Nasıl bir bilgisizlik, cehalet ve kışkırtmadır, nasıl bir “başka ülke toplumunu kasten kutuplaştırmadır” yabancı basının yaptığı belli değil.Durun saygısızlığı unutmayalım, yazılarımızdan alıntılar yapıyorlar madem bunu da söyleyelim; son derece saygısızlar. Hem Türk toplumuna, hem de demokrasiye karşı.Evet diğer ülkeler, özellikle de kendi çıkarları doğrultusunda iç ve dış siyasetinde oyun oynamaktan çekinmedikleri, Ortadoğu’nun kilit noktası olan ve ayrıca “ılımlı İslâm rol modeli” seçtikleri Türkiye hakkında elbette yazacaklar.Ama ne seçim öncesi her gün yaptıkları baskıyı yapmaya, ne de seçimleri değerlendirirken Türk halkını bölmeye, rejimini ve bir kesimini aşağılamaya hakları yoktur.Şu geri zekalılığa bakar mısınız; bir yandan 11 Eylül paranoyasıyla yaşar, İslâm ülkelerine ve hatta toptan İslâm dinine düşmanlık güderken diğer yanda Türkiye’nin sadece ve sadece laik-demokratik rejimi sayesinde diğer dinlere, ırklara saldırmayan, şeriat baskısı yaşamayan tek Müslüman ülke olduğunu unutuveriyorlar.11 Eylül korkularıyla çizgi filmlere konu olan Amerikalıların New York Times gazetesi, en azından Türkiye’nin tüm dinlere, inançlara aynı ölçüde saygıyı sağlayan laik rejimine ve ona duyarlı insanlarına karşı “fırsattan istifade saldırma” yolunu seçmemeli iken “Laik elite tokat” başlığını atıyor.Türkiye’de bundan önce başka partiler de yüzde 45’in üzerinde oylarla iktidara geldiler ama hiçbir dönemde yabancı basın böyle bir küstahlık içine girmemiş, bu tür manşetler atmamış, “laik elitler”, “İslâm ve laiklik arasındaki denge” gibi tanımlarla toplumu bölmemişti.Ya Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısının “Erdoğan laik azınlığın haklarını da korumalı” cehaletine ne demeli?Demek ki onlara göre AKP’ye oy verenler arasında hiç laik olmadığı gibi, geriye kalan yüzde 53.4’lük kesim de azınlık.Acaba Tayyip Erdoğan’ın daha önce sanki laikler Müslüman değilmiş gibi yaptığı “zenci/beyaz” benzetmesindeki rolleri deiştirerek artık laikler azınlık; “zenci”, AKP’ye oy verenler “beyaz” denmesini mi bekliyor bu zır cahil Başkan Yardımcısı?İngilizlerin The Times ve Independent gibi önemli gazetelerinin yorumları ise dikkatle incelenmeyi hak ediyor;The Times “Bu seçimle İslamcı bir kişinin cumhurbaşkanı olacağı oylandı, bu seçimin sonuçları Anadolu’nun çok daha dışına taşıyor, Müslüman dünyasında politik İslâm için bir test anlamına geliyor” demiş. Independent ise “Türkiye’de İslâmcı bir hükümet seçim zaferi kazandı.” “İslâmcı” ve “politik İslâm”la neyi kastettiklerini, Türkiye siyasetinin din tarafından yönlendirilmesi ihtimalinin onları neden bu kadar memnun ettiğini sormalı mıyız dersiniz?
Yazıya başladığım saatlerde sandıkların yüzde 95’i açılmıştı ve AKP yüzde 46.9 oyla tek başına iktidarı garantilemiş durumdaydı. Doğrusu “demokrasi” isteyen, azınlık haklarının savunmasını hakkıyla yapan, bu çerçevede AB uyum yasalarını gönülden destekleyen bir milletin “çoğunluk hakkı” olan kısmında pek de titiz davranmayışı çok ama çok enteresan bir sonuçtu.Ama AB de nedense işin bu kısmıyla diğeri kadar ilgili değildi. Yani 2002 seçimi öncesinde AKP’nin söz verdiği halde “dokunulmazlık” ları kaldırmaması, böylece suç işlemiş insanların ülke yönetmesine izin verilmesi, milletvekili olmaları nedeniyle suçların zaman aşımına uğraması, “Seçim ve Partiler” yasalarının da değiştirilmesi mümkün ve hatta pek kolay iken buna da dokunulmaması AB’nin pek umurunda değildi. Onların olmadığı gibi bizim de değilmiş demek ki...Memnun olmadığını söyleyen çiftçi; pamukçu, fındıkçı, emekçi, emekli, memur, şoför kısacası herkes memnunmuş. O zaman umarım bundan sonra kimse sızlanmaz.Çıkan sonuç AKP’yi tek başına iktidar yapmaya yetiyor ama aynı zamanda “cumhurbaşkanlığı seçimi” gibi önemli konularda yine uzlaşma aramak durumunda bırakıyor. Yüzde 47 civarında oy almak, her ne kadar bu başarıda “devletin tüm imkânlarını seferber ederek seçime girmenin” rolü büyük ise de ciddi bir başarıdır, kutlamak lazım.AKP iktidarını bir 5 yıl daha sürdürecek ... Tabii iktidar sarhoşluğuna veya şımarıklığına sürüklenip geçen dönem gerçekleştirmek isteyip de cumhuriyet kurumlarının tepkisiyle karşılaştığı için gerçekleştiremediği eylemlerde aynı inadı sürdürmezse... “Nasılsa arkamda ABD ve AB, onların basını da var” diyerek kendisiyle birlikte ülkenin geleceğini ve demokrasiyi tehlikeye atmazsa... Ama kimbilir, bu seçim sonucuna baktığımızda artık Türkiye için doğru ile yanlışın iyice birbirine karıştığını da görüyorsunuz.Demek ki arkasında sınırsız bir iç ve dış medya desteği, elinde sınırsız bir devlet gücü olan, hiçbir şeyin hesabı sorulamayan ve siyaseti “din” gibi insanların en hassas olduğu bir noktadan yürüten, sadece kendisinin dindar olduğunu tekrarlayıp duran bir iktidar partisi ne tür bir hata yaparsa yapsın Türkiye gibi bir ülkede o hataları örtebilir, bu da görülüyor. BAYKAL GİTMELİ Mİ?Yukarıda söz ettiğim gerçeklere rağmen seçimden çıkan sonuç Deniz Baykal’ında Mehmet Ağar’ın gösterdiği mertliği göstererek derhal istifa etmesini gerektiriyor.Baykal bu kez artık geri dönmemek üzere CHP genel başkanlığını bırakmak zorundadır. Seçimden önce lider yüzünden partinin zarar görmemesi için bu gerçeği dile getirmeyenlerin bile bu durumda Baykal’ı savunacak hali kalmamıştır.Kanal D’nin dün gece yaptığı bir televizyon anketinde sanıyorum 19 bin kişiden sadece 360’ı “istifa etmesin” dedi. Acaba Baykal’ın lider olarak başarılı bulunmadığına inanması için daha ne tür bir kanıt lazım?İnanıyorum ki CHP’nin başında Deniz Baykal yerine genç, dinamik, ümit veren bir cumhuriyetçi lider olsaydı sonuç bu parti için çok daha parlak olabilirdi.DIŞ BASIN ÇOK MUTLUSeçim öncesi sık sık vurguladığımız gibi Avrupa basını AKP’nin seçimi kazanmasından büyük mutluluk duydu. Ama ben bu kez onlar yerine El Cezire’nin mesajını vermek istiyorum:“Türkiye gitmek istediği yönü seçti” demişler.Tam isabet; Türkiye bu seçimle yönünü seçmiştir.Hayırlı olsun!
Kızanlar da var ama ben uyarmaya, hatırlatmaya devam edeceğim.Bu seçimde sandık kurulu üyeliği yapacak olan bir okurumuz; Selçuk Bozdoğan da üyelerle ilgili hatırlatmalar yapmış.“Sandık üyelerinin seçim sonuç belgesinin mühürlü bir kopyasını başkandan istemeleri, eğer kopya yoksa sonuçları kendi yazdıkları bir kağıdı başkana onaylatmaları gerekir. Başkan kopyayı vermek veya onaylamak zorundadır.Ayrıca sandık üyelerinin oyların seçim kuruluna gönderilmesine eşlik etmeleri hem yasal hakları, hem de görevleridir, duyarlı üyelerin mutlaka yapması gerekir” diyor.Bunlara bir de TC kimlik numarası olmadığı için herhangi bir kimlikle oy kullanmasına izin verilen bazı seçmenlerin mükerrer oy kullanma ihtimaline karşı da çok dikkatli olmak gerektiğini ekleyelim.Sandık başı tahminlerimizden çok önemli, çook!*****İran’ı iyi bilen biri...Volkan Samedi isimli genç bir okurumuzdan gelen mektubu sizinle paylaşmak istiyor ve hiç yorumsuz olarak veriyorum. Lütfen dikkatle okuyun ve onun bu mutluluğunun nedenini düşünün.“Merhaba hanımefendi, ben 18 yaşında bu yıl üniversitede okuyacak bir gencim. Sizi ve yazılarınızı her gün takip ediyorum Vatan gazetesindeki köşenizden. Ayrıca Star TV’deki programınızı da kaçırmadan izliyordum. Yazılarınızı okurken sizin gibi gazetecilerin, sizin gibi büyüklerimizin bu ülkede var olduğunu düşünüyor ve müthiş şekilde seviniyorum.Ben annesi Türk, babası İranlı bir gencim. Şeriatçı baskıcı yönetimi İran seyahatlerimden çok iyi bilen biriyim. Sizin gibi cumhuriyetin yılmaz bir kalesi gibi yazmaya devam eden bir cumhuriyet kadınını, bir gazeteciyi görmek beni sonsuz şekilde mutlu ediyor. Sonsuz saygılarımı sunuyorum size.” Ben de Volkan Samedi’nin şahsında bana yazan tüm genç okurlarıma teşekkür ediyorum.*****İşte alkışlanacak hakim!Adalet böyle olur işte... Bir yanda “kadınlara karşı” bir tutum her alanda sürdürülürken diğer yanda nadiren böyle müthiş hakimler de çıkabiliyor. Kararı verir vermez, haftalar önce yazmak istedim ama seçim sürecinde bir türlü sıra gelmedi, unutulacak bir haber değil bu...Hakim Sebahattin Ali Erdem, Ankara 5. Aile Mahkemesi’nde bir davada eşi için “Mal aldım, beğenmedim iade ediyorum” deme saygısızlığını gösteren kocaya “Bu söz tüm kusurun kocada olduğunu göstermeye yeter” diyerek onu hem tazminat, hem de nafaka ödemeye mahkûm etti.Bu hakim de erkek, kadınlara değer vermeyen liderler de, kadınlarla ilgili davalarda kararları hep kadınlar aleyhine çıkaran hakimler de, Medeni Kanun Mal Rejimi değişikliğinden yararlanmalarını önleyenler de...Taciz ve tecavüzlerde, töre veya namus cinayeti denilen vahşetlerde bile suçlu erkeklere indirim sağlamaya çalışanlar da...Hakim Sebahattin Ali Erdem’i tüm kadınlar adına ayakta alkışlıyorum. Bize hasret kaldığımız adaletin hâlâ var olduğunu gösterdi!*****Moustaki’l şarkılarAtilla Demircioğlu nedense zihnimde “yaz gecelerinin unutulmaz sesi” olarak yer etmiştir. Belki de bazen Ege’de, bazen Moda’da bir yerlerde insanın karşısına elinde gitarı sessiz sedasız çıkıp şarkılarıyla büyülediği içindir. O sizi duygulu sesiyle kolayca hüzünlendirebildiği gibi aynı kolaylıkla eğlendirebilir. İçtendir çünkü, müziği “yaşayarak” çalar ve söyler. Onun için de söylediği yerler hep tıka basa doludur.Dinleyicileri dizinin kenarına kadar sokulur ve nefis Türkçe, Fransızca şarkılarını kıpırdamadan, hiç yorulmadan saatlerce dinlerler.Atilla Demircioğlu son albümündeki söz ve müziği George Moustaki’ye ait olan şarkıları Türkçe’ye çevirerek (hem Türkçe, hem Fransızca) söylemiş, CD’nin adı: Moustaki’l Şarkılar...“Müstakil Şarkılar” esprisi de iyi ama aynı zamanda her bir şarkı “müstakil olarak” diğerinden daha iyi.Mutlaka dinlemelisiniz!
Abdullah Gül diğer partileri tek tek kötülemek için ne söyleyeceğini şaşırmış, “en çok biz sosyal demokratız”a gelmiş sonunda...“Ne güzel bir sosyal demokratlık bu böyle “ diyor insan okuyunca...Milletin cebinde 5 kuruşu yokken, üniversite sınavı kazanan gençler “Ayda 50 milyon burs verin de okuyabilelim” diye yalvarırken tüm diplomatik seyahatlere devlet kesesinden “aile boyu” gidiliyor. İsviçre dağlarında aşk tazeleniyor.Çocuklara hiçbir dönemde hiçbir siyasetçinin yapmadığı (Erbakan hariç) zenginlikte saray düğünleri, sünnet düğünleri yapılıyor, altınlar sandıklarla toplanıyor.Çocuklar saray yavrusu evlerde oturuyor, hayata gemiciklerle ticaret yaparak atılıyor.Fakirlerin çocukları Şırnak’ta askerlik yaparken onlarınki raporla askerlikten muaf tutuluyor.Makam arabaları, uçaklar hiçbir dönemde görülmemiş şekilde en pahalı, en lüks olanlardan seçiliyor ve çifter çifter kullanılıyor.“Genel Başkan“ları “param yok” diye zengin iş adamlarına gebe kalarak çocuklarını dünyanın en pahalı okullarında okutuyor ve sonra Ramazan’da varoşlarda “Biz de gecekondudanız, sizdeniz” muhabbetiyle halk aldatılıyor.İktidarları döneminde yeni zenginler türüyor, zengin daha zengin oluyor, fakir yerinde duruyor.Ve Abdullah Gül, İstanbul’da başka sahil restoranı yokmuş gibi en gözde sosyete kafelerinde gezerken bir yandan da “sosyal demokrat”lıklarını açıklıyor.Siz de demez misiniz “Ne güzel sosyal demokratlık bu” diye?AKP usulü böyle oluyor demek ki, karşılarında her duyduğuna inanıveren bir millet olunca! YSK cep telefonlarını yasaklamama nedenini açıklasın!Ben de yazdım, birçok meslektaşımız da yazdı, bu seçimde bazı partiler seçmenlere, özellikle de devlet kurum ve kuruluşlarında çalışan vatandaşlara yöneticiler yoluyla “oyunuzu cep telefonuyla çekin” baskısı yapıyorlar.İlkokul çocuklarının bile parti mitinglerine zorla götürüldüğü bir ülkede bu “hiç olmayacak bir ihtimal” değildir. Tam aksine gayet olağan görülebilir.DP Genel Başkanı Mehmet Ağar da YSK’dan cep telefonlarının yasaklanmasını istemiş, YSK ise reddetmiş.Bu kadar önemli bir seçimde, daha önce ÖSS sınavında hile için kullanıldığı da görülmüş olan cep telefonlarını yasaklamak Yüksek Seçim Kurulu için bir tercih olamaz, bu zorunluluktur.YSK neden bu teklifle karşılaşan vatandaşların ihbarına dayanan bütün israrlara, şikayetlere rağmen hiç de zor olmayan bu yasaklamayı getirmediğini net olarak açıklamaya mecburdur.Aksi takdirde tarafsızlığına kesinlikle gölge düşecektir.OY PUSULASINI “KURU” ATIN!Okurumuz Emel Gülsoy çok önemli bir noktayı hatırlatıyor.Oy verirken ıslak mühür bastığınız pusulaları kurutmadan kapatırsanız kağıdın karşı tarafındaki partiyi de boyayacağından oylar geçersiz sayılabilir.Aman dikkat”Gemi kredisi değil ya!Genç parti’den Mersin milletvekili adayı olan Haluk Atalay’a (ki kendisi devletin üst kademesinden, ‘Daire Başkanı’ olarak emekli olmuş) Ziraat Bankası’ndan 3000 YTL krediyi maaşına karşılık vermediklerini anlatıyor.Biri emekli, diğeri dul olmak üzere iki maaş alan bir üst düzey emekli, daha önce emekli maaşı ile seçim giderleri için 6500 YTL almış, sonra yetmeyince dul maaşı ile de 3000 almak istemiş ama iki ayrı maaş olmasına rağmen toplam 9500 YTL’lik bir krediyi bile alamamış.Şimdi, devlete 35 yıl hizmet veren milletvekili adayı bir memurun durumu bu iken Başbakan’ın oğluna milyon dolarların gemi için (pardon gemicik) kredi olarak verilmesine isyan etmezler mi?O da ediyor ve “Buna çifte standart denmez mi” diye soruyor.Bana değil, Başbakan’a!Dangalağın sorusu!“Elli yaşında, şeker hastası işçi emeklisiyim” diyen Mustafa Kökten “Cumhuriyet mitinglerini kim finanse etti” diye soran ABD elçisine cevap yazmış.“Dangalağın sorduğu soruya bak, Kurtuluş savaşını kim finanse ettiyse Cumhuriyet mitinglerini de onlar finanse etti. Anladın mı budala” diyor.Haksız mı sizce?
Dün bağımsız aday Baskın Oran’ın “Ezber Bozan (veya Bozamayan) Sözlük” kitapçığındaki süper (!) buluşları yazmaya başlamıştım, devam ediyorum.Bizim hafızamız milletçe o kadar güçlü ki zaten hiçbir şey hatırlamadığımız için alt alta yazılmış biraz aykırı görünen ama çoğu bugüne kadar tekrarlana tekrarlana kalıplaşmış sözcükleri hiç sorgulamadan “Vay be, ezberim bozuldu, Meclis’e girsin de herkesin ezberini bozsun” diye kabulleniveriyoruz. Oysa bu “gerçek sol adayım” diye ortaya çıkan bağımsızlara verilecek oylar birşeyleri bozacak ama o “ezber” olmayacak. Zaten yine en az yüzde 60-65’i bölünmüş oylar biraz daha bölünecek ve AKP “karşısında yalnızca 2 veya 3 güçlü muhalefet partisiyle rüyasında göremeyeceği” oy oranına bu bölünmüşlük (özellikle de GP) sayesinde sahip olacak. Sonra da sanki bu icraatlarına duyulan hayranlıktan olmuş gibi “işte istediğimiz oyu aldık, halk bizi istiyor” diyecekler.BİR DE BÖYLE BÖL!İşte bu bölünmüş oyları bir kez de, sanki bugüne kadar bağımsız milletvekilleri bir iş başarmış gibi ortaya çıkan, hafızası güçlü (!) veya aslında AKP sempatizanı isimlerin de desteklediği (bu arada az sayıda solcu destekçisi de var tabii) Baskın Oran ve onun gibi sol adaylar bölecekler.Baskın Oran’a neden AKP yandaşı medya tarafından fazlasıyla destek verildiğini hiç mi merak etmiyorsunuz?Bu “bağımsız” adaya maddi desteğin kim tarafından verildiği de net şekilde açıklanmadı.Onun için baylar, bayanlar oylarınızın AKP’ye yaramasını istiyorsanız siz de koşun ve yol gösterenlerinize inanarak oyları bölün...Şimdi dönelim meşhur “Sözlük e...“Türkiye ne laik, ne demokratik, ne sosyaldir. Hukuk devleti de değildir. Bunları sağlamak için bir sivil anayasa hazırlanmalıdır” diyor.Bugüne kadar TV programlarında bile defalarca tekrarlanan sözler... Ama örneğin “Neden demokratik değil?” sorusunun cevabı her şeyden önce “Seçim ve Partiler Yasaları” na, dokunulmazlıklara dayanıyor ki, bunların birincisi hiç bir partinin programında, ikincisi AKP’de halâ yok. Ne yapacak Baskın Oran? Tek başına kanun mu çıkaracak? “İç ve dış düşmanların tehdidi altındayız” korkusunun yanlış olduğunu, komünizmden sonra yeni düşman olarak “dinciler ve bölücüler” in yaratıldığını söylüyor. Yani AB ve ABD’nin Türkiye ile ilgili hiç bir planı yok; örneğin “yakalanan PKK’lılarda ele geçirilen ve belgelenen 260 bin silâh” Amerikalı üst düzey subayların ve gazetecilerin de resmen açıklamasına rağmen yalan... BOP, Kürdistan haritaları filân hikâye, dincilik, bölücülük hayal ürünü...Kendinizi masal anlatılan çocuk gibi hissetmiyor musunuz?ASIL SOLCU NE YAPAR?Baskın Oran CHP’yi kötülemeye bir bölüm ayırmış, onların oylarını böleceği için doğal olarak bu gerekli. Ama nedense normal şartlarda “asıl sol aday muhalefeti” yandaşlarını zengin eden, çocuklarına gemi ticareti yaptıran, fabrikalar kurdurtan, belediyelerine seçimde para dağıttırtan, Berlusconi’nin uçağının aynısını isteyen, öte yanda işsizlik, yoksulluk, terör, trafik hiçbir sorunu halledemeyen bir iktidarın icraatlarına yapılmalı iken o yok... Kendisi gibi düşünenlerin de bu konuda sık sık kullandıkları “ezber bozma” ifadesi aslında Ermeni soykırımı iddiası için ortaya çıkarılmıştı. İşte burada Baskın Oran tehcirin bir katliam halini aldığını, Ermenilerin öldürüldüğünü, soyulduğunu, mallarının yağmalandığını söylüyor. “Saklamak yararsız, bütün dünya biliyor, bir biz bilmiyoruz” diyerek.SOYKIRIM DEMEMİŞ“Jenosit” terimini aynı görüşteki diğer Türk akademisyenler gibi kullanmıyor ama zaten onlar bu kadarını söyleyince Minnesota Üniversitesi’nden Prof. Feinstein’in öncülük ettiği yabancı akademisyenler ve Ermeni diasporası, “Jenosit” i (soykırım) dünyaya kabul ettiriyorlar.Peki Baskın Oran objektif bir bilim adamı ise burada tehcir kararının hangi şartlar altında alındığını neden 2 cümlecik (gemicikten esinlendim) ile anlatmamış acaba?1915’te tehcir kararı öncesi Osmanlı Ermenilerinin ülkenin tam 26 yerinde isyan çıkardıklarını, 4 cephede savaşmakta olan orduyu arkadan vurduklarını, Fransız ordusunun yarısına yakınını oluşturduklarını, İngiliz ve Rus ordularına da katıldıklarını, Anadolu’daki çetelerinin erkeksiz kalmış köylere saldırarak kadın ve çocukları işkenceyle, gözlerini oyarak öldürüp yaktıklarını, 530 bin Türkün de öldürüldüğünü neden anlatmamış?Alman, Amerikan ve Rus belgelerinde bulunan, Ermenistan’ın ilk başbakanı Kaçaznuni’nin de açıkladığı bu gerçekleri bilmiyorlar mı?Ermeni tarihçilerin masaya oturup belgelerle tartışmaktan neden kaçtıklarını bilmiyorlar mı?Ezber bozmak isteyen gerçekleri tümüyle açıklar, ezber ancak öyle bozulur, böyle değil!*****Üç parti garanti!Başbakan Erdoğan’ın son konuşmaları yine çok enteresan. Devamlı MHP ile uğraşıyor. Örneğin; “Bahçeli hortumculara göz yumdu” lâfi... Güler misin, ağlar mısın?Onlarca AKP’li milletvekilinin, bakanların raflarda bekleyen suç dosyaları dururken ve dokunulmazlıkların kaldırılmasının halâ sözünü bile etmez, suçlulara aynen Meclis yolunu açarken, eylemi yapanları unutup “göz yumdu” diye başkasını suçlamak hakikaten cesaret ister.Bir de “Şu anda iki parti garanti gözüküyor” demiş. MHP ve DP’yi baraj altına itivermek iyi kurnazlık doğrusu, ne kadar seçmeni tereddüde düşürse kârdır.Oysa MHP’nin barajı kesin geçeceği gibi, DP’nin geçmesi de büyük ihtimal gibi görünüyor.Unutmayayım “CHP iyice dağıttı, çocuklarımızın işine taktı, ne iş yapsalardı yani” diğerlerinden de iyi... Dürüst siyasetçilerin çocukları gibi sıfırdan başlayıp adım adım yükselselerdi meselâ... Bir yanda “Biz köyden, gecekondudan çıktık” diyen babaları dururken gemicikle, fabrika vs. ile başlamasalardı.Bakın bir okurumuz “Ben de gemicik almak istiyorum ama bankalar kredi vermiyor. Yolu nedir bunun anlatırlar mı” diye soruyor.Anlatırlar mı dersiniz?Bu arada “22 Temmuz’da göreceksiniz” filân diyenler çıkıyor. Hemen söyleyelim; biz sistemin olanca çarpıklığına rağmen çıkacak sonuca, halk iradesine saygılıyız, hiiç farketmez.
Efendim son açıklanan bir rapora göre seçimin Türkiye’ye faturası 15 milyar YTL imiş. Kamu harcamaları yüzde 25 artarken belediyeler ilk 5 ayda çıkarılan yardım miktarı şimdiden yıllık hedefi geçmiş.Savurganlığa bakın şimdi, milyonlarca aç, işsiz, meteliğe kurşun atan insanı varken ayağını yorganına göre uzatmayı bilmeyen bir devlet seçim için 15 milyon YTL harcıyor.Bütün diğer ülkler içinde en yüksek faizle borç alır, yüzlerce milyar dolar dış borç dağlar gibi birikir, ekonomi borç ile ayakta tutulur ve çıkabilecek krizler ötelenirken, işsizliği azaltacak yatırımlar yapılmazken 15 milyar YTL’yi bir seçim için harcıyoruz.Yeterli sayıda yangın söndürme uçağı ve helikopteri olmadığı için en güzel sahillerimizde binlerce hektar orman cayır cayır yanarken ve her yangında “uçakların eksik olması” neden olarak gösterilirken gözümüzü kapatıp 15 milyar YTL seçim harcaması yapıyoruz.“Yeterli cezaevi yok” diyerek suçluları salıverdiğimiz, yeterli okul olmadığı için öğrencilere cehennem azabı yaşattığımız bir ülkede 15 milyar YTL.Neden? Kimin hakkı var bu fakir milletin trilyonlarını posterlere, bayraklara, seçim otobüslerine, propaganda yemeklerine harcamaya?Bütün partilerin ne olduğu ortada, insanlar bugüne kadar gördüğüne, duyduğuna göre oyunu verebilir. Yetmiyorsa meydanlardan birbirlerine hakaret yağdıracaklarına, gövde gösterisi yapacaklarına, oylarını yüksek gösterecek anketler için şirketlere milletin parasını akıtacaklarına çıksınlar ekrana, anlatsınlar bilmediklerimizi...İçeçek ayranı olmayan milletin parasıyla tahterevana binmesinler.Hele şu belediyelerin “5 ayda 1 yıllık parayı harcamaları” işini anlayanınız var mı?Belediyeler genel seçimde ne hakla ve ne gerekçeyle para harcıyorlar ki?Hesap soran olmayınca ölçüsüzlük işte böyle diz ve vicdan boyunu aşıyor!*****Bu nasıl ezber bozmak?Meslektaşlarımız arasında metheden çok oldu, merak ettim bağımsız aday Baskın Oran’ın “Ezber Bozan Sözlük” kitapçığını...Merak ettim, çünkü sıra ile köşelerde yer alıp desteklendikçe “kararsız ve aynı zamanda oyların bölünmemesinin önemini de kavrayamamış” seçmen üzerinde etkili oluyor. Parti kararı vermekte zorlananlar, beğendiği bir yazar tarafından göklere çıkarılan bir bağımsız adaya vermeyi düşünebiliyor.Merak etmeye başlamışken bir çokları gibi benim de Baskın Oran’ın seçim propaganda masraflarının kimler tarafından karşılandığını merak ettiğimi söyleyeyim. Caddeler, sokaklar poster dolu, binlerce kitapçık basılıyor, bir siyasi partinin yapacağı her türlü masraf var. Oysa Baskın Oran’a seçim yardımı filân yapılmadı.Harcamaları “gönüllü kuruluşlar”ın yaptığı söyleniyor; kim bu kuruluşlar ve hangi nedenle Baskın Oran’ı destekliyorlar?“Ezber Bozan Sözlük”e gelince... Emperyalizm, büyüme, demokrasi, ezen ulus-ezilen ulus milliyetçiliği gibi konularda genel, mutlak doğruları yeni bir buluş gibi yazmış ama bilinmeyen veya ezber bozan bir durum yok. Diğer bir çok konuda ise o kadar çok soru işareti var ki hepsini açıklaması için en az üç saatlik bir televizyon programı gerekir.Örneğin “Tam bağımsızlık en yüce dış politika ilkesidir” sözünün yanlışlığını Birleşmiş Milletler, AİHM gibi kuruluşlara sırtını dönmenin zararlarıyla, çağdaş insani değerler vs. ile açıklamış. Oysa Türkiye’de son zamanlarda tam bağımsızlıktan söz edenlerin hepsi ABD ve AB’nin Türkiye’yi şamar oğlanı haline getirmesi, iç ve dış siyasetine açıkça yön verme gayretleri nedeniyle bunu yapıyorlar. Ayrıca bir ülkenin bir başka ülkeye kendi çıkarı doğrultusunda baskı yapmaması da çağdaş insanı değerlerden biridir. Meselâ ABD’nin Türkiye’ye BOP çerçevesi içinde “ılımlı İslâm modeli” rolünü dayatması bu değere aykırıdır, tepki gösterenler tepkilerinde haklıdır.“Laik cumhuriyet, demokrasiden daha önemlidir” sözünü almış ve ona da “yanlış” demiş. Ama zaten hiç kimse böyle bir söz söylemedi, “demokrasi laiklikten önemlidir” diyen oldu ama bunu duymadık. Türkiye dünyada “laik demokrasi”yi uygulayabilen tek İslâm ülkesi olduğuna göre her ikisinin de önemli olduğu apaşikârdır. Burada asıl vurgulanması gereken gerçek bir demokrasinin zaten laikliği içeriyor olmasıdır ki nedense Baskın Oran son yıllarda en çok onun etrafında sorun yaratılmasına rağmen laikliğe demokrasi kadar vurgu yapma gereği duymamış.“Mecliste bağımsız milletvekilinin bir şey yapamayacağına” da karşı çıkıyor. “Bağımsız milletvekili Türkiye milletvekilidir, sesi daha gür çıkar” diyor. Oysa bugüne kadar diğer partilerden adam koparıp grup kurmayı başaranlar dışında hangi bağımsız milletvekili ne yapabildi? Grup kuranlar bile bir varlık gösteremedi, zira bütün işler mecliste etkili olabilecek bir sayı ile hallediliyor, bunu bilmiyor muyuz, yoksa çok mu saf görünüyoruz?Bitmedi, yarın devam edeceğim.
Haftalardır “AKP ve yüzde 40”ı yanyana görüp de hiç tepki vermeyenler benim sırf beyin yıkama yöntemini adaletsiz, yanlış bularak yanyana yazdığım “CHP ve yüzde 40”a çok fena bozulmuşlar.Oysa ben “Meclis’e üçüncü bir partinin girmesine katkı olması, böylece geçen dönemde yaşananların aynısının tekrarlanmaması” açısından kendi oyumu üçüncü partiye vereceğimi daha önce yazmıştım. Kimbilir belki de bu üçüncü partilerden biri yüzde 40’a yakın oy alır, onu da şu anda hiçbirimiz bilemeyiz.Gelen tepkilerin hepsini yazmam elbette mümkün değil ama birkaçında söylenenleri paylaşacağım. Gül Reyyan isimli okur yazımla ilgili olarak “Halka gitmekten korkan parti yüzde 40 oy alamaz” diyor. Peki halkın önüne çıkıp TV’de icraatlarını tartışmayan, diğer liderlerle bir arada soruları cevaplamayan, bunu reddeden parti nasıl alacak?Örneğin; “Tek başına iktidar olmadığı takdirde siyasetten çekileceğini” söyleyecek kadar halk iradesine saygı göstermeyen ve bunun sorulmasından kaçan bir lider nasıl alacak?Cumhurbaşkanlığı seçiminde halk iradesi isteyen biri aynı iradeye genel seçimde nasıl karşı çıkabilir?Halit Gürleyik ise “Alıştınız değil mi 80 yıldır sizin istediğiniz insanların devleti yönetmesine (...) Artık öğrenin şunu, lütfen yıllardır iliğini kemiğini sömürdüğünüz, üzerinden kazandığınız paralarla paşalar gibi yaşadığınız millete saygınız olsun biraz. MİLLETİN KARARINI HAZMETMEYİ ÖĞRENİN ARTIK” diye yazmış.“MİLLETİN KARARINI HAZMETMEYİ ÖĞRENİN ARTIK” cümlesi büyük harfle yazılmıştı. Keşke bu cümleyi bir de Tayyip Bey’e gönderse... Belki “iktidar olamazsa istifa etmekten” vazgeçerdi.“80 yıldır sizin istediğiniz insanlar” dediğine göre diğer hükümetler dönemindeki sıkı eleştiri yazılarımızı okumamış. Ayrıca neden bunların hepsi “bizim istediğimiz insanlar” oluyor.Bu 80 yılın içinde Demirel’den Ecevit’e, Özal’dan Yılmaz’a, Çiller’e, Erbakan, Gül, Erdoğan’a kadar birçok isim devleti yönetti. Eğer mesele, yazdığı gibi “köylü Mehmet Ağa’ya yakın biri” olmaksa bu isimlerin çoğu köylü Mehmet Ağa gibi köyden çıkma siyasilerdi, sarayda, köşkte yetişmemişlerdi.Bugünkü liderlerin çoğu da (hatta hemen hepsi de) halkın içinden gelen isimler. O zaman sıkıntısı nedir Halit Gürleyik ve onun gibi düşünenlerin?“Yıllardır ilik kemik sömürmeye, paşalar gibi yaşamaya” gelince... Vallahi ben kendimi bildim bileli var gücümle ve aile boyu çalışırım, alnımın teriyle kazanarak yaşarım. Çok şükür kimsenin iliğini filân sömürmedik, kimsenin bir kuruş hakkını yemedik.Sırası gelmişken hatırlatayım; doğduğumda babam milletvekili idi ve Türkiye’de seçilerek en uzun süre TBMM’de bulunmuş (25 yıl) siyasetçilerden biri olarak yaşadı, Senato Başkanlığı koltuğuna bile oturdu ama biz 4 kardeş gemi alamadık.Siyasetçi olan babamız “arkadaş” bursuyla okumamıza da izin vermez ve hatta yanlış anlaşılır diye giriş katındaki apartman dairesini bile değiştirmezdi.Bugün “gecekondudan geldik” diyenler üç beş yılda gemi ticareti yapacak duruma yükseliyor, krallar gibi yaşıyor, dünyanın en lüks uçaklarını, araçlarını kullanıyor.Onun için kimsenin bugünkü parti liderleri arasında ayırımcılık yapacak hali yok.İyi ki ben sinirlenince yazarlığı bırakmaya kalkmıyorum, olumsuz tepkilere de saygılıyım. *****Yabancı basın yalnız kendi için yazmıyor!Avrupa ülkeleri ve ABD’nin önemli gazetelerinde cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden başlamak üzere Türkiye’nin iç meslelerine ciddi bir yön verme çabasını hep birlikte gördük.Şu sıralarda bu baskıyı yoğunlaştırarak tek bir siyasi partinin reklâm şirketi gibi çalışmayı sürdürüyorlar. Öğrencilik yıllarımdan başlayarak uzunca bir süre İngiltere’de yaşadığım ve dış basını dikkatle izlediğim için bu gayreti daha önce bir başka ülke için göstermediklerini biliyorum.Son zamanlarda yazılarımda sık sık yabancı basının Türk siyaseti ve halkı üzerinde baskı yaratma amaçlı yorumlarına yer verdim. Bunun nedenini merak eden ve “Onlar kendi ülkeleri için yazıyorlar” diyenlere bir hatırlatma yapmak istiyorum; onlar sadece kendi ülkeleri için yazmıyorlar. Bu haber ve yorumlar, yabancı gazeteleri okuyan/okumayan gazetecilerin, yazarların önüne ajanslar tarafından gününde gönderiliyor ve “sanki onlar bizi bizden iyi biliyorlarmış gibi” son derece de etkili oluyor.Sonra bunların çoğu haber olarak veya köşe yazılarında Türk gazetelerinde yerini alıyor.Vatandaşı etkileme gücü de göz ardı edilemez.Onun için bırakın da bugüne kadar görülmemiş bu açıkça yönlendirme faaliyetlerini yazalım. Zira hiçbir dış baskı durup dururken, kendi çıkarları ile ilgisi olmadan yapılmaz. Buna neden ihtiyaç duyduklarına kafa yormak gerekir.
Bu başlığı haftalardır “AKP’nin yüzde 40 oy alıp alamayacağı”nı gündeme getiren sayısız manşet nedeniyle seçtim.Paldır küldür, yaz ortasında sürüklendiğimiz erken seçime bir haftadan az bir zaman kaldı ve iktidar partisinin kendisi ile kendisine yakın kuruluşlar tarafından yapılan anketlerle neredeyse bu “yüzde 40” ihtimal olmaktan çıkarılıp şimdiden kesin sonuç haline getirildi.Oysa bir tarafta devletin “elinde olan tüm imkânlarını” da seferber ederek, bırakın poşetleri, kapı kapı dolaşarak “Ne eksiğiniz var, tamamlayalım” sorularını, Unakıtan’ın Eskişehir’de yaptığı gibi alenen, hiç çekinmeden istedikleri illeri, ilçeleri ihya ederek, devlete ait araçları kullanıp milletin trilyonlarını da en pahalı uçaklara harcayarak oy kazanmaya çalışan bir iktidar partisi...Karşısında ise normal şartlarda seçim propagandası yapmaya çalışan bölük pörçük bir sürü parti...Normal şartlarda diyorum çünkü bugüne kadar Avrupa ve Amerika medyası da her nedense(!) desteğini sadece iktidar partisinden hiç eksik etmedi. Türk gazetelerinden beter, sanki seçim kendi ülkelerinde yapılıyormuş gibi her üç günde bir dışardan gazel okumayı, iç işlerimize burunlarını sokmalarını bir yana bırakın yön vermeyi sürdürdüler.İngiltere’nin The Times gazetesi halâ “Türkiye’nin seçim öncesi çalkantı yaşadığı” bahanesiyle giriştiği yazılarda “seçimi hangi partinin kazanacağı”nı tahminden çok öte bir güvenle söylüyor.Tabii “dışardan gazel okumanın” her zaman vurguladığım zorluğu yazıda yine ortaya çıkmış. “Seçimi ‘Atatürk’ün devrimlerine muhafızlık yapan güçlü asker’ ile İslâmcılar arasında yapılacak bir karşılaştırma gibi görmenin yanıltıcı olacağını” belirtmişler.Teşekkür etmemiz mi gerekiyor kendilerine acaba? Bu yumurtladıkları garip yorumlar için, bize bilmediklerimizi (!) öğretmeye çalıştıkları için teşekkür mü etmeliyiz?Aslında hiç zahmet etmemelerini, burunlarını kendi memleket meselelerine saklamalarını, “Atatürk’ün devrimlerine askerden önce muhafızlık yapacak bir Türk milleti olduğunu” anlatmak gerekiyor bu ukalâ yabancı basına ama nedense bir türlü elbirliğiyle yapamıyoruz.Her neyse, bugüne kadar “yüzde 40 oy alır mı” başlığını o kadar çok gördük ki, seçim öncesi aynı başlığı farklı bir parti için de kullanmanın adil olacağını düşündüm,İlhan Kesici gibi merkez sağın önemli isimleri de orada olduğuna göre CHP yüzde 40 oy alabilir mi dersiniz?Halkın önüne çıkmaktan kaçılmaz!Biliyorsunuz,biliyoruz ki “cumhurbaşkanını halkın seçmesi” konusunda bol bol “halka gitmekten neden kaçıyorsunuz ki” sorusu propaganda olarak kullanıldı. Halâ da kullanılıyor.Öte yanda bunu kullananlar “seçim öncesi diğer demokratik ülkelerde mutlaka yapıldığı gibi” halkın önüne çıkarak TV ekranlarında diğer büyük partilerin (barajı geçme ihtimali yüksek olanlar veya en azından Ana Muhalefet Partisi) liderleriyle konuşmayı reddediyorlar.Oysa demokrasiye inananlar için bu bir tercih değil zorunluluktur.Propaganda sırasında,meydanlarda doğru/yanlış herşeyi söyleyebilirsiniz, soru soran veya itiraz edenlere “terbiyesiz seni kim gönderdi buraya” diye hakaret edebilir ve hatta gücünüzü vatandaşa karşı kullanarak hapse attırabilirsiniz.Ama TV’lerde sorulacak ve halkın “cevabını seçimden önce öğrenmesi gereken” sorular başkadır, onlardan kaçamazsınız.Diğer liderlere kusur yapıştırarak kaçma çabalarınız da demokrasiye, insanların “öğrenme,bilgilenme hakkı”na aykırıdır. Bunu yapanlar işlerine geldiği konularda demokrasiye sarılamaz.Onun için kaçmayın, bakın “erkek erkeğe”siniz, ortada kadın da yok. Ne diyordunuz “kaçmak delikanlı adama yakışmaz”, haydi buyrun!.. Halka gitmekten korkmadığını iddia eden halkın önüne çıkmaktan da korkmaz (yoksa öyle değil mi?)Liderler bu hafta ekranda karşılaşmalı ve hem gazetecilerin sorularını (yine ‘bazı partilerin daha çok sevdiği’ gazeteciler seçilir ama olsun), hem de birbirlerinin sorularını cevaplamalıdır. Lamı cimi, kaçışı yok millet bekliyor!