Cumhurbaşkanı “kindar”mış, ya diğerleri?

28 Mayıs 2007

Bir ülkenin parlamentosunun saygınlığı önce kendi vatandaşlarına güven verir, emin ellerde olduğunu hissettirir. Sonra da her ülkenin ve elbette Türkiye gibi Batı medeniyetleri arasına girme yolunda olan bir ülkenin dünya gözündeki imajı vardır ve bu imaj çok önemlidir; her olayda, her kararda karşısına dikilir.Gelin görün ki zaten son haftalarda ayyuka çıkmış, dünya medyasında da yerini almış “devlet zirvesinde kavgalarla” imaj kaybı yaşayan Türkiye hâlâ dibe vurma (ve hatta dibi delerek magma tabakasına varma) yolundan dönmeye niyetli değil.Dün yine Meclis Genel Kurulu’nda yumruklar, tekmeler, küfürler Sulukule kavgalarını aratmayacak şekilde birbirine karıştı... Öyle karıştı ki Meclis TV yayınını kesmek zorunda kaldı.Kavga DP’den çıkarıldığı için şu anda Bağımsız Denizli Milletvekili olan Ümmet Kandoğan’ın Cumhurbaşkanı Sezer’e “cumhurbaşkanını halkın seçmesi” ile ilgili Anayasa değişikliğini veto ettiği için hakaret içeren sözler söylemesi üzerine CHP’lilerin tepki göstermesiyle başlamış.Oturuma başkanlık eden Meclis Başkanvekili İsmail Alptekin Kandoğan’ı uyarmış ama dinletememiş ve milletvekilleri kafa-göz demeden birbirlerine girmişler...Aslına bakarsanız Türkiye’de seçim öncesi dönemde ön plâna çıkarak genel başkanların “gözüne” girmek, böylece listelerin baş köşelerine geçebilmek için milletvekilleri ne imaj dinler, ne vatandaşın huzurunu...Hele de partisinden ayrılarak bir başka partiye geçmiş, oradan da ihraç edilerek eski partisine geçme yolları arayanlar için her yol geçerlidir. Ama bu olayda kavgaya karışan veya sükûnetini bozan CHP milletvekilleri de en az kışkırtıcılığı yapan kadar eleştiriyi hak ediyor. Toplum, olayları gayet iyi görüyor, bırakın görsün. Siz Cumhurbaşkanı’nın avukatı mısınız?HALKI ALDATMAYIN!Koskoca adamların, üstelik Meclis’e girmiş, ülke yönetiminde yer almış koskoca milletvekillerinin bu tür bir kavgaya karışması hiçbir şekilde bağışlanamaz. Parlamentosu böyle olan ülkenin vatandaşları da medeniyet ölçüsünü bilmez ve işte bugünkü kaos görüntüsü ortaya çıkar. Konuşarak anlaşma unutulur, yerini şiddet alır.Böyle bir Meclis’in “şiddeti önlemek için” ceza yasaları çıkardığını düşünün... “Önce kendi içindeki şiddeti önle” derler adama.Gelelim Cumhurbaşkanı Sezer’e duydukları öfkenin nedenine... Kandoğan “Sayın Cumhurbaşkanı’nın bakışları kin ve nefreti çok iyi tahlil ediyor” demiş. Öncelikle doğruyu ortaya koyalım; şehit cenazesinde saf tutarken de, İzmir’de tatbikat izlerken de Cumhurbaşkanı ile Başbakan asılı suratla ve birbirlerine bakmadan, konuşmadan yan yana durdular (Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’la da Başbakan aynı durumdaydı o başka... “Zirve”nin yarısı, öbür yarıya küs...) Yani, yüzlerde “sevgisiz bir ifade” varsa bu hepsine ait...Bir cumhurbaşkanına “art niyetli”den başlayıp, “Çok ayıp, görevi bittiği halde orada oturuyor”a varırsanız yüz ifadesinin sevgi dolu (!) olmasını bekleyemezsiniz.Yeni Şafak gazetesi de manşetten yazdı, Abdullah Gül de aynı şeyi söyledi:“Görev süresi bitti ama hâlâ orada oturuyor”... Gazete ayrıca Sezer’in açıklamasında “Gerekli sistem değişikliği yapılmadan” kısmını da çıkararak “Güçlü yetkilerin halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanınca kullanımı rejim yönünden sakıncalıdır” sözünü de kullanmış ve ciddi bir saptırma yapmış:“Kullandığı yetkiye sakıncalı dedi”...Hayır, öyle demedi; “cumhurbaşkanını halka seçtirecekseniz önce yetki sınırlarını belirlemeli ve gerekli denetim sistemini kurmalısınız, bunu yapmadan seçerseniz rejim yönünden sakıncalıdır” dedi.Meclis cumhurbaşkanını seçemeyip genel seçime giderse Cumhurbaşkanı’nın “yenisi seçilinceye kadar göreve devam edeceği” de Anayasa’da açıkça yer alıyor. Yani “iktidar bittiyse cumhurbaşkanlığı da bitti” değil...Gerçeklerden neden kaçıyor ve konuyu iyi bilmeyenlere yutturmaya çalışıyoruz ki?

Devamını Oku

Ya anlamıyor, ya anlamak istemiyor!

27 Mayıs 2007

“Bu ülkeyi sadece kendini laik zannedenler değil bu vatanın bütün evlatları kurtardı (...) Bu millet hiçbir şeyi unutmaz, bunu 22 Temmuz’da göreceksiniz” diyor.Hızını alamıyor; “Yazınızda ’bir bütünüz ama bizi bölmek isteyenler var’diyorsunuz ama nedense yine dini işe alet edip dindar insanlara laf atıyorsunuz (...) Ve ardından ülkemizi kutuplaşmaya götürenler yine din adamları ve dini yazarlar oldu” diyerek devam ediyor.Bu tür mektuplar alıyoruz.Yarım bilgi ve okuduğunu da yarı açık gözle okumak bunlara neden oluyor işte... Bir kere ülke kurtarılırken henüz ortada “laiklik” diye bir kavram yoktu, elbette bütün vatandaşlar omuz omuza mücadele verdiler. Bırakın laikliği bir yana bugün yine bir dış tehdit karşısında ülkesini seven tüm yurttaşlar birlikte mücadele edeceklerdir.Yazımda din adamları veya dini yazarların ülkeyi kutuplaşmaya götürdüklerinden söz etmedim. “Bazı yazarların ’laikler, din adamları ve dindarlara karşı’ kışkırtmalarını satır aralarına sıkıştırdığından” söz ettim. Oysa böyle bir durum kesinlikle yok.İtirazlar “dinin siyasi alana çekilmesine, toplumun din duygularıyla siyaseten oynanmasına, yine toplumun ’dindarlar/olmayanlar’ şeklinde bölünmesine, kısacası din istismarına ve laik rejimle uğraşan siyasetçilere” yapılıyor.O mitingler de “siyasetçiler için” yapılmıştı. Mitinglerdeki insanların çoğu da dindar, inançlı kimselerdi. Aksini kim ve nasıl iddia edebilir ki?Ama sadece bu mektupta “dindar insanlara lâf atıyorsunuz” cümlesi bile uzun çabalar sonunda toplumda yaratılan bölünmenin kanıtıdır.Benim dindar olmadığıma ve dindar insanlarla uğraştığıma kendince karar verivermiş biri varsayımlar üzerine oturup bir de suçluyor.Neden, çünkü ben dünyada laik-demokratik rejime sahip tek Müslüman (çoğunluklu) ülke olan Türkiye’nin bu laik rejimi sayesinde din kavgalarından uzak kaldığına, insanlar üzerinde din baskısı oluşturularak kökten dinci bir rejime dönüştürülemediğine inanıyorum.Bu baskıyı önleyen laiklik olmasa bugün devlet alanları dışında her türlü dinî özgürlüğe sahip olan Müslüman (veya diğer inançlardan) halkın kendi uygun bulduğu ibadet şeklinin bile değiştirilebileceğini -İslâmi rejimlerde görüldüğü gibi- bir gün türbanın, tesettürün bile yeterli bulunmayabileceğini, kadınlara “Böyle örtünün” örnekleri gösterilebileceğini görüyorum.Onun için de dinin siyasete alet edilmesinin, insanların daha şimdiden “dindar/dindar olmayan” şeklinde bölünmesinin çok yanlış olduğunu düşünüyorum.Bütün olay “devlet alanlarında dini simge yasağı” olmasıdır, bunun dışında din üzerinden siyaset, kışkırtma yapılabilecek hiçbir konu yoktur.Dindar olduğuna, iyi bir Müslüman olduğuna inanan herkes öyledir, bunun son değerlendirmesini de yalnız Allah yapabilir.Keşke “bütün iyi niyetimizle hepimiz istesek de laikliğin dini simge ile ilgili kuralının kalkması sonunda ne tür baskılar olabileceğini” Fas, İran, Afganistan gibi ülkelerde olanlara bakarak anlayabilsek!

Devamını Oku

Buna kazanmak denir mi Hillary?

26 Mayıs 2007

Ogüler yüzlü, “cool” takılan kadın maskesinin arkasında müthiş bir iki yüzlülük, akıl almaz bir yalan olduğu akla gelir miydi?Biz onu “yakışıklı Bill’in ihanetine uğramış masum, mağdur bir kadın” olarak tanıdık. Daha doğrusu siyaseten pek de masum olmadığı, eşi iktidarda kalsın diye birçok olayın üstünü örttüğü ve hatta birilerini “susturduğu” internet sitelerinde gezip duruyordu ama evliliğinin de baştan itibaren yalan üzerine kurulmuş olduğu bilinmiyordu.New York Times muhabirlerinin yazdığı “Hillary’nin Umutları ve Amaçları” isimli kitapla, Washington Post muhabirlerinin yazdığı “İktidardaki Kadın” kitabı iki gün arayla piyasaya çıkmış ve Washington’ı karıştırmış.Tam da demokrat adaylar arasında Hillary Clinton en yakın rakibine 10 puan fark atarken...Bu kitaplarda Bill Clinton daha Başkan olmadan önce Hillary’e başka birini sevdiğini ve boşanmak istediğini söylüyor. Hillary ise cevaben ona, hazırladığı “20 yıllık Siyasi Proje”yi veriyor. Projenin en önemli cümleleri şöyle: “Hayatta kötü evliliklerden daha önemli şeyler vardır. Önce 8 yıllığına sen başkan olacaksın. Sonra da ben. Tüm yaşantımızı buna göre ayarlayacağız. İlişkilerini yaşa ama gizli tut”...Bill Clinton bu projeyi kabul etmiş ve yıllarca gizli ilişkilerle (biri 12 yıl sürmüş) yaşamını devam ettirmiş...Onun Başkanlığı olaylarla bitti, dünyanın önünde halkından ve herkesten özür dilemek zorunda kaldı.Şimdi sıra Hillary’de...Ama insanın gözüne bu bilgiden sonra Hillary (Başkan olsa bile) ne kadar zavallı görünüyor değil mi?Yalan ve ihanet üzerine kurulmuş bir yaşam sürdürürken hangi başarının bir anlamı olabilir ki?Bir kadın başkasını (veya başkalarını) seven bir erkeğin yanında koca bir ömür tüketirken siyasi bir başarıyla nasıl mutlu olabilir ki?Çok merak ediyorum acaba “Hillary’nin yalan dünyası” kendisine verilecek oyları etkileyecek mi?En azından; sağlıklı bir beynin ve ruhun bunlara razı olmayacağını düşünen seçmenin oylarını kaybedecektir bence. Tabii seçmen de sağlıklıysa!Soyaslan da adaymış!Türk Ceza Kanunu değişirken “kadınların tecavüzcüleriyle evlenmelerini” öneren, “evlendikleri takdirde suçlunun affedilmesi (hatta toplu tecavüzlerde biri evlenirse hepsinin affedilmesi) gerektiğini” iddia eden Prof. Doğan Soyaslan Yozgat’tan milletvekili aday adayı olmuş.Bugüne kadar değerli bilgileriyle yetiştirdiği öğrenciler ve hazırladığı bu tür yasa tasarıları yanında topluma daha büyük yararlar da sağlamak istiyor demek ki!Erkekleri bilmem ama ilk paragraftaki önerileriyle kadınlardan çok oy (!) alacaktır şüphesiz.Çocuklar oy kullanabilseydi “Çocuk tecavüzlerinde çocukların rızası aranmalıdır” dedikleri için onlardan da alırdı sanıyorum!!Göz yanılması!Bana mı öyle geliyor yoksa gıda paketleri giderek küçülüyor mu?Önce bazı markaların cips paketlerinde fark ettim, ilk çıktığında kocaman, dopdolu paketler ürün beğenilip iyi satılmaya başlayınca küçülüveriyor.Bazen paket aynı kalıyor gram düşürülüyor. Koca bir ambalajın dibinde birkaç cips.Sonra yine bazı mısır gevreği paketlerinde aynı şeyi gördüm... Kutular giderek küçülüyor, aile boyu paketlerden ancak üç kişiye bir öğün yetecek kadar ürün çıkıyor.Ekmeklerde de aynı durumu görmek mümkün. Giderek aile boyu ekmekler sandviç boyuna iniyor.Nedir bu, bir tür “tüketiciyi aptal yerine koyma” mı? “Nasılsa fark etmezler” mi?Eğer öyleyse fark edildiğini ve çok da bozulduğumuzu bilsinler. O ürünlerin üretim iznini aldıkları ülkelerde bu hiç görülmüş bir durum değildir.Her şeyde bir “etik farkı” göstermemiz şart mı?Tebdil-i kıyafetKısa süre önce Zülfü Livaneli bahsetmişti Cihan Demirci’nin son fıkra kitabından... Ama Demirci’nin “TSE garantisi tartışılır olsa da RTE garantisi yüksek” dediği fıkralarından köşesine almamıştı. Ben dayanamayarak iki tanesini sizinle paylaşacağım.Tebdil-i kıyafetRTE, sayısız danışmanlarından birine danışıyordu: “Biliyorsun eskiden padişahlar zaman zaman halkın arasında tebdil-i kıyafet dolaşırlarmış. Ne dersin ben de öyle yapsam mı acaba?..” Danışman biraz düşünüp yanıt verdi: “Efendim bence halkın arasında tebdil-i kıyafet değil de, biraz daha tedbirli dolaşsanız sanırım sizin için daha iyi olur!..” Değişim rüyası!RTE uykusunda bir kâbus görüyordu... Yatakta terler içinde oradan oraya dönen RTE’yi sonunda karısı sarsarak uyandırdı: “N’oldu böyle bey, hayırdıııır?..” Terler içinde yerinden doğrulan RTE heyecanla konuştu: “Sorma hanım sormaaa, rüyamda gerçekten ama gerçekten değiştiğimi gördüm, inan bir an çok korktum, neyse ki sadece rüyaymış!..”

Devamını Oku

Ne zaman inanırsınız?

25 Mayıs 2007

Önce ortaya “Apo’nun zehirlendiği” iddiası atıldı, sonra bunun gerçek olmadığı, 30 binden fazla insanın ölümünden sorumlu “terör örgütünün başı”nın büyük bir özenle bakıldığı, turp gibi olduğu ortaya çıktı... Ve şimdi Ankara’daki saldırıdan hemen sonra Adana’da 11 kilo patlayıcı ve el bombalarıyla yakalanan kadın canlı bomba “Apo’yu zehirlediniz, sizi öldürecektim” diyor.Olmayan zehirlemeyi bir de “kanlı saldırı mazereti” yapıyorlar.Kadın suikastçının açıkladığı Apo/PKK ilişkisi açıkça ortada...Patlayıcıların Kuzey Irak’tan geldiği, kendisinin getirdiği, eylemi hangi nedenle planladıkları da yakalanan erkek PKK eylemcisinin ağzından anlatılıyor... Ama bütün bu kanıtlara rağmen birileri inatla inanmamakta direniyor.Daha olayın iç yüzü, hangi örgütün işi olduğu tam olarak anlaşılmadan, Türkiye’de bunu yine “derin devlet”in yaptığını söyleyenlerle, “PKK olayı üstlenmedi, onların işi değil” diye terör örgütünü koruyan bazı Avrupa gazeteleri nedense hemen her konuda aynı görüşlerde birleşiyorlar.“Batılı kafa” dedikleri bu olmalı!! Kendileri burada ama kafa Batı’da...Gerçekleri de daha “Terörle Mücadele” birimleri bile anlamadan, ilk dakikalarda şıp diye anlayıveriyorlar.Size de çok enteresan gelmiyor mu bu durum?*****Başbakan bunları söyler mi?Gerçekten inanılır gibi değil... Terör örgütleri memleketimizde cirit atıyor, ortalığı kan gölüne çeviriyor, pırıl pırıl gençler ölüyor, öte yanda Başbakan nelerden söz ediyor.Cumhurbaşkanı’na “ard niyetli”, Anayasa Mahkemesi’ne “tarih hesap soracak”, iş dünyasına “cumhurbaşkanı seçilemezse en çok siz zarar görürsünüz”...Hâlâ, bu şartlar altında bile tek düşüncemiz “mağdur”u oynamak ve oy hesabı yapmak... İş dünyasını korkutmanın getirisi de az değil, şu anda bile iş adamlarının çoğu “aman istikrar bozulmasın da ucu bize dokunmasın” diye desteklerini esirgemiyorlar zaten.Bir başbakanın diğer partileri çürük yumurtaya benzettiği, ana muhalefet lideri için “oturma adabımız farklı”, cumhurbaşkanı için “ard niyetli” benzeri sözler sarf ettiği de tarihte pek görülmemiştir ama ya Anayasa Mahkemesi gibi en yüksek yargı kurumu için söyledikleri?Yönetim zafiyetiyle ülkeyi bu duruma düşürenlerin ek görevi de kurumlara saldırıya geçmek midir?Ayrıca... Bu tür hedef göstermeler sonunda neler olabileceğini yakın geçmişte yaşamış olmak da bir ders vermiyor mu?Olanlara, yapılanlara bakınca insan kendini çaresiz hissediyor, çok yazık!*****Terör, Kuzey Irak ve Batı!Bu hafta Her Açıdan’da Ankara’daki kanlı saldırıyı ve “canlı bomba” olayını, PKK terörü ile Kuzey Irak/ABD ve AB ilişkilerini tartışacağız.Konuyu her zamanki gibi en uzman kişilerin ağzından dinleyeceğiniz için merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını alacağınıza inanıyorum.Konuklarım; Terörle Mücadele ve Harekât Daire Başkanı Selim Akyıldız, terör konusunda uzman-araştırmacı Doç. Dr. Ali Nihat Özcan, emekli Tümgeneral Alaaddin Parmaksız, Prof. Dr. Doğu Ergil, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mehmet Faraç ve Bugün gazetesi yazarı Mehmet Metiner olacaklar.Her Açıdan Pazar sabahı 11.50’de STAR’da... Önemli bir program olacak, kaçırmayın derim.

Devamını Oku

Tarafsız değilim!

24 Mayıs 2007

Pazar günleri yayınlanan “Her Açıdan” isimli programımla ilgili olumlu tepkiler yanında “kızan” mektuplar da alıyorum tabii... Doğaldır ve doğrusu da budur. Yaptıklarınıza herkes aynı tepkiyi veriyorsa hiçbir şey yapmıyorsunuz demektir. Yalnız bazı konulara açıklık getirmek istiyorum; “Siz programın moderatörü olarak” veya “sunucusu olarak objektif kalmıyorsunuz” tepkileri yanlış...Daha önce de yazmıştım, gözünden kaçanlar olabilir, ben Her Açıdan’ın sunucusu değilim, programı hazırlayıp sunmak yanında aynı zamanda tartışmacısıyım.Bunca yıllık deneyimli gazetecilerin bir programda sadece moderatör olması beklenemez, biz tartışmalara katılır, hatalı bir açıklamanın üzerine gideriz.Tarafsızlık konusuna gelince, birkaç kez programda da söyledim; tarafsız değilim. Laik, demokratik cumhuriyet rejiminden yana tarafım. Bunun için de her görüşteki insanımızın düşüncelerine saygı gösterecek kadar demokratım. Tümüyle tarafsız değilim tabii ama elbette ilk günden bu yana ters görüşteki uzman ve siyasetçileri karşı karşıya getirmeye çalıştım. En uçlarda bulunanları bile davet ederek.Seçim kararı alındıktan sonra AKP’li milletvekilleri kendi bölgelerinde veya Ankara’da, İstanbul’da toplantılarla, çalışmalarla, mitinglerle, kongrelerle meşgul oldukları için onları konuk etmek mümkün olmadı.Geçen hafta aralarında Abdullatif Şener, Mehmet Ali Şahin gibi bakanların da bulunduğu en az 20 ismi davet ettik ama katılamadılar.YALANLA KIŞKIRTIYORLAR!Her Açıdan bugüne kadar kesinlikle program açısından farklı görüşlerin yer aldığı bir program oldu, böyle tanındı, böyle beğenildi. Bundan sonra da çizgisini değiştirmeyecektir.Bir noktayı daha açıklamak istiyorum; bu programlarda türbanla ilgili konuşmalar yapıldığında organize bazı gruplardan “Siz din karşıtı mısınız”, “Dindarlara (veya türbana) neden tepki gösteriyor, kapananları suçluyorsunuz” gibi mailler geliyor. Kimse kimsenin inancını, dinini yargılayamaz, bu hak sadece Allah’a aittir, önce bunu hatırlatalım ve genel bir açıklama yapalım; Ne bizler gibi “laik demokrasinin korunması önemlidir” görüşünde olan gazetecilerin ne de mitinglerdeki milyonlarca insanın son yıllarda türban şekline sokulan dinle, dindarlarla, örtünen kadınlarla ilgili bir sorunu var... Bunun anlaşılmasından rahatsızlık duyan, halkı bölerek karşı karşıya getirmek isteyen bazı yazarların yaptığı “dindar vatandaşlarımız ve din adamlarımız mürteci gibi görülüyor” tarzı kışkırtmalar maalesef ciddi bir yanılgı yaratıyor.Hatta bu cümleleri mitingler için söyleyenler var. Tümüyle yalandır bu.... Bakın Profesör Şerif Mardin, Ruşen Çakır’ın yaptığı röportajda ne diyor: “İslâm Türkiye’nin önemli bir yapısal boyutudur ama İslâmi güçlerin iktidara gelmesi beğenmeyeceğimiz sonuçlara yol açabilir. İran devrimindeki hava Türkiye’de oluşabilir.” Türkiye’de başörtülü/örtüsüz veya dindar olan/olmayan (ki bunu da kim değerlendirebilirse) arasında sorun yok, tek sorun “siyasi İslamcı”ların devleti tümüyle ele geçirmesi ile ilgili korku...Ve hiç de boşa değil. Siyasi İslâm acımasızca toplumu din üzerinden bölmeyi, din kardeşleri arasında düşman kutuplar yaratmayı sürdürüyor.Bir yanda bu, diğer yanda Türk-Kürt kutuplaşmasını kışkırtanlar... Allah yardımcımız olsun.Suçlamadan önce konuşulanları, yazılanları iyi anlamaya, doğru değerlendirmeye dikkat edin lütfen, birileri “etmemenizden” yararlanıyor!“İşçi partisi”ymiş! (2)Dün İstanbul’dan (Amerika değilmiş) okurumuz Volkan Kurt’un gönderdiği CIA’in kuruluşu olan Rand Corporation’ın web sitesinden alınan yoruma kaldığımız yerden devam ediyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecindeki huzursuzluklar, mitingler sanki rejim endişesinden değil de Kürt meselesinden, daha doğrusu PKK’dan çıkmış izlenimi veren ve bu ikisini aynı sorun gibi gösteren yorumlar...* Ülkedeki gerilimde Büyükanıt’la Erdoğan’ın “Türkiye’nin Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından yürütülen Kürt hareketine” karşı mücadeledeki farklı yaklaşımın rolü var.* PKK gerilla hücumları... (Terörist değil, gerilla)* PKK ve Kürt sorunu aynı şeydir, asker yoluyla çözülemez.” Bir yandan Kuzey Irak’tan beslenmelerini sağlar, bir yandan psikolojik desteğinizi “terör örgütünü siyasi parti gibi göstererek” ve her şekilde sürdürürseniz artık çıkıp “şok olduk” deme hakkınız yoktur.Ne stratejik ortaklık kalır, ne de başka bir şey. Sokaklara dökülen halk size de gereken cevabı verir. Yazık ki koca Türkiye’nin koltuk derdine düşmüş yöneticileri iki yüzlü ABD ve AB’ye hak ettikleri cevapları vermekten aciz durumdalar!

Devamını Oku

İki yüzlü ABD ve AB!

23 Mayıs 2007

Çoluk çocuk, genç yaşlı 127 masum insan kan revan içinde yerlerde... Olacaklardan habersiz kendi halinde işini gücünü yaparken bir saniye içinde kollar bacaklar kopmuş, kimi ölmüş, kimi ağır yaralanmış.Olayı üstlenen yine PKK... Canlı bomba yine PKK’lı... Zaten daha sonra Adana ve Şanlıurfa’da da iki canlı bomba -Allah’tan- olay öncesinde el bombaları ve patlayıcılarla yakalanmış.Şimdi bu kadar insanlık dışı, bu kadar canavarca eylemleri yapan, canlı bomba olacak kadar gözünü kan bürümüş azılı bir terör örgütü ortadayken birilerinin çıkıp onları bir “siyasi parti” veya “Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının temsilcisi” olarak gösterdiğini düşünün.Onları savunduğunu, yapılanların da “amaçları yolunda meşru olduğunu, kabul edilebilir yanı olduğunu” söylediğini düşünün.İçte ve dıştaki PKK sempatizanlarını düşünün. Böyle bir vahşetin, çocukları bile acımasızca katleden bir örgütün sempatizanı, savunması olabilir mi?Bu soruya olumlu cevap veren çıkarsa kendinden şüphe etmelidir. Zira bir “insan” asla bu tür bir canavarlığı onaylayamaz, buna “ne olursa olsun” meşru bir neden bulamaz.ABD Büyükelçiliği olaydan sonra “Şoka girdik” açıklaması yapmış. Biz onların iki yüzlülüğü karşısında uzun süredir şoktayız. PKK sorununu halletmek için yardımına ihtiyaç varken kenara çekilen, Kuzey Irak Kürtleri ile birlikte PKK’ya da destek veren, sırtını ona dayayan kanlı örgütün daha da cesaretlenmesini sağlayan kendileri değilmiş gibi neden şoka giriyorlar ki?Olacağı buydu ve oldu. Şimdi bu eylemler artarken Türkiye’yi köşeye kıstırıp istedikleri şekli vermeleri daha kolay olacak, hiç saf numarası yapmasınlar.AB deseniz onlardan beter. PKK ve onunla bağlantılı olanların yarattığı Güneydoğu sorunu konusundaki tutumlarının ne olduğu belli değil.“İŞÇİ PARTİSİ”YMİŞ!Kendileri de terörden mağduriyet yaşamışken ve korku içindeyken Türkiye’de terörü ve anarşiyi desteklemelerine ne anlam vermeli?Ya “AB müzakereleri devam ederken Türkiye bölünürse biz ortaya çıkacak yeni devleti de tanırız” benzeri açıklamalarına ne demeli?Bunlar kimi cesaretlendiriyor?Kendi içlerinden bile “iki yüzlülükleri”ni açığa vuran gazeteler, yazarlar çıkıyor, yetmez mi?ABD’den yazan Volkan Kurt isimli okurumuz CIA’in kuruluşu olan Rand Corporation’ın web sayfasından bir yorum göndermiş. “Dünyanın çok çeşitli ülkelerinde bu yorumun okunma olasılığı veya bu yoruma dayalı haberler yapılma olasılığı yüksek” dediği yazısından yorumun bir kısmını yarın sizinle paylaşacağım.*****Bond’la başlayan hayranlık!Bush yönetimi iki yüzlülüğünü sürdürürken Amerikan halkı tam aksine Türkiye’de olup bitene hiç kayıtsız kalmadığını ortaya koyuyor.Son “James Bond” Daniel Craig Atatürk’e olan hayranlığını dile getirmiş, onu canlandırmama nedeninin “senaryoyu zayıf bulması” olduğunu söylemiş (ki gayet mümkündür, en önemli konuları hafife almakta üstümüze yoktur) ve Cumhuriyet mitingleri için: “Mitingler heyecan verici, onlara hak veriyorum” demiş. Türkiye’nin AB’ye girmesini istediğini de sözlerine eklemeyi unutmamış. (Hürriyet- 23 Mayıs.)İlgiye, dikkate bakar mısınız?Amerika’da 29-30 Nisan tarihleri arasında CBS, USA Today, New York Times gibi gazete ve TV kanallarının internet sitelerinde yer alan izleyici görüşleri ise Türkiye’deki demokratik tepkilere hayranlık içeriyor.Birkaç tanesini alalım;*“Eğer Iraklılarda Türklerdeki gibi bir heyecan olsaydı uçaklarımızı ve gemilerimizi yüklediğimiz gibi çeker giderdik.” *“Bizim de laik bir ordu ve devlet yapısına geri dönmemizi ne kadar isterdim.” *“Türkiye için çok ümit verici. Laik devlet yönetimini, organize dinci eğilimlere tercih etmeyen ABD ve İngiltere gibi ülkelerin bu vaziyetlerini açığa çıkarmamaları çok kötü.” *“Türklere hayranlık duyuyorum. Oradakinin aksine İngiltere’de orduda görevli arkadaşlarım iyi Hristiyanlar olsalar bile ‘Yeniden Doğuş (Evangelist) hareketine’ inanmanın rütbe belirlemesinde etkili olduğunu ve bunun bunaltıcı baskısını hissettiklerini söylüyorlar.” Türkiye’de milyonların laiklik hassasiyetini, endişelerini sebepsiz bulan Bayan Condolezza Rice da bu sitelere göz atıyor mu acaba?

Devamını Oku

Kime niyet, kime kısmet...

22 Mayıs 2007

Necmettin Erbakan’ın “türban”ı siyasi amaçla, sırf kendine “inanan insanların duygularını kullanarak” taraftar toplamak için bir araç yaptığını yıllarca birlikte çalıştığı bazı partili arkadaşları daha sonra açıklamışlardı. Erbakan’dan sonra diğer bazı arkadaşları ise değiştiklerini söyleyip inandırarak aynı yoldan yürüdüler. Kendi partilerinden çıkarı olan veya yalnızca milletvekili olmak isteyen çok sayıda taraftar da bularak din, inanç istismarını sürdürdüler. Tek bir gün bile ara vermeden... Bu topluma huzuru haram ederek... En ciddi ülke ve toplum sorunları bir kenarda beklerken tek bir hedefe kilitlenerek; türban...Kadınların kullandığı ve onlara ait bir konu olan türban erkeklerin ve özellikle Meclis’i dolduran erkeklerin en önemli meselesi oldu. Türban da yetmezdi, kendileri kışın şık takım kıyafetleriyle, yazın serin ince giysilerle dolaşırken kadınlar tepeden tırnağa tesettürlü olmalıydı.Siyaseten tek bir silahları vardı; laikliğin gereği olarak üniversitede ve diğer devlet alanlarında “türban”a (özellikle de Erbakan’dan bu yana siyasi parti simgesi haline getirilen türbana) izin verilmemesi.Ne Diyanet İşleri Başkanı’nın -hatırladığıma göre hem eski, hem yeni başkanların- kendi kızına “Önce kurallara uyarak oku, sonra istiyorsan tekrar başörtünü tak” demesi, ne Diyanet’in “İsteyen peruk takabilir” açıklaması, ne de şapka, bere gibi başka çözümler onları hiç ilgilendirmedi.Türban konusu sürdürülmeliydi. Mesele devletle, tüm kurumlarla mücadeleye girişerek “bakın dinin, inancın koruyucusu olan parti biziz” imajı vermek ve kadınlar üzerinden, din üzerinden “başarılı” bir siyaset yönetmekti. Başka hiç ama hiçbir şeyin önemi yoktu.“Müminler ne yapsın”, “İnananların duygularını rencide etmeyin”, “Dindar cumhurbaşkanı”, “Susun, size dinsiz derler”, “Laikler-dindarlar” gibi türlü çeşitli sözler ve tanımlarla toplumu her gün yeni bir çentik atarak böldüler.Çünkü “Müminler, dindarlar” dediğinizde kimsenin aklına “Kardeşim diğerleri ne? Onlar mümin değil mi, ne hakla sadece türban üzerinden din, inanç yargılayabiliyorsunuz” sorusunu sormak gelmedi.İşte şimdi tam istedikleri noktadalar... Toplumun bir kesimini öyle hazırladılar ki bunları anlatmaya çalışanlar birileri tarafından hemen “din karşıtı” olmakla suçlanabiliyor. Rejim endişesiyle sokaklara dökülen milyonlara hakaret eden ölçüsüzler bile çıkabiliyor. Televizyon tartışmalarına baktığınızda toplumdaki bölünmenin küçük çapta örneklerini görebiliyorsunuz; iki grup karşı karşıya geçmiş türban üzerinden sürekli kavga etmekteler.Birileri siyasi çıkar sağlayacak diye Türkiye hızla kargaşaya sürükleniyor, anarşik olaylar, bombalar yeniden ortaya çıktı...Yalnızca bir Türkiye var ve hepimiz burada yaşamaya, huzuru bulmaya mecburuz. İnsanlarımızın çok ama çok iyi düşünmeleri gereken noktadayız.*****Yarım ağız teklifler!Sadece son aylarda değil, İlhan Kesici’nin siyasetten uzak kaldığı yıllar boyunca her zaman onun yerinin Meclis olduğunu tekrarlayıp durdum.Onunla birlikte İmren Aykut ve Önay Alpago gibi siyasette başarılı olmuş ama bir şanssızlık sonucu siyaset dışında kalmış isimleri de yazdım. Bir partiden aday oldu mu bilmiyorum ama Ercan Karakaş’ı da ekleyebiliriz. Bu iyi yetişmiş, çalışkan, başarılı, tanınmış isimlere partileri neden teklif yapmıyor? Teklif dediysek öyle yarım ağız söyleyip aday yaptıktan sonra seçilecek yerlere koymamaktan söz etmiyoruz tabii, partilerin vitrini olabilecek konumdan söz ediyoruz. İki gün önce de yazdım ve sordum; “Bu isimlerde tereddüt ediyorsanız, milletvekilinde aradığınız özellik nedir?” Yani liderler “teşkilattan bize baskı var” diyerek bazı önemli, değerli isimlerin böylesine önemli bir dönemde Meclis dışı kalmasına veya başka partilere gitmesine göz yumabilir mi?İlhan Kesici’nin asıl yeri elbette DP olmalıydı... Eğer zamanında ve gereken şekilde bir davet alsaydı inanıyorum ki olurdu da...Liderlerin kişisel tercihlerine göre eş, dost, icabında seçmen çoğunluğuna ters gelecek, geçmişi tartışmalı isimler ısrarla davet alırken diğerlerinin dışlanması.Yine kadın adaylara değinmeden geçmeyeceğim. Her konuda konuşabilen, birikimli, siyasi deneyimi olan kadınlar bekletilirken kimlerin listelere yerleştirildiğini göreceğiz.Kaç bin kadının müracaat ettiğini ve kaçının seçilebildiğini de... Örneğin; Marmara Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu Başkanı Müjgan Suver Türkiye’de ve Avrupa’da yıllarca son derece başarılı sivil toplum çalışması yürütmüş bir aday... Bakalım birilerinin eşi, kardeşi, ablası olmak kadar tercih sebebi olabilecek mi bu başarısı.Dikkatle izliyoruz!

Devamını Oku

İşte dürüst bir Avrupa gazetesi!

21 Mayıs 2007

Avrupa ve Amerika’nın liderleriyle yazarlarından gelen hakaret sayılacak görüşler, uyarılar duymaktan bıktık. Gerçekleri yazan, dürüst bir yabancı gazete görünce mal bulmuş gibi seviniyoruz.Tarihte İngilizlerden de az çekmemişiz ama hiç değilse şimdilerde Türkiye’ye kötülük düşünmüyorlar. Meşhur “Mavi Kitap”ın yazıldığı yer olmasına rağmen o kitabın da yalanlarla dolu olduğunu itiraf eden ve Ermeni Soykırım iddiasını kabul etmediklerini açıklayanlar da yine onlar olmuştu.The Guardian yazarı Peter Preston son derece önemli ve gerçekleri dile getiren makalesinde Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yaşanan olumsuz gelişmelere değinerek “Avrupa’nın Türkiye’nin içeri girmesine izin vermesi gerektiğini” belirtmiş. Dışardan doğruları AP üyesi Türk Cem Özdemir göremezken bir yabancı pekâla görebilirmiş demek ki!Preston şunları yazmış:“Kendimizi kandırmayalım. Türkiye’yi içimize almak için gerekçeler her zamankinden daha güçlü. Geri çekilin ve haritaya bir bakın. Eğer Türkiye kıtamızın tartışmasız koruyucusu olmayacaksa nereye doğru gidebilir? (...) İzmir’deki laik göstericiler Brüksel’den kendilerine kapıyı açmasını istemek bir yana dursun Avrupa karşıtı sloganlar atıyordu.” Son zamanlarda dış basında pek sevdikleri “İki Türkiye” tanımına da değinen yazar şöyle devam ediyor:“Sadece bir Türkiye var! Ve bu Türkiye modern bir kimlik için mücadele veriyor. Ancak buna karşın Avrupa ise tam bir ikiyüzlülük sergiliyor. Kendi sözüne sadık kalmıyor ve kendi çıkarlarının aksine hareket ediyor.” Aslına bakarsanız Türkiye’nin son yıllarda bir yandan “AB’ye girmek için gerekenleri yapıyor” görünürken diğer yanda İslami rejime sahip Arap ülkelerine benzer uygulamalar, konuşmalar ve görüntülerle AB’nin eline istenen kozu vermesi beni şaşırtmamıştı.Her zaman yanılacağımı umarak olumlu bir bekleyiş içinde olmakla beraber ilk günden bunun yapılacağını ve Türkiye’nin AB için “artık bu haliyle onu alamayız” durumuna getirilerek kendiliğinden AB ihtimalinin düşürüleceğini tahmin ediyordum. Türkiye sadece AB tarafından değil kendi içinden de darbe yiyecekti... Guardian yazarı Preston’ın Avrupa tespiti de son derece doğrudur. AB Türkiye’ye uyarı yapıyor görünürken içten içe Sarkozy’nin planlarının rahatça uygulanabileceği ve daha kolayca dışlanabilecek bir Türkiye’ye gidişe seviniyor.Aynen Amerika’nın “BOP projesine uygun imaja yaklaşmamıza” kendi çıkarı için sevindiği gibi...İşin asıl üzücü tarafı içimizdeki (Cem Özdemir benzeri) bazı aydınların “liberal” görüntüsü altında aynen AB gibi davranmaları ve Peter Preston kadar doğru, dürüst tahlillerden bile uzak olmaları. Bu “liberal”lerden bazıları AKP’den milletvekilliği için teklif almaları da bunu doğruluyor mu bilmem... Düşünmek lazım.AKP bırakın kendisine yardımcı olanları, onların eşini, dostunu bile aday yapacak ve bugüne kadar ki hizmetleri karşılıksız bırakmayacak gibi görünüyor.Gelen duyumlar öyle... Bu durumda bize de The Guardian ve yazarı gibi başkalarının çıkması için dua etmekten başka çare kalmıyor.*****Taksilerde emniyet kemeriİstanbul’da taksilerde emniyet kemerleri takılamıyor diye kaç yazı yazdım hatırlamıyorum. Göstermelik olarak kemerler duruyor, kilit mekanizması koltukların altına gizlenmiş. Arkaya üç yolcu rahatça oturabilsin, kilitler popolara batmasın diye...Bizde trafik kazası gibi bir sorun pek görülmediği için (!), sürücülerin hepsi pür dikkat ve pür saygı direksiyonda oturduğu (!) ve de iyi sürücü olmayana ehliyet verilmediği (!!) için Trafik de bunu pek sorun yapmıyor anlaşılan.Son yıllarda Trafik açısından çok olumlu gelişmeler, bilinçlendirme çalışmaları yapıldı, bunları takdir ediyoruz ama her gün milyonlarca kişinin kullandığı taksilerde güvenlik de çok önemli.Geçenlerde Ankara taksilerinde de aynı durumun olduğunu görünce tekrar yazmaya karar verdim. Trafik’ten ısrarla rica ediyorum; lütfen şoförlere takside emniyet kemeri zorunluluğu getirilsin, hatta şoför müşteriye de bunu şart koşsun.İnsanlar o taksilere hayatını emanet ediyor.

Devamını Oku