Başbakan Erdoğan “36 trilyon”luk Parti Merkez binasının altın yaldızlı “Sultan Makamı”nda otururken düşünüp halkın tepkilerine ve TÜSİAD’a bir kez daha kızmış.Özellikle şehit cenazelerinde kendi partisine ve partililerine hakaret edilmesine kızıyor. Evet “katil” diye bağırmaları aşırı bir tepki ama ateş düştüğü yeri yakar... Yanıyorlar!Yine aylardır arka arkaya verilen gencecik, fidan gibi şehitlerle o ailelerin bağrı yanıyor. Bütün bu zaman içinde alınması mümkün olan hiçbir önlemin düşünülmemiş olması, orduyla Hükümet’in haftalarca topu birbirlerine atmaları, Meclis’te terör unutularak “sen seçildin, ben seçildim” kavgasına kısacası YİNE koltuk derdine düşmeleri, PKK’ya açıktan açığa yardım eden ABD’ye bile gerekenlerin söylenmemesi o ana babalarda, şehit yakınlarında nasıl duygular yaratıyor bir düşünmek lazım.Öte yanda Hükümet tutturmuş bir “ekonomi iyi” teranesi, IMF şartlarına sadık kalmanın terörden de önemli olduğunu anlatmaya çalışıyor.TÜSİAD gibi “önceliği ekonomi” olan en önemli sivil toplum kuruluşunun “Hayır, önce güvenlik” noktasına gelmesinin ne demek olduğunu bile görmek istemiyor.Yine mitingler sırasındaki tabloya döndük; halk haksız, sivil toplum kuruluşları haksız, milletin sesini duyurmaya çalışarak “önce teröre çözüm bulun” diyen medya haksız, eh herkes yanlış düşünüyor ve hissediyor da bir siz mi haklısınız derler adam.Bazı şeyler “Başbakan’ın kanına dokunabiliyor” da neden başka şeyler de “canı yananların” kanına dokunmasın?Hem aylarca terörü unutacak ve önlemleri düşünmeyeceksiniz, hem de “şehit kanı üzerinden siyaset yapılıyor” diyeceksiniz... Yaptırmayın o zaman... Fırsat vermeyin...Siz ilgilenmezseniz “Ben çözerim” diyenler veya bu boşluğu siyaseten kullananlar elbette çıkar... Kimin kabahati? Belki siz muhalefette olsanız, siz kullanacaktınız.Yalçın Ak’ın “milliyet.com.tr”den aldığı fotoğraf o ailelerin duygularını çok güzel anlatıyor. Dikkatle inceleyecek olurlarsa onların tepkisine kızılmayacağını anlarlar.Şöyle bir not da yazmış Yalçın Ak: “Devrilen bir çınarı, bir ocağa düşen ateşi, çok şeyin artık uzaklarda kaldığını, hiçbir şeyin onlar için artık eskisi gibi olmayacağını, kıt kanaat süren yaşamlarının daha da çekilmez olacağını gösteren, yürek burkan bir fotoğraf”...Belki “sultan odası”ndan biraz uzak kalıyor bunlar ama çözüm bulunmadığı için ülkenin, özellikle bu tür odaları hiç görmeyenlerin gerçeği...Onun için normal olmayan şartlarda normal ölçüleri bekleyemezsiniz.Ayrıca... “Dağlarda 5 bin terörist dururken sıra Kuzey Irak’taki 500 kişiyle uğraşmaya mı geldi” sözü maalesef daha da fazla tepki toplayacaktır.Dağlardakinin Kuzey Irak’tan sürekli takviye edildiğini, ikisinin aynı anda çözülmesi gerektiğini artık sağır sultan bile duydu, değil mi a sultanım?*****Saçmaladılar yine!Bu “Herald Tribune” denen gazetenin kadrosunda da bölücü örgütün teröristleri filân mı var, merak etmeye başladım. Dün yine PKK için “özgürlük savaşçısı” yazmışlar. Hani okuyanın soracağı geliyor: “Kim kısıtlıyor özgürlüğünüzü?”Türk insanına, Kürt vatandaşları da çıldırtacak şekilde durup dururken saldırdıklarına göre Türkiye olmalı... O zaman serbestsiniz, Türkiye özgürlüğünüzü veriyor, haydi geldiğiniz yere...Kuzey Irak’a...Orada daha özgürsünüz, niye sınırları kaçak olarak geçip burada özgürlük kısıtlamasına gidiyorsunuz?Daha önce de söyledim ya, bazı Avrupa ve Amerika gazeteleri utanmazlığı, terör kışkırtıcılığını iyice ele aldılar!
Dün VATAN’ın birinci sayfasında şehit erimiz Hasan Güreşen’in küçük kızını “Orgeneral Tuncel’in yakasındaki babasının fotoğrafına dikkatle bakarken” gösteren fotoğraf yine kaç anneyi ağlattı kim bilir...Ya şehit Binbaşı Ramazan Armutçuoğlu’nun, elinde babasının fotoğrafıyla daha genç olan erkek kardeşine güç vermek için “ağabeyce” sarılması?Tunceli’de şehit düşen Jandarma er Eraslan Güngör’ün “ailesi kendisi için ağıt yakarken” gönderdiği mektubun ellerine geçmesi? Orada annesine ve yeni evlendiği eşine söyledikleri?Yine kaçımızın içini yaktı, yüreğini dağladı? Ve öte yanda yüreksizliğe, insafsızlığa bakın ki Türkiye’de birileri hâlâ “Kuzey Irak’a bir operasyon yapılırsa bu seçimleri önlemek için olacak” diyebiliyor. Kendi dedikleri yetmezmiş gibi Türk düşmanı Yunanlı bir gazeteci ağzından ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Sean Mc Cormack’a bu soruyu sordurabiliyor.Avrupa ve Amerika basınının (Yunanlı gazeteci benzeri) bazı kalemlerinin aynı görüşü vurgulamasını sağlayabiliyor.Oysa bu operasyon (yapılmasının riskleri bilinmesine ve önce tüm diplomatik yolların acilen denenmesi gerekliliğine rağmen) Türk ordusunun PKK nedeniyle yaptığı ilk sınır ötesi operasyon değil. 1983’ten bu yana Kuzey Irak’a defalarca operasyon yapıldı.İran, Lübnan ve Suriye’den büyük destek gören, teröristlerini bu ülkelerde oluşturulan kamplarda eğiterek Türkiye’ye salan bölücü terör örgütünün bizzat Suriye Devlet Başkanı Esat’ın Barzani’den aldığı izinle 1982’de Kuzey Irak’a yerleşmesinden bir süre sonra Irak da diğerleri gibi PKK’yla işbirliği yapmaya ve desteklemeye başladı.TEK FARK ABD!O günden 1998 yılına kadar Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyonları sürmüş ve PKK bir yandan diplomatik çözümlerle (Suriye ve İran’la yapılan anlaşmalar, 98’de Türkiye’nin Suriye’ye yönelik uyguladığı kriz politikası ve sonucunda Abdullah Öcalan’ın Suriye’den ayrılmak zorunda kalması), bir yandan da operasyonlarla çökertilmişti.Tabii o günlerde ABD bugünkü gibi Barzani’li Kuzey Irak Kürtlerini, dolayısıyla PKK’yı destekliyor durumda değildi ve terör örgütünün lideri de Amerika’nın Türkiye’ye verdiği destekle “kaçacak yer bulamamış” ve sonunda yakalanmıştı.Demek ki neymiş, bugün tek fark Amerika’nın da PKK destekçisi Irak’ın yanında yer almasıymış.Yapılması gereken neymiş; operasyon kararından önce ABD ile AB ülkelerinin, İran, Suriye gibi komşu ülkelerin (maalesef bu da bizim şansımız) çektiklerimizi, haklılığımızı iyice anlamalarını ve teröre karşı desteklerini sağlamak.PKK’nın Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olmadığını, bu vatandaşların da (Şırnak’ta yapılan ve PKK’yı lanetleyen 4000 kişilik yürüyüş örneğinde olduğu gibi) bölücü örgütten nefret ettiğini anlatmak. En sonunda da kararlılığımızı vurgulamak. Prof. Dr. Ümit Özdağ bu yazımda verdiğim bilgilerde de yararlandığım “Türk Ordusunun PKK Operasyonları” isimli kitabında 2000 öncesi terörle mücadelenin nasıl ve hangi taktiklerle kazanıldığını çok açık şekilde anlatıyor.O yıllarda izlenen akıllı strateji şimdi “ABD faktörü”nü de ortadan kaldırmak üzere, daha da akıllıca izlenmeli.Yıllardır terör, can güvenliği gibi en ciddi sorunları bir kenara bırakarak “tepki gösteren halka” yüklenen, din istismarıyla ve rejim tartışmalarıyla zaman tüketerek siyasi istikrarsızlıkla ülkeyi sorunlara karşı zayıf düşüren yöneticiler de gerekeni yapmalı.İçte ve “dışta” sızlanmakla, medya yoluyla şikayet etmekle sonuç alınmaz, ancak böyle alınabilir.*****TV kanalları “göbeğe” devam!Tuzla’dan Atila Başdoğan gönderdiği mailde “Milletimizin bağrı şehit haberleriyle yanıyor. Ulusal kanallarımıza bakıyorum sazlı sözlü, bol göbekli programlar devam ediyor. Anlamıyorum bu göbek atanların hiç mi vicdanı sızlamaz. Her gün onlarca şehit, yaralı verilirken bu insanlar nerede yaşıyor?Bu programları yayınlayan televizyon kanallarını ve katılıp arsızca göbek atanları kınıyorum” demiş.Çok haklı. Şehitlerimiz bu kadarcık saygıyı hak etmiyor mu ki hâlâ göbeğine kadar dekolte kıyafetleriyle, Las Vegas otellerinin reklâm panolarına benzeyen makyajlarıyla göbek atan, geyik muhabbeti yapan şarkıcılara, bu tür programlara ara veremiyoruz.
Araya terör olayları ve başka konular girdi, istememe rağmen yazamadım. Ama bunu yazmam gerektiğine inanıyorum.Yıllar önce ekranda ilk kez karşı karşıya geldiğimiz program dahil, birlikte olduğumuz her programda farklı görüşleri savunduk. Bugüne kadar siyasi konularda, ülke sorunlarında aynı fikirde olduğumuz hemen hiç görülmemiştir.Defalarca karşılıklı sert tartışmalarımız da oldu, bazı yazılarında bana yaptığı haksızlıklara çok kızdığım da... Ama yine de geçen hafta “Çapraz Ateş”te Nazlı Ilıcak’a fazlasıyla saygı dışı, kural dışı bir tavır takınıldığını söylemek zorundayım.Görüşlerini beğenmeyebilirsiniz, “O da başkalarına baskı yapıyor, herkesi susturuyor, hep üste çıkmaya çalışıyor” diyebilirsiniz. (Nitekim bir “Tarafsız Bölge” programında Ilıcak da Önay Alpago konuşurken hakaret içeren bir tepki göstermiş, sonra da özür dilemişti.)“Parti militanı gibi konuşuyor, görüşlerinde hiç esneklik yok” veya “Laik rejime karşı çıkıyor” ya da “Dinin siyasete alet edilmesine destek oluyor” diyebilirsiniz. Bunları onunla birlikte çıktığım her programdan sonra ben de sizlerden duyuyorum.Herkes istediği gibi düşünür, istediğine kızar, istediğini savunur, nasıl uygun görüyorsa öyle davranır. Ama...Ama en yaygın iletişim aracı olan, bir anda milyonlara hitabeden televizyonda “bir sınır” vardır. Kızsanız da, öfkeden çıldırsanız da belli bir saygı üslubunun içinde kalmak, konuşmayı “sözel şiddet” haline getirmemek zorunluluğu vardır.Karşınızdaki konuşmacıya (veya program yöneticisine) elle, kolla, bağırarak, hakaretle saldıramazsınız. Ben şiddet konusunda kadın/erkek farkı gözetmem ama bir erkeğin kadına karşı saldırıya geçmesi daha da çirkindir.Programı yayınlandığı gece değil, daha sonra bandını aldırarak izledim ve hayretler içinde kaldım. Hangi nedenle olursa olsun “bağışlanamayacak” bir üsluba, neredeyse üzerine saldırıp dövecekmiş gibi bir vücut diline dayanamayarak masayı terk ettiğinde “Çok bile dayandı” dedim.Sinirlerine hakim olamayacağına inananlar ya ekrana çıkmamalı veya çıkmadan önce sakinleştirici almalı. Hangi nedenle olursa olsun; muhataplarının yanında izleyiciyi de rahatsız etmeye veya topluma kötü örnek olmaya kimsenin hakkı yok!*****Adana’dan binlerce imza yağıyor!Bölgelerde tanınan, parti teşkilatlarının üzerinde hemfikir olduğu isimlerin kendi bölgesinde seçilerek milletvekili adayı olması yerine adaylar lider tarafından seçilince kıyamet kopuyor tabii...“O arkadaşım”, “bu hısmım, akrabam”, “öbürü arkadaşımın kocası veya karısı” diye aday seçilirse yerden göğe de haklı oluyorlar.Adana’dan metrelerce uzunluktaki imzalarla gelen mektuplar DP’nin Adana listesinin “evlere şenlik” olduğunu ve hiçbir şekilde “ilçe dengelerini yansıtmadığını” anlatıyor.En büyük tepki 10 ay kadar önce Genel Başkan Mehmet Ağar’ın ısrarlı daveti üzerine, 5-6 bin kişilik bir kitleyi de beraberinde getirerek büyük bir törenle DYP’ye katılmış olan eski ANAP Milletvekili Musa Öztürk’ün aday gösterilmemiş olmasına...Ağar’ın onu “Dava arkadaşım, yol arkadaşım... Artık ortak davamızda sırt sırta verip halkın hizmetkârı olacağız” diyerek aldığını, Öztürk’ün aylardır il, ilçe, belde ve köyleri tek tek dolaşarak partiyi kalkındırdığını, kendi bölgesinde çok güçlü olmasına ve söz verilmesine rağmen aday yapılmamasının bölgede şok etkisi yarattığını anlatıyor, DP adına da (özellikle kazandıracağı oy açısından) büyük bir kayıp olduğunu söylüyorlar.Zaten DP ilçe başkanları bu konudaki rahatsızlıklarını yazılı olarak belirtmişler.Buna rağmen son anda yapılacak bir değişiklikle Musa Öztürk’ün ve bölgesinin (bir ilâve milletvekili bile getirecek şekilde) kazanabileceğine inanıyorlar.Ben de binlerce imzayla gelen bu tepkileri duyurmak istiyorum. Zira yalnız DP’de değil, diğer partilerde de gereken isimler yerine ilgisiz adayların gösterilmesi insanları şaşkına çevirdi.En zor dönemlerinden birinde Türkiye bunu hiç ama hiç hak etmiyor. Çok yazık!(Not: Eğer son anda değişiklik yapılabiliyorsa kadın adaylarda da -eş, dost, sekreter, danışman vb. yerine- bu ülkeye ciddi hizmet verebilecek olan: Selma Acuner, Sema Kendirci, Canan Arın, Önay Alpago, Müjgan Suver gibi isimler listelere alınabilir. Yapılan haksızlık bütün kadınların canını acıtıyor. Bu tepki yıllarca sürecek, unutmasınlar.)
Dün Yalçın Bayer’in köşesinde bir okuyucu soruyordu:“Hürriyet’te ‘Demokrasinin yıldızları’ başlığıyla çıkan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı imzalı ilânda Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın adının yanına Tayyip Erdoğan ismi konmuş. Demirel’in bile adı yok. Acaba Sayın Demirel artık ulusal çıkarlarımız konusunda gerçekleri görmeye başladığı için mi gözden çıkarıldı?” Demirel’in gözden çıkarılması bir yana Tayyip Erdoğan son günlerde öyle bir demokrasi kahramanı olarak lânse ediliyor ki hani son yıllarda Türkiye’de olup biteni görmüş olmayan (veya hafızası olmayan) herkes o dakika inanır.Kimse de demez ki yahu o değil miydi bu ülkenin rejimiyle ve tüm demokratik örgütleri, kuruluşlarıyla her Allah’ın günü kavga eden? TÜSİAD’ın en ciddi uyarılarına bile kulak tıkayan?O değil miydi gerçek bir demokrasi adına milletvekili dokunulmazlığını kaldırması (üstelik söz verdiği gibi), Seçim ve Partiler kanunlarını, milletvekillerini liderlerin seçtiği (halkın söz sahibi olmadığı) sistemi değiştirmesi gerekirken ve bunu yapacak çoğunluğa sahipken yapmayan?O değil miydi bütün demokratik ülkelerde olduğunun aksine cumhurbaşkanı adayını halktan bir yıl saklayarak ülkeyi kaosa sürükleyen?O değil miydi çiftçisinden, sınır bekleyen ve canını sakınmayan askerine kadar hakaret eden?O değil miydi üç kişi oturup cumhurbaşkanı adayı belirleyen ve demokrasinin gerektirdiği uzlaşmaya yanaşmayan?Ve o değil miydi Abdüllatif Şener gibi kendi partisindeki doğru ve açık sözlü siyasetçiler “Milyonların yürüdüğü mitinglere kulak vermeliyiz” derken olayı anlamamakta ısrar ederek “Bindirilmiş kıtalar”dan söz eden ve “Biz daha iyisini yaparız” diyen?Hani hafızalar zayıf olmasına zayıf da tümüyle kaybetmedik ya!İnsanları aptal yerine koymaktan ve aldatmaktan bir vazgeçebilseler!..
Okurlarım “Ruhat Hanım siz merkez sağda birleşmeyi desteklediniz, şimdi o konuda hiçbir şey yazmıyorsunuz. Tarafsız yazar olarak bekliyoruz” diyorlar.Aklıma hemen bir fıkra geliyor...Temel arabayla zigzaglar çizerek giderken trafik polisi durdurup ehliyet sormuş. Temel boynunu bükerek cevap vermiş: “A iki gözüm olsa seni kırar mıyım?” Bende de bu konuda yazılacak şey olsa sizi kırar mıyım?Toplumun ihtiyacı; alternatif olarak güçlü partilerdi. Bölünmüş oylarla baraj altında kalan partiler yerine sağlam bir seçenek arıyorlardı. Bunu da mitinglerde sağ ve sol partilere “Birleşin” mesajlarıyla anlatmaya çalıştılar.Evet ben de Meclis’te temsil adaleti açısından ve ihtiyacı gördüğüm için destekledim, her ikisini de... TV programlarımda liderlere “Birleşmediğiniz takdirde halk bunun hesabını soracaktır. Tarih önünde sorumlu olacaksınız, bu programlar da kanıtı olacak” dedim.CHP ve DSP sorunları aşmayı başardılar, DYP ve Anavatan başaramadı. Başarısızlık her iki partiye de aittir. Her iki genel başkan da “lider” olarak ciddi güven kaybına uğradılar, yaratılan hayal kırıklığının sorumluluğunu paylaştılar.Buna rağmen ben yine de gerçek merkez sağ seçmenin umudunun “iç dağınıklığını toparlayarak ayakta kalmayı başarabilirse” DP ve MHP olacağını sanıyorum.Tabii maceraya atılıp oyları bir üçüncü partiyle bölmeye kalkmazlarsa...Bu kez dikkat edilecek nokta bütün oyları tek bir partiye toplamak yerine Meclis’e en az 3 (hatta 4) partinin girmesini sağlamak olmalı.Partiler bunu sağlamak için kendilerini (anlaşılmayan her cümlenin üzerinde durarak) iyi anlatmak zorundalar!*****Paris Hilton örneği Türkiye’ye ders olmalı!Alkollü araç kullandığı için hakkında soruşturma açılmış olan, ünlü Hilton otellerinin varisi Paris Hilton 45 gün cezaya çarptırıldı.Cezasının 3 gününü çektikten sonra Los Angeles şerifi tarafından “çok ağlıyor, psikolojisi bozuldu” diye serbest bırakıldı. Bu haber ülkede olay oldu ve savcı Paris hanımı yeniden cezaevine gönderdi.Suçlunun kendini yerden yere atması da, zengin ve güçlü ailesinin her yolu denemesi de hiçbir işe yaramadı.Adalet ya herkes için vardır veya yoktur. Türkiye’deki gibi yarım yamalak adalet dünyanın hiçbir medeni ülkesinde olamaz.Sıradan vatandaş bir “hakaret” suçunda bile cezasını çekecek ama gücü olan bir yolunu bulup işin içinden sıyrılacak.Örneğin (Mustafa Mutlu’nun günlerdir ısrarla isimlerini vererek yazdığı gibi) “dokunulmazlık” zırhından yararlanarak kapağı Meclis’e atacak, suçları cezasız beklerken o liderin teveccühüne mazhar olarak “milleti” temsil edecek.Yani bir de üstüne en üst düzeyde “onore” edilecek. Bazen bu da yetmeyecek bakan, başbakan ve hatta cumhurbaşkanı olacaklar.Diyelim ki düğünlerde havaya ateş açan “maganda”lar sıradan vatandaş ise cezaevine girecek ama milletvekili ise bir dönem daha milletvekili yapılarak ödüllendirilecek.Amerika’da alkollü araç kullanan ama kaza yapmayan Paris Hilton 1,5 ay yatacak, bizde cinayet işleyenler, tecavüzcüler, en ağır trafik suçluları o kadar bile ceza görmeyecek.Biz vatandaş olarak bu “adalete” isyan ediyoruz. Buna adalet değil olsa olsa hukukun katledilmesi denebilir!*****Şehit annesinin mesajı!Bu sabah Her Açıdan’da İzmirli bir şehit annesinin Başbakan Erdoğan’a gönderdiği mesajı da vereceğiz. İlgilenenlere duyurmuş olayım.
Son Tunceli şehitlerimizden ve Diyarbakır’daki “mayın yaralıları”mızdan sonra Siirt’te de PKK saldırısı sonucu 3 şehit verdik.Bu olayları içi yanarak izleyen, detayları okuyanların şüphesiz dikkatini çeken iki nokta var: Bazıları tarafından alçak terörist saldırılarının “Kürt sorunu” diye adlandırılması, diğeri de “ABD kızar”, “AB kızar”, “NATO kızar” şeklindeki Batı’dan gelen haberler.Son olarak New York Times bir adım daha ilerlemiş ve “Kuzey Irak Kürtleri”nin ve “Arapların” da kızacağını yazmış. Türk ordusuna sürekli Kuzey Irak’a girmelerinin getireceği sorunlar yanında “birilerini” fena halde kızdıracağı uyarısı yapılıyor.Irak’a girme kararı elbette Türkiye için çok ciddi, çok kritik bir karardır, nitekim Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt böyle bir kararın ancak TBMM tarafından verilebileceğini, TSK’nın bu sorumluluğu almayacağını net bir şekilde anlatıyor.Üstelik TSK’ya sık sık “kabadayı” yakıştırmaları yapan Batı’ya karşı doğru cümlelerle anlatıyor.KÜSTAH BATI BASINIAma New York Times’ın ve diğer Amerika ve Avrupa medyasının da biraz saygılı olmasının zamanı geldi artık. Kendilerini ne zannediyorlar acaba?Demek ki 11 Eylül ikiz kuleler saldırısını, Londra saldırısını yapanlar terörist ama Türkiye’de masum insanları öldürenler, yollara mayın döşeyenler, jandarma karakollarına saldırıp katliam yapanlar terörist değil... Onlar “Kürt sorunu”...Beyefendiler nasıl isterse öyle değerlendirecek... Bu da yetmeyecek bize “o kızar, bu kızar” diye direktif verecekler.“Türkiye’deki terör de küresel terörün bir parçasıdır. Bizi ilgilendiren terör için onlardan yardım isterken oradaki teröre karşı da birlikte tavır almalıyız” demek yerine küstahlığın boyutunu giderek arttıracaklar. Aslına bakarsanız Batı medyasının küstahlıklarına Türk medyası manşetleriyle cevap vermeliydi ama nerdee ...Birileri kızıyorlarsa sirkeyi denesinler... Veya buzlu su daha iyi gelebilir. Ya da kızgınlık görmek istiyorlarsa gelip bizim duygularımıza baksınlar.Barzani Amerika’ya verdiği söze rağmen “PKK’yı besleyip Türkiye’ye saldırtmayı kesmek” konusunda adım atmayacağını, barışçı çözüm istediğini söylerken ne demek istiyor? Türkiye bunca cinayetten sonra PKK’yla masaya mı oturacak?TSK ONLARA DA SÖYLÜYOR!Ya Reuters Haber Ajansı’nın “Genelkurmay’ın son bildirisi ‘AB’yi ve Kürtlere daha fazla hak verilmesini savunan liberalleri’ hedef alıyor” haberine ne demeli?Genelkurmay “PKK terörüne karşı kitlesel tepki” den, “terör örgütüne paravan olarak yardım edilmemesinden” söz ediyor, bunun Kürtlere hakla, AB’yi istemekle bir ilgisi olmadığına göre Genelkurmay’ın sözü Reuters için de geçerli. En azından PKK’nın Kürtlerin temsilcisi değil, acımasız bir terör örgütü olduğunu öğrensinler.Hak isteniyorsa bunu Kürt vatandaşlar demokratik yollardan ister, önce “hangi hak”tan söz edildiğini açıkça anlatarak... 21. yüzyılda terörle hak istenmesi kabul edilemez.Tabii memleket her gün şehitlerine ağlarken seçim gezisine çıkan bir Meclis de olamaz.Şehit anaları, babaları canlarının arkasından ağlarken hâlâ bir yandan da “Vatan sağolsun” diyebiliyor, bununla teselli buluyorlar ama...Yeter artık! İnsaf artık! Millet çözüm bekliyor!*****Her Açıdan’da son hafta!10 Haziran sabahı STAR’da yapacağımız sezonun son programında “22 Temmuz seçimlerini etkileyecek en önemli faktör” olan terörle mücadeleyi kim başaracak, partilerin “ılımlı adayları” ve “merkeze yaklaşma” çabaları gerçek mi, geçen seçimde verilen hangi sözler tutulmadı, kadınlar yine aldatıldı mı gibi konuları tartışacağız.Konuklar; AKP Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır, CHP Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Oyan, MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, DP Kocaeli Milletvekili adayı Cengiz Özdemir, KA-DER Genel Başkanı Hülya Gülbahar ve Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci olacak.Daha önce sorulmamış soruları cevaplayacaklar, bekleriz!
Hep sorduk, hâlâ soruyoruz; Güneydoğu’ya gönderilen askerler arasında neden hiçbir siyasetçi, üst düzey bürokrat, zengin işadamları, ünlü isimler yok? Bazı siyasetçi çocukları, bırakın Güneydoğu’ya gitmeyi askerliği hiç yapmamak için bin türlü hastalık mazeretleri ileri sürüyorlar da kimse sesini çıkarmıyor. Hatırlayacaksınız Tansu Çiller’in oğlu da askerliğini yalısının karşısında yapmıştı.Acaba onlar da gönderilseydi bugüne kadar terör konusunda ciddi önlemler çoktan düşünülmüş ve alınmış olmaz mıydı?Ağlayan anaların hep sınır karakollarında hedef olmayı bekleyen çocuk yaştaki evlatlarına bir karton sigara veya 5-10 kilo kiraz gönderen orta (ve altı) sınıftan analar olması tesadüf müdür?O gençler sigara veya kirazlarına kavuşamadan yitip gittiler... Anaları “İçimiz acıyor, sizin de içiniz acısın” bedduaları eder, kanlı gözyaşları akıtırken terör konusunda önlem alacak olanların rahat köşelerinde sadece “seçim” düşünmeleri, yeni koltuk rüyaları görmeleri reva mıdır?Ölen çocukların (hepsi çocuk yaşta) da kendilerine göre hayalleri, rüyaları vardı. Elbette “koltuk” hayali değildi, mütevazı hayallerdi onların ki; kimi sevdiğine kavuşup yuva kuracak, kimi ise işe girip yoksul ailesine bakacaktı. Hayalleriyle birlikte yittiler...Ve hâlâ gazete manşetleri “listelere girenler-giremeyenler”le meşgul. Nasıl bir ülkedir burası, nasıl insanlarız biz?Hangi ülke bir ordu sayısındaki askerinin kaybına bu kadar kayıtsız kalabilir?Avrupa Birliği ve Amerika muhtemel bir Kuzey Irak operasyonu için uyarılar gönderip duruyor. AB yine “Türkiye Kuzey Irak’a girerse hem Avrupa Birliği onun için hayal olur, hem de NATO’dan çok ağır tepki gelir” mesajı göndermiş.O zaman kendileri neden sus pus oturuyorlar? Terör yalnız AB ve ABD’nin canını yaktığı zaman mı terördür?Türkiye NATO’daki görevini kusursuz yapıyor, ABD’ye terör konusunda Afganistan’da, Lübnan’da gereken desteği veriyor, biz sıkıntıya girince aynı desteği onlardan beklemek hakkımız değil mi?NELER YAPILABİLİR?Belki şu anda sınır ötesi operasyon gerçekten Türkiye için çok yönlü riskler taşıyor ama bu yapılmadan da çok etkili başka çözümler bulunabilir. AB, ABD, NATO kayıtsız tutumlarını sürdürdükleri takdirde örneğin Prof. Ümit Özdağ’ın uzun süredir anlatmaya çalıştığı önlemlere başvurmak mümkün... Prof. Özdağ’ın bazı önerileri şöyle:HABUR- ABD’nin Kuzey Irak’taki lojistik hizmetlerinin yüzde 65’i Habur’dan geçiyor. Habur sınır kapısı kademeli olarak (örneğin önce 1 hafta için) kapatılabilir ve etkisi beklenebilir. ELEKTRİK- Şu anda içerde (Türkiye’ye) 10 cent’e satılan elektrik Barzani’ye 4 cent’e satılıyor. Tamamen kesilerek sonucu beklenebilir.Bunlardan sonra bölgede patlayan her mayın ve kurşun, zarar gören her askerimiz için önlemleri arttıracağımız söylenebilir.TİCARİ ÖNLEM- Barzani ve Talabani’nin Türkiye’de 176’ya yakın firması var. Bu firmaların çalışması derhal durdurulabilir ve çalıştıkları Mersin serbest ticaret bölgesinin Kuzey Irak’la bağlantısı koparılabilir.ABD’YE BASKI- Türkiye, Amerika’ya bundan sonra terörle küresel mücadelede destek vermeyeceğini, Afganistan ve Lübnan’dan da çekileceğini bildirir.UÇUŞLAR DURDURULUR- Kuzey Irak’a Türkiye üzerinden bütün uçuşlar durdurulur.Bu önlemlerin hepsi Kuzey Irak ve ABD’nin canını yakacak önlemlerdir. Türkiye her birine ayrı bir mazeret bulmak yerine kararlı davransa ve her şeyi göze alarak bu uygulamaları gerçekleştirse operasyona gerek kalmayabilir.Önlemler sessiz sedasız alınırken karşılığında Türkiye’ye tek adam ve tek silah geçmemesi; PKK’nın durdurulması ve Irak’ın bölünmesinin kesinlikle önlenmesi istenirse bir şekilde çözüm ortaya çıkacaktır.Hiçbir çözüm üretemeyenlerin bunları neden devreye sokmadıklarını halka anlatması gerekiyor.*****Şener AKP’nin başında olsaydı (2)Dün başladığım partilerin seçim listelerinde bu kez “ılımlı adaylar”a yer vermesi ile ilgili yazıya devam ediyorum.“Seçim” ve “Siyasi Partiler” yasaları değişmediği takdirde bunun ne faydası olacağından söz etmiştik.AKP’nin en uzlaşmacı milletvekillerinden biri olan ve Yalçınbayır gibi gerçekleri söylemekten çekinmeyen, aday olmayı da bütün ısrarlara rağmen kabul etmeyenAbdüllatif Şener ne demişti:“Gelinen siyaset zeminini arzuladığım noktada görmüyorum. Ben dürüst siyaset yapmaya çalıştım. Kurumlarla zıtlaşmadım, laiklik tartışılmaz dedim.” Şimdi siz kendi içinizdeki en değerli isimlerden ikisini (farklı nedenlerle de olsa) uzaklaştırmışsanız, hiç kulak vermemiş “Acaba haklı olabilir mi” diye düşünmemiş ve kendi bildiğinizi okumuşsanız...Üç kişi oturup “Cumhurbaşkanı üçümüzden biri olsun” demiş ve uzlaşmazlığı son dakikaya kadar sürdürmüşseniz seçimde partinize değil 550, 1550 uzlaşmacı aday koysanız da bir şey fark etmez.Fark etmeyeceğinin açık örneği son bir yılda iyice ortaya çıkmıştır.Ben derim ki; Abdüllatif Şener son derece akıllı bir satranç oyuncusu... O partiden çıkabilecek en iyi cumhurbaşkanı adayı.“Değiştik” sözünü doğrulayacak iki üç kişiden biri...Ayrıca... Partinin başında o olsaydı Türkiye ne mitinglere ne de diğer tepkilere gerek duyardı.Keşke olsaydı... Olmadığı için göz boyama “ılımlı” listelerin de yararı olmayacak.
Aldığı ödüllerin adını anmayan veya almak için zahmet edip gitmeyenlerden değilim ben... Gurur duyarım o ödüllerle... İnsanların; sivil toplum örgütü olsun, vakıf, dernek, kuruluş veya okul olsun oturup yazılarım veya televizyon programlarım nedeniyle “Yılın en başarılı gazetecisi” seçmeleri beni onurlandırır.Biliyor musunuz, gerçekten gidip ödülünü almayan ve hatta yerine bir temsilci bile göndermeyi düşünmeyenler çıkıyor. Kaç ödül töreninde rastladım buna...Her neyse, büyük söylemeyeyim ama dünyanın öbür ucunda olsa gider ödülümü gururla alır, teşekkürümü ederim.Hele bir haftada iki ödül üst üste gelmişse koşarak giderim. Geçen hafta Çırağan Lions’un geleneksel Türkan Kahramankaptan ödülleri kapsamında kalabalık bir gazeteciler jürisi tarafından seçilen “Yılın En Başarılı Gazetecisi” ödülünü Bekir Coşkun’la paylaşmıştım (Kadın/Erkek gazeteci dalında), hemen arkasından 2. Kemal Sunal Kültür ve Sanat Ödülleri’nin “2007 Yılı En İyi Televizyon Programcısı” seçilme onuru geldi.Bu ödülü de Güneri Civaoğlu ile paylaştım. “Kemal Sunal Kültür ve Sanat Ödülleri” rahmetli Sunal’ın aynen Hababam Sınıfı filmindeki rolünde olduğu gibi uzun yıllar (ama gerçekten uzun) okuduğu Vefa Lisesi öğrencilerinin seçimiyle veriliyor.Vefa Lisesi 135 yıllık tarihi bir okul, çoğumuz adını mutlaka duymuşuzdur ama inanın ben tören gününe kadar mezunları arasında böylesine çok sayıda ünlü ismin olduğunu bilmiyordum.ÜNLÜLERİN OKULUİstiklâl Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, eski Başbakan Şemsettin Günaltay, Ressam Elif Naci, Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar ve daha birçok başarılı rektör, Yusuf Ziya Ortaç, Yahya Kemal Beyatlı, Peyami Safa gibi ünlü edebiyatçılar, Anıtkabir’in mimarı Prof. Dr. Emin Onat, Uğur Dündar, Şener Şen, Müjdat Gezen, Kemal Sunal ve daha birçok gurur duyulacak isim “Vefa”lılar arasında...Ve işin ilginç tarafı bu mezunlar yaşadıkları sürece Vefa Lisesi’ne o kadar bağlılık gösteriyorlar ki adeta ikinci adresleri gibi... Okulu kalkındırmak, daha güzel, daha çağdaş hale getirmek için aralarında müthiş bir dayanışma var. Belki de ilk kez gördüğüm için olmalı, çok etkilendim.Yıllarca Hayat Bilgisi dizisinin en sevilen öğrenci karakterlerinden birini başarıyla canlandıran, şimdi aynı başarıyı Cennet Mahallesi’nde sürdüren Ferhan Aslan’ın esprili sunumuyla yapılan törende Uğur Dündar ve Arena ekibinin hazırladığı müthiş bir “135. yıl-Vefa Lisesi” belgeseli izledik.Sonra bir Kemal Sunal belgeseli.Başta okul müdürü Dr. Sakin Öner olmak üzere törenin kusursuz olması için bütün okul, o pırıl pırıl gençler nasıl bir çalışma yapmışlar inanılır gibi değil. Sadece ödülümü almak üzere gittiğim Vefa Lisesi’nden mutlu ve uzun saatler geçirerek döndüm.Diğer ödüller ise Can Dündar, Gazanfer Özcan, Demet Akbağ, Yavuz Bingöl (öğrencilerle şarkı bile söyledi), Defne Samyeli, Mor ve Ötesi, Özgü Namal, Nejat İşler, Yönetmen Ömer Faruk Sorak, Kenan Doğulu, Emre Aydın, Hatırla Sevgili dizisi ve Yüksek Sadakat müzik grubuna verildi.Onları da kutluyor ve bana emeklerimin takdir edildiğini gösteren, bir hafta içinde ikinci mutluluğu yaşatan Vefa Lisesi’ne bir kez daha teşekkür ediyorum!*****Şener AKP’nin başında olsaydı...Bugünlerde genel başkanlar çok meşgul ve de yorgun... Kolay mı önce oturup uzuun listeleri teeek başlarına hazırladılar, şimdi de reklâm dönemine girdiler.AKP, CHP, MHP listelerine baktığınızda radikal isimlerin, göze batacak ideolojik tavırlı adayların bu kez tercih edilmediğini görüyorsunuz.Demek ki neymiş, bu seçime “ılımlı” girecekmişiz. Bundan sonra daha ılımlı, daha uzlaşmacı bir kimlik sergileyeceğimizi 7 düvele ilân edecekmişiz.Tamam edelim de padişahlık sisteminde ne işe yarayacak? “Seçim” ve “Siyasi Partiler” yasalarını değiştirmeye yanaşmadıkları, elbette yine yanaşmayacakları için bu ılımlı isimler ılımlı ılımlı köşelerinde oturacaklar.Zira oturmadıkları takdirde, çok iyi bir hukukçu olan ama açık sözlü, dürüst, kimlikli siyaset yaptığı için liste dışı bırakılan Ertuğrul Yalçınbayır’ın başına gelenin 4 yıl sonra kendilerine de geleceğini iyi biliyorlar.Yalçınbayır ne dedi:“Biz aksi görüşteyiz, bu nedenle cezalandırıldık ama bizim için onurdur. Lider sultasından kurtulmak AKP’nin programında yazılı ama uygulanmadı.” AKP’nin en uzlaşmacı milletvekili oan ve Yalçınbayır gibi gerçekleri söylemekten çekinmeyen, aday olmayı da bütün ısrarlara rağmen kabul etmeyen Abdüllatif Şener ne demişti:“Gelinen siyaset zeminini arzuladığım noktada görmüyorum. Ben dürüst siyaset yapmaya çalıştım. Kurumlarla zıtlaşmadım, laiklik tartışılmaz dedim.” Yarın devam edeceğim...