktan kısa süre sonraydı bu mektuplar gelmeye başladı...“Adınız Sabetayist listelerinde geçiyor, siz Sabetayist misiniz” diye soruyordu bazı okurlar.Ayıptır söylemesi o günlerde bilmiyordum ne demek olduğunu, her şeyi de bilemezsiniz ya!Bazıları biliyor veya “bilir gibi görünüyor, çaktırmıyor” ama ben onlardan değilim... Neyse etrafımdakilere “Nedir bu Sabetayist, yenir mi” filân diye sordum. Anlattı bilenler, meğer eskiden Yahudi olup da sonradan Müslümanlığa geçenlere denirmiş. Ve Sabetayistler ne tam orada, ne de burada olabilirlermiş... Kısacası “işe yaramaz”, “söylediği de dinlenmez” anlayacağınız. Oh ne güzel, ne kolay, tek kelimeyle senin bir ömür adadığın gücünü, inanılırlığını sıfırlayıverdiler...Sonra baktık ki bu liste öyle böyle değil; memlekette siyasetten, Dışişleri’ne, medyadan, sanata, bilim dünyasına kadar her alanda en başarılı (ve çoğu da İslâmi rejim hevesine karşı duyarlı, laik-demokratik rejime bağlı) isimlerin hemen tamamı o listelerde.Öyle hale gelmiş ki liste dışı kalanlar “Biz önemsenmiyor muyuz yani, yok mu bunun bir oluru, ne lâzımsa verelim bizi de alın” demeye başladılar. (O günlerde bunlar yazıldı.)Ben adımın listelerde olduğunu duyar duymaz, susunca “kabullendi” zannetmesin hazırlayan beyler diye hemen cevap verdim ve dedim ki;“Buyrun, annem Antakya’nın en köklü, en eski ailelerinden birinden; Kâtipoğlu soyadından gelen bir öğretmendir, babam ise Adana, Karaisalı’dan çıkmıştır, soyadı Ünaldı’dır, yaşadığı sürece (ve halen) bu şehrin gurur duyduğu bir siyasetçi olmuştur. Haydi şimdi araştırın, eğer takıldığınız bir nokta olursa bana başvurun yardımcı olayım ve bulun bakalım nereden Sabetayist oluyor muşum”...Aynı zamanda onlara uzunca bir süre verdim ve bu sürenin sonunda ses çıkmadığı takdirde Türkiye’nin başarılı isimlerini listeler halinde karalamaya çalışan saygısız, sorumsuz “yalancılar” olduklarının anlaşılacağını söyledim.Zaman geçti, süreyi uzattık yine de hiçbir cevap gelmedi. Sahtekârlığı kabul etmiş oldular. Dün Uğur Öztürk isimli bir okurdan gelen mektupta “İnternet sitelerinde Hadassah üyesi olduğunuz yazıyor, lütfen bizi aydınlatın” diyordu.Hay Allah, yine bilmiyorum, bu konuda kültürüm eksik kalmış, sakın köktendinci bir dernek filan olmasın? Sordum çevreme “Nedir bu, yenir mi, içilir mi” diye, araştırdılar meğer bu kez “kadın Sabetaycılar grubu” imiş...Eh, yemezler yani... Haydi yine davet ediyorum, köklerim ortada. Ispatlayamazlarsa “Allah korkusu da olmayan yalancı”dır hepsi, sahtekârdır...Laik rejimi savunanların safkan Müslüman olamayacağını beyin yıkama yöntemiyle yutturmaya çalışıyorlar. Oysa milyonlarcası yaşıyor Türkiye’de...Anlamak için ülkeye dalga dalga yayılan mitinglere bakmaları yeterli!

Devamını Oku

Adana ve İzmir’e teşekkür!

6 Mayıs 2007

Bir grup İzmirli” adına yazan okurumuz Mine’nin “Gerek gazetem Vatan’daki yazılarınızı, gerekse STAR TV’deki programınızı kaçırmadan izlemekteyim. Çağdaş, cesur ve laik bir Türk kadını olarak varlığınız bize mutluluk vermektedir” diye başladığı mektubunun devamı doğrusu beni hayrete düşürdü. Şöyle ki;“Ege TV’nin dün akşamki yayınında DYP’den adaylığınızı koyacağınızı memnuniyetle öğrendim. Sahip olduğunuz görüş ve vasıflarınızla Türkiye ve Türk kadını adına pek çok hizmetler yapacağınızdan eminim. Bu nedenle de sizi iktidara gelebilecek kudretteki bir partide görmeyi arzularım (...) Demokratik solun kalesi olan İzmir, sizi bu anlayışa sahip bir partide kucaklamak isteyecektir.Bu nedenledir ki gönlümüz sizi bu anlayışın -maalesef- tek alternatifi olan CHP’de görmekten daha da mutluluk duyacaktır kanısındayım. Sadece paylaşmak istedik! Sevgilerle... Bir grup İzmirli adına Mine...” “Tabii ki ruhumu okşayan” bu nazik maili okur okumaz Ege TV Genel Müdürü Erol Yaraş’ı aradım ve hiçbir bilgimin olmadığı bu haberi sordum.Yaraş DYP’nin ilgi çeken adayları arasında ismimin bulunduğunu, İzmirliler olarak da benim “İzmir adayı” olmamı istedikleri için bu haberi yayınladıklarını söyledi.Şimdi, ben de bugüne kadar “siyasete girmeyi hiç düşünmediğim için” sizinle paylaşmadığım bir başka olaydan söz edeceğim. DYP Adana Teşkilatı yaklaşık bir yıldır “gelecek seçimde DYP’nin Adana listesinde 1 numaralı adayları olduğumu ve kesinlikle beni ‘milletvekilleri’ olarak görmek istediklerini” bana bildiriyor.Adana yerel gazetelerinde kesin adaylığımla ilgili haberler arka arkaya çıkıyor. Sayın Ağar’ın da bundan haberi var ve kısa süre önce benimle de konuştu.Önce kendi memleketim Adana’ya, sonra da İzmir’e takdirlerinden, teveccühlerinden dolayı sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum. Bugüne kadar bana sık sık aynı dileği tekrarlayan; “Çağdaş, laik, demokrat, sosyal, cesur, akılcı, yapıcı, örnek bir Türk kadını” gibi güzel sıfatlara lâyık gören tüm okurlarıma da teşekkür ediyorum.Beni Meclis’te görmek istemeleri, kendi illerini temsil etmemi istemeleri büyük bir onurdur ama “siyasete girmek” bence bir gazeteci için çok ama çok önemli bir karar... Daha önceki seçimlerde teklifleri geri çevirme nedenim de budur.DYP ve Anavatan’ın birleşerek Demokrat Parti’yi kurmalarını çok takdir ediyorum. Adanalıların da söylediği gibi bu birleşme için ben de çok gayret ettim. Bunu ülkem adına yararlı gördüğüm için yaptım. Ayrıca Demokrat Parti babamın da yıllarca milletvekilliğini yaptığı, Adnan Menderes’le birlikte çalıştığı bir parti olduğu için de ayrı bir anlamı var.Bununla birlikte gazeteci olarak tarafsız çizgimi (yalnızca laik/demokrat Türkiye Cumhuriyeti’nden yana taraf) korumamın, yazılarım ve televizyon programlarımla halkın sesini, tepkilerini duyurmaya yardımcı olmamın en az milletvekilliği kadar önemli olduğuna inanıyorum.Bulunduğum noktaya yaklaşık 20 yıllık ciddi emekler ve mücadeleyle geldim... Dışardan bu işler kolay görünür ama meslek hikâyemizi yazsak kalın ve duygusal bir roman olur.Onun için düşüncemi değiştirecek çok ciddi, çok farklı durum ortaya çıkmadığı sürece çok sevdiğim mesleğimi tarafsız şekilde sürdürmeyi düşünüyorum.Tüm gücümle diğer kadın adayları destekleyeceğim. Hepinize tekrar sonsuz teşekkürler!Polise tepki!Fırsat bulup yazamadım ama 1 Mayıs’ta polisin vatandaşlara davranışını protesto eden çok sayıda mektup ve telefon alıyoruz.Yoldan geçen veya restoranda oturan vatandaşları (kendilerine “alâkam yok” denmesine rağmen) tartaklayan, tokat atan, copların “çıkıntılı bölgesi öne gelecek şekilde” tutarak acımasızca vuran polis memurlarının teşhir edilmesini, sonra da görevden uzaklaştırılmasını istiyorlar.Gerçekten de bu olaylar kapatıldığı sürece nasıl düzeleceğiz?Rögar çukuruna düşerek yaşamını kaybeden Dilara’nın annesi veya yakınını bir trafik hatası ya da cinayet sonucu kaybedenler şikayetlerinden vazgeçti diye o davalar kapatılırsa adaleti nasıl uygulayacağız?Hangi medeni ülkede bu tür olaylar “kamu davası” olmaktan çıkarılıp üstü kapatılıyor, örneği var mıdır?Poliste disiplin de, şikayeti geri çekme konusu da sosyal yaşamımız için hayati önemdedir, ilgililerin bunu bilerek karar vermesi, medyanın da bu olayları gözden kaçırmaması gerekiyor!

Devamını Oku

Ayten Alpman ve Memleketim!

5 Mayıs 2007

Yüzbinlerce insan Tandoğan’da, Çağlayan’da “Memleketim” şarkısıyla ağladı... Adana’da, Manisa’da, Çanakkale’de, Marmaris’te ağladı...Her Açıdan ekibinin hazırladığı; mitingde bu şarkıyla ağlayan yaşlı kadınları, gençleri gösteren klibi izlerken ben de ağladım. Bu sabah 11.50’de STAR’da yayınlanacak programı kaçırmazsanız size de izleteceğim.Ne güzel, ne pırıl pırıl insanları var bu ülkenin... Ve ne müthiş sanatçıları... Ayten Alpman Kıbrıs savaşı sırasında da dillerden düşmeyen şarkısıyla yıllar sonra yine tüm ülkeyi bütünleştiriyor.O ve bu mitinglerde öne çıkarak kitlelerin coşkusunu paylaşan Halit Ergenç, Edip Akbayram, Ayten Gökçer, Tarık Akan, Gülriz Sururi, Rutkay Aziz ve diğer sanatçılar kutlanmayı hak ediyorlar.Bir ülkenin sevilen sanatçıları gerektiğinde o ülkenin geleceği için sorumluluk alabilmelidir.Kenan Doğulu’nun “Laik kimliğimle Eurovision’da güzel bir tablo çizmeye gidiyorum” sözünü beğenmeyen meslektaşlarımız oldu. Oysa Doğulu “10. Yıl Marşı’yla” da, her fırsatta konserlerinde gençlere verdiği mesajlarla da Cumhuriyet’e bağlılığını gösteren bir sanatçıdır. Yalın da öyle...Bu nedenle Doğulu’nun sözleri hiç de “iğreti” durmuyor bence. Önemli olan mesajdır.Rejimi beğenmeyenler “uysa da söyledim, uymasa da” anlayışıyla istedikleri her mesajı ulaştırırken sanatçıların doğru sözlerini neden tenkit ediyoruz ki?*****Avrupa “AKP’nin sicili”ni öğretiyor!Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan Türkiye’deki gelişmeleri daha ülke içinde anlaşılmadan önce AB yöneticilerine ve Avrupa gazetelerine yetiştirmekte son derece başarılılar. Danışmanlarını ve basın ekiplerini kutlamak lâzım.Dışarıya öyle bir tablo yansıtılıyor ki; ülkede 4,5 yıldır rejimle ilgili hiçbir endişe yaşanmadı, toplum dindarlar/laikler veya dindar olanlar/olmayanlar diye türban üzerinden bölünmedi, aşırı dinci bir kadrolaşma (sınav kazananlar bile alınmayarak partiye yakın isimlerle) alıp başını gitmedi, bir yanda hayati sorunlar bekletilirken ülkeye bir de aylar süren cumhurbaşkanı inatlaşması yaşatılmadı, okullar medreseye çevrilmedi, belediyeler “9 yaşında kız çocukla evlenilebileceğini, 4 kadın alınabileceğini” anlatan kitapçıklar dağıtmadı, Meclis’te “kadınlar cehennemliktir” diyen uydurma hadis broşürleri elden ele dolaşmadı, insanların dini, inancı siyasete alenen alet edilmedi ama bu hükümete haksız bir tepki gösteriliyor...Avrupa basını ve yöneticileri sürekli olarak dünyaya ve tabii bu haberleri yayınlayan medyası ile Türkiye’ye “AKP’nin sicili rejim korkularını haklı çıkarmıyor ve en iyi çözüm yine AKP’nin iktidara gelmesi” görüşünü pompalamakta.Peki acaba Avrupa “Madem ki durum budur, milyonlarca insanı ve tüm kurumlarıyla Türkiye neden ayakta? Bu kadar insan rüya mı görüyor?” sorularını kendine sormuyor.Yani onlar uzaktan olayları bu kadar net görecek kadar akıllılar ve doğru değerlendirme yapıyorlar da Türk insanında onlardaki akıl yok mu?Komik doğrusu... Neye dayanarak kendilerinde her gün, her saat, tüm gazete ve dergileriyle aynı yorumu dayatma ve dünyayı yanıltma hakkı görüyorlar.Haydi bizim siyasetçiler Türkiye’yi her adımda AB’ye şikayet etmeyi ve destek beklemeyi alışkanlık haline getirdiler, AB niye küstahlığını giderek arttırma alışkanlığına giriyor?Evet istiyoruz bu güçlü birliğe girmeyi ve gerek ekonomi, gerek sosyal ve siyasi gelecek açısından güvende olmayı ama bu kadarı da fazla değil mi?“YİNE BEN!” Abdullah Gül bu kez de Financial Times’a “Halk arasında desteğim yüzde 70, halka seçtireceğiz ve yine ben cumhurbaşkanı olacağım” demiş.Genelkurmay’la ilgili sorulara ise kızarak; “Burası 10 yıl önceki Türkiye değil, biz Avrupa Birliği’ne ilerleyen bir ülkeyiz” demiş.Devamlı olarak AB’ye halk desteklerinin yüzde 60-70 civarında olduğu, halkın kendilerini istediği ama ordunun karşı çıktığı mesajını gönderiyorlar.Demek ki sırayla Türkiye’nin tüm illerinde sokaklara dökülen ve 10. Yıl Marşı’yla, Memleketim şarkısıyla ağlayarak “Laik Cumhuriyeti korumak için buradayız” diyen insanlar halk değil... Onlar azınlık... Öyle oldukları içindir ki Abdullah Gül inatlaşmayı, gerginliği de sürdürüyor.O kadar kendine güvenen bir parti poşet ve para dağıtarak, ev ev dolaşıp hayal vaatlerle oy toplamaya çalışmaz, dürüstçe seçimi beklerdi.Gül bir de “Anayasa Mahkemesi kararına saygılı olduklarını, kredibilitesine zarar vermek istemediklerini” söylemiş. “Mahkemenin kararı demokrasiye sıkılmış kurşundur” demeleri de saygıdan geliyor herhalde!AB GERÇEĞİNİ BİLELİM!Ve Dışişleri Bakanı “Avrupa Birliği yolunda ilerlediğimizi” vurgularken acaba doğruyu mu söylüyor? Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağına artık kesin gözüyle bakılan Sarkozy BBC World’de yaptığı son konuşmasında Türkiye’nin AB’ye asla alınmayacağını, AB’nin Türkiye’yi Afrika ülkelerine model olarak düşündüğünü ve onlarla birlikte gördüğünü söyledi.Yani Türkiye kendileri için bir tampon bölge olarak ve istedikleri yönde şekillendirilerek (ABD’nin tercihi de bu iken ılımlı İslâm modeli olabilir mi dersiniz?) dışarda bırakılacak.Avrupa Birliği konusunda da çelik çomak oyunuyla meşgul ediliyorsak bize açıkça anlatılsın... Ki hiç değilse küstah yayınlarına iyice kulak tıkayabilelim!*****Nişanlılık??DSP Genel Başkanı Zeki Sezer gazetecilere konuşurken CHP ile birleşme konusunu fazla romantize ederek “Nişanlılık süresine zaman tanımak gerekir” dedi.Ve lâkin onlar nişanlanmaya karar verene kadar rakiplerinin çocuğu olacak, ellerini çabuk tutsunlar!

Devamını Oku

CHP ve DSP’nin tarihî görevi!

4 Mayıs 2007

Tandoğan” ve “Çağlayan”da meydanları doldurup kilometrelerce yolu kaplayan yüzbinler (veya milyonlar) AKP’ye ve üzerine alınması gereken herkese açık mesajlar göndermişti.Üzerine alınması gerekenler arasında AKP’den sonra başta gelenler; Türkiye’nin “laik demokratik rejime saygılı” merkez sağ ve sol partileriydi.Doğruyol ve Anavatan Partileri mesajı anında aldı ve liderler yanyana gelerek aralarında anlaştı, şu anda da sanıyorum formaliteler tamamlanmak üzere...İsim ve amblem belirleniyor. Belki bu yazıyı okuduğunuzda o da kararlaştırılmış olacak; büyük ihtimalle Demokrat Parti veya Demokrat Merkez Parti, amblem de Türkiye haritası üzerine kır at...CHP ise mesajı almakta ve DSP’ye teklifi yapmakta biraz daha gecikti... Sonra belki ikinci mitingin daha da görkemli olmasından veya DYP ile Anavatan’ın birleşme gayretinden etkilenerek aynı yöndeki görüşlerini açıkladı. Bence Baykal konuşmasında yeteri kadar olumlu bir yaklaşım içindeydi. Yıllardır solda da birleşme isteği ve umudu taşıyanlar mutlu bir beklenti içine girdiler... Ama Rahşan Ecevit faktörü gözardı edilmişti. Bayan Ecevit (gereksiz zamanlarda alışkanlığı olduğu üzere) hemen ortaya çıktı ve durulmakta olan suları başarıyla bulandırdı.“Şov yapıyor” dedi... “Ben ona bu teklifi yapmıştım, istemedi” dedi... “Ne demek istedi anlamadım” dedi ve ortalığı duman etti.Dün ‘Rahşan Hanım’ın sıkıntısı ne’ başlıklı yazım üzerine gelen yüzlerce mail sadece CHP-DSP birleşmesine kilitlenmişti ve çoğu her iki partinin liderlerini ve Rahşan Ecevit’i suçluyorlardı.Deniz Baykal’ı suçlamayı alışkanlık haline getirenlerin bazı nedenlerinde haklılık payı olabilir ama son haftalarda yaptığı muhalefette hatalı çıkışlar ve üsluplar da olmakla beraber çoğu gayet yerindeydi. Birleşme konusunda da elinden geleni (çok içten istemese bile) halkın ve ülkenin beklentisini karşılayacak şekilde yaptı.Şimdi Baykal’ı suçlayanlaın daha dikkatli düşünmesi lâzım, ne diyor Baykal;“CHP daha büyük olan partidir, Atatürk’ün kurduğu partidir... Gelin CHP’nin tarihî adını koruyalım, bunun dışında ne istiyorsanız verelim, her şeyimizi paylaşalım. Yönetimleri, örgütü, iktidar olabilirsek hükümeti, milletvekillerini... Paranız da size kalsın. Yeter ki beklentiyi karşılayıp milletin, devletin sıkıntısını hafifletelim. Ecevit’in ismini de birlikte yaşatalım.” Buna karşılık “İyi ama neden DYP-Anavatan birleşmesindeki şartlar olmasın” diyebilirsiniz. Soldaki birleşmenin DYP ve Anavatan birleşmesiyle tıpatıp aynı olması şart değil. Orada geçen seçimde baraj altında kalmış ama şu anda yükselişte olan iki parti var. Burada ise biri yüzde 19.4’le Ana Muhalefet Partisi olmuş CHP ile yüzde 1’lerde oy almış DSP var.Bu durumda gerçekçi olmak yerine neden duygusal davranıyorlar peki?DSP neyi korumaya çalışıyor, devletin verdiği parası dışında elde kalan tek varlığı olan ismini mi?Ülkesinin geleceği söz konusu iken bir isim bu kadar önemli olabilir mi?Ayrıca Baykal’ın küçük partileri Meclis’e soktuktan sonra bu partilerin ayrılıp grup kurması gibi bir endişesi de var, daha önce görülmüş bir durum olduğuna göre anlayışla karşılanmayı hak etmiyor mu?Halk AKP’ye mitinglerde gösterdiği tepkiyi şimdi CHP ve DSP’ye yöneltmekte, bizim gördüğümüz, tablodan okuduğumuz budur. DSP Genel Başkanı Zeki Sezer Baykal’dan randevu istemiş.Birleşme olayını bu randevuda çözmedikleri takdirde dalga dalga yükselen tepkileri çok yakında her iki parti de görecektir, ona göre konuşsunlar!

Devamını Oku