Bu yaptığınız etik mi Sayın Gül?

7 Temmuz 2007

Abdullah Gül ve arkadaşları işlerine geldiğinde Anayasa Mahkemesi’ni alkışlıyor, gelmediğinde “hedef gösterme”ye varacak kadar kararlara karşı çıkıyor; “Allah’ın hesap soracağını” bile söylüyorlar.Bir mahkemeye, yargıya Hükümet’in bu kadar açıktan baskı yaptığı görülmüş şey değildir.Hele başbakanlık, bakanlık yapan ve “devlet adamı” özelliği taşıması gereken insanlara yakışan bir şey hiç değildir.Gül şimdi de “Anayasa Mahkemesi’nin 367 oy şartıyla ilgili kararında hukuki ilkeleri gözardı ettiğini ama son kararla bunu bertaraf ettiğini” söyledi. Bu halkı yanıltmak, aldatmaktır.Cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşma sağlanması için 367 şartının konduğu Mahkeme tarafından da, Anayasa hukukçuları tarafından da açıklanmıştır.Seçilecek kişi üzerinde uzlaşılması devletin tüm kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının, toplumun da talebidir ve bu, tarihte benzeri görülmemiş şekilde mitinglerle, her tür tepkiyle açıkça ortaya konmuştur.Anayasa Mahkemesi’nin “cumhurbaşkanını halkın seçmesi” ile ilgili son kararı ise tamamen başka bir konudur.Mahkeme Abdullah Gül’ün söylediği gibi “bir konuda hukuka aykırı, diğerinde hukuka uygun” hareket etmiş değildir.Milleti iktidarları süresince “biz dindarız, onlar değil” söylemiyle yanıltanlar, şimdi de bir yandan “biz halk adamıyız, onlar değil” diyerek ve Anayasa Mahkemesi kararlarını saptırarak yanıltıyorlar.Yaptıkları siyasi etiğe ne kadar uyuyor hiç düşünüyorlar mı acaba?(Not: Trilyonlarca lira hazine ve seçim yardımından sonra devletin resmi araçlarını seçim faaliyetlerinde kullanmak siyasi etiğe ne kadar uyuyorsa, bu da o kadar uyuyor herhalde!)*****Rötar yine THY’nin huyu oldu!Türk Hava Yolları bir ara düzelmişti, sevindik, uzunca bir süredir yine eski âdetlerine döndüler.Özellikle Akdeniz, Ege gibi turistik bölgelere, daha da özellikle Bodrum, Antalya gibi turizmin gözbebeği sahil kentlerine uçuşlarda en az bir saat, çoğu kez birkaç saat bekletmek artık sıradan bir uygulama gibi THY için.Bazen terminalde, bazen de uçağa alarak “kapalı kutu içinde” insanlara ızdırap çektiriyorlar.Sadece duyarak yazmıyorum, kendim de yaşamaktayım. Tabii THY bu kadarını yapar da özel havayolları eksik kalır mı?Geçen hafta İngiltere’den Onur Air ile gelip dönen İngiliz arkadaşlarım gelirken 2 saat rötar yapan uçağın farkı kapatmak için aşırı sürat yaptığını, yolcuların oraya buraya savrularak ağlamaya başladığını anlatmışlardı. Dönerken de Bodrum Havaalanı’nda 7 saatlik bir rötarla sabahın üçüne kadar beklemişler.Yanlarında 2 bebekle birlikte.Çok hoş değil mi? Herhalde turizm sezonu için özel bir program hazırlamış olmalılar. “Bir uçan bir daha uçmasın” programı!(Not: Bu arada Atatürk Havalimanı’ndaki USAŞ’a ait “Gategourmet” büfesinin fiyatları da THY veya Onur Air kadar sarsıcı. 4 kaşarlı tost, 4 çay ve 2 portakal suyu 70 YTL. Kesenize güveniyorsanız uğrayın.)*****“Sarıkamış” elbette!Sevgili okurlarım, dün “Benim oyumu belirlemişler” başlıklı yazımda siyasi partilerin PKK terörü ve Kuzey Irak konusundaki politikalarını, çözüm projelerini de en açık şekilde tekrar tekrar anlatmaları gerektiğini yazmıştım.Son anda yazıya “özellikle Sarıkamış Faciası ile ilgili açıklamadan sonra” ilâvesini telefonla yaptım. Ertesi gün dizgideki arkadaşımızın “Sarıkamış”ı iki ayrı kelime halinde yazdığını görünce de pişman oldum. Birleşik yazılabilecek birçok sözcüğün TDK tarafından ayrılması onlarda bu yanılgıyı yaratabiliyor ve “yer; il, ilçe, köy” isimlerinde bile hata yapmalarına neden olabiliyor.Özür dileyerek düzeltiyorum.

Devamını Oku

Benim oyumu belirlediler

6 Temmuz 2007

Oy verecekleri partiye kendi özgür iradeleriyle karar veren bazı okurlarımız benim vereceğim oya da karar verme hakkını kendilerinde görüyorlar. Enteresan bir durum doğrusu...Kararları; benim CHP’ye oy vereceğim yönünde... Hımm, olabilirdi, her ne kadar Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nin içinden gelen bir ailenin kızı isem de bugün bir başka partiyi (ve hatta DP ve AP’nin ezeli rakibini bile) daha uygun görebilirim.Ama ben Arı Hareketi’nin kurucusu ve Onursal Başkanı Kemal Köprülü’nün de dikkat çektiği konunun (www.bilinclioy.com) çok önemli olduğunu düşünerek oyumu “barajı aşacağına kesin gözüyle bakılan bir üçüncü parti” için kullanacağımı sanıyorum.Belki de bugüne kadar hiç oy vermediğim, vermeyi aklıma bile getirmediğim bir partiye... Sırf daha demokratik, milleti daha çok temsil eden bir Meclis tablosunun ortaya çıkmasını istediğim için.22 Temmuz seçimlerinde yine bölünmüş oylar olacak. Bu bölünmüşlük yine geçen dönemin iki partili tablosunu ortaya çıkarabilecek.Bu nedenle birçok seçmen oyunu aynı şekilde düşünerek kullanma kararında biliyorum. Onun için partilerin yapması gereken en önemli şey; ekonomi, iç ve dış politika gibi konularda (ve diğerlerinde) nasıl bir yol izleyeceklerini çok daha açık şekilde anlatmalarıdır.Örneğin geçenlerde bir TV programında bir CHP’li aday “Biz iktidara gelirsek IMF’yle iş yapmayacağız” diyordu. Peki ne yapacaksınız, ekonomik istikrarı nasıl sağlayacaksınız hemen anlatın demek geldi içimden ama bu soru ona sorulmadı.ABD ve AB ile ilişkiler nasıl yürütülecek, karşı bir tavır içine mi girilecek yoksa tüm sorunları akıllı bir diplomasiyle mi çözecekler, PKK terörü ve Kuzey Irak (özellikle Gül’ün “Sarı Kamış Faciası” benzetmesinden sonra) konusundaki çözümler nedir, bütün bunları çok daha iyi açıklamaları gerekiyor.Seçim bildirgelerinde yazılanlar yeterli gelmediği gibi, geçen seçimde verdiği net sözleri bile tutmayan partileri hatırladıkça büsbütün yetersiz kalıyor.Bir de iktidar partisinin tartışmaları, propagandaları yalnızca “cumhurbaşkanlığı seçimi”ne kilitlemesi diğer konuların, eksiklerin, verilen ve tutulmayan sözlerin unutulmasına neden oluyor.Seçim konuşmaları çok yönlü olmalı, beklenti budur.*****Önemsiz konular; cinayet vs!Kısa süre önce 13 yaşında iken zorla evlendirilen zavallı bir kızın “çocuğu olmadığı için kocası tarafından öldürüldüğünü” okuduk.Sonra iki muhtarın 15 yaşında (tabii ki yine zavallı) bir kıza tecavüz ettiğini ve elinde henüz oyuncak bebeği olan kızın 4 aylık hamile olduğunu...Aynı günlerde başka muhtarların ve başka koca kafaların gencecik, masum kızlara toplu tecavüzünü...Dün gazetelerde “ailesinin izni olmadan evlenen 5 aylık hamile 19 yaşında bir genç kadının babası tarafından öldürüldüğü” haberi vardı.Memleket tam bir kanunsuzlar ve kanunsuzluklar ülkesi görünümünde... Cinayet ve tecavüzlerin son yıllarda iyice arttığı istatistiklerle de ortada... Ve üstelik yine araştırmalara göre bu cinayetleri işleyenler hiç utanmıyor, üzülmüyor, aksine vahşetlerini gururla anlatıyorlar.Nedeni ise cezaevlerinde bu tür katillerin saygı görmesi imiş.Sorarım size: Böyle bir ülkede kim yaşamak ister? Hangi akıllı, bilinçli insan böylesi çağ dışı bir ortama razı olur? Af buyurun efendim; Bu durumdan kimin/kimlerin sorumlu olduğunu araştırması gerekenler seçim telaşında... Koltuk kavgası varken ve nasılsa bu ülkede kimse hesap sormuyorken bu önemsiz konular da ne demek?Haydi seçimden konuşalım; kim kazanacak dersiniz?

Devamını Oku

Genç Parti ve cep telefonu

5 Temmuz 2007

Dün bazı kamu kuruluşlarında memurlardan “attıkları oyu cep telefonları ile görüntülemelerinin” istendiğini, aksi takdirde “başlarına iş açılacağının” söylendiğini ve bir de sandık başında neler olabileceğini yazmıştım.Bu konulara dikkat çektiğim için teşekkür edenlerin yanında “nedense” kızan çok sayıda mail aldım. Kızanların çoğu sandık başkanlarının kamu görevlileri arasından seçildiğini ve önceden kendilerine bildirildiğini, seçim günü “erken giden sandık görevlilerinin başkan olamayacağını, oyların ise dikkatle toplanıp YSK’ya teslim edildiğini, kaybolamayacağını” söylüyorlar.Ama bazıları da gelmeyen sandık başkanı veya görevlisi olursa seçim öncesinde orada sandık kurulu üyeleri arasından seçilebileceğini bildiriyor. Bunları yazanların hemen hepsi daha önceki seçimlerde sandıkta görev yapmış olan okurlarımız. Yazdığım “sandık başı olayları”nı bildiren kişiye isteyen istediği gibi kızmakta serbesttir ama “bu tür olayların Türkiye’de hiç olmadığını ve olamayacağını” söyleyenlere de kusura bakmayın ama ben inanmam. Özellikle de 25 yıl milletvekili ve senatör olarak çalışmış bir siyasetçinin kızı olarak inanmam. Türkiye’de her an her şey ( “bu hiç olmaz” denenler de) olabilir.İşte bir örnek; Şanlıurfa’nın Birecik İlçesinden gönderilen bir mektubun sahibi kendisinin bir devlet dairesinde çalıştığını, ilçe seçim kurulu tarafından sandık başkanı olarak görevlendirildiğini, bu görevi istemediğini belirtmesine rağmen “Kaymakamlığın emri olduğu ve yapmak zorunda olduğu”nun kendisine bildirildiğini anlatıyor.“Sırf devlet memuru olduğu için” bu göreve zorlanmaktan hiç hoşnut değil. Diyelim ki o veya onun gibi hissedenler arasında gitmeyenler oldu (hastalanır ya, ne denebilir ki) hemen yerine sandık görevlilerinden biri başkan seçilecektir. Demek ki “olamaz” diye bir şey yok.Daha önceki seçimlerde çöplüklerden çıkan binlerce oyun görüldüğü bir ülkede “her şey olabilir” diyerek ihtimalleri sıralayanlara kızılamaz.YSK TELEFON YASAĞINI REDDETMİŞ!Genç Parti Genel Başkan Yardımcısı Emin Şirin’den dün aldığım bir mektup ve ilişiğindeki açıklama “sandığa cep telefonu ile gidilmesine” bir engel konmayacağını gösteriyor.GP 14 Haziran’da YSK’ya “seçmenin sandığa fotoğraf makinesi ve cep telefonu ile girmesinin yasaklanması” için müracaat etmiş. Yüksek Seçim Kurulu’nun cevabında ise kanunda ve genelgelerde belirtilen yasakların dışında yeni bir düzenleme yapılmayacağı bildiriliyor.İyi ama son ÖSS’de de görüldü ki gelişen teknoloji ile kanun, kural dışı her türlü uygulama, hile yapılabiliyor. Cep telefonu ile atılan oyun görüntülenmesi daha önce akla gelmediyse şimdi gelmek zorunda.Bu tür bir baskı milyonlarca devlet memurunun özgür seçim hakkını elinden alabilir.Yeni düzenleme yapmayacaklarsa bu ihtimali nasıl ortadan kaldırabilirler onu düşünsünler.Artık uzaktan izleyen bir gözcü mü koyarlar bilemem ama bir çare düşünmeleri gerekiyor.*****Baraj nasıl aşılır?Türkiye’de her şeyin bir kolayı, bir oluru var nasılsa... Örneğin; baraj atlamanın kolayı daha önce işe yaradığı görülmüş bir taktiği tekrarlamak. Dini duyguların siyaseten kullanılmasının oy getirdiği görüldüğüne göre aynı yola girivermek...Demokrat Parti Genel Başkanı Mehmet Ağar seçim bildirgelerini açıklarken “iktidar oldukları takdirde üniversitelerde türbana izin verileceğini” sık sık tekrarlıyor.Üniversite ve iş yerlerinde “hizmet alan” kişilerin kıyafetlerine karışılmaması ideal bir çözüm olurdu. AKP hem hizmet alan, hem de verenlerin türbanlı olabilmesini istiyor. Karşılaştırma yaptığınız da DP’nin daha “tartışılabilir” bir çözümden söz ettiğini söylemek mümkün.Ama bunu ilk kez onlar söylemiyorlar, basında, televizyonlarda birçok kez tartışıldı, bizler de tartıştık... Bununla birlikte laikliğin devlet alanlarında dini simgelere hiçbir ayırım yapmadan izin vermemesinin nedeni de bize defalarca hukukçular tarafından hatırlatıldı.Bugün “hizmet alan”lara izin verilmesi onbinlerce hizmet alan “hizmet verecek” duruma geldiğinde tartışmayı o boyuta taşıyacağı için böyle bir ayırım yapmak mümkün değil.Anayasa maddesi gibi yorumlanan Anayasa Mahkemesi kararları, Danıştay’ın kararları, AİHM kararları da ortada...O zaman Mehmet Ağar nasıl bir çözümle AKP’nin 2/3 Meclis çoğunluğu ile yapamadığını yapacak, onu da açıklaması gerekiyor.2000’li yıllarda bile hâlâ din üzerinden oy avcılığını sürdürdüklerine, insanları gerçekleşmeyecek ve ülkede daha ciddi sorunlara yol açacağı görülen, bilinen vaatlerle oyaladıklarına göre çözümlerini de açıklasınlar.Bu istismar kaç seçim daha sürecek millet öğrensin.

Devamını Oku

Seçimde cep telefonu ve sandık başının önemi!

4 Temmuz 2007

Duydukça “Allah’ım sen aklımı koru” diyorum, gerçekten demek ki Türkiye’de “Artık bu kadarı olmaz” diyeceğimiz hiçbir çağ dışı olay, hiçbir skandal kalmamış.Birincisi, ben izlemedim ama Mustafa Balbay ile Emin Çölaşan’ın geçen Pazar yaptıkları programa gelen bir mail ile duyulmuş ilk kez... Bazı kamu dairelerinde seçmene “kullandıkları oyu mutlaka cep telefonu ile çekmeleri, çekmedikleri takdirde buna pişman olacakları” söyleniyormuş.Daha sonra bana gelen bazı mektuplarda da bir büyük partinin “yardım sağladığı seçmenlere” de aynı isteği tekrarladığı, muhtarlara ise bölgelerinden tatmin edici oy gelmezse yardımı keseceklerini bildirdiği anlatılıyor.“Pes yani” demez misiniz bunlara? Hani seçimlere hile karıştığını duyduğumuz oldu ama bu kadarı kimin aklına gelir?Yüksek Seçim Kurulu’nun hemen konuyu incelemesi ve seçim güvenliğini tehdit edecek durumlara karşı önlem alması, örneğin; “Sandık başına cep telefonları ile gidilmesini önleyecek” bir karar çıkarması gerekiyor.Daha neler duyacağız bakalım demeyin, ikincisi geliyor. İşte “oy kullanmaya başladığımdan beri her seçimde gönüllü olarak sandık görevi alıyorum” diyen bir vatandaşın anlattıkları.Parti isimlerini ve tanımlarını veren sözcükleri değiştiriyor veya atlıyorum, her partinin gereken dersi çıkarması kendine kalıyor.GEÇERSİZ OYLAR VS. “1- ‘Bazı’ partiler her sandık başına en az 2 görevli gönderiyorlar. Tabii diğer partilerden gönüllü görevli bulunamadığı için sandıkta istedikleri her şeyi yapabiliyorlar.2- Sandık başkanı olmak için sabah 4-5 civarında görevli oldukları yere geliyorlar ve yetkiliye kendilerini (başka kimse olmadığı için) sandık başkanı olarak yazdırıyorlar. Sandık başkanı olmak şu açıdan önemli: Diğer görevliler militan şeklinde eğitilip gönderilmediği için, kullanılan oyların açılıp ‘geçerli/geçersiz’ sayılması kısmında daha aktif, daha etkili rol oynuyorlar. Böylece çoğunlukla kendi istedikleri geçerli oluyor. Bir de genelde oylama bittikten sonra sandık başkanı olarak Seçim Kurulu’na ben götürürüm oyları’diyerek oyları akıbeti bilinmeyen bir yere doğru yola çıkarıyorlar. Bu benim başıma da geldi. Seçim Kurulu’na teslim etmeden evinize gidip huzurla uyumamalısınız. Sizin teslim ettiğiniz oyların bir çöplükten çıkma ihtimali yüksektir.3- Geçen seçimlerde (ki Kozyatağı gibi bir yerde görevliydim) bir ara mühür kayboldu. Sonradan seçimi kazanan partiden olan sandık başkanı ‘yedek mührü kullanalım, vakit kaybetmeyelim’ teklifinde bulundu. Kafalarında ‘bitse de gitsek’ düşüncesi olanlar ‘evet, evet yedek mührü kullanalım’ diye tasdik ettiler. Ben yetkilileri çağırarak oy verilmesini durdurdum. Çünkü asıl mührün nerede olduğu önemli. O sırada bir köşede oy pusulalarına istedikleri parti için basılıyor olabilir ve bir bakmışsınız ‘O sandıktan nasıl çıkar o parti’ dediğiniz olay gerçekleşmiş. Sonra ne oldu dersiniz, bir süre sonra masanın üzerinde ‘Aaa buradaymış’ nidalarıyla mühür bulundu.4- Diğer yöntem hepimizin bildiği ‘Teyze çok yaşlı, yanında biri gitsin’ taktiği... Asla kabul edilmemeli. Oraya kadar gelen kişinin mutlaka oyunu özgür iradesiyle kullanmasını sağlamalısınız.”Çok önemli ve ülkenin geleceği açısından ciddi dikkat gerektiren bu konuya yarındevam edeceğim.

Devamını Oku

Buyrun karakolda çay partisine!

3 Temmuz 2007

Mersin Emniyeti çok ciddi bir hukuk suçu işlemiştir. Hatta en ciddi hukuk suçunu işlemiştir de diyebiliriz çünkü hukukta en ağır yaptırım bir insanı özgürlüğünden yoksun bırakmak, özgürlük hakkını elinden almak ve hatta sınırlamaktır.Geçen yıl Mersin’de Tayyip Erdoğan konuşurken bir şikayeti dile getiren ve Erdoğan’ın da meşhur “Ananı da al git” vecizesine neden olan çiftçi Mustafa Kemal Öncel bu kez AKP Mersin mitingi öncesinde polis tarafından gözaltına alınmış.Kendileri “gözaltı değil, çay ikram edip sohbet ettik. Hakkında ihbar vardı” filân diyorlar ama yok öyle bir şey!“Hakkında ihbar vardı” dediğiniz her vatandaşı gözaltına alamazsınız bu bir... Hukukta “karakola davet, çay içme” diye bir mekanizma mevcut değil bu da iki...Düşünebiliyor musunuz, hiçbir suç işlemediğiniz halde, ellerinde gösterebilecekleri hiçbir somut delil, şikayet vs. olmadığı halde sizi karakola “davet” ediyorlar.Çay partisine!Türkiye bir baskı rejimiyle değil de demokrasi ile yönetiliyorsa anti demokratik eylemlerde ortaya atılıp günlerce bu konuları işleyen tüm gazetecilerin Mersin Emniyeti’ne hesap sorulmasını, emrin kimden geldiğinin öğrenilmesini talep ve takip etmeleri gerekir.Yoksa bu gidişle “Hitler Almanyası”na dönecek memleket!*****Çerkezler asimile olmuş mu (2)Dün Çerkez okurlarımızın “Çerkezlerin kendi dilini konuşmadığı, Kürtlerden farklı olarak Türk toplumuna asimile olduğu” şeklindeki yazılara tepkisini yazmaya başlamıştım.Ankara’dan “Çerkez kökenli bir Türk kızıyım, hem Çerkezliğimden hem de Türklüğümden gurur duyuyorum” diyen Mehtap Cantürk’ün mektubunun devamını okuyalım.Benim Çerkezliğim Çerkez annemden ya da Çerkez tavuğundan ibaret değil. Binlerce Çerkez’in de öyle. Diğer etnik öğelere göre çok daha âdet, gelenek, göreneklerine ve diline bağlı bir etnik farklılıktır Türkiye’de Çerkezler. Asimile olmamak için ne yapmak gerekiyor, ‘federal devlet, özerk bölge, kendi dilinde eğitim’ çığırtkanlığı yapıp bu ülkeyi bölmek istemek mi? Kendini ‘Türk hissetmemeye’ özel bir önem verip bunu ideal haline getirmek mi? Etnik köken ve vatandaşı olduğun ülkenin insanı olarak hissetmenin birbirine mutlaka ters olması gerektiğini düşünme zorunluluğu mu?” Ve Levent Oğuz’dan gelen mektup: “Sayın Mengi,Bugün köşe yazınızda ikinci vatanlarını baş tacı etmiş biz Çerkezleri onurlandırdınız, size müteşekkirim. Kayseri ve yöresine yerleşmiş Çerkezlerin bir ağıt türküleri (wered) vardır; Kayseri İstasyonu. Bu türküde Sarıkamış’a giden ve istasyondan geri dönmeyen Çerkez gençlerinin öyküsü anlatılır.Ruslarla girişilen 150 yıllık savaşın ardından 1864 yılında sürgüne gelen Çerkezlerden erkek nüfus azlığı nedeniyle askere çağrı olmamıştır. Ama ‘Biz bir vatanı kaybettik, ikincisini kaybetmeyeceğiz’ diyerek gönüllü giderler dönmemecesine (...)En büyük toplumsal mirası gurur olan bizleri takdir etmenizin önemi işte bu noktada vücuda geliyor. Biz de sizi ayakta alkışlıyoruz. Saygılarımla.” İşte böyle... Sizin ‘asimilasyon’ dediğiniz onların yaşadıkları ülkeye duyduğu sevgi ve bağlılık... Türkiye’nin zenginliği olan etnik farklılıkların bölünmeden, sabırla, sevgiyle, sorunlara zaman içinde çözüm bulunarak yaşayabileceğini, kaynaşabileceğini anlatıyor Çerkezler.Bilmem ki yeterince açık olan bu asil mesajı almakta hâlâ zorlanan var mı?

Devamını Oku

Çerkezler asimile olmuş mu?

3 Temmuz 2007

Dün Kayseri yakınlarında kendi imkânları ve çabasıyla kalkınarak çağdaş bir köy haline gelen Aşağı Borandere’yi anlatmıştım size...Halkının kendi geleneklerini sürdürerek, kendi dillerini konuşarak mutlu bir yaşam sürdüğü bir Çerkez köyü Aşağı Borandere.Şimdi gelelim Çerkezlerin hakaret olarak kabul ettiği, araştırılmadan ve bazı etnik grupları yüceltirken diğerlerini aşağılayarak yazıldığını söylediği yazılara...Ben de anne tarafından Çerkez soyundan geldiğim için onların duygularını gayet iyi anlayabiliyorum. Sadece Kürtlerin kendi dilini konuştuğu, kendi geleneklerini yaşattığı, onbeş göbek Kürt olduğu, diğer etnik grupların ise komple asimile oldukları, kökenlerinin artık “light” sayılacağı gibi iddialar “kişisel bir iddia olarak kalmaya” mahkûmdur. Zira gerçekle uzaktan yakından ilgisi yoktur.Hiçbir etnik grubu diğeriyle karşılaştırarak onlara bu tür yakıştırmalar yapamazsınız. Bunu yapabilmek için somut verilere, derin araştırmalara ihtiyaç vardır ki bunlar olsa zaten söylenenlerin doğru olmadığı da ortaya çıkacaktır.Tabii eğer “asimile olma”yı kökenini unutmadan, kendi özelliklerini koruyarak bu ülkenin vatandaşı olmaktan da gurur duymak olarak kabul ediyorsanız o başka... Tarif buysa Çerkezler asimile olmuştur evet ve bunu da bir sorun olarak görmemektedirler.Kürtlerin farklılığını kanıtlamaya çalışırken diğer etnik gruplara saldıran yazılara çok sayıda tepki mektupları bana da ulaştı. En fazla da Çerkezlerden...Kendi dillerini nasıl sürekli konuştuklarını, geleneklerini nasıl harfiyen uyguladıklarını görmeleri için “bu iddialarda bulunan” yazarları Çerkez köylerine davet ediyorlar.Örneğin Aşağı Borandere’nin 4 Ağustos’ta bir köy şenliği var. Oturdukları yerden iddia üreteceklerine buyursunlar gitsinler, bakalım düşünceleri, ifadeleri ne derece doğru.GURUR DUYUYORLAR!Şimdi gelen mektupların sadece üçünden bazı paragrafları sizin de duymanızı istiyorum.Birincisi Erdal Aslan’dan geliyor bu iddiaları yazan bir yazara yazılıp bana da gönderilmiş:“Sayın yazar,Sizin deyiminizle komple asimile olmuş bir Çerkez genci olarak size çok uzak olduğunuz gerçekleri hatırlatmak için bu yazıyı yazmayı uygun gördüm (...) Çerkezlerin sizi rahatsız eden yönü nedir? Bu insanların 130 küsur yıldır bu ülkenin en sadık bekçileri olmaları mı? Eğer sizin deyiminizle light olmak bu ise evet biz bu anlamda light sayılırız.Çerkezler bu ülkede eğer sessiz duruyorlarsa bu onların komple asimile olduğundan değildir, onların bu ülkeyi kendi vatanları kabul etmeleri ve ekmek yedikleri sofraya bıçak saplayacak karakterlerinin olmayışındandır.” İkinci mektup Ankara’dan “Ben 29 yaşında Çerkez kökenli bir Türk kızıyım” diyen Mehtap Cantürk’ten geliyor.“Sn. Mengi, Annem de babam da Çerkez. Bahsettiğiniz ‘Çerkezlere sataşan yazarlar’ son zamanlarda çoğaldı. Gazetelerde çoksesliliğe karşı değilim ama yazdığı konuda yeterli bilgi birikimi olmadan, ‘farklı, demokratik olayım’ deyip ‘sağduyusuz ve okuyanı yanlış bilgilendiren’ yazılara da tepkiliyim. Ben Çerkez kökenli bir Türk olarak; hem Çerkezliğimden hem Türklüğümden gurur duyuyorum. Birinin birine engel olması gerektiğini de düşünmüyorum.Söz konusu yazar ‘ortada ne Lazca, ne Çerkezce bir dil kaldı’ demiş, Lazcayı bilmem ama Çerkezce vardır, kullanılmaktadır ve pek çok Çerkezce kitap vardır. Çerkez köylerinin tamamında herkes sadece Çerkezce konuşur. Şehirlerde Çerkez evlerinde de Çerkezce konuşulur (...) Ha bir de Türkçe bilmeyen Çerkez var mıdır? Türkiye’de hayır. Aynen olması gerektiği gibi. Çünkü bu ülkenin vatandaşı olarak bir zahmet herkes Türkçe bilsin (...)Bu yazıları yazanın etnik kökeni beni ilgilendirmez ama eğer bir Kürt ise farklı bir etnik kökene sahip olmanın güzel ve özel bir şey olduğunu, fakat bunun yaşadığın ülkede kendini sürekli ‘ezilmiş, aşağılanmış, hor görülmüş’ hissetme sebebi olmayacağını bilmeli.”Yarın devam edeceğim...

Devamını Oku

Bir Köy Masalı

1 Temmuz 2007

Türkiye’nin Çerkez vatandaşları bir yazarın “Kürtleri yazmak isterken Çerkezlere sataşmasına” haklı olarak fena halde içerlemişler. Bundan yarın söz edeceğim, bugün kısa süre önce yazıp yayınlayamadığım bir Çerkez köyünün; Aşağı Borandere’nin örnek öyküsüyle başlıyorum.1970’li yılların başına kadar güllük gülistanlık, cıvıl cıvıl bir köy olan ve içinde Çerkezlerin Kabardey ve Çeçen boyuna mensup insanların yaşadığı Aşağı Borandere daha sonra yavaş yavaş değişmeye başlamış.Ülkenin yanlış tarım politikaları ve verimsizleşen toprak nedeniyle Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesine yakın olan köy halkının çoğu şehre göç etmiş.Köy okulu öğrenci yetersizliğinden kapanınca geriye kalan gençler de kaçmışlar ve köy yaşlılara terk edilmiş gibi sessiz ve yalnız öylece kalakalmış.Yaşlılar şehre göç edenlerin evlerinin harabeye dönmesini hüzünle izlemiş.Sonra büyük bir şans eseri gençler arasından çıkan birkaç bilinçli köy mensubu teslim olmanın yanlışlığını farkederek karşı koymaya ve köylerini kurtarmaya karar vermiş ve bir dernek kurmuşlar:Aşağı Borandere Köyü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği...Gençler Kayseri’nin en işlek caddesinde bir büro açmış ve internet adresleri yoluyla tüm köylülerle bağlantı kurmuşlar.Önce bir “Ağaçlandırma Bayramı” yapılarak köye 675 yetişkin fidan dikilmiş. Sonra yine harabeye dönen köy okulu onarılarak sosyal tesis haline getirilmiş. Oturma salonu ve yemekhane yapılmış.* Gençlere spor sahaları açılmış. n Dernek AB seminerlerine, proje üretim toplantılarına katılarak köyün kalkınması girişimini uluslararası platforma taşımış.* Köy camisine kat kaloriferi döşeyerek yaşlıların da gönlünü almışlar.* Pınarbaşı ilçesinin 165 köyünde ilk kez bir bilgisayar kursu açmışlar. (Kurstan sertifika alanların yüzde 80’i kadın...)* Köyün içme suyu ve kanalizasyon sorununun çözümünü kamu kurumlarının 2007 yılı programına dahil ettirmişler. Bunlar gibi birçok gelişmenin yanında 15 Temmuz 2006’da ilk köy şenliklerini yapmışlar. 2007’de de ikincisini yapacaklar.Aşağı Borandere Köyü’nün çağdaş insanlarının mücadelesini büyük bir hayranlıkla okudum ve yazmadan geçemeyeceğimi düşündüm.Bakıp bakıp üzüleceklerine, sızlanacaklarına, devletin paralarını siyasi partilere, oraya buraya bol bol dağıtmasına ama kendilerini unutmasına hayıflanacaklarına sorunun üzerine gitmiş, çalışmış çabalamış ve çözmüşler. Bu, kuşaktan kuşağa anlatılacak kadar güzel bir köy masalı, örnek bir olay doğrusu.Aşağı Borandereli Çerkezleri ayakta alkışlıyorum. ***** “Ege’nin Arka Bahçesi” Bugün bir de yemek kitabından söz edeceğim size... Öyle sıradan bir kitap değil, hiç duymadığınız, olağanüstü Ege yemeği tariflerini veren çok değişik bir kitap.Örneğin: Kakavya, Papalina, Koliçita, İstifno isimlerini duydunuz mu hiç? Ben duymamıştım.Hele bir “kabak çiçeği dolması” tarifi var ki, ilk kez çocukluğumda Avşa Adası’nda tadıp, tadını unutamadığım, ancak bu kadar olur... Bir “keşkek” tarifi var ki hiç yemek pişirmeyen bile kolayca yapabilir.Kitabı Ayvalık Mutfağı (Ege’nin Arka Bahçesi) ismiyle yazan Erkan Acurol Ayvalık’ta yaşayan ve kendi bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyvelerle harikalar yaratan 22 ödüllü bir lezzet ustası...Etli sebze yemeklerinden, çorba ve zeytinyağlılara, deniz ürünlerinden, ot yemeklerine, börek ve pilavlara, tatlılara kadar aklınıza ne geliyorsa her çeşit yemeği duyulmamış yepyeni tariflerle sunuyor. Tabii kuru incir ve karadut dahil reçelleri de unutmadan. (Şeftali reçeli tarifini denedim, inanılmaz güzel...)Yemeğe meraklıysanız, İnkılâp Yayınevi tarafından çıkarılan Ayvalık Mutfağı’ndan bir tane edinin derim. Benim en çok kullandığım yemek kitaplarından biri oldu.

Devamını Oku

Eşit Haklar Bakanlığı!

30 Haziran 2007

Bu ülkede Erkekten Sorumlu Bakanlık yok ama Kadından Sorumlu Bakanlık var, neden acaba hiç düşündünüz mü?Çünkü efendim erkeklerin kadınlara göre çok daha az sorunu var, onun için de kadınların erkeklere göre daha çok yardıma, desteğe ihtiyacı var. Örneğin; kadınlar daha çok şiddet görüyor, kadınlar daha az kazanıyor, daha az istihdam ediliyor, üst düzey görevlere daha az getiriliyor, okula gönderilmeleri bile bir erkeğin (babanın) iznine bağlı olabiliyor, eşleri bile bir erkek (baba) tarafından seçilebiliyor, Meclis’e girmelerine bile erkekler karar veriyor (ve onları ancak Meclis’in yüzde 4 oranında tutuyor)... Ve daha aklınıza ne gelirse...Meselâ Türkiye’de gayrimenkullerin yüzde 90’ına erkeklerin sahip olması gibi. Evli kadınların yarısının hâlâ Medeni Kanun Mal Rejimi’nden yararlanamaması ve parti liderlerinin hepsi erkek olduğu için hâlâ hiçbir partinin seçim bildirgesinde “bu haksızlığı düzelteceklerine dair” bir sözün bulunmaması gibi... (Aslında ne kadar kaçsalar da bundan uzun süre kaçamayacaklar. Kadın haklarına saygılı olmak birkaç tane vitrin kadın milletvekili adayı çıkarmak değildir. Kadınlar Medeni Kanun’un peşindeler.)İşte bütün yukarda saydığımız nedenler dolayısıyla bir “Kadından Sorumlu Bakanlık” var. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (TÜKD) öncelikle kadınları ikinci sınıf vatandaş gibi gösterdiği için Bakanlığın adının Eşit Haklar Bakanlığı olarak değişmesini istiyor.İçinde “kadın” kelimesinin olduğu bunca yıldır kadına pek fazla yararı dokunmadığına (onun görevlerinin çoğunu da kadın örgütleri üstlendiğine) göre değişmesi çok iyi olur. Belki “Eşit Haklar” ismi erkeklere sık sık eşit olmayanları, haksızlıkları hatırlatır.TÜKD ikinci olarak bundan sonra Bakanlar Kurulu’nda göstermelik tek tük kadın bakan yerine en az yüzde 25’inin kadın olmasını ve özellikle de Milli Eğitim, Sağlık, Kültür ve Turizm, Çalışma ve Sosyal Güvenlik gibi icrai bakanlıklarda kadın bakanlara yer verilmesini talep ediyor.Dışişleri, Ulaştırma, Bayındırlık gibi bakanlıkları neden eklememişler anlayamadım, bence bunlar da kadınların çok daha iyi yönetebileceği bakanlıklardır. (Bkz. Condolezza Rice, hatırlayınız Madeleine Albright...)Aslına bakarsanız Türkiye’de o kadar akıllı, bilgili, öyle çalışkan kadınlar var ki (örneğin hukukçu kadınlar) hemen her görevde en az erkekler kadar başarılı oluyor ve bu başarıyla erkekleri korkutuyorlar. Onun için TÜKD’nin istekleri artık bütün Türk kadınlarının hakkı ve isteğidir.Bakanlar Kurulu’nun yapısı mutlaka değişmelidir. Seçim öncesi “Kadınlara önem verdiklerini” tekrarlayan ERKEK liderler şimdiden buna kafa yormaya başlasalar çok iyi olur!Töre canileri mutluymuş!Cuma günü Radikal’de çıkan bir haber töre cinayetlerinin kendisinden de daha “tüyler ürpertici bir Türkiye gerçeği”ni gösteriyordu.Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı ve 8 kişilik ekibi töre cinayeti suçluları ile ilgili bir analiz projesi için 25 cezaevi gezmiş, 12 tutuklu ile görüşmüşler.Ortaya çıkan sonuca göre töre katilleri işledikleri cinayetler için pişmanlık duymadıkları gibi toplum baskısından kurtuldukları ve cezaevinde diğer mahkûmlardan saygı gördükleri için gayet de mutlularmış.Ayrıca aralarında üniversite mezunları bile varmış.Türk halkı bu töre vahşetinin nice örneklerini duydu; bir şüphe veya dedikodu nedeniyle öldürülen çocuk yaşta kızların haberlerini dehşetle okudu.Şimdi bu çağdışı olaylara neden olanların bir de üstelik gurur duymasının, utanç verici rahatlığının da sorumluları olmalı değil mi? Toplumu televizyonlar ve her türlü imkânla sürekli eğitmeyen, cinayet işlemenin -hangi sebeple olursa olsun- en büyük suç ve günah olduğunu psikologlar, sosyologlar, hukukçular ve din adamlarının ağzından onlara anlatmayan, köylerde kentlerde çok sayıda kadın sığınma evi açarak ve töre tehdidi altındaki genç kız ve kadınlara bu seçenekleri anlatarak onlara kurtulma şansı vermeyen yönetimler, töre cinayeti işleyenleri ömür boyu hücre hapsine mahkûm etmeyen hakimler sorumludur.Gerçekten medeni bir ülke olsaydık şimdiye kadar töre sorununu çoktan halletmiş olurduk.Hiç değilse 21. yüzyıl Türkiyesi’nde bu tablodan yeterince utanmamız ve derhal çözmemiz gerekiyor.

Devamını Oku