Bugüne kadar hangi partiye oy vereceğimizi son ana kadar bilmediğimiz çok seçim geçirdik, partilerin “kemikleşmiş, futbol takımı tutar gibi parti tutan seçmeni dışında kalanlar” için bu da onlardan biri...Yalnız bu kez önemli bir fark var; geçen iktidar dönemindeki uygulama ve söylemler sonucunda laik-demokratik rejim konusunda ciddi endişe hisseden milyonlarca vatandaşın olması.Her şeye rağmen aslında kararlı olması gereken çok sayıda seçmenin de her partiye ayrı bir kusur bularak son ana kadar (belki seçimde de) kararsız olacağını tahmin edenler bu kusurları dile getiriyor ve “hiçbirine oy vermemek için yeterli neden olduğunu” söylüyorlar.Oysa iç politikada yaratılan anarşinin dış politikamızı da fazlasıyla etkilediği, bu boşluktan yararlanan bazı ülkelere Türkiye’nin siyasetine yön verme imkânı sunduğu, devletle milletin birbirine düşürüldüğü bir dönemde seçmen böyle bir lükse sahip değildir. Kendi istediğimiz şartları veya “ideal şartları” şu an için hiçbir partide bulamasak da artılarla eksileri terazinin iki kefesine koyarak ve ülkemizin, kendimiz ve çocuklarımızın geleceğini göz önüne alarak “mümkün olan en doğru kararı” vermek zorundayız. En ufak bir vatandaşlık sorumluluğu taşıyorsak buna kesinlikle mecburuz.Onun için “bu partinin liderini sevmiyorum, öbürününki ise şunu söyledi” diyerek lidere bakıp partileri toptan silivermek hatadır. Söz konusu partinin karşısındaki hangi ihtimallere ve hangi liderlere göre seçim yaptığınızı unutmamanız gerekir.YANILTAN ANKETLERKısa süre önce bir yazımda medyada yayınlanan anketlere körü körüne inandığımızı ve bundan yararlanan birilerinin de anketlerle bize beyin yıkama yaptıklarından söz etmiştim.Öncelikle seçim anketi yapan ve yayınlatan bazı kuruluşların bazı siyasi partilerle yakın ilişkide oldukları, olabildikleri biliniyor. Bu anketleri finanse edenler bazı partilerle yakınlık içinde olabiliyor. İlişkileri o anda değil yıllar sonra anlayabiliyorsunuz.Bazen kendileri de (pişmanlıkla veya ilişkiler bozulduğu için kızgınlıkla) açıklıyorlar ama iş işten geçmiş oluyor.Bırakın bunu bir yana 300-500 veya 3000-5000 kişiyle yapılan, ayak üstü sorulan anketler milyonlarca seçmeni (bazen tesadüf sonucu tutsa da) temsil edemez. Bu anketlerde barajı geçemeyecek bir partiyi kasıtlı olarak geçmiş gösterdiklerini düşünün.“Geçmeyeceği” durumda oyunu “geçebilecek” bir partide değerlendirecek olan seçmenin yanıltılması bir tarafta ciddi bir kayba neden olurken karşı tarafa oturduğu yerde ciddi bir kazanç sağlayacaktır.Bu, çok ama çok dikkatle düşünülmesi gereken bir ihtimaldir.Son günlerde gelen mailler insanların “kamuoyu araştırması” adıyla yayınlanan bu seçim anketlerini istemediğini gösteriyor.Aslında bugüne kadar duyurulan sayısız anket yeterli zararı (veya bazılarına yararı) sağlamıştır ve medya artık anket yayınlamaya son vermelidir. Ama bunu yapmadıklarına göre siz de çok ama çok dikkatli olmalı fantezi tercihleri bir yana bırakıp gerçekçi tercih yapmalısınız. Sonradan üzülmek istemiyorsanız tabii!*****Hangi bakanlıklar kadına emanet edilecek?Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği son derece yerinde bir saptama ile işe girişmiş, bugüne kadar pek az kadının “Kadın ve Aileden Sorumlu” olan dışında bir bakanlığın başına getirildiğini (bir veya iki) vurgulayarak “Bu konu şimdiden tartışılmalı” diyor.TÜKD Genel Başkanı Birten Gökyay’ın gönderdiği mektup ve ona ilişkin “kamuoyu duyurusu”nda birçok Avrupa ülkesinin aksine Türkiye’de kadınların ısrarla siyasette erkekle eşit konuma gelmesine engel olunduğu, hükümetlerde kadın temsilinin ise komik denecek durumda olduğu vurgulanıyor.Özellikle de icrai bakanlıklara kadınların getirilmediği.TÜKD Başkanı bu aşağılayıcı ayrımcılığın nasıl düzeltilebileceğini gayet güzel açıklamış. Yarın yazacağım.
Bizim yerimizde sabır taşı olsa arka arkaya bu kadar dehşet verici olay ve haberle çatlardı. Oysa bu millet hâlâ duyduklarını, yaşadıklarını hazmetmeye çalışıyor. Takdir edilecek bir sabır örneği olduğumuza hiç şüphe yok.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın AKP Hükümeti ile ilgili olarak yaptığı “1 milyar dolar karşılığında hiçbir şartta Kuzey Irak’a müdahale etmeyeceğine ilişkin bir uluslararası anlaşma imzaladıkları” açıklaması bir millete ömür boyu yetecek şok değil midir?Bir ana muhalefet partisi genel başkanı iyice araştırmadan, kanıtlarını elde etmeden böyle bir açıklama yapamayacağına göre eğer gerçek ise ne dehşet verici bir gerçektir bu...Seçimden önce kesinlikle kanıtlarıyla birlikte iktidar ve muhalefet işin iç yüzünü anlatmak zorundadır. Zira Kuzey Irak’takiler ve elbette dolayısıyla PKK bu anlaşmadan haberdar olarak muhteşem bir rahatlık içinde mi askerlerimize saldırdı, mayınlar döşedi ve onca şehit verildi, Türk halkının bunu öğrenme hakkı vardır.İMAMLA MUHTARHemen arkasından (veya önünden) Genelkurmay Başkanı’nın “Bir köyün muhtarı, imamı gidip patlayıcı yerleştiriyorsa terörle nasıl mücadele edeceksiniz” sorusu geliyor. Bu iddiayla tutuklanan bir köy imamı ile muhtarı Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasını açıklıyor olmalı ama aslında Büyükanıt’ın bu sözlerinin normal bir hukuk devletinde hiçbir açıklaması yoktur. Zira o zaman herhangi bir başka suç için de aynı yakınmada bulunmak mümkündür. Kapkaç, tecavüz, cinayet suçluları da çevreden destek bulabilirler, devletler, yönetimler bu suçları “şartlar ne olursa olsun yaptırımlarla, önlemlerle durdurmak”, can ve mal güvenliğini sağlamak zorundadır.Birinci görevleri budur. Aksi takdirde bu yapılanın “suçlular ve yardım edenler olmasa terörü ne kolay önlerdik” demekten farkı yoktur.Genelkurmay’ın “Bundan sonra Güneydoğu’da görev yapacak komando tugaylarının profesyonel askerlerden oluşması” yönündeki kararı memnunluk verici. Çok sayıda gencecik, deneyimsiz askerimizi şehit vermeden önce bu karar alınsaydı daha iyi olurdu ama yine de seviniyoruz. Bununla birlikte “profesyonel asker” kararından da önce yapılması gereken şey “Ceza verebilen, terör örgütüne yardım ve yataklık edilmesini önleyebilen” bir devlet kararlılığının gösterilmesiydi.ABD’DE 99 YIL!Mayın döşeyen imam ile muhtarın suçları kesinleştiğinde (tabii bu kez de bin türlü mazeretle kurtarılmaya çalışılmazlarsa) onlara “hiçbir aftan ve indirimden yararlanamayacak ömür boyu hapis” cezasını verin, tüm malına mülküne de el koyun, bakalım başkaları aynı suça teşebbüs edebilecek mi?İki gün önce duyduğumuz son haberler: Çorum’da 5 liseli kıza 20 esnaf tecavüz etti.17 yaşında evlendirilen Birgül isimli genç kadın “çocuğu olmuyor diye” 30 yaşında iken kocası tarafından öldürüldü.Kısa süre sonra tüm suçluların serbest kalacağını biliyoruz. Bu adaletsizlik dururken tecavüzü, cinayeti önleyebilir misiniz?Araştırın ve görün;Amerika’da tecavüz suçlularına 99 yıl ağır hapis cezası veriliyor. Zaman aşımı filan da gözetilmeden... Ne zaman yakalanırsa.İşte suç böyle önlenir. Terör böyle önlenir. Türkiye gibi adaletsizlik ve hatta suçluların Meclis’e kabul edildiği, ülke yönettiği, teröristlere ise alicenap afların çıkarıldığı bir ülkede ise böyle yakınmalar dinlenir:“Muhtar ve imam patlayıcı yerleştiriyorsa terörü nasıl önleyeceksiniz?” Bilmiyoruz Paşam, sizce nasıl?*****Milletin cebinden seçim kampanyası!Kısa süre önce partilere yapılan Hazine ve seçim yardımlarını yazmış; en fazla parayı 154 trilyon lira olarak AKP’nin aldığını, onu 96 trilyon ile CHP’nin izlediğini belirtmiştim.Şimdi bu müthiş rakamlar da yetmemiş olmalı ki Başbakan Erdoğan’ın mitinglere Başbakanlığa ait uçakla (ve elbette yakıtla) gittiğini duyuyoruz.Ayrıca Başbakan TOKİ konutlarının açılış töreninde sanki bu konutları devlet değil de kendi partisi veriyormuş gibi “biz yaptık, biz verdik” şeklinde seçim konuşmaları yapıyor.Yine Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı sanki öğrencilere dağıtılan kitaplar devlet kasasından değil de parti kesesinden veriliyormuş gibi bu konuyu sık sık gündeme getiriyorlar. (Sadece bir yıl okutulup atılan, bir sonraki sınıflar aynı kitapları kullanabilecekken ballı kitap ihaleleri nedeniyle inanılmaz bir israfa neden olunan milyonlarca kitap aslında başlı başına bir yazı konusudur.)Bu yapılanların hepsi diğer partilere karşı haksız rekabettir. Aynı zamanda millete yapılan haksızlıktır. Erdoğan’ın başkalarını eleştirirken kendi ciddi hatalarını da görmesi gerekiyor.
Bu başlığı görür görmez tepki gösterenler de olacaktır biliyorum. İktidara gelme şansına sahip olup da bunu iyi değerlendirmeyen, son Meclis tablosunda, Türkiye’nin bugünkü hale gelmesinde ve yine yıllardır çektiklerinde rolü olan eski liderlere gösterilen tepkiden Mesut Yılmaz da nasibini alacaktır. Ve aldı da...Benim de aynı tepkiyi gösterdiğim yıllar geçti ama şu anda farklı düşünüyorum artık. Neden farklı düşünüyorum anlatayım; bakıyorum meslektaşlarımız öyle isimleri beğeniyor, her konuda Türkiye’ye zarar verecek tezleri savunan öyle adayları sütunlarına taşıyor ve “Meclis’te olmalı” diyorlar ki ‘Sıra onlara gelene kadar Mesut Yılmaz mutlaka olmalı’ diye düşünüyorum.Yılmaz zamanını iyi değerlendiremedi, ANAP-DSP-MHP koalisyonu içinde etkin, başarılı bir siyaset uygulayamadı, böylece ülkenin ekonomik krize girmesinde onun da rolü oldu ama sadece ekonomik kriz açısından baktığınızda AKP Hükümeti’nin de görülmemiş bir yüksek faizle borçlanarak parlak ekonomik tablolar çizmeye devam ettiğini ama aslında kendi çıkarı için Türkiye’nin geleceğini de ipotek altına alacak şekilde halkı aldattığını söylemek mümkün.Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 200 ülke arasında yüzde 10’un üzerinde faizle borçlanan, Türkiye’den başka bir ülke yok. Bırakın yüzde 10’u, Pakistan bile yüzde 6 ile aldığı halde Türkiye yüzde 20 faizle borç alıyor.Ama AKP seçim mitinglerinde, meydanlarda “Biz milli geliri şöyle arttırdık, böyle arttırdık” diye yapay rakamlar verirken ahalinin torununun torununa yetecek miktarda dış borcu dünyanın en yüksek faiziyle aldığından hiç söz etmiyor. (“Milli geliri 5 yılda yüzde 122 arttırdık, kişi başı geliri yüzde 95 arttırdık” diyorlar, oysa ekonomistler bu rakamların gerçekte yüzde 32.7 ve yüzde 24.5 olduğunu açıklıyor.)Çocuğunuza, torununuza ömür boyu borç ödetecek bir “oradan al, burayı kapat” aldatmacasıyla ekonomi yürütmenin anlamı var mı?Her neyse, iş dünyası memnun ya, dış yatırımcı memnun ya onlara yetiyor.Dönelim Mesut Yılmaz’a... Evet, onun da siyasi hataları oldu ama çok daha ciddi siyasi hatalar yapanlar her seferinde “değiştik” diye ortaya çıkabildiğine, hiç seçilmemesi gereken birçok isim aday olabildiğine göre Yılmaz’ın değiştiğine, hatalarını ve siyasi yaptırımını yeterince gördüğüne, devlet deneyimi, bilgisi, AB konusundaki birikimi ile çok yararlı olabileceğine neden inanmayalım?Ben onun bu kez çok daha sorumlu davranacağına ve iyi niyetine inanıyorum. Meclis’e girmesi yararlı olacaktır. Umarım bunu başarır.*****Ne yaman bir çelişki!İran’da Ahmedinecad yönetiminin “1979 İslâm Devrimi ilkelerine, Humeyni baskısına” dönme çabası, son 3 ayda 150 bin kişinin İslami kuralları çiğnedikleri için kırbaçlanması veya hapsedilmesi özellikle kadınları çileden çıkarmış.Kadınlar kırbaçlanmayı, coplanmayı da göze alarak “özgürlük için, türban baskısından kurtulmak için” gösteriler yapıyormuş.Birkaç gün önce Türkiye’de bir TV programında konuşmacı ise şunları söylüyordu:“Modernleşmenin ön ayağı kadının okumasıdır. Müslümanlık ‘farzdır’ dediğine göre kadın örtünmelidir ve bu bağlamda başörtüsü bir özgürlük sorunudur.” “Başörtüsü”nün kadının özgürleşmesi anlamına geldiğini ileri süren sosyologlar, gazeteciler, siyasetçiler de çıkıyor.Türkiye’de “özgürlük için” başörtüsü kavgası yapanlarla, İran’da “özgürlük için” başörtüsü baskısının kalkmasını isteyenler ne enteresan bir çelişki oluşturuyorlar değil mi?(Not: Müslümanlık “başörtüsü farzdır” demiyor. Deseydi Hz. Muhammed kendisine biat eden kadınlardan istediği şartlar arasına bunu koyardı. Ayrıca Kur’an’da başörtüsü -aslında ‘yakaların üstüne indirilen örtü’, baş ve saç kelimeleri yok- emir değil bir tavsiye şeklinde geçiyor. Ziynetlerin -değerli takıların- örtülmesini sağlamak üzere...)
Birileri hâlâ dönüp dolaşıp Cumhuriyet mitinglerine kendince anlamlar yüklemeyi, daha doğrusu anlamsız vurgular veya karşılaştırmalar yapmayı sürdürüyor.Örneğin bu mitinglerdeki kalabalığın terör mitinginde görülmemiş olmasına öyle karşılaştırmalar yapanlar var ki insan gülsün mü, ağlasın mı karar veremiyor.Özellikle de Cumhuriyet mitinglerini belli bir kesime mal etmeye çalışanların yaptığı hata ve haksızlık oldukça sinir bozucu.Bunları söyleyen veya yazanların o mitingleri görmemiş, katılmamış oldukları açıkça belli aslında. Katılmadıkları gibi TV programlarında katılan çiftçi, işçi, memur, köylü, şehirli, genç, yaşlı, sağlam, hasta, hamile ve hatta tekerlekli sandalyeyle gelen özürlü vatandaşlarla yapılan birebir röportajları da izlememişler.Öylece oturdukları rahat “köşe”lerden kalem sallıyorlar (veya bilgisayarlarının tuşlarını tıklatıyorlar.) Zira gitselerdi o mitinglere katılmak için Türkiye’nin dört köşesinden akın akın gelen, uykusuz ve yorgun olmalarına rağmen 4-5 saat aralıksız yürüyen, Anıtkabir’i veya meydanları, caddeleri dolduran milyonlarca insanın bir kurum, bir dernek ya da siyasi parti tarafından getirilemeyeceğini gözleriyle görür ve utanırlardı.O milyonları yerinden yurdundan kaldırıp sokaklara döken son yıllarda yapılan endişe verici uygulamalar, rejime yönelik saldırılardı. Hiçbir uzlaşma sağlanmadan, inatla “sadece iki isim” üzerinde durulması ve cumhurbaşkanlığı da aynı anlayışın eline geçtiği takdirde denge ve denetim mekanizmasının tümüyle yok olacağı korkusuydu.İç ve dış siyasette yapılan hataların verdiği rahatsızlıktı.Cumhuriyet mitingleri bu motivasyonla ve doğal, içten gelen bir katılımla yapıldı. Aslına bakarsanız ben ilk 2 veya 3 mitingle bitmesi gerektiğine inananlardanım.Zira fazla uzadığı zaman zorlama oluyor.Şehitlerimize ne kadar üzülsek de yapılan çok sayıda mitingin arkasından gelen ve seçim telaşı arasına sıkıştırılan “teröre karşı yürüyüş”te aynı kalabalığın olmaması doğaldır.Bu aynı zamanda sadece bir işaretin veya bir kurumun yönlendirmesinin yeterli olmayacağını göstermektir.Önceki mitingler zaten terör konusundaki başarısızlığa, en ciddi ülke sorunları beklerken koltuk kavgası yapılmasına tepkiyi de içermekteydi.Onun için yapay gayretlere, karalama çabalarına hiç gerek yok. Cumhuriyet mitingleri tarihe geçecek mesajı vermiştir. Önemli olan da budur!*****Kadınlar cevap bekliyor!Abdullah Gül “Erkeklik”ten söz ederek yaptığı ayırımcılığa gelen tepkiler üzerine kadınlardan özür dilemiş.Her ne kadar özürle “ketçap gibi” her şeyin üstünün örtülmesi mümkün değilse de özür dileyebilmek, hatayı görmek önemlidir.Her ne kadar “özgür irade”ye inanması gereken siyasetçilerin, hele de bakanlığa (hatta başbakanlığa) yükselmiş, cumhurbaşkanı olabileceğine bile inanmış bir siyasetçinin diğer milletvekillerini Meclis’e gelip oturmadılar, oylamaya katılmadılar diye “erkek olmamakla”, “yiğit olmamakla” suçlaması olacak şey değilse de özür önemlidir.Bununla birlikte iş erkeklik konusuna bir kez gelince sözün arkasında da durmak gerekir.Erkeklik verdiği sözü tutmaktır. AKP ise milletvekili dokunulmazlığını kaldıracağına söz vermiş olmasına rağmen sözünü tutmamıştır.AKP’nin “ileri gelenleri” olarak Erdoğan’dan, Gül’den ve görevi “tarafsızlığı” gerektirmesine rağmen 5 yıl boyunca taraflı/tarafsız her konuda konuşan Bülent Arınç’tan verdikleri sözü tutarak yasa değişikliğini Meclis’e getirmedikleri için kadınlar olarak özür bekliyoruz. Kadın okurlarım bu konuyu hatırlatmam için ısrar etmekteler.Seçim öncesi AKP’nin özür dileyerek “dokunulmazlık” konusunu ilk icraat olarak ele almaya söz vermeleri gerekiyor. Adalet ve eşitlik, aynı zamanda erkeklik bunu gerektiriyor.
Mine Şenocaklı’nın “bağımsız” aday Baskın Oran’la yaptığı röportaj ilginçti ve fakat “bağımsız” aday yeterince açık konuşmamıştı. Oysa bağımsızlığın da verdiği özgürlükle insan söylediği cümleleri biraz daha açabilir, anlaşılmasını sağlayabilir. Biraz daha zordur bunu yapmak, zira kavramların, yuvarlak cümlelerin arkasına gizlendiğinizde başkalarının halledemediği konuları siz halledebilirmiş havasını daha kolay verebilirsiniz.Diğerinde ise “bilinmeyenleri”, çözümünüzü açıkça ortaya koymak zorundasınızdır.Örneğin Baskın Oran “4 zombiyle savaşmak için” aday olduğunu söylüyor. Kürt meselesi, dincilik meselesi, Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi.... Ve hemen arkasından Ermeni meselesi dediği konuda Ermeni tezini savunanların bugüne kadar dillerinden düşürmedikleri cümleleri aynen tekrarlıyor;“Biz bunları halının altına süpürdük. Fransızca tabiriyle ‘cesetleri dolaba tıktık’. Koku yapıyorlar şimdi. Bu meseleleri çözebilmek için alabildiğine özgür bir tartışma ortamı yaratmak lâzım.” Sadece bu cümleleri duyduğunuzda “Adam haklı” diyebilirsiniz, çünkü gerçekler gizlenmiştir. Çıkıp “Evet kokan bir şey var ama o sizin ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğünüz bayat yemeğin, temcit pilavının kokusu” diyecek babayiğit sayısı azdır.Oysa bunu söyleyen Baskın Oran neyi kastettiğini tam olarak açıklasa; dese ki meselâ “Ermeni soykırım iddiası doğrudur. Biz soykırım yaptık ve bunu gizledik, hâlâ da gizliyoruz”, o zaman buna herkesin vereceği cevaplar vardır. Türk halkı diyebilir ki “Bizim arşivlerimiz yıllardır açık. Ayrıca bütün dünyanın gözü önünde Ermeni ve diğer ülke tarihçilerini tartışmaya davet ettik. Buna karşılık Ermenistan, Rusya gibi ülkeler arşivlerini açmadılar, tarihçileri ise konuşmaya bile yanaşmadılar, kaçtılar... Türkiye’de her tezi TV’lerde, konferanslarda tartışabiliyorsunuz, gidin bunu Ermenistan’da veya Amerika’da deneyin bakalım size yaptırıyorlar mı”...Sonra Türk halkı Baskın Oran’a “Ermeni Konferansı’nı toplatmadılar” sözünü de sorabilir. “Alabildiğine özgür tartışma ortamı”ndan söz edenlerin neden Türkiye’nin soykırım yapmadığını savunan bilimadamlarıyla aynı masaya oturmaktan kaçındığını, bu konferansa bırakın konuşmacıyı “karşı görüşte dinleyici” bile alınmadığını öğrenmek isteyebilir değil mi?Bu nasıl alabildiğine özgür ortamdır, sözcüklerin arkasına sığınarak nasıl bir aldatmacadır insanların öğrenme hakkı yok mu?Baskın Oran’ın “Özgür tartışma ortamı” dediği şey yalnızca tek görüşün konuşma hakkıysa ve Meclis’te bunu yaratmak için milletvekili olmak istiyorsa aman kalsın, böyle özgür ortam hiç olmasın...“Kürt meselesi” dediği konunun ne olduğu ise bugüne kadar DTP tarafından bile açıkça telaffuz edilmedi. Belediye başkanlarının, parti yöneticilerinin Oran’ın yaptığı gibi üstü kapalı konuşmalarından anlaşılabiliyor. Onun için “Kürt meselesi” ile tam olarak neyi kastettiğini ve nasıl bir çözüm önerdiğini de açıklamak zorundadır. Herhalde tek sorun onun dediği gibi Türklüğü ve Kürtlüğü eşit birer alt kimlik haline getirmek olamaz.Gerçi bu isteklerden biridir ve sonra bir adım daha ilerleyip “Türkiye Türk ve Kürt halklarından oluşmuştur” noktasına gelinecektir ama bunu isteyenler örneğin Avrupa ülkelerinde vatandaşların tümüne İngiltereli, Almanyalı yerine İngiliz, Alman, İtalyan denmesine neden kimsenin itiraz etmediğini de sormak gerekir.“Türk kelimesi bölücülüktür” lâfını bugüne kadar duymadık, “milliyetçilik bölücülüktür” lâfını da...Radikal dincilerle, siyasi İslamcılarla dindar insanları nasıl ayırmanız gerekirse radikal milliyetçilikle “ülkesini sevmek ve korumak” anlamındaki bir Atatürk milliyetçiliğini de aynı kefeye koyamazsınız. Kavramları karıştırıp çorba yapana, Fransızlardan deyim araklayana kadar Fransızların milliyetçiliğine bir bakalım. Orada da var mı acaba???*****Asıl “erkeklik” nedir?Abdullah Gül’e “Hiç değilse güleç yüzü için oy verilmesini, cumhurbaşkanı yapılmasını” isteyen Ahmet Hakan bile dayanamamış ve Gül’ün güleçliğinin nasıl da kolayca kaybolabildiğini yazmıştı dün...İşte böyle yanıltıcı olabiliyor sürekli gülümseyen yüzler, ılımlı ılımlı konuşan ağızlar bazen... Onun için acele etmemek gerekiyor. Örneğin devamlı din üzerinden siyaset yapan, insanların inançlarını kullanmayı oy aracı olarak görenlerin seçim yaklaştıkça bu konulara hiç değinmemesine hemen aldanmamak gerekiyor. Sadece türbana bakarak toplumu dindar/dindar değil diye bölmenin, tarikatları cemaatleri siyasette etkin hale getirmenin, her kuruluşun başına bir imam oturtmanın ne sonuçlar yaratabileceğini, bu gidişin nereye varabileceğini görmek için bugün İran’da Ahmedinecad’ın başörtüsünden saçı görünen kadınları, modern saç kesimi olan veya kot giyen erkekleri kırbaçlatmasına, hapsetmesine bakmak gerekiyor. Abdullah Gül cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlatarak ve AKP’nin seçim öncesi gereksiz ve haksız mağdur rolünü sürdürerek “Erkeklik, yiğitlik Meclis’e gelip oturmaktaydı” sözleriyle merkez sağ partilere aklınca darbe vurdu.Din üzerinden bir türlü, ırk üzerinden “alt kimlik, üst kimlik” icadı çıkararak başka türlü ayrımcılık yaparken bir de “kadınlık, erkeklik”le cinsiyet üzerinden ayrımcılık eklendi listeye...Acaba biz kadınlar da Abdullah Gül’e “Asıl erkeklik verdiği sözde durmayı gerektirir. Dokunulmazlıkları söz verdiğiniz halde kaldırmadığınız gibi bundan sonra da kaldırmayacağınızı seçim bildirgelerinizden anlıyoruz. Nerede kaldı erkeklik” diye sorabilir miyiz? Soruyoruz işte ve cevabını bekliyoruz. Meydanlarda hemen açıklasınlar lütfen!
Önce başlarken “Bu oyunu sakın ama sakın kaçırmayın” diyeyim, sonra bir kez de yazıyı bitirirken tekrarlarım.Çünkü görmelisiniz ve bu ekip turneye gitmeli, onlar için çok zor ama Romantika’yı bütün Türkiye’ye izletmeleri lâzım... Hatta daha da ileri gidiyorum ve Almanya’dan başlayarak Avrupa’da da oynamalılar diyorum. Keşke İngilizce oynanabilseydi, inanın bana izleyen herkesi hayran bırakırlardı. Asıl “Broodway”lik, “Covent Garden”lık müzikli oyun bu işte!Ben oyunu göreli epeyce zaman oldu, bazen çok yazmak istediğim konuları hemen yazamıyorum ama hep aklımdaydı. Melek Baykal, Zeki Alasya ve Çağla Şikel’den başlayarak usta sanatçılardan oluşmuş tüm ekibin oyunu muhteşem! (“Dodo” rolü de unutulmaz.)Sahnenin hızla ve ustaca değişmesi, kostümler, dekorlar kusursuz! Danslara ruh verebilen dansçılar olağanüstü! (Erkek dansçılar kızlardan daha iyi, hele palabıyıklı, poşulu “hiphopçu kırolar” anlatılır gibi değil.)Ben zaten Cennet Mahallesi dizisinin oldum olası hayranıyım, bu dizinin birçok oyuncusunun rol aldığı Romantika beni tam büyüledi. Bu kadar mı güzel “Roman” olunur, bu kadar mı doğal oynanır, her dakikasında güldüren bu kadar mı güzel komedi olur ve zamanın (ki 3 saatten fazla sanıyorum) nasıl geçtiği anlaşılmaz?Öğrencilik yıllarımdan bu yana Londra ve New York’ta oynanan hemen tüm müzikalleri gördüğüm için iyi bir karşılaştırma yapabilirim sanıyorum ve yapıyorum; her ne kadar tam bir müzikal sayılmasa da en az onlar kadar güzel bir oyun Romantika...Bazı sokak sahneleri bana My Fair Lady’de Eliza’nın yaşadığı “kenar mahalle” sahnelerini hatırlattı.Romantika’nın yazarından yönetmenine ve en küçük rolüne kadar tüm ekibi ayakta alkışlanmayı hak ediyor (aynen öyle yaptım zaten!)Eğer fikri Türker İnanoğlu’na ait ise o da...En ufak abartı yok bu oyunu 4-5 kez hiç sıkılmadan izleyebilirim. Sadece Melek Baykal’ın “çekirdek çıtlattığı” sahne için bile giderim.Romantika maalesef bir süre önce bitti ama hâlâ görme şansınız var; 12-19 Temmuz arasında İstanbul’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelenecek.Görmeyenlere ‘sakın kaçırmayın’ diyorum, önce gurur duyacak sonra da bana teşekkür edeceksiniz!
Keşke Türk halkı sadece çocuklardan oluşmuş olsaydı, ne kolay olurdu yönetmek...Bugün ve her zaman yapıldığı gibi tüm olaylar gerçeğinden saptırılır, “çocuklara masallar” haline getirilir, biz de dinleyip mışıl mışıl uyurduk. Gerçi bazılarımız ve hatta dinleyip alkışlayan kalabalıklara bakılırsa “oldukça çoğumuz” anlatılan masallardan ve dinleyip uyumaktan hoşnut ama neyse ki yine de “hepimiz” değil.Başbakan Erdoğan halkı seçim sonrası ortaya çıkabilecek (“çıkacak” değil, henüz sonucu bütün beyin yıkamalara rağmen kimse bilmiyor), olası bir cumhurbaşkanlığı seçim krizi ile korkutarak oy istiyor. Öyle böyle bir “oy” değil istediği, “Meclis’te bize öyle bir çoğunluk verin ki kriz çıkmasın” miktarda oy!Sonra da dönüyor, bugüne kadar yapıldığı gibi “tek örnek” Özal’ı göstererek “O da aynı şekilde, aynı Anayasa ile seçildi, çıkacak bu krizin sorumluları tarihe hesap veremeyeceklerdir” diyor.Gerçi “Demirel ve Sezer’in de aynı şekilde seçildiğini” eklemeyi ihmal etmiyor ama o saptırmaca.Zira Demirel ve Sezer’de Meclis’te uzlaşma ve toplantı yeter sayısı fazlasıyla mevcuttu. Aslına bakarsanız Özal örneği de saptırmaca (bkz. çocuklara masallar) zira Özal uzlaşma olmadığı için Meclis tarafından gereken kabulü görmemişti, onun için de görevini normal şartlarda sürdüremedi... Eğer vefat etmeseydi “istifa etme kararında olduğunu” da hem bunu söylediği Süleyman Demirel, hem de kardeşi Korkut Özal sonradan açıkladılar.Ayrıca bir kez yapılmış bir hukuk hatasının, bir yanlışın örnek kabul edilemeyeceğini de Anayasa hukukçuları anlattılar.Şimdi, bu bilinirken, Başbakan Erdoğan hiçbir demokratik hukuk devletinde benzeri görülmemiş şekilde tam bir yıl “cumhurbaşkanı adayını kasıtlı şekilde saklamış” ve millete “çelik çomak oynatacağını” söylemişken, sonra da hiçbir uzlaşmaya gerek görmeden kendi partisinden üç kişi arasında aday belirlemişken tarihe hesap verecek olan kimdir sizce?Bunu anlamak için Stephen Hawking filân olmaya gerek yok, tamamen “saf” değilseniz sıradan bir zekâ da karar vermek için yeterli... Yani demek ki sırf bu nedenle değiştirmeye yanaşmadıkları (ve yeni programlarında da hiçbir partinin yine yer vermediği) çarpık seçim sistemi (sistem denebilir mi, o da meçhul) sayesinde bir parti yüzde 34 oyla Meclis çoğunluğunu ele geçirirse padişahlık sistemine geçilecek. Veya diktatörlük!.. “Çoğunluk bizde, ne istersek yaparız... Geriye kalan yüzde 66’lık halk kesimini ve tüm kurumları yok sayarız.” Başbakan’ın mitinglerde halka anlattığı budur. Alkışlayanlar bir dikta sistemi tarifini alkışladıklarını bilmek zorundalar.Bu gerçeklere karşılık “CHP de uzlaşmadı” diyenler var. CHP’ye başka nedenlerle kızıyor olabilirsiniz ama cumhurbaşkanlığı seçiminde onlar “Aday başka bir partiden veya bizden olsun” diye ısrar etmediler. “AKP’den olsun ama üzerinde uzlaşılacak biri olsun” dediler ve hatta isimler telaffuz ettiler.Ama hayır; “sadece ben veya o” şeklinde bir ısrar, bir dayatma sürdü gitti.Aynı dayatma hâlâ da sürdürülüyor. Hem de “demokrasi” dillerden düşürülmeyerek.Bunun adı demokrasi değil, demokrasicilik oyunu olabilir ancak... Buyrun, siz de katılmaz mısınız?İllâki “masal” mı istiyorsunuz, o zaman ondan buyrun bol miktarda var nasılsa!(Not: Sevgili okurlarım, dün ‘Anketler yalan söyler mi’ başlıklı yazımda ‘güvenilirlik’ olarak yazdığım kelime bilgim dışında, hata sonucu ‘güvenirlik’ şeklinde değiştirilmiş. Özür dileyerek düzeltiyorum.)*****“Yerinden yönetim” mi?DTP adayları birçok istek yanında “yerinden yönetimin yolunun açılmasını” istiyorlarmış. Bunun Türkiye’de uygulanamayacağı “nedenleriyle birlikte” daha önce de açıklanmıştır, yine de bu karar Meclis’e aittir ama...Bırakın Güneydoğu’yu, en gelişmiş, en kolay yönetilebilecek Batı kentlerinde, sahil beldelerinde bile kontrolsüz yerel yönetimlerin neler yapabileceği bugün de açıkça görülüyor.Sadece her yıl “milyonlarca dolar gelir getirecek” turistik yörelerin tek tek kaybedilmesi bile yeter. Kuşadası ve Antalya facialarından sonra Kaz Dağları ve civarının katledilmesi geldi, şimdi sıra Bodrum’da.Yıllardır denizi balık çiftlikleriyle ve alt yapısı olmayan yüzlerce siteyle kirletilen Bodrum’daki yapılaşma dehşet verici.İlk ilgilenmesi gereken kişi Turizm Bakanı ama o zaten sadece bakıyor. Bir şey yapacağı yok.En turistik, en cennet sahillerimizin yok edilmesiyle ilgilenecek başka bir kurum, kuruluş varsa bir dolaşıversinler.Kıyılara “Çin Seddi” gibi çekilen taş yığını, çok katlı otelleri, otel inşaatlarını görsünler... Bu dehşete nasıl izin verildiğini anlamak imkânsız. Bırakın tam yetkiyi ellerindeki mevcut yetkinin dahi bu belediyelerden derhal alınması gerekiyor bence!
Onlar tarihte ilk kez bizim seçimlerimizi çok ama çok yakın bir ilgiyle izliyorlar, biz de onları... Hayretle!İngilizler işi gücü bıraktılar Türkiye üzerinde tehlikeli bir oyuna giriştiler; kendi çıkarları veya istekleri doğrultusunda “ılımlı, demokratik bir İslâmi yönetimi” diğer Müslüman ülkelere örnek hale getirmek...Ben aslında Türkiye’de yatırım yapmış olan Avrupalı şirketler veya aileler adına gayret göstermekte olduklarını tahmin ediyordum ama konuştuğum İngiliz arkadaşlarım olayın nedenini yukardaki şekilde açıkladılar.Evet sordum... Kendi medyalarını daha iyi anlayabileceklerini düşünerek onlara The Independent, The Guardian, Financial Times gibi gazetelerin neden Türk siyasetine dışardan bu kadar karıştıklarını ve bizlerin bile içinden çıkmakta, yorumlamakta güçlük çektiğimiz karışıklıktaki gelişmeler hakkında abuk subuk yorumlar yaptıklarını, hatta Türkiye’ye gelerek seçim anketleri veya Kandil Dağı röportajları gibi gayretkeşliklere kalktıklarını sordum.Ve cevaba bakın; aynen ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nde olduğu gibi Ortadoğu’daki diğer İslâm ülkelerine örnek olabilecek bir “ılımlı İslâm rejimi” arıyorlarmış. Türkiye’yi de kobay olarak seçmişler. Ne güzel değil mi? Türkiye’nin içinde devlet kurumlarını birbirine, halkı da devlet kurumlarına düşman etmek üzere yoğun bir faaliyet yürütülürken bir dışardan onların müdahalesi eksikti, o da oldu.Son örnek “Kayseri’de oyların yüzde 60’ı AKP’nin” diyen, “Ve aslında bu, Anadolu’nun geri kalanında da yaygın olan ve Kayseri’nin merkezinde yer aldığı Türkiye vizyonu. Bölünmüş ve moral kaybetmiş muhalefet partilerinin sandıktaki işi zor” yorumuyla da bunun genellemesini yapan, aynı tahmini bütün Türkiye’ye yayan Financial Times.Sorarım size, hangi ülke bir başka ülkenin seçimi öncesinde bu tür “insan psikolojisine etki yapan, gizli baskı niteliğinde” yorumları her gün ama her gün ayrı bir gazetesiyle yapma hakkını bulur?Türkiye’de bile medyaya seçim öncesi kısıtlamalar getirilmişken, bir partinin sürekli propagandasının veya antipropagandasının yapılmaması beklenirken onlara ne oluyor?Burada akla gelen “bir ortak çalışmanın” söz konusu olabileceği... Belki de yabancı basının muhabir ve yazarlarına istenen bilgiler aktarılıyor. Bazı partiler uyurken ve bu dış basın gayretkeşliğinin etkilerini göz ardı ederken, bazıları fazla uyanık davranıyor.Belki ABD’de olduğu gibi AB ülkelerinde de bazı danışmanlar “etkili” konuşmalar yapıyor.Böylece hafızası zaten pek iyi olmayan, yıllardır yapılan uygulamaları unutmaya meyilli seçmenin beyni içten ve dıştan sıkı bir yağlama, yıkamaya uğratılıyor.Ne diyelim, sıhhatler olsun!*****Anketler yalan söyler mi?Bu soruya karşılık ilk bakışta “söylemez, genellikle de doğru çıkıyorlar” diyebilirsiniz ama ben seçim anketlerinin çoğunun “güvenirliği”nin tartışmalı olduğuna inanıyorum.Böyle olduğu gibi insanları etkilemek, inandırmak, “çoğunluğa katılma psikolojisi” yaratarak belli partilere hizmet etmek amacı güttüğüne de inanıyorum.Tek bir faydası olabilir “barajı geçebilecek” partilerin tahmininin oy verecek alternatif arayan seçmene yol göstermesi... O da tahmin (veya anket sonucu) tutarsa...Üçüncü, dördüncü partiler için daha dürüst sonuçlar verilebilir, çünkü onlar “başa güreşenler” kadar tehlikeli değildir. Asıl mesele iktidara oynayan partilerdir ve bence anketlerin asıl tartışmalı kısmı da onlarla ilgili olandır.Örneğin; bir anket yayınlayan gazete bunu “İşte son durum” veya “İşte sonuçlar” şeklinde verdiğinde çoğumuz bu sonuçların belli bir şirkete ait olduğunu, yanılma (veya yanıltma) payları bulunduğunu akla getirmeden otomatikman en doğru sonuç, genel durum olduğunu düşünüyoruz.Oysa bu anketleri kimlerin finanse ettiği, yaptıran kuruluşların bazı partilerle ne gibi yakınlığı bulunduğu, o kuruluşlarda öne çıkan araştırmacıların ilişkileri ve daha birçok unsur son derece önemlidir.Bir partinin “%40-50 oya sahip” olduğunu söyleyen araştırmayı kimlerin, kimlere yaptırdığını hiçbirimiz bilmeden inanıyoruz.“Bağımsız kuruluş” olarak tahmin ettiğimiz şirketlerin aslında gerçekten bağımsız mı, yoksa bir yerlerden bağımlı mı olduğunu bilmiyoruz.Meselâ herhangi bir konuda “48 bin kişilik anket yaptık” diyenlere 1-2 milyon YTL’den aşağıya çıkmayacak böyle bir araştırmayı kimlerin finanse ettiğini sormuyoruz.Aynen partilere verilen Hazine yardımlarını ve seçim yardımlarını nereye harcadıklarını kimsenin sormadığı gibi... O sırça köşkleri, sarayları hangi paralarla yaptırdıklarının hesabını kimse istemediği gibi...O nedenle, seçim anketi yayınlayan medya kuruluşlarının ciddi sorumluluğu vardır. “Bu isme güvenilir”, “Şu kuruluşa inanılır” demeden önce yukardaki soruları sormaları, araştırmaları gerekir.Bazen “en güvenilir” bilinenler “hiç güvenilmez” çıkabiliyor...En iyisi ben hiçbirine bakmıyorum. Oyumu da sadece bugüne kadar gördüklerime, bildiklerime dayanarak ve propagandalardan, anketlerden, kışkırtmalardan etkilenmeden vereceğim.Aldanmak istemiyorsanız size de öneririm.