Gökçek tek suçluyu buldu!

11 Ağustos 2007

Melih Gökçek Perşembe akşamı ekrandaydı. Bize de izlememiz için kendisi tarafından haber verilmişti, izledik.Bana göre bu konuşmanın tek bir nedeni vardı; bütün suçu küresel ısınmanın üzerine yıkmak. Gökçek tezini güçlü şekilde savunmak için Manavgat şelalesinin eski ve yeni halinin fotoğraflarını da gösterdi.Oysa Manavgat’ın ve kuruyan göllerin, barajların sorumluluğu da tüm uzmanların yıllardır yaptığı “Küresel ısınmadan en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor” uyarılarına kulak asmayan yönetimlere aittir.Uluslararası uzmanların, bizde Hayrettin Karaca ve TEMA’nın “Türkiye çöl olacak, uyanın” çağrılarını masal gibi dinlediler. Havayı, nehirleri, gölleri çıkardıkları karbondioksitle, atıklarla kirleten fabrikalara göz yumdular. Şehirlerin ve tüm ülkenin yeşil alanlarını yok ettiler. Metropollerin, hatta İstanbul gibi dünya harikası bir şehrin bile (Boğaz tepeleri dahil) ormanlarının acımasızca kesilerek yerine siteler, gecekondu apartmanlar dikilmesine izin verdiler.Evet Gökçek haklı, artık küresel ısınma nedeniyle göller kuruyor, Manavgat’ın suyu dahi azalıyor ama bu öncelikle Türkiye’de oluyor. Yine ihmallerden dolayı...Diğer ülkeler ellerinden gelen önlemi aldılar. Çin bile karbondioksitin küresel ısınmayı tehlikeli şekilde arttırdığını görerek koskoca ülkeyi baştan başa oksijen kaynağı yeni ormanlarla donattı.Melih Gökçek tam 13 yıldır Belediye Başkanı, yine TV’lere çıkıp bu 13 yılda yeşilin hangi oranda yok edilip yerine milyonlarca gecekondu yapılmasına izin verdiklerini de -dürüstçe verilen rakamlarla- açıklayabilir mi?İzmir, İstanbul, Ankara, Adana ve diğer illerin eski, yeni belediye başkanları açıklayabilir mi?Oy deposu olarak gördükleri gecekondulara “Tapunuzu biz vereceğiz, onlar vermediler” demeye devam ederseniz çok değil 10 yıl içinde bu ülkenin halkını dünyanın başka ülkelerine göç etmek zorunda bırakırsınız ki onlar da almazlar. Filmleri yapıldı bu konuların!Tabii susuzluk tehlikesini bildiği, ısrarla uyarıldığı halde yıllar önce önlemini almaması, şehir sakinlerini seçim öncesinde bile uyarmaması daha da somut bir suç.Ama o yine “asıl suçlu”yu bulmuş, “Sırf bana inat olsun, Gökçek gitsin diye fazla su kullananlar var” diyor.Ne bilimsel bir tablo var ortada görüyor musunuz?*****AKP’de başka aday yok mu?Fransa’nın Liberation’ından, İngiltere’nin BBC’sine, Katar’ın El Cezire’sine kadar dünya medyası hâlâ bizim medyadan beter Türkiye’nin Meclis ve Cumhurbaşkanı seçimine kilitlenmiş vaziyetteler.Bazıları, sık sık yaptıkları gibi çok da cahilce yaklaşımlarda, yorumlarda bulunuyorlar.Örneğin Liberation, Köksal Toptan’ın Meclis Başkanı seçilmesini (bu arada tebrik ediyorum) Başbakan Erdoğan’ın “laiklere jesti” olarak yorumlamış. Arkadan gelen cümle daha da ilginç; “Ancak bu, devlet başkanı olarak kendilerinkilerden birini daha kolayca empoze etmeye yönelik klâsik bir manevra olabilir” diyor.“Kendilerinkilerden biri” ile neyi kastediyor acaba?“İslâmcı kökenli”yi mi?Herhalde bazı okurlarımızın ve bazı (!) siyasetçilerin yaptığı hatayı yaparak “eşi türbanlı olan dindar, diğerleri değil” demeye getiriyor olamazlar. Yani Köksal Toptan’ın eşinin başı açık olduğu için o “kendilerinkinden değil” olamaz.Peki Abdullah Gül’ü neden “kendilerinkinden” sayıyorlar acaba?Abdullah Gül, Köksal Toptan, Vecdi Gönül, Mehmet Aydın veya bir başka AKP’li milletvekili arasında onlara göre ne fark var?Gerçekten kafası karışıyor insanın... Bugüne kadar eşi türbanlı olanlar da her mevkiye geldiler. Cumhurbaşkanlığı devletin zirvesi olduğu, tüm toplumu temsil ettiği ve türban “devlete dinsel kimlik” anlamına geleceği için bu laiklik ilkesi bağlamında sorun yaratıyorsa, laiklik üzerine yemin edilerek girilen Meclis’te, verilen söze sadık kalmak neden bu kadar zor onu da anlamak mümkün değil.Ne “laiklere jest”le ilgisi vardır bunun, ne “dindarlara saygısızlık”la, ne de “parti tabanına karşı gelmek”le... Tek anlamı “devlet kurallarına uymak”tır ve madem ki artık olayları bu eksene taşıdılar; Müslümanlık’ta “devlete itaat” de vardır.O zaman neden bu kadar çözümsüz bir noktada kilitleniyoruz ve dünya medyasının kendini bilirkişi saymasına fırsat veriyoruz?Abdullah Gül’den başka aday yok mu? Olamaz mı?*****Kimsesiz çocuklara yardım!Bolluca Çocuk Köyü’ndeki çocukların gıda, eğitim ve sağlık giderlerine katkıda bulunmak için Turkcell hatlı cep telefonlarından 4717’ye boş mesaj atmanız yeterliymiş. Vakfın bildirdiğine göre mesajlar 5 YTL olarak çocuklara ulaşacakmış.Dans, şarkı yarışmalarına ve hatta “Biri Bizi Gözetliyor” türü programlara tercihinizi bildirmek için mesaj gönderebiliyorsanız bunu da yapabilirsiniz.Haydi şimdi alın telefonlarınızı, hiç zor değil!(Not: Sevgili okurlarım, dün yayımlanan “Büyüklerden akıllı bir çocuk” başlıklı yazıda bilgim dışında yapılan bir hata nedeniyle “8-10 milyar” yerine “8-10 milyon” yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.)

Devamını Oku

Büyüklerden akıllı bir çocuk!

10 Ağustos 2007

Gel de yazma’ dedirten mektuplar gelir bazen... O kadar güzel yazılmışlardır veya öyle sürprizler içeriyorlardır ki dayanamazsınız.Antalya’dan yazan ve “her gün yazılarımı dikkatle okuduğunu” söyleyen 8. sınıf öğrencisi Funda Yanıkören’in mektubu da bunlardan biriydi.Kadınların tecavüzcüleriyle evlenmelerini, çocuk tecavüzlerinde ise çocuğun rızası olup olmadığının sorulmasını (yazarken bile dayanamıyorum, yine mahkemelik olacağım Allah’ım sabır ver) öneren, yasalarda bu yönde değişiklik yapılmasını isteyen iki hukuk profesöründen söz ediyordu Funda...Açtıkları 150 milyarlık davalardan sadece her biri 8 ve 10’ar milyon tazminata hak kazanan bu “prof.”lara davaların sürdüğü 3 yılda biriken faizler nedeniyle toplam 35 milyar ödediğimi ve her iki davayı da AİHM’ye gönderdiğimi yazmıştım hatırlayacaksınız.İşte Funda’cık, bu duyarlı ve akıllı genç kız “O kişilere harçlığımdan ayırıp gönderdiğim 5 YTL’yi, kazanmış oldukları tazminata ekleyip ödeyin” dediği mektubunun içine parayı koyarak göndermiş.O tazminatlar ödendi ama ben bu mektubu okurken ve şu anda da göz yaşlarımı tutamıyorum. “Tek bir noktasına dokunamazsınız dedikleri tasarıyı tepkilerinizle değiştirttiğiniz için size ve sizin gibi emeği geçenlere saygılarımı sunuyorum” diyen gençlerin varlığı, bu toplumun huzuru adına ödediğim ve ödeyeceğim hiçbir faturadan pişmanlık duymamamı sağlıyor.Hepsi helâl olsun.Sevgili Funda’ya teşekkürlerimle parasını iade ediyor, onu duyarlılığından dolayı, anne ve babasını ise böyle bir evlat yetiştirdikleri için kutluyorum. ***Bakan şiddet sunuyor!Savunma Bakanı Vecdi Gönül 24 bakana birer hediye vermek istemiş, düşünmüş taşınmış ve silahta karar kılmış. Doğrusu epeyce düşünme ve epeyce taşınma gerektiren bir buluş, onu da kutlarız!Şiddetten bu kadar çeken, artık lise öğrencilerinin çete kurma ve silah kullanmada tavan yaptığı ve bunun öncelikli sorun olarak ele alınması gereken (ama koltuk kapma önceliği nedeniyle bir türlü sıra gelmeyen) bir ülkede çok ama çok örnek bir davranış (!)Bakanların silahlanmayı, şiddeti önlemek üzere çareler üretmesi, en azından doğru örnekler sunması gereken bir ülkede şiddet sunmak müthiş bir buluş!Bunu görünce doğal olarak “Bakan bunu yaparsa gerisi ne yapmaz” diyorsunuz ve gazetelerin üçüncü sayfasına bakınca da neler yapacaklarını görüyorsunuz.Vecdi Gönül’ün silah hediye etmesi üzerine gelen sayısız tepki mektubu ve telefonunda vatandaşlar bu silahların derhal iade edilmesini, edildiğinin de topluma duyurulmasını istiyorlar.Sayın Gönül (ki adı cumhurbaşkanı adayları arasında halen geçmektedir) mutlaka bir hediye vermek istiyorsa, örneğin bakanlar adına gençlere burs versin veya yanan ormanların yerine ağaç diktirsin.Magandaların masum insanlara silah doğrultmasını önlemeye çalışırken silah hediye etmesin. İnsanlar yanlışlara, usulsüzlüklere karşı tepkisiz hale getirildilerse de Türkiye’nin artık bu tür hatalara dayanacak hali kalmadı!*** İçkisiz Laila, ılımlı Türkiye!Ben “Amerika Türkiye’yi ılımlı istiyor” diye yazdıkça birileri “o proje rafa kalktı” diyor. Onlar böyle derken Ankara’da AKP Genel Merkezi’nde bitişik Laila birden bire içkisiz lokanta olmaya karar veriyor.Şimdi bunu yazdığımızda da “Vay, Ruhat Hanım içkisine dokunacaklar korkusu duyuyor” diyenler çıkacaktır, biliyorum ama hayır efendim ben içki sevmem. Ama yemeğiyle bir bardak içki içmek isteyene baskı yapılmasını da istemem.Olay buradan başlıyor, sonra tüm ülkede içkinin yasaklanmasına, Ramazan’da lokantaların kapanmasına, daha sonra kısa sürede yemek yerken görülenlere tepkiye varıyor.Bunu duyunca da “O zaman neden üniversiteye türbanla gidilmesini de savunmuyorsun” diyenler olacak, onu da biliyorum.Aslında ben de “hizmet alanlar”ın üniversitelere başörtüsüyle (şimdi türban, üstelik çoğunda tarikat bantları olan türban) gitmesinden yanayım.Ama bir yandan da Richard Holbrooke’un “iki ılımlı İslâm ülkesi” diye Türkiye’yle birlikte saydığı ılımlı (!) Malezya’da “üniversitelerde türbanın mecburi olduğu”nu unutmuyorum.Acaba Türkiye’de de aynı baskının ılımlı, ılımlı yaşanması için kaç yıl gerekir sorusu aklımdan çıkmıyor.Şu Richard Holbrooke’la bir TV röportajı yapmayı nasıl isterdim bilseniz...

Devamını Oku

Bu da medya muhtırası mı oluyor?

9 Ağustos 2007

Güzel bir yaz sabahı uyandık ve bir baktık ki bütün medya Abdullah Gül’ün adaylığına topluca karşı çıkar olmuş.Adeta seçim sonuçları için bazılarımızın ısrarla tekrarlayıp durduğu “Bu da halkın muhtırası” iddiası bir gecede şekil değiştirip “Bu da medya muhtırası” haline gelmiş.Gazetelerin ve köşe yazarlarının büyük bir çoğunluğu Başbakan Erdoğan’ın “Yeni dönemde kriz değil iş istiyorum” sözünden başlayarak aslında Erdoğan ile Gül arasında “Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığı”yla ilgili bir çekişme olduğundan, yapılan (ve hatta Abdullah Gül’ün kendisinin de yaptırdığı) anketlerde halkın da aday olmasını istemediği sonucunun çıktığından söz ediyorlar.Her ne kadar artık açıkça gerçekleri söylemek yerine lâfı döndürüp dolaştırıp kibar kibar (!), tepki çekmeyecek şekilde yazmak moda ise de açıkçası şu ki özetle “Gül aday olmasın, tatsızlık çıkmasın” diyorlar. İyi ama hafızası “çoğunluk gibi” fazla zayıf olmayanlar Meclis’te cumhurbaşkanlığı oylamalarında uzlaşma olması gerekçesiyle konmuş olan “367 milletvekili katılımı” tartışılırken bugün “aday olmasın” diyenlerin hemen hepsinin Anayasa uzmanı kesilerek “367 gerekli değil, Anayasa Mahkemesi’nin kararı haksızdır” şeklinde tepki gösterdiğini gayet iyi hatırlıyorlar. Oysa o zaman bunun aksini savunanlar aynen “bugün dönüverenlerin” düşündüğü gibi “uzlaşmayla seçilsin, laikliğe aykırı bir durum ortaya çıkarsa olay büyüyecek” endişesi taşıyorlardı.GÜL TARTIŞMASI GERÇEKTE NEDİR?O günlerde medya topluca bu uzlaşma yönünde yazsaydı ve Mahkeme’ye gerek kalmadan halledilseydi, Başbakan “çelik çomak” oyunundan keyif alıyor olmasaydı veya kimselere kulak vermeden iki kişi baş başa aday belirlemekte ısrar etmeselerdi bugün hâlâ dünyanın gözü önünde “çıkmaza girmiş bir Türkiye” görüntüsü sergiliyor olmayacaktık.Toplum bir yıldır ve hâlâ “cumhurbaşkanı kim olacak, acaba Gül inat ederse yine kriz çıkar mı, siyaset kilitlenir mi” sorusuyla oturup kalkmayacak, “cumhurbaşkanı toto” oynamaya devam etmeyecek, ülke huzur bulacaktı.Ama hayır, tezkere oylaması öncesinde “Kendi başımız Kuzey Irak’la derde girer, ABD’yi karşımıza almakla hata yaparız” diyenler nasıl kara koyun oldularsa, bu olayda da öyle oldular.Türkiye medyasında baştan beri Abdullah Gül’ün adaylığına tek engel ordu gibi gösterildiği için Avrupa ve ABD medyası da böyle alarak “Ordu kaybetti”, “Ordu artık konuşamaz” başlıkları attı. Oysa Gül’ün veya bir başka “eşi türbanlı” siyasetçinin cumhurbaşkanlığına çıkmasını yalnızca ordunun sorunuymuş gibi göstermek de bir başka yanlıştır. Bunun “dine veya din nedeniyle başını örtenlere karşı” bir durum olduğunu söylemek kadar büyük bir hatadır.Asıl olay ordu ile değil “laiklik ilkesi ile AKP arasında” geçmektedir. Devletin zirvesinde cumhurbaşkanı eşinin türbanlı olması durumunda hemen ertesi gün tüm devlet daireleri ve üniversitelerde de türbanın serbest bırakılmasının isteneceğine şüphe yoktur.Bu durumda “devlet memurlarının eşi türbanlı olabiliyor, o zaman cumhurbaşkanının eşi neden olmasın” mantığı yürütenlerin bunların ikisinin çok farklı olduğunu...“Yüzde 47’yi unutalım mı” gibi söylemleri benimseyenlerin de bunun insanlar değil ilkeler bazında bir sorun olduğunu hatırlaması gerekiyor.Cumhurbaşkanı eşi, yer alacağı (ki yer almaması dünya çapında haber olur) uluslararası ve yurt içi protokolde; bugüne kadar laik oluşu nedeniyle dinsel kimliği olmayan devlete bu kimliği de kazandıracaktır. Böylece çok kısa süre sonra laikliğin tanımının değişmesi tekrar ve bu kez daha yoğun olarak tartışmaya açılacaktır.Son olarak... Yazdıklarımın büyük bir kısmı benim bu yöndeki görüşlerimi değil, mevcut durumu anlatıyor.Yine “siz dindarlara karşı mısınız” diye bilgisayarların başına geçmeyin yani!***Oy verenler düşünsün!Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’e “susuzluk ihmâllerle geldi” diyen eleştiriler artıyor.Gökçek ise basın bürosu aracılığıyla halkı “ideolojik gruplara uymamaları” konusunda uyarıyormuş.“Baskın basanındır” mantığı bizde tutuyor, niye yapmasın?Ya “susuzluk Allah’ın emri” diyerek ya da zeytinyağı gibi üste çıkarak işin içinden sıyrılmak Türkiye’de uygun (!) bir siyasi yöntemdir artık.Bu durumda geriye; oy verenler düşünsün, şimdi seçim olsa bu ihmallerle yeniden seçilir nasılsa demek mi kalıyor bilmem...Kafamıza dank etmesi için gerçekten dayanılmaz çileler çekmemiz gerekiyor bizim!

Devamını Oku

ABD’ye karşı olmakta yerden göğe haklıyız!

7 Ağustos 2007

Amerika’nın artık “Türk halkı kendisini sevmiyor” diye bozulmaya, tepki duymaya hiç hakkı yok. Tüm dünyada ABD’yi sevmeyen ülkelerin başında geliyoruz ve bunda da yerden göğe kadar haklıyız.Bazı meslektaşlarımız ABD’nin eski Başkan Yardımcısı olan Richard Holbrooke’un “Amerika İslamî demokrasiler, ılımlı İslâm ülkeleri istiyor. Şu anda buna iki örnek var; Türkiye ve Malezya” sözlerinin Türkiye’yi tanımamak olduğunu söylüyorlar.Bunu da Malezya ile Türkiye arasındaki rejim farkına, Türkiye’deki iktidar partisinin de her kesimden oy alışına bağlıyorlar.Oysa elbette Holbrooke gibi, yakında ABD Dışişleri Bakanı olma ihtimali yüksek bir siyasetçinin Türkiye’yi tanımama gibi bir sorunu olamaz. Tam aksine, çok iyi tanıdığı gibi Dışişleri Bakanı olduğunda açıkça söyleyemeyeceği şeyleri şimdiden söyleme ve Türk hükümetine gerekli mesajı verme işini hallediyor o...Ayrıca şunu da iyi biliyor; evet AKP’nin aldığı oylarda ekonomik istikrarın/ekonomi politikalarının hükümet değişikliği ile bozulmaması, Kuzey Irak’a sınır ötesi harekât yapılmaması isteğinin, toplumun her kesimine kendi ihtiyaçları doğrultusunda “yardım”dan vaatlere kadar “çok iyi plânlanmış” bir seçim propagandasının ve daha birçok etkenin rolü vardı ama... Ama bu oyların büyük bir bölümünü ABD ve AB’nin ısrarla vurguladığı “İslamî parti” kimliğiyle aldığı da inkâr edilemez.SARIGÜL BİLE SIRRI ANLADIYıllar boyunca bu yönde sürdürülen çaba, “Biz dindarız, onlar değil”, “Biz dinin ve dindarların koruyucusuyuz, onlar değil”, “Laiklik dindarlıkla bağdaşmaz”, “Laikler dindar değildir”, “Dindar cumhurbaşkanı istemiyorlar” gibi yanlış ama ısrarlı söylemler (ki bazı yazarlar hâlâ devam etmekteler) tümüyle unutulamaz.Seçim öncesinde tarikat şeyhlerinin TV ekranlarında bile yaptığı “Biz başka partileri değil, o partiyi destekliyoruz” açıklamaları unutulamaz.Baksanıza işin sırrını Mustafa Sarıgül bile anlamış ve liderlik yarışında ilk gayreti imamlardan Baykal adına özür dilemekle gösteriyor. Toplumun bu konudaki teveccühüne, tercihine baktığınızda onun propagandasının (CHP gibi dinin siyasallaştırılmasını onaylamayan bir partide bile olsa) artık eleştiremiyorsunuz.Onun için Holbrooke Türkiye’nin gittiği yönü görerek kendince doğruyu söylemekte, ABD’nin plânını açıklamaktadır.Nitekim ABD’nin Dış İlişkiler Konseyi üyesi Steven Cook da seçim sonrasında “Washington Türkiye’de İslâmcıların kazanmasından dolayı rahatlamalı. Hamas ve Hizbullah’a benzemeyen AKP’nin liderleri çoğulcu ve demokratik bir Türkiye isteyen çağdaşlaşma yanlıları” şeklindeki açıklamasıyla Türkiye’nin “ABD’nin istediği gibi, radikal olmayan -ılımlı- İslamî yönetim”inden mutluluk duyduklarını ifade etmişti.Amerika, Türkiye siyasetini bir yandan, beklentileri olan (her ne kadar bazılarımız BOP projesinin rafa kalktığını zannediyorsa da) “ılımlı İslâm” rolü nedeniyle yakından izler ve yönlendirirken diğer yanda PKK’ya açık destek vererek kendi Kürt politikaları nedeniyle izliyor ve yönlendiriyor.Sanıyorum ABD basını içinde Türkiye’ye en tarafsız gözle bakabilen gazetelerden biri Washington Post’tur. Bu gazete son olarak “Amerika’nın Ortadoğu’daki operasyonlarını yöneten Centcom’un -kendi korkuları nedeniyle- PKK’ya karşı bir operasyondan kaçındığını” yazdı.ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz de “Washington’dan PKK’ya karşı eylem için Iraklı Kürtlere baskı yapılmasını istediğini” Washington Post’a açıkladı.Amerika ikili oyunundan vazgeçmediği sürece Türkiye’nin başına yakında daha da çok çorap örecek.Yeni çoraplar istemiyorsak herkesin gözünü açması gerekiyor.AB’nin “Avrupa Yolunda Yeni Bir Engel Mi” başlıklı raporunda “bir şekilde PKK’ya bağlı” sözleriyle tanımladığı DTP’nin de “nerede olacağına” artık karar vermesi.*****Kim dinler Kızılırmak’ı?Türkiye doğası ile dünyanın en güzel ülkeleri arasında sayılacak kadar şanslı bir ülke... Gel gör ki bu güzelliğin büyük bir umursamazlıkla yok edildiğini görünce insanın aklına çekirgeler geliyor.Geçtikleri her yere zarar veren, tahrip eden çekirge sürüleri... En güzel sahil beldelerimizde yeşili tümüyle yok ederek yerine taş yığınları dikmekte, kara/deniz dinlemeden her yeri çöplüğe çevirmekte üstümüze yok.Durup da bir an bile “Bulunduğum yer yalnız bana değil herkese, benden sonraki kuşaklara da ait. Üstelik bize bahşedilen bu güzel ülkeyi korumak vazifemiz” diye asla düşünmüyoruz.Bodrum’da havaalanından çıktıktan az sonra yanarak kömür haline gelmiş -bir zamanlar- ağaçlık tepeleri görünce insanın içi cız ediyor, gözleri doluyor.Bunlar öyle denize nâzır, muhteşem manzaralı tepeler ki ister istemez “Acaba burayı da site yapmak için mi yaktılar” düşüncesi geçiyor aklınızdan. Yanan alanlarda yapılaşmaya izin verilmeyeceği söylense de “yasak veya etik dışı olan her şeyin çıkar söz konusu olunca yapılabildiği” bir ülkede şüpheler de bitmiyor.Sonra yanmamış ormanlara bakıyorsunuz, hepsinde ağaç dipleri yol kenarından başlayarak kuru ve yaş otlarla, kısa bitkilerle dolu... Öyle ki kötü niyetli birinin arabadan inip bir kibrit çakarak koca bir ormanı yakması birkaç dakikasını alır.Ve sonra; ülkenin en turistik iki üç sahil beldesini bile korumaktan, tehlikeleri ortadan kaldırmak için gayret göstermekten aciz yönetimler dönüp her yangında millete “Para yok, uçak yok, helikopter yok” diye ağlaşırlar.Aynen susuzluk için, elektrik sıkıntısı için zamanında önlem almayıp sonra da “Biz sorumlu değiliz” diyen Ankara belediyesi gibi...Şimdi susuz kalan Ankara’ya Kızılırmak’tan su çekmenin, dünyanın en özel bölgelerinden biri olan bu yöreyi bitireceği ve bu bölgedeki ekolojik dengeyi bozarak ölümcül hastalıkları arttıracağı, iklimi sertleştireceği uzmanlar tarafından açıklanıyor.Kim dinler ki? Şu anda önemli olan Ankara Belediye Başkanı’nın kendi paçasını bu olaydan sıyırmasıdır, yukardaki durumlar ortaya çıktığında ağlama görevini ise topluma bırakmaktadır.Ama yönetimlerin en büyük hatalarını bile bağışlamakta bir mahzur görmeyen toplumlar maalesef bu sonuçları hak ederler.Medeni bir ülke olabilmek için önce her insanın işe kendinden, kendi kafasını değiştirmekten başlaması gerekiyor.Bu da maalesef bizim için çok zor olacak gibi görünüyor.Kızılırmak’ı şimdiden “bitmiş” sayabiliriz.

Devamını Oku

Sandık sonuçları neden verilmedi?

6 Ağustos 2007

Can Ataklı’nın dünkü “seçim sonuçlarında şüpheler” ile ilgili yazısı birçoğunuza, özellikle bu sonucun çıkacağından şüphe etmeyen veya gözü kapalı desteklediği için aklına getirmeyen okuyucuya “uçuk iddialar” gibi gelmiş olabilir.Oysa biz yazarlara seçimin ertesi gününden başlayarak bu konuda sorular soran, açıklamalar yapan çok sayıda mektup geldi. Çoğumuz bunların “sonuca tepki” veya “haksız iddialar” gibi değerlendirileceğini düşünerek yazmadık. Ataklı her ihtimali göze alarak yazmış.Aslına bakarsanız “hacker” denilen, bilgisayarda pek az kişide bulunan ciddi bir uzmanlık gerektiren “her programa müdahale etme, isterse değiştirme” uzmanı kişiler artık yalnız bu tür seçimlerin “bilgisayarla toplanan sonuçları” için korku oluşturmuyorlar... Firmalara, kurum ve kuruluşlara ait gizli bilgilerin elde edilmesi yönünde de ciddi bir tehdit durumundalar.Ben bu ihtimalin; il ve ilçelerin önceden hazırlanmış sonuçlarının gerçek sonuçlarla değiştirilmesi ihtimalinin doğru olabileceğine inanmıyorum (düşünmek bile istemiyorum.)Ama gelen mektupların çoğunda bulunan “YSK’nın sandık sonuçlarını açıklamayı neden bu kadar uzattığı” sorusunun üzerinde duruyorum.Aradan iki hafta geçti, bilgisayar yoluyla seçim günü neredeyse saat 18.00’de sonuçlar anlaşılmaya başlandı, peki teknoloji bu işi böylesine kolaylaştırıyorsa sandık sonuçlarının hiç değilse üç günde verilmesini neden sağlayamıyor?Birçok kişi YSK’nın sitesine girerek “sandık bazında sonuçlar”ı almak istediğini, bunun mümkün olmadığı söylüyor. Yüksek Seçim Kurulu’na telefon edildiğinde ise “Açıklamıyoruz, geçen seçimde de açıklamadık. Bu idari bir karardır” cevabının alındığını söyleyenler var.Jeofizik mühendisi bir okurumuz “Açıklanan rakamların doğruluğunu sandık seçim kurulu üyelerinden başka hiç kimse karşılaştırmalı olarak yapma olanağına sahip değildir. O zaman sandık sonuçları neden bu kadar geciktiriliyor” diye sormuş.Şöyle devam ediyor:“Ayrıca, seçim sonuçlarının bilgisayar yardımıyla süratle alınması mümkündür ama bunun programını hazırlayan insandır. Her an kötüye kullanılması veya (iyimser bir yaklaşımla) hata yapılması olanağı vardır. YSK’nın resmi internet sitesinde sandıklar bazında sayıların verilmesi yanı sıra toplanma noktalarının ve YSK’nın sonuç bildiren yayınına kadar olan sürecin dikkatle yeniden ve profesyonel bir kadro tarafından incelenmesi gerekir.” Yüksek Seçim Kurulu, bir takım kuruluşların seçmenden “cep telefonu ile verdiği oyu çekmesini istediği” iddialarına kulak vermeyerek seçimde cep telefonlarını yasaklamadı. Oy verdiğimiz sandıklarda “oyunu verirken çekmeye kalkan” bazı seçmenlerin engellendiğini sandık üyelerinden dinledik. Türkiye genelinde kaç kişi bu yolu denedi bilmiyoruz.Ama sandık bazında sonuçları iki hafta geçmesine rağmen vermemeleri giderek daha ciddi bir tepki yaratıyor.YSK hiç değilse bu gecikmenin nedenini hemen açıklamak zorundadır.*****Gökçek sorumlu mu, sorumsuz mu?Ankara’nın AKP’li Belediye Başkanı Melih Gökçek “susuzlukla ilgili” tepkileri anlayamadığını ve belediye olarak kendilerinin bir sorumluluğu olmadığını tekrarlayıp duruyor.İnanılmaz durumlardan biri ama Kars’ın AKP’li Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu ise bunun tam tersinin doğru olduğunu açıklamış.İmar sınırlarını 50 kilometre arttıran Büyükşehir Belediye Yasası’yla büyük kentlere göçün pompalandığını ve bundan büyük rant sağlandığını (sadece parasal rant değil aynı zamanda oy rantı sağlanıyor, R.M) belirten Alibeyoğlu “2 milyon kişiye yetecek su, nüfusu 5-6 milyona çıkan büyük kentlere elbette yetmeyecektir” demiş ve ülkedeki sorunların başında nüfusun ve doğurganlığın anormal ölçülerde artmasını göstermiş. (Milliyet, 5 Ağustos)İşte iki belediye başkanı; biri gerçekleri saklıyor, diğeri açıklama dürüstlüğünü gösteriyor. Üstelik kendi partisinin gecekondulaşmayı; “tapularınızı onlar vermediler, biz vereceğiz” diye teşvik ederek dağı taşı gecekondu haline getirdiğini, parti genel başkanının “Doğurun doğurabildiğiniz kadar” dediğini bildiği halde bu cesaret olacak şey değil.Naif Alibeyoğlu’nu cesaret ve dürüstlüğünden dolayı kutluyor (bu kutlamanın kendisine zarar vermeyeceğini umuyor), Melih Gökçek’in ise gerçekleri itiraf etmesini diliyorum. Nasılsa su sıkıntısı yakında iyice dayanılmaz hale geldiğinde topluca etmek zorunda kalacaklar!

Devamını Oku

Amerika her yerde “ılımlı İslâm” istiyor!

4 Ağustos 2007

Birkaç gün üstüste, dış basının ve siyasetçilerinin seçim öncesinde “Türkiye’deki en reformist, en modern, en demokrat parti” diyerek övdükleri AKP’nin seçimi kazandıktan sonra değişiverdiklerini yazdım, hatta Ortadoğulu bir yazarın (Rıdvan Esseyid) Türkiye’nin rejimini ‘Türk İslâm demokrasisi’ olarak tanımladığından söz ettim. Dün de ‘Korkuyu üreten ben değilim’ başlıklı yazımda yabancı basının Türkiye’yi artık açıkça ‘diğer İslâm ülkelerine model, ılımlı İslâm ülkesi’ olarak gördüklerini ve bizim de bu gelişmeleri en az onlar kadar dikkatle izlememiz gerektiğini belirttim... Biraz zor olacak, henüz seçim rehavetini atamadı çoğumuz ama ben uyarmış olayım.Nitekim dün Hürriyet birinci sayfasından ABD’nin eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke’un bizim endişelerimizi ve yabancıların yazdıklarını, söylediklerini doğrulayan açıklamasını vermişti.ABD’de Demokrat Parti 2008 seçimini kazandığı takdirde Dışişleri Bakanı olacağından söz edilen Holbrooke PSB televizyonunda “11 Eylül’den beri ABD dünyanın her yerinde ılımlı İslâmi demokrasiler istediğini ve bunlardan sadece iki tane (Türkiye, Malezya) olduğunu” söylemiş.Endonezya’da ise ılımlı İslâmi yönetimin nasıl yavaş yavaş (veya hızlı hızlı) koca ülkede “radikal İslâm”a dönüştüğünü ise unutmuş.Bir şeyi daha unutmuş; devlet işlerine dinin karıştırılmasını engelleyen laikliğin, bu söz ettiği ılımlı İslâm demokrasisinde (ki yakında ‘Türk İslâm demokrasisi’ tanımını da yaygın şekilde kullanacaklardır) nasıl var olacağı...Benim de en çok üzerinde durduğum konu “ABD’nin çizgi filmlere güldürü konusu haline gelen 11 Eylül korkusu nedeniyle Türkiye’ye yeni bir şekil vermeye çalışması” idi. Akıllarınca bir ‘demokratik İslâm ülkesi’ modeli ile radikal İslâmcı Ortadoğu ülkelerini de değiştireceklerini sanıyorlar.Demokrasi ne kadar dayanabilirse tabii... Bugün kız ve erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda oturtulduğu, ayrı asansörlere, otobüslere bindirildiği okulları olan, harem-selamlık oturulan, toplantılar yapılan Türkiye sonunda İran’daki gibi “hanım eli” sıkanların veya yaşlı kadın öğretmenlerinin elini öpenlerin cezalandırıldığı noktaya gelmezse tabii...Bununla birlikte en azından -ilk etapta Hungtington’la yaymaya çalıştıkları plânlarını açıkça söyler oldular.Hâlâ bunun ABD için küstahlık, bizim için çok ciddi bir tehlike olduğunu düşünmüyor musunuz?*****Bir “ana”dır gidiyor!Melih Gökçek aslında gerçekten bir trajikomedi olan “Ankara’da susuzluğa çözüm” önerileriyle gazetelere manşet olunca içerlemiş.Oysa Reuters haber ajansı da dünyaya bu haberi alay ederek açıklamış.“Belediye personeline 2 ay izin”...“Bir 50-60 bin kişi annesine gitsin”...“Okul tatilleri uzatılsın” gibi buluşları da kusura bakmasın alay edilmeyecek gibi değil.Gereken zamanda “seçim öncesinde her şey kusursuz görünsün. Ayrıca kaynakları da daha çok göz boyayacak işlere harcayalım” diye önlem almayacaksınız, sonra da bu komediyi oynayacaksınız ve gülününce de alınacaksınız.Bir belediye başkanı için tam bir zafiyet gösterisi...Bence Gökçek hiç değilse artık konuşmasın çünkü konuşursa bu kez halk; “seçimden önce ‘ananı da al git’, seçimden sonra ‘annene git’, bunlar bizim annelerimizle neden uğraşıyorlar” demeye başlayabilir.Ayrıca şu “müftülerin kameralar önündeki yağmur duası” da hangi PR’sinin aklına geldi bilmem ama yine iyi buluştu, kutluyorum.Kendileri CHP’yi seçimle ilgili “6 günah keçisi” öne sürdüğü için suçlarken (Başbakan da bu konunun üstüne gitti) susuzluk için “Cenab-ı Allah böyle takdir etti” demeleri ve duaya çıkmaları kendi yanlışlarını inkâr etmekten başka bir şey değildir.Akıllarınca yine insanları hassas noktadan; inançtan yakalayacak ve kusuru örtüverecekler.Eh, karşılarındakiler yutuyorsa ne diyelim, kolay gelsin. Allah bol mazeretler nasip eylesin.Amin!(Not: CHP’nin içe kapanmak, organize olamamak, yönetimle ilgili şikâyetler, halka inememek, proje üretememek, sloganlara sarılmak ve bunların içini dolduramamak ve daha birçok hataları vardı, hâlâ var. Ciddi hatalar... Eğer önce bunları kabullenip sonra “6 neden”den söz etseydi bu kadar şiddetle tepki gösterenler sadece taraf tutmuş olacaklardı. Zira o “6 günah keçisi” yalan değildir.Aksine, daha önceki seçimlerde görülmemiş bir çok nedenin yalnızca bir kısmıdır.Gürültü patırtıyla, sindirerek gerçekleri gizlemeye gerek yok.Açık konuşmak niyetindeysek “tarafsız” açık konuşalım. Bir tarafı “günahıyla sevabıyla” göklere çıkarırken diğerine sürekli vurarak olmaz!

Devamını Oku

Göbek adınız “Marie” miydi Bay Gökçek?

4 Ağustos 2007

Senelerdir “Türkiye çöl olacak, susuz kalacağız, çare bulun” diye haykırdı TEMA... Hayrettin Karaca ömrünü bu yolda tüketti, dinletemediler.Son yıllarda daha da yoğunlaştırdılar çabalarını kimse ilgilenmedi. İlgilenmesi gerekenler her gün ama her Allah’ın günü bir şekilde koltuk kavgasına, oy hesabına kilitlenmişlerdi çünkü...Bir yandan binlerce hektar orman “Helikopter yok, uçak yok, para yok” mazeretleriyle cayır cayır yanarken öte yanda önce ırmaklar, sonra nehirler ve en sonunda koca göller kurudu.Bunlar olurken büyük şehirlerde gecekondulaşmaya yine oy uğruna göz yumuluyor, dağ taş beton yığını haline geliyor, baraj havzaları bile gecekondularla doluyordu.Nüfusun ise “doğurabildikleri kadar doğurarak” artması teşvik ediliyordu. Erbakan’la başlayan bu sözü Başbakan Erdoğan son zamanlarda bile tekrarlamıştı...Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ise kendisine “şehrin gelecekteki su sorununu gidermek için götürülen DSİ projesi”nden ve bu konudaki uyarılardan daha önemli işleri vardı. Oy getirme açısından çok verimli gördüğü ama sonra şehrin altında köstebek yolu gibi yarım yamalak bırakılıveren metro... Ve tabii şehrin allanıp pullanması, süslenmesi.Şimdi maalesef, beklenen son gelince aynı Gökçek, Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’in “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü misali Ankara ahalisinin başka şehirlere misafirliğe gitmesini istiyor... “50-60 bin kişi annelerini ziyaret etsin”miş. Hani şu “Okullar olmasa Milli Eğitim’i ne güzel idare ederdik” diyen bakan gibi. Ankara halkı olmasa Melih Bey susuzluğu ne güzel hallederdi.Bununla da yetinmiyor Ankara Belediye Başkanı ve; “Cenab-ı Allah isterse su sorunu biter” diyor. Şehrin kurtuluşunun Allah’a kaldığını, kendi belediye başkanının itiraf etmesinden daha acı ne olabilir?İstanbul’da ise Müftülük “yağmur duası”na karar vermiş.Pek çağdaş, pek münasip... Pek müstehak.Yakında elektrik de bitiyor, Batı illerinde kesinti başladı bile. O zaman ne diyecekler bir düşünelim;Acaba “Haydi şimdi de elektrik duasına” mı derler, yoksa “Şöyle bir 200-300 bin kişi artık sahillere koşup gündüzleri denizin içinde otursun. Geceleri de mum ışığında, açık pencere önünde zaman geçirsin, daha romantik olur” mu?Bir ihtimal mum ışığında romantik yemeklerin nüfusun hızla artmasına katkısı olabilir ama hiçbir mahzuru yok; doğurun doğurabildiğiniz kadar!***** Korkuyu üreten ben değilim!Öncelikle şunu söylemek isterim; iktidarın geçen dönemdeki birçok söyleminden, uygulamasından, toplumda din üzerinden yaratılan bölünmeden ve dinin siyasallaşmasından, bu nedenle laikliğin “savunulmaya muhtaç” duruma gelmesinden, cumhurbaşkanlığı seçiminde adayın son ana kadar gizlenmesi ve sonra da uzlaşma yerine inatlaşmayla toplumun provoke edilmesinden, bütün bunların seçim propagandası yapılmasından “memnun olan kesim”den değilim.Ama her şeye rağmen demokrasiye saygılı, ülkesini, toplumunu seven biri olarak, yeniden seçilen AKP’nin bundan önceki hataları yapmamasını, dış kaynaklı telkinlere, baskılara kulak asmayarak Türkiye’nin rejimine saygılı şekilde her alanda işleri düzeltmesini (eleştiri hakkımı her zaman kullanacak olmakla birlikte) bütün kalbimle ümidediyorum .Madem ki iktidar her kesimden ve her türlü destek verilerek ona emanet edilmiştir, tüm sorumluluk da ona aittir.Son günlerde yabancı basın ve siyasetçilerin Türkiye ile ilgili konuşma, yazı ve AB’deki tartışmalarını anlatan yazılarıma olumlu tepkiler yanında; “Şu önü alınmaz şeriat, İslâm (bunun ‘İslâmcılık’ olması gerekiyor R.M), gericilik gibi korkularınızın önüne ne zaman geçeceksiniz” veya “Türkiye’de her iki kişiden biri teokrasi mi istiyor” gibi olumsuz cevaplar da geldi.Oysa bunlar benim korkularım değil. Hepsi Avrupalı, Amerikalı, Ortadoğulu yazarların gördükleri... Benim görüşlerimle büyük ölçüde örtüşüyor o başka...Tablonun uzaktan nasıl göründüğü, hele de iktidar partisine büyük destek veren yabancı basın ve siyasilerin seçim sonrasında topluca “İslâmcı yönetim” vurgusu yapmaları önemlidir. Biz de tarihe bu notları düşmüş olalım. İlerde hatırlamamız gerekmeyeceğini umarak!

Devamını Oku

Avrupa Birliği “Teokratik Türkiye”yi tartışıyor!

2 Ağustos 2007

Her ne kadar bizim basın üzerinde durmamayı tercih etse de Avrupa, Amerika ve Arap ülkelerinin medyası 22 Temmuz seçim sonuçlarını verirken eksiksiz olarak Türk hükümetinin “İslâmcı” olduğuna ve bunun gelecekte yaratacağı gelişmelere fazlasıyla vurgu yaptı.Onların gördüklerini bizim de en azından iyi anlamamız gerekiyor. Bu nedenle dün yazımda hatırlattığım “Teokratik devletler AB’ye üye olamaz” sözüne tekrar dönmek istiyorum. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehn, yazımın ilk paragrafındaki cümleyi Avrupa Parlamentosunda Türkiye ile ilgili bir tartışmanın sonunda söylemişti.Önce AP’nin sağ kanada mensup milletvekillerinden Belçikalı Frank Vanhecke, AB Komisyonu’nun cevaplamasını isteyerek “Türkiye’deki siyasi gelişmeleri irdeleyen” bir yazılı soru önergesi verdi.ZOR BİR DURUMVanhecke, AB Komisyonu’nun Sivil Özgürlüklerden Sorumlu Üyesi Franco Frattini’nin “Türkiye’nin laik bir devletten teokratik bir ülkeye dönüşmesinin ‘kabul edilmesi zor bir durum’ oluşturduğuna” değindiğini söyleyerek şöyle devam etmişti:“Nisan ayında Türkiye’de caddelerde toplanan binlerce gösterici, AKP liderlerinden Türkiye’nin laik bir devlet olarak kalmaya devam edeceği konusunda değişik bir açıklama yapılması beklentisi içindeydi. Böyle bir durum gerçekleşmedi ve bu göstericilerin endişeleri için temel sebeptir.” Demek ki neymiş, bizim medya da milyonlarca kişinin yürüdüğü mitingler, kameralar dışında kimsenin görüp duymadığı birkaç konuşmacı veya öncülük eden dernekler nedeniyle bambaşka bir karaktere sokulurken, Avrupalı parlamenterler dikkatle izler ve doğru yorumlamaya çalışırlarmış.Belçikalı milletvekili “Hükümet laik devletin kalıcı olacağı konusunda güven vermedi ve bu, göstericilerin endişeleri için temel sebeptir” dedikten sonra çok ilginç cümlelerle devam ediyor:“AB Komisyonu ‘laik devlet’ terimini nasıl tanımlıyor ve ona göre ‘teokratik devlet’in özellikleri nelerdir?İkisi arasındaki sınırlar nerede durur?Frattini ‘Türkiye’nin laik bir devletten teokratik bir ülkeye dönüşmesinin kabul edilmesi zor bir durum’ olduğunu söylerken neyi kastetmiştir?AB’ye teokratik bir İslâm devletinin girmesi mümkün müdür, değil midir?” TUTTURMUŞLAR İSLÂMCI DİYE!İşte Olli Rehn bu sorular üzerine “Teokratik devletler (yani İslâmi rejimle yönetilen, din kurallarının halka devlet tarafından baskıyla uygulatıldığı) AB’ye giremez” demişti.Dün bazı Arap yazarların yazılarından örnekler verdiğim Radikal’de aynı gün ABD Dış İlişkiler Konseyi Üyesi Steven Cook da “ABD İslâmcıların zaferini alkışlamalı” başlıklı yazısında AKP’den “İslâmcılar, İslâmcı Hükümet” olarak söz ediyor ve şöyle diyordu:“ABD İslâmcı iktidara değil, belli türdeki İslâmcı gruplara karşı çıkıyor... Washington Türkiye’de İslâmcıların kazanmasından dolayı rahatlamalı. Ortadoğu için örnek oluşturabilecek AKP’nin seçim zaferinden mutluluk duymalı”...Cook “belli türdeki gruplar” deyimiyle radikal İslâmcıları, “İslâmcı iktidar” ile de (onlara göre) ılımlı İslâmcıları kastediyor.Ama burada da Vanhecke gibi birinin çıkıp “Dini devlet yönetiminden ayıran sistemi bozduğunuzda ‘ılımlı’nın’ radikal’e dönüşmesini kim ve nasıl garanti edecek” sorusunu Steven Cook gibilere sorması gerekiyor.Prof. Zafer Üskül “Atatürk milliyetçiliği, devrim ve ilkelerinin” de Anayasa’dan çıkarılmasını istediği konuşmasını seçimden hemen sonra yapmıştı.Oysa Stanford Üniversitesi’nde bir akademisyen; Dinesh D’souza seçimden önce “Türkiye Atatürk’ü Gömmeye Hazır” başlıklı yazısında “laiklik gömleğinin Türk toplumuna dar geldiğini” söyleyerek şu yorumu yapmış:“Pazar günkü seçimde Türklerin Atatürk’e ve laikliğe veda etmek için bir şansları olacak... Atatürk’ü rahat bırakırken Türkiye geri kalan İslâm dünyasına bir model yaratabilecek.” Herkes nasıl da hazır Türkiye’nin yeni modeline görebiliyor musunuz acaba?

Devamını Oku