Türban, türban, türban...

21 Eylül 2007

Söylendiği zaman kızanlar var ama laiklik bir kere yıpratılmaya başlandı mı işte sonunda siyasette (bırakın din ile devlet işlerinin ayrılmasını) tek konunun türban ve diğer dini meseleler olduğu noktaya çok çabuk geliniyor. Artık Türkiye’de de her konuşma türbanla başlıyor, türbanla bitiyor.AKP iktidarına kendi taban seçmeni dışında oy verenlerin çoğu “5 yılda tehlikeli hangi icraat yapıldı ki bundan sonra yapılsın. Rejim kendini korur. Hem sonra çok sıkışırsak nasılsa rejimi koruyacak kurumlar var” diyerek verdiler.Onlara birinci iktidarda tüm adımların atılmamasının nedeninin “güçler ayrılığı”nı da ortadan kaldırıp güçlerin hepsini tek elde toplamak olduğu, bu gerçekleştiğinde ise çok geç kalınmış olacağı anlatılamadı.Bir yandan Avrupa Birliği ve Amerika’nın Türkiye’yi istedikleri ılımlı İslâm rejimine çevirmek üzere gösterdikleri çaba, bir yandan aydınlar ve sermaye tarafından verilen “en demokrat” desteği ile işte bugünlere gelindi. Başbakan Erdoğan önce kendi görüşünü yazan bir köşe yazarına “Beğenmeyen TC vatandaşlığından ayrılsın” dedi. Sonra kendisi ve partisi seçtikleri birkaç hukukçuya istedikleri şartları getirecek bir anayasa hazırlattılar. Sivil toplumun bir çok üyesi, kurumu ayağa kalkınca bu kez arkadan “Herkes haddini bilecek” geldi. Hatırlayacaksınız seçim gecesi televizyonda bazı yazar ve siyasetçilerin iktidar partisinin demokratlığına sık sık vurgu yaptığını gören ve bu partiyi çok iyi tanıyan bir gazeteci dayanamayarak “Her şeyi söyleyebilirsiniz ama demokrat demek yanlış olur. AKP demokrasiyle sorunu olan bir partidir” demişti. Keşke öyle olmasa ama bir yandan “tüm görüşlere açığız, tartışacağız, her kesimi dinleyeceğiz” derken aynı zamanda ağzını açan, görüş bildiren herkesi (konuşmaya kendisi kadar hakkı olan üniversiteler, yargı, sivil toplum kuruluşları, medya) susturan, haddini bildiren Başbakan ne yazık ki bu açıklamayı birkaç hafta içinde doğrulamış oldu. Şimdi tesadüfe bakın ki AB ile gazeteleri bugüne kadar destek verdikleri, seçimi kazanınca pek sevindikleri AKP için “Türkiye’de siyasi İslâmla karşı karşıyayız” diyor ve panik gösteriyorlar. AVRUPA’DA NEDEN YASAK YOK?Kısacası Olli Rehn’in “İslâmi yönetime sahip ülkeler AB’ye giremez” sözüne doğru ilerliyorlar. Böylece verdikleri desteğe duyduğumuz şüphe doğrulanıyor. Onlar bunu yaparken bizim Cumhurbaşkanımız “Türkiye Malezya’ya dönmez, AB yolunda bir ülkeyiz” diyor. Hangi AB yolu? AB kayıyor ve artık önümüze AB’den çok Malezya (veya Endenozya da diyebilirsiniz) çıkıyor. Son günlerde üniversitede türban konusu en yoğun şekilde gündeme oturduğu, Başbakan Erdoğan da önceki iktidarı döneminde ve seçim sonrası konuşmasında söz ettiği “uzlaşma”yı unutup “türban ilk görevimiz” dediği için artık tartışma “Avrupa ülkelerinde türban yasağı niye yok? Eğer bu bir mahalle baskısı oluşturacaksa orada neden oluşturmuyor? Üniversitede türban Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı ise orada neden serbest?” gibi sorular noktasına geldi.Nitekim Tayyip Erdoğan da Financial Times’a yaptığı açıklamada “Batıda böyle bir sıkıntı yok” dedi. Oysa bu tartışma yanlış ve yanıltıcı... Anayasalar her ülkenin kendi koşullarına göre hazırlanır. Yani başlangıç noktası “hangi ülke ve hangi dönem için”dir. Belirleyici unsur “o ülkenin şartları”dır. Bu nedenle örneğin Hıristiyan çoğunluklu bir ülkede laikliği koruma konusunda getirilen kurallar, oluşacak baskıların oranı göz önüne alındığı için Müslüman çoğunluklu bir ülkeninkinden farklı olabilir.AİHM’den çıkan dava sonuçlarında ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bu durum göz önüne alınmış ve diğer ülkeler örnek kabul edilmemiştir. Olay budur. (Not: Erdoğan kadınlara güvence vererek “Endişe etmesinler. 5 yılda hangi sıkıntı doğdu?” demiş. O 5 yılda korkutucu noktaya gelinmeyişinin sebebi henüz denetim kurumlarının etkili olabilmesiydi. Yeni anayasa ile bu kurumların da iktidara bağlanacağını kadınlar nasıl unutsun?)

Devamını Oku

Saygılı üslup başbakanlara da lâzım!

20 Eylül 2007

Başbakan Erdoğan yine ancak baskı rejimlerinde görülebilecek sertlikte bir çıkışa imza atmış. Anayasa taslağının henüz son şeklini almadığını söylerken tepki gösteren sivil toplum kurumlarına öfkesini de dile getirmiş.AKP tarafından seçilen bir grup hukukçunun (araya partililer ve taraftar yazarların karıştığı bilinse de, 6 kişi diyelim) hazırladığı taslak açıklandı. Komisyona başkanlık eden Mir Dengir Mehmet Fırat “Bu, taslağın son şeklidir” dedi, taslak böylece açıktan açığa tartışılmaya başlandı.Medyada günlerdir yazılıyor, konuşuluyor, rektörler, yargı görüş açıklıyor... Ama sonra Başbakan çıkıp tartışmaların “doğmayan bebeği boğmaya” yönelik olduğunu söylüyor, üstüne bir de çocuk azarlar gibi kurumlara, rektörlere kızıyor.Rektörler için;“Herkes kendi işine baksın. Anayasa yapma görevi rektörlerinse TBMM’nin anlamı yok. Herkes, yerini, konumunu bilecek” demiş.Evet, anayasa hazırlama görevi aynı zamanda üniversitelerindir. Çünkü üniversiteler sivil toplumun en önemli kurumlarındandır, bilim adamları toplumların öncüleridir. Bu nedenle rektörlerin yeri, konumu da sivil toplumun ta kendisidir.TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın söz ettiği “doğru” anayasa hazırlama yöntemi olan “kurucu meclis”te de onların yeri vardır.BENİM ÖZGÜRLÜĞÜM İYİDİRAslında en iyisi Başbakan’ın bu konuda yeterli bilgiye sahip bir hukukçu olan Köksal Toptan’a danışmasıydı ama bunu yapmadı. Benim asıl anlamadığım Mir Dengir Fırat, Zafer Üskül gibi hukukçuların bu yönteme ve bu hukuk dışı çıkışlara nasıl olup da itiraz etmedikleri...İyi anladığım şey ise Tayyip Erdoğan’ın sivil anayasa isterken sivil toplumu dışlamasının, anayasa yapma görevinin sadece iktidarlara ait olduğunu zannetmekte ısrar etmesinin büyük yanlış olduğu.Yaptığı “Herkes işine baksın” ya da “Herkes yerini, konumunu bilecek” türünden paylamalar demokrasilerde olamaz. İfade özgürlüğü kendisinin hakkı olduğu kadar diğer bireylerin veya demokratik kurumların da hakkıdır.Aksi takdirde o sözleri “tartışan medya” için de kullanma hakkını kendinde görebilir ki bu da demokrasi komedimizin son perdesi olur.Perde... Son!*****Mahalle baskısı meğer yokmuş!Şerif Mardin konuşunca (ki kendisi akrabaları ve Ruşen Çakır dışında kimseye pek de konuşmaz) kıyamet kopuyor.Gerçi Sayın Mardin de durumun içinden çıkılmaz, geri dönülmez noktaya getirildiğini gördüğü için ne diyeceğini şaşırmıyor değil, yani hem toplumu baskıdan koruyucu öneriler getirmek, hem de “Vay bu da statükocu, beyaz Türk vb. vb, çünkü kuralları, yasakları savunuyor” suçlamalarından sakınmak oldukça güç ve bunun sıkıntısını yaşıyor.Malum; Türkiye’de demokrasi=sınırsız özgürlük demek...Onun için buralarda kuraldan, sınırdan, yasadan, yasaktan söz etmeyeceksin.Bununla birlikte Şerif Mardin bir bilim adamı olarak her konuşmada “yaklaşan tehlike” konusunda uyarıyor. Çözümü açıkça söylemese de... “Kadınlar korkmakta haklı” demeye de başladı.Neden kadınlar? Çünkü ılımlı başlayıp “şeriat kurallarıyla yönetim”e geçiş yapan tüm İslâm ülkelerinde olay kadınlarla başlatılıyor. Kadın önce kapatılıyor, sonra “eve” kapatılıyor. Din siyasete bir kez karıştırıldı mı sonra iş yönetimlerin de kontrolünden çıkıyor ve mahalle mahalle radikalleşiyor. Şerif Mardin’in Ruşen Çakır’a söylediği “Mahalle baskısı AKP’yi döver” lâfının nedeni de buydu. Şimdi bakıyorum da Mardin’in sözlerine pek kızan ve hatta kuruntu olduğunu söyleyen erkek yazarlar var.Sanki söz konusu mahalle baskısını önce kendileri hissedecekmiş gibi asla inanmıyorlar. Onlara susmalarını önerelim. Ve diyelim ki; beyler “türban, İslâmi baskı rejimine gidiş, mahalle baskısı” filân denince hemen siz öne atılıyorsunuz. Her konuda olduğu gibi bunda da tepkiler “büyük çoğunlukla” sizden geliyor. Oysa bu konu öncelikle kadınları ilgilendirmekte.İŞTE ÖRNEĞİNİZ!“Mahalle baskısı”na açık örnek mi istiyorsunuz, buyrun son VE EN ÖNEMLİ örnek Cumhurbaşkanı Gül’ün türbanlı eşinin protokolde yer alamayışıdır.Doğal olarak insani duygulara sahip herkes bu kabulü güç duruma üzülecek ve ortadan kaldırılmasını isteyecektir. Oysa rejimin gerekleri, kuralları önceden bilinmekteydi. Şu anda konunun halledilmesi “psikolojik baskı”ya bağlıdır. (Medyanın üzerinde kurulan “türbanın kamusal alana girişine karşıysan, laikliğin bu anlamda korunması gerektiğine inanıyorsan dinsizsin” benzeri baskılar ise medya mahallesi baskısına örnektir.)Ayrıca yaratılan siyasi trajedi de psikolojideki “görerek öğrenme” metoduyla hem tesettüre hem iktidar partisine olan ilgiyi arttırmaktadır.Mahalle baskısı artık devlet boyutunda, mumla aramanıza gerek kalmadı, çırpınıp durmayın lütfen!

Devamını Oku

Big Brother yalnız değil!

19 Eylül 2007

Kendisinin ve çocuklarının geleceğine önem veren, dikkatle izleyen, bu nedenle de huzursuz günler geçiren kesimden mektup yağıyor.Sessizce izlemenin ve ellerinden bir şey gelmediğini hissetmenin ızdırabını yansıtıyor bu mektuplar... Vatandaşların, Anayasa’nın “sivilleştiriliyor” açıklamasıyla istenen şartlara getirilmesinin Türkiye’yi çıkmaza, geri dönüşü olmayan bir yola sokmasından duydukları korkuyu, rahatsızlığı anlatıyor.AB ülkelerinde hâlâ devam eden “Türkiye’yi nasıl kendi istediğimiz ılımlı, şiddetsiz İslâmi rejime getirebiliriz, bunu nasıl destekleyebiliriz” çabasının Türkiye’nin kendi içindeki gelişmelere paralel yürüdüğünü görmelerinin de bu korkuda etkisi vardır sanıyorum.İnsanlar böyle endişe içindeyken ve bazı Anayasa maddelerinin kararı “sadece Başbakan’a” bırakılmışken bir yandan örneğin AKP Milletvekili Hüsrev Kutlu gibi isimlerin veya bazı yazarların çıkıp “Anayasa yeteri kadar sivil olmayacak” demeleri de ayrı bir konu...Neden olmayacak? Kendi istediğiniz, seçtiğiniz sivil kişilere, sivil sivil istediğiniz maddeleri hazırlatıyor, sizi geçen dönemde rahatsız etmiş, yani denetlemeye çalışmış tüm kişi ve kurumları ya devre dışı bırakıyor veya üyelerinin çoğunu kendiniz seçerek emrinize alıyorsunuz.Şu ana kadar duyulan kadarıyla bile toplum yaşamının rotasını elinize alacak değişiklikleri de yapacağınız görülüyor. O zaman mesele nedir?Hüsrev Kutlu’ya göre mesele “Sapanca’da çalışan üyelerin her maddede ‘Asker ne der’ diye düşünmesi” imiş.Çok enteresan doğrusu... Beyler, neyse ki askerin sesi çıkmıyor artık, lütfen çıkmasın da... Ama bu ülkede askerden önce yapacaklarınıza itiraz edecek vatandaşlar var. Onların topunu ikna etmiş filân değilsiniz. Göç de etmediler henüz...“Ülkesini seven, kendisine emanet edilmiş cumhuriyeti takdir eden, değerlerini, rejimini korumak isteyen insanlar, kurumlar, bilim adamları ne der” diye düşünsenize önce.Tutturmuşsunuz “asker de asker” diye, AB ile ABD’nin aynı ağzı kullanmasının da desteğiyle yürüyorsunuz.“Big Brother”ın yanında başka izleyenleriniz var unutmayın!*****Köksal Toptan’ı dinleyin! Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın “Aslında anayasayı 150 kişilik bir kurucu meclis hazırlasa daha iyi olurdu” dediğini de öğrendik.Düşünün Köksal Toptan da AKP’li bir hukukçu... Daha önce Adalet Komisyonu Başkanlığı yapmış... Ve kapalı kapılar ardında hazırlanıp içine iktidar partisini “denetimsiz, bütün kurumları ve muhalefeti ortadan kaldıran tek güç” haline getirecek, rejimi ve toplum huzurunu sıkıntıya sokacak çok sayıda maddenin yerleşeceği bir “sipariş anayasa”ya karşı çıkıyor.Her şeyden önce toplumu temsil etmeyen bir grubun hazırlayacağı anayasaya demokrasi ve hukuk adına karşı çıkıyor.Hatırlayacaksınız, daha iki gün önce anayasayı “sivil bir kurucu meclis”in hazırlayabileceğini, doğrusunun bu olduğunu ben de yazmıştım. Kurucu meclis deyince de hemen “asker”i hatırlayan meslektaşlarımız ile aynı yazısı içinde hem hükümete yaranmaya hem de gelmekte olan tehlikeden duyduğu rahatsızlığı anlatmaya çalışan, ülke yine çukura düştüğünde yazdıklarının kendisine hatırlatacağından ya da pişman olacağından korkanlar bugüne kadar dürüstçe ve açıkça “Parti anayasası kabul edilemez” deselerdi adımlar bu kadar fütursuz atılamazdı.AKP’nin hazırladığı şekilde bir Anayasa değişikliğinin benzerini (ve tabii benzer ülke koşulları altında) demokrasiyi özümsemiş ülkelerin hiçbirinde göremezsiniz.Köksal Toptan 150 kişilik kurucu meclisin nasıl oluşması gerektiğini de çok iyi biliyor. Ona kulak vermemek büyük hata olacak.Not1: Prof. Zekeriya Beyaz’ın satılması engellenen “İslâm ve Giyim Kuşam” isimli kitabını nasıl bulacağını soran çok oldu. Almak isteyenler 212- 610 30 29 numaradan Sayın Beyaz’a ulaşabilirler.Not2: Dün yazdığım “Dekolte kıyafetle dua” başlıklı yazımı okurlarımız çok beğenmişler, teşekkür ediyorum. Bir kısa açıklama... Aynı konuda gazete haberi de çıktı ama belirtilmese de bu kez haber benim yazımdan alınmıştı. Yani ben gerçekten izlerken düştüğüm hayret üzerine ve o anda içten duygularla yazdım. Bilmenizi isterim.

Devamını Oku

Dekolteli dua, içkili lokantada namaz ve daha neler...

18 Eylül 2007

Ramazan’dayız ya, bugüne kadar Müslümanlıktan haberi olmayan ve de dinini yeni keşfeden bir topluma da dönüştük ya istismarın haddi hesabı kalmadı.Ekranların ve gazetelerin hali zaman zaman müthiş oluyor. Bakıyorsunuz daha kısacık süre önce teşhir meraklarını bastıramayan ve üstelik bunu şöhretine şöhret katmak için malzeme olarak kullanan, magazin kameralarının neredeyse çıplak görüntülediği bir takım “sanatçı”lar türban taksak mı takmasak mı yarışına girmişler... Önce poponuzu, memenizi kapatın, kazayla yakalanmış numaralarıyla milleti aptal yerine koymayın, insanların duygularını kullanmayın, hele de Allah’ı aldatacağınızı sanmayın diyesi geliyor insanın.Bakıyorsunuz biri “Vay benim risottoma nasıl şarap koyarsın” diye şefi kovdurtmuş. Abicim risotto dediğin zaten ayıptır öğretmesi şaraplı, kremalı pilavdır. Gerçi şarap pişince şaraplığı kalmaz, alkolü uçar ama olsun, şaraplı pilav istemiyorsan risotto almayacaksın. “Madem yüzmeyi bilmiyordun niye çıktın minareye” durumları yaratmayacaksın. Gösteriş ve yağcılık yapmayacak, insanları işinden etmeyeceksin. Sonra efendim bakıyorsunuz biri gitmiş içkili lokantanın en alâsında yemeğe; “Bana mescit gösterin, namaz kılacağım” diyor. Buna imkân bulamayınca da başlıyor din dersine:“Dindar adam her zaman, her yerde ibadet eder”miş de, “Allah sadece ibadet esnasında düşünülmez”miş de, “Allah’ın hoşuna gidecek şekilde yaşayacakmışsınız” da... Sanki bir kendisi dindar, bir kendisi Allah’ı aklından çıkarmıyor, sanki “vaaz ver” demişler.Bakalım Allah içkili lokantaya gitmenden hoşlanıyor mu, nereden belli?Bakalım senin “dindar” olarak namazının saatini, yerini düşünmen, olmuyorsa “içkili lokanta” yerine evinde “kaza namazı” kılman daha uygun değil mi?Sonuncu olayı TV’de görünce ‘eh, bu kadarına pes artık’ dedim yani, dinin, inancın bu boyutta istismarına dayanılmıyor... Yapan sanatçıyı severim, müziğini takdir ederim o başka, yaptığı yanlış.Saat 20.40... İstanbul’da iftar vakti geçeli bir saatten fazla olmuş. Yayın canlı ve üstelik sezonun ilk programı... İyi olması için bin gayret gösterilmiş. İki kadın sanatçı var, şimdilerde biri öbürüne “hık demiş burnundan düşmüş” şeklinde benzedi ki benzediği sanatçının duruma sinir olduğuna hiç şüphe yok... Neyse, biri Ramazan olmasına rağmen straples giymiş, diğerinin elbisesi daha da dekolte... Göğüsler olanca gösterişiyle ortada. Ve sonra daha dekolte olan henüz orucunu bozmadığını söylemesiyle birlikte ellerini açıyor, gözlerini kapıyor ve duaya başlıyor.İnanın bana “çimdikleyin beni, doğru görüyor olamam” filân dedim. Canlı yayın, ekip herkes durmuş bekliyor, o “dua” ediyor. Saat 20.40’ta iftar duası...Bele kadar açık, göğüsler ortada kıyafetiyle... Bir yandan da gözler kapalı, eliyle “beni beklemeyin, ne haliniz varsa görün” yapıyor.Hani devamlı “gel de yazma” diyen yazar esprisi vardır ya, “gel de yazma” oluyor insan bunları görünce... Aklınızı mı kaçırdınız toplu olarak?Yanlış anlamaya, öfke kusmaya meraklıların sayısı çok diye susayım diyorum ama Ramazan’ın bile popülizm için kullanılması da dayanılır gibi değil. Yapmayın lütfen, yapmayın!Hiç değilse Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun sözünü düşünün; “Dindarlığın bile ‘dengeli’ olanı makbuldür” diyor.*****Galata Köprüsü’nde balık tutarken polis tarafından alınıp götürülen ve sonra da hakkında dava açılan, bu arada “taciz edildiğini” söyleyen kadın hakkında basın açıklaması geldi.Aslında bu açıklamayı daha önce görmüştüm; kadının elbisesini açtığı veya kıyafetinin uygunsuz olduğu gibi suçlamalar vardı ve taciz iddialarının gerçek dışı olduğu belirtiliyordu.Eğer bu tür haberleri daha önce duymamış, polisin de gerektiği durumlarda nasıl korunduğunu görmemiş, bilmemiş olsaydık inanmak kolay olurdu.Ama maalesef şimdi öyle değil. Yalnız ve kimsesiz bir kadının bu ülkede polis karşısında bile zor duruma düşebileceği, düşürülebileceği ihtimalini unutamayız.Umuyorum ki İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu olayı da “dövülen şüpheli genç” olayı gibi tarafsız ve saygın bir şekilde ele alır, suçlular varsa cezalandırır.Hakim de tüm ihtimalleri düşünerek ve iyi dinleyerek karar verir.Bunlar yapılmadığı takdirde giderek halkın güvenliğini güvenlik güçlerine karşı koruyacak birimler arayacağımız günler de gelebilir çünkü!

Devamını Oku

İyinin cezalandırıldığı yerde Romantika eksik mi kalacak?

16 Eylül 2007

İnsanların gördüğü her şeyi, özellikle de her “iyi”yi yerin dibine batırmak için yarışa girdiği ve herkesin de kendini dünya çapında eleştirmen, “eleştirme”yi ise karalama sandığı bir ülkede elbette Romantika da nasibini alacaktır.Zaten “Aman gecikmeyelim, ne kadar çabuk vurursak o kadar etkili oluruz” demişler ve yaz döneminde vurmuşlar.Hem de nerede, Tiyatro Dergisi’nde...Hem de nasıl, yazısından alıntı yaptığı Ruhat Mengi’yi “bacısı” zanneden birisi tarafından... İyi ki yazmışım Romantika’yı, çünkü Tiyatro Dergisi’nde oyundan söz eden (sanal “Özdemir Abi”si gibi kendi ismi de sanal mıdır bilinmez) bir yazar Romantika’yı kendisi anlatıp eleştireceğine baştan sona, paragraf paragraf benim yazıdan yararlanmış. Beyne, üretmeye, düşünmeye filân gerek kalmamış. Al paragrafı, yaz tam aksini, olsun sana eleştiri yazısı... Bir de “Ruhat Bacım demiş ki” ekledin mi tamamdır.Artık, bir tiyatro eleştirisinde Ruhat bacım, Mengi bacım, bacımgillerden Ruhat Mengi kardeşimiz gibi (acaba espri yokluğunda bunu espri anlayışı filân sanmamız mı gerekiyor, yoksa saygısızlık olduğundan şüphe etmemek mi) avam hitaplar kullanan, kendini derin sanıp başkasının beğenisine “sığ” deme hakkını gören, bu hakkı görmek için kaç tiyatro eseri ve müzikal izlediği, karşılaştırma yapabilmek için Broadway, Covent Garden, Paris, Roma tiyatrolarında kaç oyun gördüğü belli olmayan birini eleştirmen, yazdıklarını da “eleştiri” kabul edebilirseniz... Etmezseniz de “Allah kabul etsin” oluyor işte!“Oyun metni” değil “senaryo”ymuş. Müzikli oyun özellikleri taşımıyormuş. Oyuncularda da , dansçılarda da pek iş yokmuş (Türkiye’nin en iyi, en başarılı tiyatro sanatçılarından söz ediyor). Hani acımasaymış sanal abisine “Git izle de gör” diyecekmiş.Önce bu yazının bir tiyatro eleştirisi değil sanata ve sanatçıya saygısızlık olduğunu söyleyelim. Hani bizde “Düzgün yazını okutamıyorsan, abart, saygısızlık, çirkinlik yap. Ağzına alamayacağın isimleri diline dola, çamur at, nasılsa dikkati çekersin” anlayışı da sinsi sinsi yazı dünyasına girdi ya, olay budur.Romantika maalesef şu anda sahnelenmiyor. Ama yeniden başlayacak olursa sakın kaçırmayın. Tekrarlıyorum; tüm oyuncular, Tan Sağtürk’ün koreografisiyle tüm dansçılar, konu, kostüm, dekor, kısacası her şeyiyle kusursuz ve son derece eğlenceli bir müzikli oyun. Şarkılar canlı söylenmediği için “müzikal” denemez ama “harika bir müzikli oyun” denmesine de itiraz olamaz.Tekrarlıyorum; keşke tüm Anadolu’da gösterilebilse... Bence Romantika’nın bunca emek ve başarıdan sonra kısa süre sahnelenmesi bir kayıptır.Türkiye’de aynı baltalama, engelleme İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun “7 Kocalı Hürmüz”ü dahil kaç başarılı oyuna yapıldı.Umarım Türker İnanoğlu televizyon reklamlarıyla duyurarak Romantika’yı yeniden seyirciyle buluşturur. Zira bu kafalara uyulduğu sürece Türkiye’de hiçbir yenilik yapılamayacak. Müzikal noktasına da asla gelinemeyecek.Tekrar başladığı gün “sadece Melek Baykal’ı izlemek için bile” ilk seyircisi ben olacağım.Aynı keyifle izleyeceğime de hiç şüphem yok.*****Suçlu polislere sorgulama! Cumartesi günü ‘Polis suçlu olursa’ başlıklı yazım çıkar çıkmaz İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Kemal Hanlı aradı. Müdür Celalettin Cerrah’ın da yazıyı okuduğunu, “şüpheli motosikletli gencin dövülmesi” olayında savunulacak bir şey olmadığını belirterek soruşturma açıldığını söyledi.Soruşturma sonunda suçlu görülen polislerin cezasını merak ettim. Zira medeni ülkelerde polisin “kendi sınırını bilmesi” için onlarla ilgili kurallar, yasalar da çok ciddiye alınıyor. Toplumların polisine, güvenlik güçlerine güvenmesi son derece önemli.Ali Kemal Hanlı “İstanbul’da 38 bin polis var. Aralarından birkaçının yaptığı hatayı hepsine maletmek yanlış olur, çünkü sonuçta bu her meslekte görülebilir, insan kalitesiyle ilgili bir sorun.” dedikten sonra net bir ifadeyle ekledi;“Ama şurası bilinmeli ki suç işleyen polisi affetmiyoruz. Soruşturma açılır, açığa alınır, gerekirse meslekten ihraca kadar gidebilir.” Hanlı daha sonra Galata Köprüsü’nde balık tutarken kıyafeti bahane edilerek polis aracına alınan ve taciz edildiğini iddia eden, sonra da hakkında “1 yıl hapis istemiyle dava açıldığını” duyan kadın olayına da değindi. Bu konuyu da bir başka yazıda anlatacağım.

Devamını Oku

Kaostan kaçış yok!

16 Eylül 2007

İşte geldi yine zaman, ülkemizdeki “gittik, gittik, bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz” kısır döngüsü içinde biz de kısılıp kaldık bir kez daha...Bin kez daha...Ne acıdır ki bu vatanda vatandaşa üç gün huzur haramdır. Toplum nefes alacak vakit bulamadan endişeden endişeye sürüklenmelidir.“Gazetelerin ilk sayfasına bak ve çatla” dönemindeyiz yine... “Nereye kaçsam da bu kaostan kurtulsam, kafamı biraz dinlendirip nefes alsam” dönemindeyiz.Kuralsızlığın, akılsızlığın, saygısızlığın, çaktırmadan topluma baskı uygulamanın kol gezdiği bir dönem...Aylar süren çılgın tartışmalar, seçimler sonunda Cumhurbaşkanı seçilmiş, görevine başlamış ama hâlâ bir yandan “11. cumhurbaşkanını halk seçer” diye referandum yapmayı düşünüyorlar.Abdullah Gül Güneydoğu’da “şiddeti, terörü beslemeyin, birbirimizi kucaklayalım” derken DTP’nin Batman Milletvekili neredeyse açıkça “Biz PKK’yız” diyor. “Kendimize terörist dedirtmeyiz, hakaret ettirmeyiz” diyor. (“PKK’nın Meclis’te işi ne” demez misiniz o zaman?)Orhan Pamuk ortaya çıkmış, daha önce yaptığı muhteşem (!) konuşmaların üstüne bir de laikleri darbe destekçisi durumuna düşürmeye çalışıyor. Bugünlerde Avrupa ve ABD’de destek bulacak sözler doğrusu... Yine tam isabet. Arkadan kendisinin de laikliğe önem verdiğini söylemesine ne demeli onu kestiremiyorum.Başbakan Erdoğan göz göre göre, gerçeğin olanca farkına rağmen “Anayasayı elbette siyasiler hazırlar” dedikten sonra zaten Anayasa’nın halk oyuna sunulacağını söylüyor.Tanımlara, kelimelere takla attırılan, tüm kurum ve denetim organlarının etkisiz hale getirildiği, uzmanların bile içinden çıkamadığı değişiklikleri halk oyuna sunsanız ne olur, sunmasanız ne olur?Burada bir kez daha tekrarlayalım; Anayasa ile bir toplumun yaşam tarzı, kuralları, gelenekleri, bugünü ve geleceği çok kısa sürede tümüyle değişebilir. Anayasa toplumlar için hayati önem taşır. Onun için sıkılmadan izlemeliyiz. SİYASİLER HAZIRLAMAZ, SADECE OYLAR!Devre dışı bırakılan birçok hukuk otoritesine göre Başbakan’ın “Anayasayı elbette siyasiler hazırlar” sözü yanlıştır. Anayasayı üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, uzmanların ve her kesimden temsilcilerin bulunduğu gruplar, özel meclisler hazırlar. Siyasiler ise üzerinde uzlaşılan değişiklik metnini Meclis’te tartışır ve oylar, gerçek budur.Benzer bir gerçek “Türkiye’de ilk kez sivil anayasa hazırlanıyormuş” saptırması için de mevcuttur. Türkiye 1921’de savaş ortamında sivil anayasa yapmış, 1924’te bir başka sivil anayasa gerçekleştirmiş bir birikime sahiptir. 1961 Anayasası bile siviller tarafından hazırlanmıştır ve tek eksiği de “DP’nin devamı olan AP’den temsilcinin bulunmayışı” olarak bilinmektedir.Anayasalar eğer bir devrim veya darbe sonrasında olduğu gibi sıfırdan başlatılıp yeniden yazılmıyor, sadece üzerinde değişiklik yapılıyorsa “Tali Kurucu İktidar”ın yapacağı değişiklikler bazı kurallarla sınırlıdır ki bunların biri “Anayasa’nın kurucu felsefesiyle bağlı oluşu”, diğeri ise “değişmez denen ilkelerle bağlılığı”dır.Oysa yeni Anayasa’da (şu anda öyle değilmiş gibi yansıtılsa da) kurucu felsefeden, değişmez ilkelere kadar her şey değiştirilmek isteniyor.Yani daha olayın başında Anayasa değişikliği şartları ortadan kaldırılıyor. PARTİ ANAYASASI MI?Eğer bu yapılacaksa sadece toplumun şartlarını, ihtiyaçlarını bilen, ona anayasa hazırlamak üzere kendi içinden oluşturulmuş bir “kurucu meclis” gereklidir ve kurucu meclis bazı meslektaşlarımızın dediği gibi askerlerden oluşmak zorunda filân değildir. Bal gibi sivil ve her kesimi temsil eden bir kurucu meclis Anayasayı hazırlayabilir.Şu anda yapılan ise sivil Anayasa adı altında bir parti anayasası hazırlamaktan farksızdır.İktidar partisi kendi belirlediği 6 kişiye gizlilik içinde Anayasa’yı sıfırdan, yeni bir felsefeyle hazırlatıyor. Sonra parti meclisi tartışıyor. İnternette açıklanıyor. Ve halk oyuna sunulacak deniyor.AKP geçen dönemde hangi konularda sıkıntı çekmişse onları ortadan kaldıracak bir taslak hazırlattı. Ne kadar reklâm yaparlarsa yapsınlar yeterince tartışılmadan kabul edilmesi Türkiye’de çok ciddi sorunlar yaratacaktır. Ve herhalde sivil toplum örgütlerine kulak asmayan ilk sivil Anayasa olma özelliğini de taşıyacaktır.

Devamını Oku

Polis “suçlu” olursa!

14 Eylül 2007

Çarşamba akşamı bir TV kanalında polisin “dur” ihtarını dinlemeyerek yoluna devam eden motosikletli genci tekme tokat dövme sahnesi gösterildi.Bütün vücuduna aldığı darbelerle iç kanama geçirmesi ihtimali yüksek olan ve aslında doğru hastaneye götürülmesi gereken genç sonra polis otosuna bindirildi ve sorgulandı.Hakaretlerle, hayvan muamelesi yapılarak...Evet üzerinde kimliği, ehliyeti yoktu ve yeni aldığı motorun plâkası da olmadığı için korkarak kaçtığını söylüyordu, kısacası sorgulanması için ortada yeterli neden vardı ama ya o dayak?Polisin bir “şüpheli”yi ve hatta suçu kesinleşmiş birini bile bu şekilde acımasızca, intikam alır gibi dövmeye hakkı var mı?İkinci olay Galata Köprüsü’nde normal bir yazlık kıyafetle; bir tayt pantolon ve uzun tunikle balık tutan kadına önce güvenlik görevlisinin “bacakları güzelmiş” diye lâf atması, kadının “beni rahat bırakın” demesinden yarım saat sonra gelen polis ekibinin de “Böyle dekolte kıyafetle burada duramazsınız” diyerek ekip otosuna almasını anlatan haberdi...O anda Köprü’de bulunan bir genç dayanamayarak “Hanımın kıyafetinde bir şey yok, neden rahatsız ediyorsunuz” deyince “Sen avukat mısın” diye gence de saldırmışlar.Sonra zaten eşinden ayrıldığı ve çocuklarını göremediği için üzgün olan kadını -ne hakla sorgulayacaklarsa- alıp Küçükpazar Karakolu’na götürmüşler. Araçta saatlerce ifadesini almadan bekletilen Gülcan Köse isimli kadın iki polisin kendisini daha sonra Sarayburnu Otoparkına götürerek taciz ettiklerini, bir başka polisin de olanları cep telefonuyla çektiğini anlatarak şikayetçi olmuş.Teşhis ettiği polisin üzerine saldırarak kendisini tekmelediğini söyleyen kadın korkusundan şikayetçi olmamış.Sonra ne olmuş biliyor musunuz?.. Yine mağdurla suçlu yer değiştirmiş ve kadın hakkında “hayasızca hareketlerde bulunmak”tan 1 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığını duymuş.Bu kadarına “pes” denmezse ne denir?Polisin neler yapabildiğini ekranlarda görebiliyoruz. Suçu ne olursa olsun çalıştığı karakol tarafından korunduğunu, polisin suçsuz çıkması için gerekirse suçsuz vatandaşın “suçlu” yapılabildiğini de biliyoruz.Ama eğer bir devletin vatandaşları polisine bile güvenemez hale gelirse, durup dururken balık tutan normal giyimli kadına görevi güvenliği sağlamak olanlar “yalnız diye” saldırıya geçerse, şüpheli görülenler hastanelik edilirse o ülke de nasıl yaşanır onu bilmiyoruz. İstanbul Emniyet Müdürü bizi aydınlatırsa öğrenmiş oluruz.*****Bu kitap neden sattırılmıyor? Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın “İslâm ve Giyim Kuşam-Başörtüsü sorununa dini çözüm” isimli bir kitabı var. Başörtüsünün nasıl ve hangi nedenlerle türbana dönüştürüldüğünden, sonunda bir rejim sorunu haline getirilişine, bir din kuralı olmaktan da çıkarılıp “namus simgesi”ne çevrilişine ve Kur’an’da başörtüsü/tesettür emrinin var olup olmadığına kadar son derece detaylı bilgiler veren bir kitap.O kadar açık, net bir üslupla yazılmış ki okuyan herkes rahatça anlayabilir.Ama bu kitap uzun bir süredir sattırılmıyor. Ne zaman Beyaz Hoca’ya rastlasam, ne zaman programıma davet etsem ilk sözü bu oluyor ve sesini duyuramamanın, bu haksızlığı önleyememenin üzüntüsünü tekrarlayıp duruyor.Sancak Yayınları tarafından çıkarılan bu aydınlatıcı kitabın satılması, okunması muhakkak ki radikal İslâmcı grupları rahatsız ediyordur. Öyle olsa bile bir kitabın satışı nasıl önlenebilir bunu anlamak mümkün değil.Yeni Kültür Bakanı’mızın dikkatini konuya çekersek bir yararı olur mu acaba?

Devamını Oku

Daha kaç “şeffaflık” çağrısı lâzım?

13 Eylül 2007

Demokrasi deyince, şeffaflık, dürüstlük deyince ortaya atılan demokrat meslektaşlarımız yeni Anayasa taslağının bir sır gibi saklanması konusunda neden bu kadar sessizler acaba?Belli gazetelerin belli yazarları dışında neden kimsenin eli bu konuya değmiyor?Değinenlerin bazıları ise bölük pörçük, kırık kırpık basına sızdırılan taslak parçalarının eskisinden pek de farklı olmadığını iddia ediyorlar.Oysa o bölümleri de dikkatle okuduğunuzda “daha sonra çıkarılacak yasalarla ters düşmemesi” için bazı boşlukların bırakıldığını görmek mümkün... Tanımları evirip çevirerek, kelime oyunları yaparak gelecekte kendi iradelerine karşı bir durumun ortaya çıkmaması için gereken önlemler alınıyor gibi...En azından toplumda böyle bir algılama yaratıldı. İstediği her yasayı hiçbir engelle, hiçbir denetimle karşılaşmadan tek başına çıkaracak şekilde tüm gücü eline geçirmiş bir iktidarın ülkenin bugününü ve geleceğini şekillendirecek Anayasa konusundaki bu gizliliği giderek daha büyük bir endişe, bir tedirginlik yaratıyor.AKP Anayasa’yı kendi seçtiği bir grup bilim adamına hazırlatıyor. Bunların arasına Anayasa’yla veya tümden hukukla hiçbir ilgisi olmayan bazı isimlerin de zaman zaman katıldığı basında yer aldı.İstanbul Üniversitesi bir duyuru metni yayınlayarak hazırlanan taslakta “Cumhuriyet kazanımlarından ödün verilmemesine”, laikliğe, hukuk devletine dikkat çekmiş. Bugüne kadar hazırlanan Anayasa metinlerine büyük katkı sağladıklarını oysa bu kez kendilerinden hiçbir görüş istenmediğini belirterek “Bizi yapılan çalışmalarla ilgili aydınlatsınlar” demiş.TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ’ın uyarısı da şeffaflık konusundaydı. O da “toplumun bütün katmanlarında Anayasa metninin yeterince tartışılmasını, alternatiflerin ve uzlaşma formüllerinin ortaya çıkması için gerekli zamanın tanınmasını” vurguluyordu.Anayasa hukukçuları da şeffaflığın ve tartışma süresinin önemini dile getiriyorlar.O zaman neden hâlâ bu “sır” havası sürdürülüyor ve ne zamana kadar sürdürülecek?Anayasa’nın bir “emrivaki”ye, “oldu bitti”ye getirilmeyeceğini, buna susulmayacağını düşünüyorlardır umarız.*****Cumhurbaşkanı oruç tutmuyor mu? Abdullah Gül Siirt’te Ramazan’ın ilk günü yaptığı konuşma sırasında önündeki su bardağını kaptığı gibi sonuna kadar içti.Ve hemen anında TV’lerde ve internette sanki kıyamet koptu; “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kazayla nasıl su içti” haberleri birbirini kovaladı.Geçen Ramazan’da Cumhurbaşkanı Sezer’in konuşma yaparken önünde su bardağı olmadığını gören bir köşe yazarı beraber katıldığımız 32. Gün’de “Oysa biz onun oruç tutmadığını biliyoruz” dediğinde nereden bildiğini, nasıl bu kadar emin konuşabildiğini sormuştum.Bunu söylemek ne kadar anlamsızsa, Gül’ün kazayla içtiğini söylemek veya bunu büyük bir mesele haline getirmek de o kadar anlamsız bence...Bir kere oruç da diğer ibadetler gibi Allah’la kul arasında bir konudur. İkincisi belki o gün seferî olduğu, çok dolaşacağı, çok konuşacağı ve yorulacağı için Cumhurbaşkanı oruç tutmamıştır, belki kaza orucu tutacaktır.Veya rahatsızdır, ilaç alması gerekmektedir.Bu aşırı ilgi ve haberlerin bile nasıl bir baskı oluşturduğunu fark ediyormuyuz bilmem!

Devamını Oku