Zekice saptırmacalar!

3 Eylül 2007

Aynen “dinin siyasete ve devlet yönetimine karışmamasını”, böylece inançları nedeniyle vatandaşlar arasında bir ayırım (veya baskı) yapılmamasını sağlayan rejimi dinsizlik veya din/inanç karşıtlığı gibi empoze etmelerine benziyor yaptıkları.Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Meclis Başkanı’na “Başkanım” demesi ve selâm vermesi, Cumhurbaşkanı’na “m”yi eksik söylemesi ve ilk gün selâm vermemesi, birinin önünde amuda bile kalkacağını söylemesi hatadır.Onaylanacak, beğenilecek bir davranış tarzı değildir ve tüm kesimleri şaşırtmıştır. Ama bunu “Ben senin eşinin başörtüsünü beğenmedim, onun için böyle davranıyorum” şeklinde yansıtmak ve okurunu inandırmaya çalışmak da dürüst gazeteciye hiç mi hiç yakışmaz.Çünkü gerçek bu değil... Gerçek eşin başörtüsünün beğenilmesi, beğenilmemesi meselesi değil, olmadığı gibi bugünkü düşman kutupların nedeni de bu tür yalanlarla yapılan kışkırtmalar... Muhtemelen bu komutanların ailelerinde de başörtüsü takanlar vardır, devlet alanları içinde ve elbette devletin zirvesinde olmadığı takdirde kimse kimsenin kılığına, kıyafetine karışamaz. Zaten karışmıyor da...Konuyu saptıran yazarlar da dahil olmak üzere hepimiz Genelkurmay Başkanı’nın bu olmaması gereken tepkileri “Sen rejimin gereklerine saygı göstermedin, inat ettin, ben de sana Cumhurbaşkanı (veya Başkomutan) saygısı göstermiyorum” düşüncesiyle yaptığını aslında biliyoruz.Herkes herkese kızabilir, nitekim içinde bulunduğumuz günlerde kutuplaşmalar ve öfke had safhada, buna rağmen hâlâ gerçekleri saptırarak “başörtüsünü beğenmedim” noktasına getirmek din/inanç istismarının, yalanın, iftiranın ta kendisidir.Bu meslektaşlarımız yazılarında toplum kesimlerini veya toplumla TSK’yı (kasıtlı olarak) düşman hale getirmeye çalışmaktan artık vazgeçseler diyorum.Bana “Lütfen bu kez biz kurtaralım Paşam” başlıklı yazımı hatırlatan okurlarıma da söyleyecek sözüm var.Türkiye yaşadıklarından ders alarak çözümü her zaman demokrasi içinde üretmek zorundadır. Sadece 27 Nisan bildirisi bile bu ülkeye büyük zarar vermiş, kitle hareketlerinin bile orduya maledilmesine neden olmuştur. Üstelik gereksiz bir mağduriyet havası yaratmış, bu da seçime yansımıştır.O yazımdaki görüşüm hiç değişmedi ve değişmeyecek.Bu toplum din bezirgânlığına, istismarına ihtiyacı olmadığını kendi anlamak ve gerekeni yapmak zorunda!*****Ölüyü diriltebilselerdi... Hani bir fıkra vardır;Türkiye Başbakanı’nın ABD’ye resmi ziyareti sırasında Amerikan Başkan’ı “Bizde tıp çok ilerledi, artık ölüleri diriltiyoruz” deyince Türk Başbakan altta kalmak istemez ve “Bizim atletler de 200 metreyi 8 saniyede koşuyorlar” der. Zaman geçer, ABD Başkanı iade-i ziyarette bulunacaktır, Türkiye Başbakanını bir korku alır: Ya Başkan atletlerin rekor koşusunu görmek isterse?Danışmanına konuyu açar, danışman düşünür taşınır ve “Başkan gelince adamlarıyla birlikte onu alın ve Anıtkabir’e götürün, sonra da önce onlardan Atatürk’ü diriltmelerini isteyin” der.Başbakan heyecanlanır: - Ama ya başarırlarsa ve bizden de kanıtlamamızı isterlerse?“Endişe edecek bir şey yok” diye cevap verir danışman. “O zaman zaten başta siz olmak üzere hep beraber 200 metreyi 8 saniyede koşarsınız.” Neden anlattım biliyor musunuz, son zamanlarda iktidar yalakalığı yapmaları doğal olan bazı gazetelerde parti amigosu gibi görev yapan gazeteciler ortaya çıktı. Şimdi Cumhuriyet kazanımlarının geriye çevrilmesi için ortaya çıkan son moda “Atatürk’ü yıpratmak” olduğu için bu arkadaşlar da “Atatürk aşağı, Atatürk yukarı” oldular.Bir yandan da sanki bu Türkiye’nin ilk seçimiymiş veya herkes kendileriyle aynı çizgide olmak zorundaymış gibi iktidarı gözü kapalı desteklemeyen veya gelişmeler karşısında farklı yorum yapanlara verip veriştiriyorlar.Böyle olunca göze giriyorlar, makbul ve seyahatlerde “uçağa” davet edilecek kişi oluyorlar ya sonu gelmiyor amigoluğun. (Pardon, bazıları da bunca zamandır başaramadığı “yüksek atlama”yı böyle başarabileceğini sanıyor.)Bunların arasında “Atatürk bugün olsaydı” diye başlayan varsayımlar türetmeye bayılanlar var.İşte böyle durumlarda ben hemen o fıkrayı hatırlıyorum. Atatürk bugün olsaydı hepiniz arkanıza bakmadan 200 metreyi 8 saniyede koşardınız.Meydanı boş görünce fazla atmayın onun için!(Not: Ya Atatürk hiç olmasaydı? Acaba o zaman bugünkü gibi sırça köşklerde masa başından ahkâm kesebilecekler miydi?Acaba 80 bin camiden yükselen ezan sesleri bu özgür vatanı kaplayabilecek miydi?Yoksa sadece kilise çanlarının çaldığı bir ülkede saklanacak delik mi arayacaklardı?Arada bir de bu soruyu tartışmalarını bekliyorum.)

Devamını Oku

Holbrooke’un minik yanılgısı!

3 Eylül 2007

ABD’nin eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke “Türkiye ile Malezya dünyada ılımlı İslâm’ın uygulandığı iki ülke” diyerek bizi onurlandırdığı (!) gün Malezya’da üniversitelerde türbanın mecburi olduğunu, bazı bölgelerinde de şeriat hükümlerinin uygulandığını ‘Bu nasıl benzetme’ sorusuyla birlikte yazmıştım. 22 Temmuz seçimlerinden kısa bir süre sonra yabancı basının “Türkiye’de İslâmcılar büyük farkla iktidar oldu” diye zil takıp oynadığı, “Cumhuriyet bitti, Türk İslâm Demokrasisi geliyor” diye havalara uçtuğu günlerdeydi.Örneğin, Amerikan basınının “Türkiye’nin ABD’yle laik Türk politikacıların çoğundan daha dost bir cumhurbaşkanına sahip olmasından büyük mutluluk duyduklarını” dile getirdiği günlerdi. “Laik Türk politikacılar”ı vurgulama nedenlerinin, bu cumhurbaşkanının laik olmadığına, “İslâmcı” dedikleri siyasetçilerin laiklikle ilgisi olmayacağına inanmalarından mı ileri geldiğini onlara soramadık maalesef.Ama tabii Türkiye’nin bu noktaya gelmesi, böyle yorumlara fırsat verilmesinin önemli bir nedeninin İslâmcı dedikleri parti karşısındaki diğer partilerin “Batı”ya, AB’ye, liberal ekonomiye karşı, IMF’ye karşı, Kuzey Irak’a da seçim sonrası hemen giriverecekmiş gibi budala ötesi bir politika izlemeleri olduğunu da unutmamak lâzım.Sanki Türk milleti Müslümanlıkla yeni tanışıyormuş da Erbakan misali “O partiden olmayan Müslüman değil”miş gibi iktidarı boyunca dini siyasete taşıyan ve din üzerinden halkı bölen bir partinin karşısında “Laiklik neden önemli” sorusunun cevabını bile anlatacak zekâyı, yeteneği gösteremeyenleri, “laiklik, ilkeler, Cumhuriyet kazanımları” diye papağan gibi tekrarlayıp duranları unutmamak lâzım.Zekâ, bilgi, strateji, plân, program olmayınca içi boş sözcüklerle bir yere varılmaz.Şimdi ilk paragrafa dönelim; Holbrooke bizi “Dünyanın iki ılımlı İslâm ülkesi” diye Malezya ile aynı kefeye koymuştu. Endonezya’yı ekleyememesinin nedeni ise bu 150 milyonluk ülkenin “ılımlı İslâm” derken kısa sürede radikal İslâm’a çoktan kaymış olmasıydı.TEK OL YETER!Tesadüfe bakın ki bu deneyimli Amerikalı siyasetçinin mutluluğu uzun sürmedi ve sözünün üstünden birkaç hafta geçmeden Türkiye “Dünyanın ‘tek’ ılımlı İslâm ülkesi” olarak kalakaldı.Malezya Hükümeti’nin yasalarda şeriat kurallarına dayalı bir değişiklik yapacağını Adalet Bakanı Ahmed Firuz açıkladı.ABD Başkanı Bush’un “Liderliğine hayranım” diyerek övdüğü Malezya Başbakanı Ahmed Bedevi ise “Malezya laik bir devlettir” maddesinin anayasadan çıkarılabileceğini söyledi.Ama elbette bunları Türkiye de onlara benzer mi diye söylemiyorum. Milletin yüzde 47’si, başta büyük sermaye olmak üzere aksine inanırken benim endişe duymamın lâfı mı olur?Biz farklıyız; AB’ye gireceğiz, ekonomimiz süper, borç harç yok, refah tavana vurmuş, işsiz kalmamış, ayrıca hâlâ laikliğin önemine inanan küçük bir kesim (yine bazılarının ve yabancı basının deyimiyle laik elitler) varken Türkiye asla Malezya’ya benzeyemez.Holbrooke birazCIK yanılmış ne çıkar?Hem üstelik, konu ne olursa olsun “dünyada tek” olmak iyidir.“Dünyada tek laik demokratik Müslüman çoğunluklu ülke” olmak fazla geldiyse buyrun buradan yakalım o zaman. Dünyanın tek ılımlı İslâm ülkesi!*****Zencilik karaborsada!Zenciliği de laiklere çok gördüler. Bu kez ordunun davetlerine, bayram resepsiyonlarına eşsiz katılanlara zenci yakıştırması yapılıyormuş.Yavuz Donat’ın köşesinden öğrendiğime göre DTP’li Sırrı Sakık ise bunu kabul etmiyor ve “Asıl zenciler biziz. Hiç davet edilmeyenler” diyormuş.Kısacası zencilik karaborsaya düşmüş durumda. Mağduriyet edebiyatının iyi iş yaptığı memlekette kapış kapışa gidiyor.Bu arada, eşsiz gidilen davetlerden sonra Çankaya Köşkü’nün internet sitesi yenilenirken “Sayın Hanımefendi” bölümü ve özgeçmişi çıkarılmış, Abdullah Gül’ün özgeçmişinde de eşinin adı geçmiyormuş.Bunlar da ilk bakışta Hayrunnisa Gül’ün (veya eşiyle birlikte) bir kez daha zenci sıfatını kapmasına neden oluyor.İkinci bakışta ise Abdullah Gül, “devletin başı” konumunda devlet dinî bir kimliğe sahipmiş gibi görüneceği için, daha önce yapılmış Anayasa yorumları nedeniyle bu sorunun çıkacağını bilerek adaylığında ısrar etti. Yani AİHM’nin üniversite konusunda verdiği kararda olduğu gibi “kuralları bilerek” o mevkiye geldi. Bu nedenle sonucu kabullenmeyi baştan taahhüt etti yani mağduriyet söz konusu değil.Öte yanda, kişisel görüşüm yakında bu sorunun da ortadan kalkacağı yönündedir, zira kadın erkek eşitliğinin olduğu bir ülkede bir cumhurbaşkanından 7 yıl boyunca yalnız fotoğraf vermesini, birlikte görünmemesini bekleyemezsiniz. Hangi nedenle olursa olsun haksızlıktır. Ama bu sorunu çözmek de Erdoğan ve Gül’e düşer.Bakın nasıl ilerliyoruz adım, adım...Sabredin diğer sorunlar (!) da çözülecek yakında...“Sonra” mı?.. Sonrası için yukarıdaki yazıya tekrar bakın isterseniz!

Devamını Oku

Adalet mi, hani nerde?

2 Eylül 2007

Günler geçiyor biz hâlâ “kim amuda kalkacak”, kim “cumhurbaşkanı”nın sonuna “m” koyacak, kim koymayacak onunla uğraşıyoruz.Af buyurun ama, “Neden böyleyiz” sorusuna cevap ararken böyle kelimesinin karşılığı birçok argo sözcük geçiyor aklımdan, saygı veya açılabilecek yeni davalar nedeniyle yazamıyorum.Ama yazmak istiyorum, bilin. İnsanız sonuçta!Daha önceki gün bir bebek ile annesinin düğünde maganda kurşunuyla ağır yaralandığını okuduk, ahlâksız herif bulunamadı.Dün bir başka magandanın kurşunuyla ilköğretim 7. sınıf öğrencisi Alev Öner’in öldüğünü okuduk. Habere bakın:“Aydın Didim’de kuruyemiş satan Şebnem Öner, biri 10, diğeri 12 yaşında çocukları ile yolda yürürken iki grup birbirine ateş etmeye başladı. Silah sesleri üzerine çocuklarına sarılan annenin kolunu sıyıran bir kurşun Alev’in başına isabet etti. Küçük kız annesinin kollarında can verdi.” 8-10 el ateş edilmiş. Sonra anne ateş edilen arabaya doğru bağırarak koşmuş, kaçmışlar. Geri dönünce küçük kızını “Korkma kızım, tehlike geçti” diyerek yerden kaldırmaya, kucağına almaya çalışırken öldüğünü fark etmiş (şu anda ağlıyorum ama bunları halledemeyen yönetimleri ödüllendiren, o yönetimlerin karşısına alternatif bile çıkaramayan toplumun insanlarına yakışır).Haberin yanında perişan vaziyette ağlayan annenin fotoğrafları var. Onu kim susturabilir, kim teselli edebilir ki artık?Bu anne “Kızımı benden alanların en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum” diyor. Hangi adalet onları cezalandıracak?Maganda yine ortada yok ama arabadakiler yakalanmış. Konuştukları takdirde o alçağın adı belirlenecektir.Önceki haberdeki bebekle annenin ve Alev’in vahşi katilleri yakalanıp Batı ülkelerindeki gibi (ömür boyu hapis bile yetmez) 110-120 yıl hapisle cezalandırılmadığı takdirde ben artık “adalet”ten söz etmeyeceğim.Hiçbir medeni ülkede bu rezalet, bu vahşet yok. Yıllardır önlemek için en ufak bir gayret göstermeyenler acaba hâlâ hangi yüzle milletin karşısına çıkıyorlar sormak lâzım!*****Arkadan vuran hainlere ne denir?DTP Genel Başkanı Ahmet Türk iki yıl içinde birkaç kez TV programıma konuk olup sorularımı cevapladı. Konuştuğu zaman gayet akılcı ve sakin görünmesine, soruları da açıkça cevaplıyor havasında olmasına rağmen her zaman cevaplamadığı tek soru vardır.“PKK terör örgütü değil mi?” Ben bu soruyu ona iki yıl içinde defalarca sordum, başkaları da sordu ama o hâlâ askerlerin geçeceği yollara mayın döşeyerek, karakollara baskın yaparak arkadan vuran, elindeki binlerce ABD silahına rağmen karşı karşıya çarpışma cesareti bile olmayan kanlı teröristlerin ne olduğunu söylememekte direniyor.Bunda ısrar ettikleri için, PKK’ya herkes öfke duyduğu için Güneydoğu’da alabilecekleri oyların başka partilere gittiğini de hâlâ göremiyor. Oysa ne kadar iyi bir fırsat yakaladılar, tartışılacak konuları Meclis’e taşıma imkânına kavuştular.Ama gel gör ki daha ilk gün Apo’dan, ikinci gün ordunun kimyasal silah kullandığından söz etmekten başka bir şey akıllarına gelmedi.Aynen daha önce Her Açıdan’da da tekrarladıkları ve gerçek dışı olduğu anlaşılan “Apo’yu zehirlediler” iddiası gibi...Bir yandan bunu yaparken, bir yandan da her gün onlarca arkadan vurulmuş şehit cenazesinin kalktığı bir ülkede “Bize PKK’nın terörist olduğunu söyletemezsiniz” demeye devam ettikleri takdirde, o şehitlerin içinden çıktığı orduyu “Bizi davet etmemekle bölücülük yapıyorsunuz” diye suçlamaya hakları olur mu?“Bu ötekileştirici, dışlayıcı mantıktır, oysa biz barışçı siyaset yapıyoruz” demeye hakları olur mu? Hangi barışçılık, ne barışı, kiminle barış?Buna sadece Atatürk’e Cumhuriyet’e, ülkenin, milletin bütünlüğüne düşman grupları ve belki AB’yi, ABD’yi, Barzani’yi inandırabilirler, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarını bile inandıramazlar.İnandıramazlar çünkü o şehit askerler onların da içinden çıkıyor.Seçimin üstünden henüz bir buçuk ay geçti ve DTP’li yöneticiler hakkında yine soruşturma başlatıldı. Çok üzücü bir durum ama olayın sorumluluğu büyük ölçüde “kapatılma” konusunda Milli Görüş partileriyle yarıştıklarını ve ayrıca mevcut yasaları bile bile benzer hataları tekrarlayan DTP’ye ait değil mi?Zaman varken bu samimiyetsiz politikayı bırakmaları ve kimin partisi olduklarına karar vermeleri gerekiyor. Yoksa partileri de, kendileri de, sonunda ülke de büyük zarar görecek.

Devamını Oku

Son nefesime kadar...

1 Eylül 2007

Bu toplumun bir gün gelip kurtarıcısından, kendisine yeryüzünün en cennet köşelerinden birini imkânsızı başararak armağan eden büyük önderinden rahatsız olacağı kimin aklına gelirdi?.. Düşününce içini acıtıyor insanın!İlkokul ve hatta ortaokulda, lisedeyken 10 Kasım’larda mikrofona çıkar, okulun önünde O’nun için bazen şiir, bazen “Gençliğin Ata’ya Cevabı”nı okur, bazen de büstü başında sembolik olarak nöbet tutanlardan biri olurdum.O çocuk yaşlarımda bile vatanımı düşman işgalinden kurtaran bu cesur adama hayranlıkla, genç yaşta kaybından duyduğum üzüntüyle sesim titrer, gözlerim dolardı.Bu hayranlık ileriki yıllarda olayları, tarihi daha iyi anlayıp özümsedikçe azalmadı, arttı. Şimdi artık O’nu yalnız Türk tarihinin gözüyle değil, yabancı tarihçilerin yazdıkları kitaplardan, onların anlatımıyla da görebiliyor, diğer ülkelerin, liderlerinin de bu büyük adama duyduğu hayranlığın nedenini daha iyi anlıyordum.Oysa bugün kendi kurtardığı ülkede birileri onun aziz hatırasını yalanlarla zedelemeye çalışırken, birileri de ben dahil bütün Cumhuriyet çocuklarının Ata’ya olan sevgilerini okullarda verilen eğitimle “beyin yıkama”ya, O’nun tabulaştırılmasına bağlıyor ve hatta kişiliğine, yaptıklarına saygı duyanların da “tapındığını” söyleyebiliyorlar. Bu sade ve katıksız sevginin, saygının, minnet duygusunun bir ideoloji olduğunu iddia edebiliyorlar.Anayasa’da O’nun ilke ve devrimlerinden söz edilmesini bile fazla görerek, Atatürk adının çıkarılmasıyla daha tarafsız, (kendi deyimleriyle) daha renksiz olacağına ve Türkiye’nin ancak böyle özgürleşeceğine, devletin ancak o zaman devlet olabileceğine inandırılabiliyorlar.Artık öyle bir hale geldi ki neredeyse adını korkarak anacağız.Neredeyse milli bayramlarımızı kutlama zahmetini (!) bile ortadan kaldıracaklar. Bu yıl yapılan Zafer Bayramı kutlamalarında ilk işaretleri görüldü.Evet, her başımız sıkıştığında “Atatürk”ün adına sarılmak doğru değil ama bu yapılmasın derken bir başka aşırı uca kaçmak da olacak şey değil.Bu yazıyı sadece, bir milletin (belki bugün maalesef yalnızca bir bölümünün) kurtarıcısına duyduğu sevgi ve hayranlığın hiçbir ideolojiyle ilgisi olmadığını, böyle düşünüyorlarsa hatanın Ata’da değil, ona olan bağlılığı istismar eden gruplarda olduğunu söylemek için yazdım.O, milletine sadece bağımsızlığın, aklın ve ilmin, insan olmanın önemini anlattı ve yolunu gösterdi. Gerisi için ise “size güveniyorum” dedi... Bunu yaparken dünyada benzeri görülmemiş bir kahramanlık efsanesi yazdı.Anayasanıza koyun ya da koymayın ama artık Atatürk’ü rahat bırakın. Zira yapılanın tek bir adı var; nankörlük... Bunun fazlası da dayanılır gibi değil...Son nefesime kadar O’na hayranlık ve minnet duymaya devam edeceğim. Beynimin yıkanmamış olduğundan da adım gibi eminim!(Not: Okul kitaplarında sadece tarih ve “Mustafa Kemal ile Anadolu halkının” kahramanlığı anlatılır. Bu da “beyin yıkama”ya yeterli değildir. Ama bir süredir Atatürk’e karşı yürütülen kampanya ile bir sürü yalan tekrarlanarak gençlerin beynine sokuluyor. Türkiye’ye asıl zarar verecek beyin yıkama budur. Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlık duygusu besleyen bir gençliğin oluşturulmasıdır. Yapanların önce aynayı kendilerine tutması gerekir.)

Devamını Oku

Şaşırtıcı tesadüfler, paralel faaliyetler!

31 Ağustos 2007

Hep paralel faaliyetler söz konusu ya, dün de yazmıştım dış basından Türk toplumuna ve bazı kuruluşlara ültimatomlar gelirken bir bakıyorsunuz Arap ülkelerinden aynı paralelde bir açıklama patlatılmış veya Türkiye’de yepyeni bir tartışmaya geçilmiş... Durum aynen devam ediyor.Sanki diğer ülkelere laikliği nasıl uygulayacakları konusunda baskı uyguluyorlar veya iç siyasetlerine baskı anlamında müdahaleler yapıyorlarmış gibi son 6 aydır dış medya Türkiye’ye beyin yıkama yapmakta.Bu beyin yıkama sonucunda daha önce hiç namaz kılınmayan (!), hiç seccade görmemiş Köşk’e (!) namaz ve seccadeyi getirdiler (halâ alay etmekteyim akıllı yabancı gazetecilerle; sakın hemen “onlar mı getirdi” diye başlamayın.)Aynı beyin yıkamayla Türkiye’ye Müslümanlığı getirdiklerini, bizi dinimizle yeni tanıştırdıklarını (!) da unutmayalım.Bir seviniyorlar, bir seviniyorlar “Türkiye’nin yönetimi nihayet tümüyle İslâmcıların eline geçti, artık laikler siyasi İslâm’a alışmak zorunda kalacak... Aman da aman geniş bir coğrafyaya örnek bir İslâm demokrasi çıkacak” diye, sormayın gitsin..Sonunda Türkiye onların keyfine göre bir örnek olmaya çalışırken, kendisi “geniş coğrafya”ya, şeriat rejimi olan Arap ülkelerine döner mi, orası onların sorunu hiç değil. Hatta memnun bile olurlar!Şimdi son “paralel faaliyet”e bakalım.Yabancı basını sadece Türkiye’nin rejiminin “Türk İslâm demokrasisi” olması ilgilendirdiği için şimdi laikliğin tukaka ve hatta sadece kaka olması gerekiyor, onun için devamlı buradan vuruyorlar ve laikliği sanki ordunun felsefesi imiş veya ideolojisi imiş gibi empoze etmeyi sürdürüyorlar.Uzmanları dışında doğru anlaşılması zor olduğu için de başarılı oluyorlar.EKSİK TARİFSon olarak Reuters; Fransa, Amerika ve Ortadoğu’dan bazı İslâm uzmanlarına “Türkiye İslâmi bir rejim haline mi geliyor?” sorusunu ve AKP’nin politikalarını sormuş.Fransız İslâm uzmanı Olivier Roy, artık Hristiyanlık, radikal İslâm gibi bir din devleti kurma iddiası taşımadığı halde, Fransa’daki Müslüman sayısı da 4-5 milyon civarında olduğu halde “Devlet okullarında din dersinin bile olmadığı” katı bir laikliği benimsediğini unutarak şöyle demiş:“Yasal laiklik ve ideolojik laiklik arasında fark vardır. Türkiye’de ordu laiklik kavramını tepki unsuru olarak kullanıyor.” Amerikalı John Voll ise: “Bir çok insan laik ve dini kurumların ayrılığına inanıp aynı zamanda geleneklere bağlı kalabilmenin mümkün olacağını unuttu.” Burada da laikliğin sadece “din ve devlet işlerinin ayrılması” olarak tarif edildiğini görüyoruz. Ve aynı sıralarda basına “Türkiye’deki laikliğin fanatik bir ideoloji, liberal laikliğin ise bundan çok farklı olduğunu anlatan” yazılar gönderilmeye başlıyor.Tabii ki laiklik konusunun detayını Reuters’in başvurduğu (bize görüş empoze etmeye çalışan) uzmanlardan değil, tarafsız uzmanlardan öğrenmek isteriz. Bununla birlikte AİHM’nin “Her ülke laikliği kendi toplumsal koşullarına göre uygulama hakkına sahiptir” şeklindeki kararlarını hatırlayarak Türkiye’dekine fanatik bir ideoloji denilemeyeceğini de düşünmek gerekir.LAİKLİK NE DEMEK?Laikliğin uygulaması, örneğin Fransa ve Almanya’da farklıdır. Ve o ülkeler de bunu kendi şartlarına göre belirlemiştir. Ama tarif (yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil) aynıdır:“Laiklik, devletin bütün dinlere karşı tarafsızlığı, dini kurumların yasama, yürütme ve yargıya etki etmemesinin sağlanması, anayasanın, herhangi bir inancın devleti ele geçirerek baskı yapmasını önlemesi” demektir.Bu baskı “Aynı din ve inançtan insanlara dini bütün kurallarıyla, eksiksiz uygulama yönünde yapılabilecek olanları”da içerir.Bundan sonra en çok duyacağımız tartışmalardan biri de bu olacak. Öyle görünüyor.

Devamını Oku

“İlk kez seccade” küstahlığı!

30 Ağustos 2007

Yabancı basının cehaleti ile kötü niyetli kışkırtmaları devam ediyor. Çoğu, yeni Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den söz ettikleri makalelerde kasıtlı olarak sürekli “orduya karşı, ordunun hassasiyeti, orduya rağmen başörtülü eşini yanına almaya cesaret edecek mi” gibi anlatımlarla bir yandan orduyu provoke etmeye çalışırken bir yandan da rejimin etkilenebileceği, Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim yapısının değiştirilebileceği konusunda sadece ve sadece ordunun hassasiyeti varmış, laik rejim toplumun umurunda değilmiş gibi bir hava yaratıyor.Bunu yaparken “kamusal alanda dini sembol kullanılmaması” ile ilgili mahkeme kararlarını da (AİHM dahil) kasten unutarak türbanlı cumhurbaşkanı eşinin yine yalnızca ordu yüzünden törende sorun olabileceğini öne sürüyorlar.Independent “Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığının İslâm ve demokrasinin birarada yürüyebileceğinin göstergesi olacağını” söylerken Türkiye’de 84 yıldır İslâm ve demokrasinin birarada yürüdüğünü ve bunu kavgasız gürültüsüz başarmasını sadece demokrasiye değil, aynı zamanda laikliğe (din ve inanç baskısının olmayışına) borçlu olduğunu yine kasıtlı olarak unutuyor.Guardian ise cehalet ve saygısızlığı had safhaya çıkararak “Müslüman Demokrat Abdullah Gül’ün sayesinde Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne ilk kez seccadenin gireceğini” yazmış. Yani bundan önceki 10 cumhurbaşkanı ile Köşk’te birlikte yaşamış gibi onların namaz kılmadığından emin. Aslına bakarsanız artık bu küstahlığa resmî bir cevap gönderilmesi gerektiğine inanıyorum ben ama kim yapacak?Sonra “ilk kez seccade” ile kalmıyor “Müslüman demokrat” tanımıyla daha önceki cumhurbaşkanlarının bu özelliklere de sahip olmadığı iddiasında bulunuyorlar.Washington Post ise bir başka küstahlık yaparak “Ya darbe olacak ya da ordu yükselen siyasi İslâm’a alışacak” demiş.Siyasi İslâm dediği şey devlet yönetiminde dini kuralların da geçerli olduğu, kısacası din ve devlet işlerinin ayrılmadığı, toplumu din/inanç konusunda devletin yönlendirebileceği, kısacası laikliğin ortadan kalkacağı yönetim tarzını dayatacak olan hareket ve anlayış...Türkiye’yi dünyada “özenilen, inanç özgürlüğüne sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke” yapan rejiminin demokrasinin temeli olan laiklik kısmını önemsememelerinin ve hatta ortadan kalkmasını desteklemelerinin (geldiğimiz noktaya bakar mısınız) sebebi ortada tabii...Avrupa’nın umurunda değil çünkü zaten “teokratik yapıya kayan bir ülkenin AB’ye üye olamayacağını açıkladı” ve zaten bu işine de gelecek, Sarkozy de hiç sıkılmayacak...ABD’nin ise neden desteklediğini açıkça biliyoruz, Independent “Türkiye’nin değil çok daha geniş bir coğrafyanın geleceğini ilgilendiren fırsat” diyerek bunu bir kez daha vurgulamış. Tesadüfe bakın ki, onlar bunu söylerken, Arap yazarlar “Türk İslâm Demokrasisi” diye adını koyarken İran ve Fas gibi ülkelerin birdenbire Türkiye’deki demokrasiyi pek takdir etmeye başladıkları yazılıyor. Tesadüf işte!!!Bunları yapmayı sürdürerek, bakalım bizi nereye itecekler göreceğiz.Ama benim asıl ağırıma giden sanki Türkiye’de Müslümanlık yeni ortaya çıkıyormuş havası yaratarak, geçmiş cumhurbaşkanları ile milyonlarca Müslüman’ın inancını tartışmaları.Salak değilse ne bunlar Allah aşkına?*****Mektupları okuyor muyum? Salı akşamı Meclis bahçesinde yapılan Tarafsız Bölge programına katılmak için Ankara’ya gittim. Çarşamba günü, sabah uçaklarında yer olmadığı için öğleden sonra İstanbul’a döndüm, gazeteye geldiğimde masamın üstünde 2 günlük (yazılarıma gelen yorumlar da dahil) tam 200 civarında okur mesajı birikmişti ve ancak dörtte birine bakabildim.Geriye kalanlar akşam bitirilmek üzere bekliyorlar. Bu arada üniversite yüksek lisans öğrencilerinden gelen “tezleri için yardım, bilgi ve röportaj” istekleri de yine çok arttı. Hepsine yardımcı olmama imkân olmadığını üzülerek bildiriyor ve anlayış rica ediyorum.Bazı okurlarım “mailimi okuduğunuzu bilmek beni rahatlatacak” diyorlar. Daha önce defalarca yazdım ama tekrarlayayım, mektupları ve yorumları tek tek okuyorum.Bu arada MSN’de birilerinin benim adımı kullanarak yazışma yaptığını duydum.Sizlere onu da haber vermek istiyorum. Özel yazışma yapacak zamanım yok, o kişi her kim ise ben değilim.

Devamını Oku

Siz halâ annenizin demokrasisini mi kullanıyorsunuz?

29 Ağustos 2007

Abdullah Gül bir yıldır sürdürülen cumhurbaşkanlığı tartışmalarının, kavga kıyamet erken seçime gidilmesinin ardından nihayet cumhurbaşkanı seçildi.Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanını kutluyor. Ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Bugüne kadar yazdık, çizdik. Üzerinde uzlaşılan ve cumhuriyet değerlerine bağlılığı tartışılmaz bir isim olmasını arzu ettik. Ama demokrasiye, parlamenter sisteme inanıyorsak, meşru bir seçimden sonra artık Gül’ün verdiği sözde durmasını ve Erdoğan’ın gayet anti demokratik şekilde açıkladığı gibi “herkesin cumhurbaşkanı” olabilmesini ümidetmekten başka yapacak bir şey yok.Hatırlayacaksınız Gül, adaylığının kesinleştiği, partisinin son MYK toplantısında önce Tayyip Erdoğan’a üç kez “Keşke siz aday olsaydınız ama beni işaret ettiniz, kısmet” dedi (bu durumda neden Erdoğan’ın adaylığına karşı çıkıldı, gerçekten Gül gibi bizim de anlamamız imkânsız.)Adaylık başvurusunu yaptıktan sonra ise basının karşısına çıkarak 5 mesaj verdi. Bunlar arasında “Türkiye’nin laik-demokratik-sosyal bir hukuk devleti olduğu ve bu ilkeleri korumanın temel hedefi olacağı” vardı. “Laikliğin korunması için ne gerekiyorsa yapacağı” vardı.Ve Reuters Haber Ajansı’na verdiği ilk demeçte de “Anayasayı takip edeceğine dair verdiği söz” vardı.Onun bu açıklamalarının samimi olduğuna hepimiz inanmak isteriz ama aynı süreç içinde hazırlanmakta olan yeni Anayasa’daki maddeleri hatırlayınca “hangi Anayasa’yı takip”ten, “hangi laikliğin korunması”ndan söz ettiğini de kendi adıma merak etmiyor değilim.BİR DEMOKRASİ ŞAHESERİ!Zira alelacele hazırlanan ve kimler tarafından hazırlandığı bilinmeyen yeni Anayasa taslağına göre “milletin, egemenliğini yetkili organlar eliyle kullanması” değiştirilerek “yasama, yürütme, yargı eliyle kullanır” haline getiriliyor. Böylece istemedikleri bazı kurum ve özerk kuruluşların etkisi kaldırılmış olacak.Yasama (Meclis) ve yürütme (hükümet) iktidar partisinde olduğu gibi yargının da bağımsız olmadığı (kendilerinin bile dokunulmazlığı yargının bağımsızlığına güvenmedikleri için kaldırmadıklarını söylediği) bir durumda “egemenlik” ne halde olacak belli değil.Cumhurbaşkanı da tümüyle “hükümet” ile aynı görüşte olduğuna göre yargı atamaları ve çıkacak yasalar için hiç bir denetim olmayacak.Bir başka önemli denetim mekanizması olan Anayasa Mahkemesi’nin 17 üyesinden 8’ini Meclis seçecek. Böylece onun bağımsızlığı da tartışılır hale gelecek.Bugün Avrupa’da hiçbir ülkede Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini veya başvuru imkanlarını azaltma eğilimi olmadığı, tam tersi mevcut olduğu halde ana muhalefet partisinin Anayasa Mahkesi’ne başvuru imkânı da “110 milletvekili olmadığı için” ortadan kalkacak. Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri de azaltılacak. “Laikliğin tanımının değişeceği” ve dini inançların devlet yapısına taşınabileceği de şimdiden belli olduğuna göre hangi laiklik, hangi Anayasa diye merak etmez misiniz?Bütün milletvekillerinin lider tarafından seçildiği, milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle suçluların ülke yönetebildiği, Partiler Yasası’nı değiştirmedikleri için liderlerin padişah gibi yerlerinde ömür boyu kaldığı bir muhteşem demokraside bu değişiklikler de eklenince ne olacak demez misiniz?Bu durumda tek hükümdar kendileri olduğu, önlerinde hiç ama hiçbir engel de kalmadığı halde halâ mağdur rolü oynamayı başarırlarsa onları da ayakta alkışlayacağım. Yeni -tek sesli- demokrasimiz ve yeni cumhurbaşkanımız kutlu olsun!(Not: Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç “Ben istersem Anayasa Mahkemesi’ni kaldırma yetkisine sahibim” demişti. Onu yapamadı ama üzülmesin yavaş yavaş oluyor işte!)

Devamını Oku

Halaçoğlu ne dedi, ne demedi?

28 Ağustos 2007

Birkaç gündür yazacağım ama yine gündem o kadar dolu ve hızla akıyor ki sıra gelmedi. İyi de oldu. “Milliyet Pazar”da çıkan İlber Ortaylı röportajında Ortaylı’nın söylediklerini de okumuş oldum.TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun Kürtlerle ilgili konuşmasına “istifasını istemeye varan” öyle sert eleştiriler yapıldı ki açıklamaları ne olursa olsun, Orhan Pamuk’un tek cümlede “Ermeni soykırımı ve PKK cinayetlerini Türkiye’ye maletmesine” ifade özgürlüğü açısından arka çıkanların bu tepkiyi göstermesi bana çelişkili geldi. Düşünecek olursanız gerçekten de beğendiğiniz düşüncenin ifadesine özgürlük, beğenmediğinize saldırı pek de demokrat bir tavır olmasa gerek.Kendisini arayarak yazılanların tümüyle doğru olup olmadığını sordum. O da söze “Yaptığım açıklamaları dinlemediler bile... Yanlış haberleri düzelttim, konuşma metnini, hatta videosunu siteye koydum (ttk.org.tr) onlara da bakmadılar. Tamamen yargısız infaz yapıldı. Nerede kaldı ifade özgürlüğü, nerede bilimsel araştırma özgürlüğü” diyerek başladı.Sonra “Benim söz ettiğim bilimsel sonuçların ırkçılık olduğunu söyleyenler Türk-Kürt ayırımı üzerinde neden bu kadar duruyorlar veya Türkiye’deki diğer etnik gruplar yapmazken Kürtler neden mutlaka ırklarının ayrı gözetilmesini istiyorlar” dedi. Gazetelerin konuşmasını “Alevi Kürtlerin hepsi Ermenidir” veya “Bütün Kürtler Türkmendir” demiş gibi verdiğini oysa gerçeğin tamamen farklı olduğunu anlattı.İki örnek vererek... Birincisi; İrene Melikof isimli araştırmacı yazar... Alevilerle ilgili “Efsaneden Gerçeğe” ve “Türkler, Kürtler, Aleviler” isimli iki kitabında Kürt Aleviliğine dönmüş Ermenilerden söz etmiş.İkincisi 1919’da Ermeni Birliği Delegasyon Başkan Yardımcısı ve ABD Diyarbakır Başkonsolosu Thomas Mıgırdıçyan’ın raporu. Bu raporda Ermeni aşireti olup Kürt aşireti ismi alanların listesi varmış.“Bunların daha önce araştırılmış ve yayınlanmış konular olduğunu, 1996’da Nokta dergisinde de ‘Kürtleşen Türkmenler’ diye bir araştırma yayınlandığını ve kimsenin itiraz etmediğini” söyleyen Yusuf Halaçoğlu kendisinin ise “Ermenilerin bir kısmı da Kürt Alevisi olarak kaldı”, “Kendilerini Kürt olarak gören bazı vatandaşların da araştırmalarda Türkmen olduğu ortaya çıktı” dediğini anlattı.Basında “Alevi Kürtler Ermenidir” veya “Kürtler Türkmendir” şeklinde verilen konuşmada sansasyonel, tepki yaratacak başlık bulma isteği mi rol oynamıştır bilemeyiz. Ama Prof. İlber Ortaylı’nın Milliyet’teki sözleri de bir yanlışlık, haksızlık olduğunu doğruluyor.Ortaylı “Halaçoğlu’nun yazdığı makale ve tebliğlerin bilimle ters düşen hiçbir yanı yoktur, bilimsel dergi ve yayınların bu gibi konuları ele alması gerekir. Yanlış olan bu gibi akademik çalışmaların sokağa yanlış olarak götürülmesidir. Maalesef bazı gazeteci arkadaşlarımız duyduklarını doğru kaydetmiyor, bazı politikacılar ise yanlış yorumla gürültü çıkarmayı iş ediniyor.” Bu olay böyle, bilimsel açıklamalara biraz daha sabırlı ve dikkatli yaklaşmak, ırkçılık yapılmamasını isterken ırkçılığın alâsını yapmamak, ifade özgürlüğünü de “herkes için” istemek gerekiyor.Yusuf Halaçoğlu Yahudilerin Ermeni soykırım iddiasını kabulü konusunda ise; “O zaman önce ABD’de Boston’daki Taşnak arşivlerini açıp incelesin ve öyle karar versinler. Bu karar keyfî verilecek bir karar olamaz” diyor.Türk Hükümeti seçimlerle oyalanmayı bırakmak, harekete geçmek için daha kimlerin kabul etmesini bekliyor acaba?*****Bilgisayar şirketleri neden susuyor? Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın bazı sandık sonuçlarının ilân edilen rakamlarla çelişmesi konusunda “maddi hata olabilir” demiş.Ve devam etmiş:“Girerken insan hatası olur. 11 okunur, 1 diye yazılır. Bu insanın çalıştığı her yerde olur. Ama sonucu etkileyecek bir şey varsa ona göre değerlendiririz”... Yani “11 okunur, 1 diye yazılır” şeklinde, arada “10 oy fark” olan bir hatayı önemsemeyenlerin “100 oy fark”, “1000 oy fark”ı da önemsemeyebileceğini düşünüyor insan duyunca...Seçimden hemen sonra, açıklanan sandık sonuçlarıyla kendilerindeki rakamların tutmadığını anlatan çok sayıda mektup gelmişti de ihtimal vermemiştik ama YSK Başkanı “olabilir” diyorsa yalnız İzmir’de değil birçok ilde sonuçların yeniden incelenmesi, oyların sayılması gerekir.Yoksa bu soru işareti kafalarda hep kalacaktır. Tabii yine “Kim takar ki” diyorlarsa bilemeyiz.Bir “bilgisayar uzmanı ve yöneticisi”nden gelen mektup diyor ki:“Seçim sandıklarında sayılan oyların (sayısal veriler) elektronik ortamda gönderilirken, akarken bütünlüğü bozularak değiştirilmesi mümkündür.Bu konuda otorite bilgisayar şirketleri veya bilgi güvenliği ile ilgili şirketler var. Ben asıl onların neden sustuğunu anlayamıyorum (...)Bir ‘elektronik imza’ işi var bilirsiniz, e-imza olarak kullanacağımız sayısal kriptolu imzalarımızın kullanılması sırf bu yüzden -kriptolu verinin bile güvenliğini sağlayamadığımızdan- dört yıldır ülke genelinde uygulamaya geçilemedi.” Mine Kırıkkanat dün “Yunanistan’da seçim datalarının bilgisayar yoluyla işlenmesinin 2002’de de, 2006’da da aynı endişe ile reddedildiğini” yazdı.Can Ataklı ne zamandır sorup duruyor.YSK Başkanı “Hata olabilir” dediğine göre YSK’nın yazılı sandık sonuçları ile bilgisayardan çıkanların karşılaştırmasını sandık sandık vermeyi neden geciktirdiğini anlamak mümkün değil.Seçim bittikten bir saat sonra sonuçları açıklamayı sağlayan imkânlar buna yetmiyor mu acaba?Ve tekrar soralım; bilgi güvenliği uzmanı bilgisayar şirketleri neden susuyor?

Devamını Oku