Beni kategorize etme!

29 Eylül 2007

Şarkısı bile vardı “Beni kategorize etme” diye... Ben de köşeci arkadaşlarıma (ki meslektaşlarım olarak hepsini arkadaş görürüm, olmasalar bile) bu şarkıyı söyleyeceğim: ‘Beni kategorize etme, etmee...’Perşembe akşamı İngiltere’den Türkiye’ye döndüm ve gördüm ki -gazeteleri gördüm, TV’leri duydum- futbol takımına çevrilen basının “erkek takımlarının” çoğunda tek kadın futbolcu olarak yer almışım.Bazıları bu gerginlik içinde belki işin ciddiyetini hafifleten bir nefes, bir espri gibi güldürüyor da... Özellikle Mehmet Tezkan’ın beni 1. Cumhuriyetçiler takımının ilk 11’inde geri dörtlünün ortasına “rakibi yoracak, adım attırmayacak, yerinde müdahale edecek bir isim” olarak düşünmesi çok hoştu doğrusu... Ama genelde yazarları bir kalıba, etikete döken listeler yapılmasını, hele de kendimin keyfe göre kategorize edilmesini hiç de doğru bulmuyorum.Bunun önemli bir nedeni benim kendimi belli bir kalıbın, grubun içinde görmeyişimdir. Evet cumhuriyetçiyim, Atatürk’ün de dünyaya çok nadir gelecek bir deha ve bir kahraman olduğuna, Türkiye’de ortaya çıkmasının büyük şansımız olduğuna, bu ülkeye asla yadsınamaz, unutulmaz iyilikler yaptığına inanıyorum.Cumhuriyetin, kurulduğu çağda Avrupa ülkelerinin bile önünde bir rejim getirdiğini, değişen zamanla birlikte yenilenmeyi başardığını, çağdaş gelişmeye uyum sağladığını, ekonomisinden düşünce yapısına liberalleştiğini düşünüyorum. Yani bence “ikincisi” gerekli değil.Ama bu liberal gelişmeden payını alan kuşağa ait olduğuma göre tutucu hiçbir kalıbın, ideolojinin filân içine girmeye de niyetim yok.Bu nedenle “futbol oynamak” istemiyorum (ayrıca bize futbolcular gibi kucakla transfer ücreti de vermiyorlar!) Erkeklerden oluşan takımlarınızdaki tek kadın (bazen iki) olmak keyifli gelse de bundan sonra beni lütfen takımların dışında tutun.Kategorize etmeyin. Hatta kendinizi de...Neden Toptan?Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın iyi bir hukukçu olduğunu, Anayasa’nın nasıl hazırlanması gerektiğini anlatan önerilerinin “toplumun her kesiminin temsilcilerinden oluşacak bir kurucu meclis”ten başlayarak hep akılcı, çözümcü, uzlaşmacı göründüğünü, ona danışmalarının hataları önleyeceğini ben de yazmıştım.Şimdi AKP’de “Anayasa’yı Toptan yürütsün” konusu ve bir “uzlaşma komisyonu” tartışılıyormuş.Dengir Mir Mehmet Fırat da demokrat ve uzlaşmacı bir hukukçu... Toptan ve Mehmet Fırat’ın birlikte yöneteceği, sivil toplum kuruluşlarının (tabii yeni kurulan Kadınların Anayasa Platformu’nun da) görüşlerini alacak ve yer verecek bir komisyon tartışmaları ortadan kaldırılabilir.AKP’nin bu konuda en kısa zamanda kendi içindeki bölünmeyi giderip anlaşması gerekiyor.

Devamını Oku

Şapşallar takımına da girdik mi acaba?

28 Eylül 2007

Bir konu bu kadar çok tartışılmaya başlanmış, haftalarca toplumun ve tabii medyanın en önemli gündemi haline gelmişse görünürdeki tabloya gözlerinizi kapatıp “Abartıyorlar, ortada endişe yaratacak hiçbir durum yok” diyemezsiniz.Toplumun en önemli, en itibarlı siyaset bilimcileri “Anayasa’da ortamı müsait hale getirecek değişiklikler yapılır, sivil toplum ve tüm kurumlar susturulur, tüm denetim mekanizmaları ele geçirilirse ve tek güç yasama ile yürütmenin elinde olursa Malezya’ya benzetilmeyeceğimizi söyleyemem” diyorsa siz hâlâ “Sorun yok canım büyütüyorlar, bizim siyasi geçmişimizle onlarınki farklı” diyemezsiniz.Hele de gazeteciyseniz, haklı olarak konunun üzerinde duran meslektaşlarınıza “şapşallık ediyorlar” gibisinden küstahlıklar, saygısızlıklar yapamazsınız.Yaparsanız ve bir toplumun “4. kuvvet”i denen medyayı abesle iştigal ediyor duruma getirirseniz o medyanın da size “Asıl şapşal mesleğinin gereği olan eleştirileri yapmak, bir aydın olarak gelişmeleri dikkatle izleyip olası tehlikelerden toplumu haberdar etmek, siyasileri uyarmak yerine iktidarın hizmetkârı gibi hareket eden basın mensubudur” deme hakkı doğar.Bunun şapşallık olduğunu, Humeyni rejimi gelmeden önce benzer bir aymazlık içinde olduklarını, böylece büyük bir hata yaptıklarını anlatan İranlı aydınlar, gazeteciler de söylediler. Bugünün Malezya’sında, benim sık sık örnek gösterdiğim Endonezya’sında da gidişe destek veren; “Bunlar bölgesel hareketlerdir, toplu bir değişim olmaz” diyen aydınlar, gazeteciler olmuştur, bugün hiçbiri konuşamıyorlar.SALDIRGAN MEDYA TOPLUMU DA BOZAR!Çok şükür ki hâlâ demokratik Türkiye’de herkes kendi görüşünü açıklamakta elbette serbesttir ama demokrasiyi “farklı görüşlere hakaret etme özgürlüğü” olarak da alıyorsanız size ne demokrat denebilir ne de aydın... Türk medyası bu bağlamda, daha önce hiçbir siyasi iktidar döneminde görülmemiş dehşet verici bir ilkellik içine girdi, önce bu duruma derhal son vermek ve birbirimizin görüşlerine saygı duymak zorundayız.Medyası böyle davranan bir toplumdan hayır bekleyebilir misiniz?.. “Bekleriz” diyorsanız yazılarımıza yapılan okuyucu yorumlarına bir göz atın diyeceğim. Millet neredeyse birbirinin gözünü oyacak, böyle tartışma, böyle yorum olamaz.Tam 27 ülke tarafından Nobel’e aday gösterilen siyaset bilimi Profesörü Dr. Vamık Volkan da diğer saygın siyaset bilimciler gibi değişimi vurguluyor ve: “Onbeş sene önce geldiğim Türkiye ile bugünkü arasında ciddi değişiklikler var. Siz bu değişimi içinde olduğunuz için fark etmeyebilirsiniz” diyor. Bu değişime birçok örnekler veriyor. Aynen “Takva” filmindeki adam gibi “dini bir korku, saplantı haline getirmiş” bir adamın, eşine yanlışlıkla çarptığı zamanki reaksiyonunu da (halktaki endişelerin nedenleriyle birlikte) anlatmış.“Entelektüel arkadaşlarının bile konuşmaktan çekinir hale geldiğini” söylemiş. Oluşan değişimin, görünür hale gelen psikolojik baskının dinle bir ilgisi olmadığını da “Dine aykırı konuşmak rahatsız ediyor insanları. Ama burada söz konusu din değil, din başka, dini içine alıp da geliştirilen bir süreç başka şey” sözleriyle anlatıyor.Beklenen soru “Türkiye Malezya olur mu”ya ise “Anayasa’da neler yapılacağına bağlı” cevabını vermiş.Ne yapsın şimdi son olarak şapşal olduğu da iddia edilen gazeteci kesimi? Evet, bir korku psikolojisinin topluma yayılmasını kimse istemez ama...İçerden, dışardan, Nobel adayı veya değil, bütün bu siyaset uzmanlarının uyarılarını da görmezden mi gelsin?Sırf şapşal olmamak adına?

Devamını Oku

Oruca, namaza, türbana da baskı var mı?

27 Eylül 2007

Son günlerde “Malezya fobisi” aldı yürüdü ya, Şerif Mardin’in söz ettiği “mahalle baskısı” dillerden düşmez oldu ya bunun karşıtı da icat edilecekti elbet ve dahi edildi...Şimdi artık “Ama bizim mahallede de bunun tam aksi bir durum mevcut. Türbanlılara, oruçlulara, namaz kılana baskı var” demeye başladılar. İyi ama bugüne kadar hiç akla gelmeyen, bir tek kez bile dile getirilmemiş bu baskı nasıl oluyor da tam şu sırada ortaya çıkıyor?Bugüne kadar canının istediği semtte, istediği parkta, kafede, alışveriş merkezinde, bu merkezlerin (örneğin Akmerkez, Cevahir) güzellik ürünü satan mağazalarında dolaşan, hatta makyaj uzmanlarının önüne oturup makyaj yaptıran türbanlı hanımlardan kim rahatsız oldu, kim rahatsız etti?Hiç duyuldu mu?Soruyorum; namaz kılana, oruç tutana karşı herhangi bir saygısızlık hiç duyuldu mu? Neden hiçbirimiz görmüyoruz, duymuyoruz?Ayrıca ismi tekrarlanıp duran o semtlerde oruç tutan, namaz kılan insanlar yok mu? Yok ise iftar vakti bütün o semtlerin sokakları neden boşalıyor? Ben bu iddiaların hem büyük bir haksızlık olduğuna, hem çok zararlı sonuçlar yaratabileceğine, hem de sırf karşı tez üretmek uğruna yapıldığına inanıyorum.Yapanların inancı yoksa bilemem, haksızlık ve iftira onları rahatsız etmeyecektir. Ama varsa Ramazan günü apaçık şekilde günah işlemekteler. Bütün bu kutuplaştırmalar, kamplara ayırmalar, kışkırtmalarla yazık oluyor ülkemize yazık!(Not: Dikkatinizi çekerim artık dinden, inançtan başka neredeyse hiçbir konudan söz edemez olduk!)Boşanan kadının kimlik sorunu!Yıllardır yazar dururuz ama kadın haklarına pek önem veren (!) Meclis dolusu erkek vekillerin umurunda bile olmaz. Kadın vekillerin çoğunluğu ve kadın bakan ne ile meşguldür o da bilinmez. (Kadın bakan şimdilerde Malezya’ya benzemeyeceğimiz konusunda güvence vermekle meşgul).Boşanan kadınlara istediği soyadını kullanma hakkının verilmemesi boşanmada genellikle kadına ait olan mağduriyeti had safhaya çıkarıyor.Zaten çoğunluğu çalışmayan, çalışanları ise “eşit işe eşit ücret” alamadığı için erkekten daha az kazanan, ayrıca yarısı da kasıtlı olarak Medeni Kanun’da yapılan “edinilmiş mallara ortaklık” değişikliğinden yararlandırılmayan (iktidar hâlâ bu haksızlığı çözmek için adım atmıyor) kadınlar boşanma durumunda hakimlerin çoğu kez erkekten yana verdiği kararlarla tazminatsız, nafakasız ortada kalıyorlar.Aşırı şiddet görmesi nedeniyle boşanan kadına “Dayak yerken hakaret ettiği” için ceza verilen, bu durumda bile erkek yerine kadının cezalandırıldığı bir ülke burası.Bir de erkek “soyadımı kullanamazsın” dediği zaman (ki son günlerde bu sorunun ünlü isimler arasında da yaşandığını görüyoruz) kadın evlilik süresince o soyadıyla kurduğu işlerin tabelalarını, broşürlerini, kartvizitleri ve daha birçok şeyi değiştirmek, kısacası yeni baştan bir kimlik inşa etmek zorunda kalıyor. Üstüne üstlük, çocukları varsa onlarla farklı soyadına sahip oluyor.Evlenirken “kocanın soyadını alacaksın” denilen kadının boşanırken bu sıkıntıyı çekmesi kabul edilebilir mi?Bırakın o zaman kadın evlenirken de soyadı tercihini kendi yapsın. Hiç değilse böylece önce babanın, sonra kocanın “soyadımı taşıyorsun, namusun benden sorulur” baskısı, kadın katillerinin “namusum için öldürdüm” şeklindeki ceza indirim nedeni mazeretleri ortadan kalkar. Hakimler bu katillere hâlâ iyi hal indirimi de yapıyorlar. Adalet anlayışlarını tebrik etmeyi unutmayalım...Boşanan erkek hiçbir zorlukla karşılaşmazken kadının başa dönerek yeni bir kimlik üretmek zorunda bırakılmasını kabul etmiyoruz. Bütün kadın hukukçular, bütün kadın örgütleri aynı görüşteler.Kadından Sorumlu Bakan ve Meclis’in yeni kadın vekilleri bu durumdan hiç mi rahatsız olmuyorlar acaba?

Devamını Oku

Başbakan’ın yakışıklılığını nasıl anlarız?

27 Eylül 2007

Dün Hürriyet gazetesinden telefon ettiler; Rupert Murdoch Amerika’da karşılaştığı Başbakan Erdoğan’a onu “çok karizmatik ve yakışıklı” bulduğunu söylemiş, “kadın yazarlar da böyle buluyor mu” diye soruyorlar.Başbakan’ın kendi ülkesinin vatandaşları onu Türkiye’de iş yapan bir büyük medya patronundan daha farklı görebilir tabii, soruya ilk tepkim buydu.Tayyip Erdoğan’la ilk röportajımı yaptığımda Refah Partisi İstanbul İl Başkanı idi. Ve açıkçası sıradan giysiler içinde, sıradan bir siyasetçi olarak beni karizması veya yakışıklılığıyla hiç etkilememişti. Zaten olağanüstü bir durum yoksa röportaj yaptığım insanlara bu yönden bakmak aklıma da gelmez.Ayrıca ona sorduğum üç soruya, o günlerin “adil düzen”ci bir politikacısı olarak verdiği cevaplar aklımdaki olumlu düşünce kırıntılarını bile bir çırpıda götürecek nitelikteydi. Kısacası bende bıraktığı izlenimde olumlu bir şey yoktu.İstanbul Belediye Başkanı olduktan sonraki ilk karşılaşmamızda ise görüntüsü tamamen değişmiş, kendine güveni artmıştı. Kıyafeti gayet şık, davranışları nazik, konuşmaları daha demokrat ve hoşgörülüydü.KARİZMA NEDİR, NASIL ÇİZİLİR?İşte o zaman karizmatik göründüğünü düşünmüştüm. Demek ki kişilik bir bütün olarak algılanıyor. Bunda önce mevkiinin, sonra giyimin, konuşmanın, davranışın büyük etkisi oluyor.Yani bir siyasi figürü karizmatik veya yakışıklı bulmanızda onun fiziksel özellikleri pek az rol oynuyor. Örneğin Ahmet Mete Işıkara’nın en popüler olduğu 17 Ağustos depremi sonrasında, sık sık ekrana çıktığı, konferanslar verdiği günlerde onu da “en yakışıklı, en karizmatik” seçmişlerdi ve buna kendisi bile gülmüştü...Sakın alınmasın, böyle olmadığını söylemiyorum; bir deprem uzmanına bu gözle bakmanın ne kadar alakasız olduğunu, şartlar ve popülaritenin izlenimlerde ne kadar etkili olduğunu anlatmak için söylüyorum.Karizma veya yakışıklılık bir takım etkileyici şartların bir araya gelmesiyle oluşuyor.Bana göre ise neredeyse tümüyle kişilik özelliklerinden... Zeki, dürüst, güvenilir, sözünün arkasında duran, bencil ve kaypak davranmayan, güler yüzlü, hoşgörülü, saygılı (kızdığı anlarda bunları yitirmeyen), espri anlayışı olan ve tabii bu özellikleri duruşuna yansıyan insanlar bence dikkat çeken, karizmatik insanlardır.Türkiye daha önce de karizmatik liderler, “güzel kadın” başbakanlar gördü. Bunlar arasında yukardaki özelliklere sahip olmayan ama “karizmatik” bulunanlar vardı.Sonunda karizmaları tümüyle çizilip gözümüze çok çirkin görünerek ayrıldılar. Onun için dostlar ben sıfatları bol keseden dağıtmam. Hak edenler giderken de karizmatik kalmayı bilenlerdir.Şu günlerde Başbakan’ın görüntüsü beni Rupert Murdoch gibi ilgilendirmiyor doğrusu!*****Yavaş ve derinden!Malezya’nın dini lideri Nik Abdülaziz İslâmcıların, yani Malezya’nın şu andaki hali gibi İslâmi diktatörlük isteyenlerin düşüncesini pek güzel açıklamış.Türkiye için “Siz ilk Müslüman laik devletsiniz ve bunu Atatürk yaptı” dedikten sonra bunun İslâm dinine aykırı olduğunu söylemiş. Bu cümlesi de, laiklik konusundaki bilgisi de tümüyle yanlış.Laikliğin Müslümanlıkla da, diğer dinlerle de çelişen bir yanı olmadığı gibi, “laik ve Müslüman” devlet de olmaz. Laik devlet her din ve inanca eşit davranan, nötr devlettir. Atatürk ise Türkiye’nin Malezya gibi İslâmi diktatörlüğe dönmemesinin en önemli nedenini gerçekleştirmiştir. Onun için kendi işlerine bakıp Türkiye’yi rahat bıraksınlar.Nik Abdülaziz’in “AKP’yi örnek alıyorum, yavaş ve derinden ilerliyor, kimseyi fazla sinirlendirmeden doğru stratejiyle yol alıyorlar” sözleri ise çok daha önemli... Sessiz ve derinden yürümenin, sigarayı bile “İslâm’a aykırı” diye yasaklayanlar, 6-7 yaşındaki çocukları tesettüre sokup “oruca alışsın” diye bayılmasına bile göz yumanlar tarafından bu kadar takdir edilmesini nasıl değerlendirmeliyiz sizce?(Not: Türkiye’deki gelişmelerin kimseyi sinirlendirmediği konusundaki yanlışı başlı başına bir tartışma konusu!)

Devamını Oku

Tayyörlü tesettür, kısa kollu tesettür!

25 Eylül 2007

Çok nadiren de olsa kafamızı dinlemek, huzur bulmak için yurtdışına kaçıyoruz. İranlılar Türkiye’ye kaçarken biz de kendi sorunlarımızdan, baskılarımızdan uzaklaşabilmek amacıyla farklı ülkeleri tercih ederek...Neyse ki bizim baskılar şimdilik kafa yorgunluğu, nefes aldırmayan polemik ve tartışmalar, gelecek endişesinden ibaret...Üniversite yıllarımın geçtiği İngiltere’yi çok sevdiğim, biraz da sanat olaylarını tiyatro ve müzikalleri izleme fırsatı bulduğum için yine orayı seçtim.Hava güzel, ağır ağır sokakta yürüyorum (normalde hep çok hızlı yürürüm, şimdi dinleniyorum ya ağırlaştı). Önümde iki türbanlı kız ve bir erkek yürüyor, genel olarak hemen bir Arap ülkesinden oldukları aklıma gelirdi, artık gelmiyor. Bizde bile geleneksel başörtüsünün yerini onlarınkine benzer türbanlar aldığına göre her yer olabilir.Kızların ikisinde de siyah tül, üzeri sıra sıra parlak taşlarla işlenmiş türbanlar var, şıklığı dikkatimi çekiyor böylece kıyafetlerine de bakıyorum.Biri kısa kollu dar bir elbise giymiş, diğeri ise dar bir blucin üzerine kısa bir tunik. Yani ikisinin de bütün vücut hatları ortada, kollar ise açık. Yaz aylarında Türkiye’de de sık sık rastladığım kısa kol üstü türbanı burada da geldiğimden beri görüyorum. Baksanıza Malezya’da bile sıcak hava nedeniyle böyle giyinenler varmış.Sonra aklıma vücuda oturan dar tayyörlerin üzerine takılan türbanlar geliyor. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Gül’ün Kıbrıs’taki resepsiyonda giydiği gümüş rengi, vücuda oturan tayyör... Doğrusu çantası dahil son derece gözalıcı bir kıyafetti.Bu kez gerçekten şık, diyecek yok. Emine Erdoğan’ın kıyafetlerinden (ve kendisinin de eski halinden) çok farklı.Arap giysilerine çok benzemiyor artık... Ama dar ve vücut hatlarını belli ediyor. Peki bu tarz bir kıyafet, sadece başında türban olduğu için Kur’an’a uygun mu, yani bütün olay saçların kapatılması mı fotoğrafa bakarken de aklımdan bu soru geçmişti.Öyle ya, madem ki bir kısmımız sadece türbana göre insanları “Kur’an’ın emrine uyuyor” veya “uymuyor” diye değerlendirebiliyor, o zaman bir kısmımız (veya ben tek başıma) da bu soruyu sorabiliriz; Tayyör üstü türban kitaba uyuyor mu?Bu arada şunu hep hatırlatmak istiyorum; din, Kur’an konularını yazdığımda bana “Siz başörtüsüne, başörtülülere, dine karşı mısınız” baskıları yapanlar zahmet etmesinler. Ben mutlaka bir şeye karşıyım veya değilim diye yazmıyorum, işimi yapıyorum ve aklımdan geçenleri, düşüncelerimi aktarıyorum. Ama “Siz din uzmanı mısınız ki bu konuyu yazıyorsunuz” diyenlerden olursanız, ben de size “Neredeyse uzman olacağım. Ayrıca bu madem ki öncelikle kadınların konusudur, biz tartışacak, biz anlayacağız” derim.İSTEDİĞİN AYETİ SEÇEBİLİR MİSİN?Neyse, konu şu: eğer türban takanlar Nur Suresi 31. ayetten dolayı (burada kesin bir baş/saç örtme emri var diye) takıyorlarsa o zaman Ahzap 59’a da aynı kesinlikle uymaları gerekir. Aynen kadınların şahitliği ve miras hakkı konusunda değiştirilen yasalara itiraz etmeyip diğer surelere sıkı sıkıya uyma zorunluluğundan söz etmek gibi... Acaba Bayan Gül’ün kıyafeti ve diğerleri Ahzap 59’a uyuyor mu?Elimde Mehmet Nuri Yılmaz’ın Diyanet İşleri Başkanlığı döneminde hatasız olması için büyük bir titizlik gösterilerek hazırlanan, önsözünü de yine kendisinin yazdığı “Kur’an-ı Kerim Meali” var.Ahzap 59’u okuyalım: Ey peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dışarı çıkarken üstlerine örtülerini almalarını söyle. Bu onların incitilmemeleri için daha uygundur...Buna göre, eğer o günler için söylenenleri (ki “daha uygundur” diyerek öğüt gibi söylenmiş) bugüne aynen uygulayacaksak, vücut hatlarını gösteren tayyör de “örtü olmadığı için” tarife uymuyor. Oysa evlerinden dışarı çıktıkları zaman örtü almaları emirdir.Yani Hayrünnisa Hanım’ın kıyafetinden başlayarak Emine Hanım, benzer şekilde giyinenler, son aylarda kısa kol, pantolon, dar etek üstüne türban takanların hiçbiri Ahzap 59’a uymuyor.Uymadığına göre Kur’an’dan sadece beğendiğimiz ayetleri çekip, onları uygulamaya kalkarsak olur mu? Yoksa, o günlerin tek dış giysisi olan örtü yerine yaşadığımız çağın normal ölçülerdeki giyim tarzına uymak, yakaları da açmamak o ayetleri yerine getirmeye yetmez mi?Bu sorunun cevabını gerçekten çok merak ediyorum. Keşke evlenirken eşini türbana ikna eden, şimdi ise dar tayyöre itiraz etmeyen Cumhurbaşkanı Gül açıklasa!

Devamını Oku

Uzaktan yakın takip!

25 Eylül 2007

Laikler... Laikçiler... Şeriat gelir diye korkanlar... Dindarlar... İslâmi camia içindekiler, dışındakiler. Türban görünce şeytan görmüşe dönenler... Ahmet Hakan Rusya tatili dönüşü yine güzel bir yazıyla başlamış ve yazısında “mahalle baskısından ve sonunda şeriat rejiminden korkanlar”a beni de örnek göstermiş. Birkaç gündür Türkiye’de değilim ama yakından izliyorum... Big Brother gibi... O nerelerden izliyor adım adım, biz kendi ülkemizi mi gözden kaçıracağız?Yazı güzel velakin bazı itirazlarım var. Örneğin yukarda ilk paragraftaki, onun yazısından aldığım bu ayrımlara her zamanki gibi itiraz ediyorum. Türkiye’yi İslâmi bir baskı rejimine dönmekten, mezhep çatışmaları yaşayan ülkelere benzemekten koruyan laikliğin adım adım yok edilmesine karşı çıkmanın dindar olmak veya olmamakla bir bağlantısı olduğuna inanmıyorum. “İslâmi camia” denilen kesim eğer toptan laikliğe karşı ise, evet ben o kesimden değilim. Eğer toptan “türbanın yoksa İslâmi değilsin” diyorlarsa yine değilim. Hâlâ, 2007 Türkiye’sinde Malezya, Fas, Cezayir, İran, Pakistan, Afganistan, Endonezya benzeri ülkelerdeki gibi “Müslümanlığı en hoş görülü din olmaktan çıkarıp, din polisleriyle baskı uygulanan” bir dine, rejimi de “dini baskı rejimine” çevirmek isteyenlerin camiası ise elbette onlardan hiç değilim. Ama Müslüman çoğunluklu bir ülkede dini inancı yerinde insanların hepsinin aynı camiada olması, dindar/laik kutuplaşması yaratılmaması gerektiğine inananlardanım. Öte yanda zaten laik rejime sahip bir ülkede bırakın Müslümanları hiçbir vatandaşın inancına göre bir ayrıma tabi tutulmaması gerektiğini biliyoruz. Bu tartışmaları ve ayrımları yapıyor olmamız bile laikliğin halihazırda zedelenmiş olduğunu gösteriyor. İşte bu ayrımlarla yayılan dönüşümün sonunda Müslüman vatandaşlara pozitif ayrımcılıktan, özel haklardan (AKP Milletvekili Hüsrev Kutlu’nun “İş isteyen müteahhit nasıl olmalı” tarifi benzeri) başlayarak Müslüman bankalara para yatırma zorunluluğu, şeriata uygun yaşam ve giyim zorunluluğu gibi noktalara geliniyor. EN BÜYÜK HATAOnun için önce “laikliğe dokunulmamasını, tarifinin değiştirilmemesini” isteyenlerle “dindarlar” ayrımını yapmamanın, bunların bir ilgisi olmadığının önemini gözetmeliyiz. Sonra ben küçük bir istisna kesim dışında “türban görünce şeytan görmüş gibi olanlar” tanımının da geçerli olmadığını sanıyorum. Türkiye’de tesettürlü kadınlara böyle bir tepki olmadığı gibi, burada asıl sorun Ahmet Hakan’ın da söz ettiği mahalle baskısı sonunda türbanlı kadınlardan yararlanılarak tüm kadınların türbana zorlanmasıdır. Türban takanlar veya türbanın kendisi değil.Önümüzde bütün bu ılımlı başlayan Malezya gibi türbanın yüzde 5 veya 10’dan yüzde 80-90’a çıktığı, hepsinde de kadının tesettüründen başlayarak diğer şeriat baskılarına geçen ülke örnekleri varken ve seçimde AKP’ye açık destek veren AB bile “Kamusal alanda, üniversitelerde türban izni verilirse Türkiye’de laiklik kalmaz” derken, bu konuda titizlik gösterenleri “başörtüsü karşıtı” kabul etmek veya zannetmek bence düştüğümüz en büyük hatalardan biridir. Herkes devlet alanları dışında inancını istediği gibi uygular. Ama bu, mahalle veya artık açıkça siyaset yoluyla baskıya, baskıyla yayılmaya dönüşüyorsa tehlike çanları çalıyor demektir. Hakan’ın verdiği Ayşe Böhürler örneği bu yönden son derece doğru bir örnek... Sadece “Abdullah Gül cumhurbaşkanlığında ısrar etmemeli” dediği için ona radikal çevrelerden gelen “Davaya ihanet mi ediyorsun” soruları, hakaretler ve kendisinin dile getirdiği ağır baskı ne demek istediğimizi çok güzel açıklıyor. Biz ayrı kutuplarda değiliz.*****Çevreci deterjanlar!Deniz ve kıyılarımızın temizliği, korunması için projeler hazırlayan, bilinçlendirme kampanyaları yapan DENİZTEMİZ Derneği (TURMEPA) çok önemli bir projeyi daha gerçekleştirmiş. Küresel ısınma ve kuraklığın artık kaçamayacağımız ciddi bir tehlike haline geldiği (İstanbul’da 72 günlük su kalmış) şu günlerde TURMEPA sudan tasarruf edecek ve aynı zamanda çevre temizliğini koruyacak temizlik ürünlerini satışa sunmuş. Migros, Tansaş, Makro, Metro mağazaları ile Opet bayilerinde bulabileceğiniz deterjanlar yıkama ve durulama için çok az miktarda su gerektirdiği gibi deniz suyuyla bile kullanılabiliyor. Şehirlerde tüm atıkların kanalizasyonlarla göl, nehir, dereler ve yeraltı sularına karışabildiğini düşünecek olursak kısıtlı su kaynaklarımızın kirletilmemesi açısından çok önemli olan bu deterjanların satışından elde edilecek gelir yine çevre kirliliğiyle ilgili yeni projelere harcanacak.Kendimizin ve çocuklarımızın geleceği için TURMEPA ürünlerini kullanmayı alışkanlık haline getirmek zorundayız.Hem de tehlikenin çok yakında olduğunu unutmayarak en kısa zamanda!

Devamını Oku

Şeriat isteyenlerin oranı!

23 Eylül 2007

Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın “Kadınlar korkmasın” veya “Türkiye Malezya’ya dönmez” gibi açıklamaları gördüğünüz gibi toplumun geniş kesimine yayılan endişeleri, tedirginliği gidermeye yetmiyor.Birçok kişi ve kurumun, sivil toplum örgütlerinin, medyanın son gelişmeler, özellikle Anayasa’da yapılmak istenen değişiklikler nedeniyle gösterdiği tepki aynı hızıyla devam etmekte... Son olarak Güler Sabancı da “Laiklik ve demokrasi bizim DNA’mıza işlemiştir. Ben ve benim gibi çalışan kadınlar 83 yıllık cumhuriyetin eseriyiz” demiş.Peki neden birdenbire AKP’yi ekonomik istikrar bozulmasın diye destekleyenler veya ona güvenenler bile laiklik ve demokrasi vurgusu yapmaya başladı? Çünkü Başbakan ve Cumhurbaşkanı sözle garanti verirken aynı anda bir AKP milletvekili çıkıp “Müteahhidin iş alabilmesi için karısı türbanlı olmalı, yaşamı İslâmi şartlara uymalı” açıklaması yapıyor.Cumhurbaşkanı Sezer’in, gerici faaliyette bulunduğu için veto ettiği isimlere ait kararnameler seçimden sadece birkaç hafta sonra hemen imzalanıyor ve bu kişiler bürokrasinin zirvesine oturtuluyor.Yeni anayasa taslağını tartışan sivil toplum kurumları susturuluyor, aşağılanıyor... Demokrasilerde gerekli olan denetim mekanizmalarının tümü ortadan kaldırılmaya çalışılıyor ve iktidar giderek tek güç ve karar mercii haline geliyor.Seçimde açıkça AKP’yi destekleyen Fethullah Gülen birdenbire AB ve ABD tarafından büyük takdir ve taltif görmeye başlıyor.Ve bu arada bazı meslektaşlarımız “gidişte hiçbir yanlışlık veya sıra dışı durum olmadığını” yazmayı ve bunu teorik, kalıplaşmış tanım ve anlatımlarla desteklemeyi sürdürüyorlar. Şimdi bazıları ise AKP iktidarı döneminde şeriat isteyenlerin oranının düştüğünü rakamlarla vererek korkuların nedensiz olduğunu anlatmaya başladılar.Oysa bırakın anketleri, hatta halkın çoğunluğunun ne düşündüğünü, korkuların nedeni müsait ortam oluştuktan sonra kontrolün hükümetin elinden de çıkabilecek olmasıdır.Bu İslâmi baskı rejimine, şeriat yönetimine geçen her ülkede, tekrarlıyorum koskoca 150 milyonluk Endonezya’da bile böyle olmuş, mahalle mahalle, şehir şehir baskı yayılmış, kontrolden çıkmıştır.Dünkü yazımda Malezya ve İran’da şeriata geçiş öncesi gelişmelerle Türkiye’de olanlar arasındaki benzerlikten söz etmiş, vatandaşlarının da bunu anlattığını söylemiştim. Aynı gün Hürriyet’te Soner Yalçın da “İran’a şeriat, demokrasi ve özgürlük vaatleriyle geldi” başlıklı yazısında Türkiye’nin İran benzerliğinin çok şaşırtıcı olduğunu ve İran’daki değişimi belgelerle anlatmıştı.Türkiye’deki gelişmelere tepki gösterenleri dine, dindarlığa, İslâm’ın kurallarına tepki gösteriyor zannedenlerin “itirazların nedeninin din değil sonunda teröre varan bir din baskısı oluşmasının, rejiminde bu yönde değiştirilmesinin engellenmesine yönelik olduğunu” anlamaları için Soner Yalçın’ın Pazar yazısını okumaları gerçekten iyi olur.İran’da Humeyni yönetimine geçiş döneminde bu değişimi destekleyen liberal (!) gazetecilerin kendi ağzından ifadeler de o kadar güzel ki! Bizim liberallerin de alacağı dersler var... Belki AKP’nin de!*****THY yolcunun dayanma gücünü ölçüyor!Türk Hava Yolları ile ilgili uçuş giderek zevk olmaktan çıkıp acı veren bir deneyime dönüşmeye başladı.Ben her zaman THY’yi tercih edenlerdenim ama son yolculuklarımda pişmanlık duymaya başladığımı da itiraf etmek zorundayım.İç hatlarda rötardan geçilmiyor. Zamanında gerçekleşen bir uçuşu mucize olarak değerlendirmek mümkün... Yeni ’airbus’ların teknolojisi güzel, her koltuğun arkasında TV ekranı filan var ama diğer rahatsızlıklar bunu unutturuyor.İşte 3-4 saat süren bir yurtdışı airbus yolculuğu... Uçağa biniyor ve 40-45 dakika oturduğunuz yerde bekletiliyorsunuz. Bazı yolcuların ter kokusu -özellikle kadınlar nasıl bu kadar özensiz, dikkatsiz olabiliyorlar anlaşılmaz- ve koro halinde çocuk ağlamaları bu bekleyişi (hele klostrofobisi olanlar için dehşet verici) ciddi ciddi psikolojik ve hatta fiziksel acıya dönüştürüyor.45 dakika sonunda bir hostes gecikme nedeniyle özür dilemeye gerek görmeden uçuş bilgileri vermeye başlıyor. Çok kötü bir İngilizce’yle bunu tekrarlıyor.Business bölümünde koltuklar yatak gibi kocaman ve aradaki mesafe neredeyse iki koltuk sığacak kadar olduğu halde Economy’de aralık iyice kısaltıldığı için dizleriniz öndeki koltuğa değiyor. Hele bir de ön koltuk arkaya yatırılırsa bittiniz.Hani bir sarsıntı olsa bacağınızın sıkışması, kırılması, çarpma nedeniyle kafanızın yaralanması son derece kolay.Yolculuk sonunda ayağa kalktığınızda bütün vücudunuzun uyuştuğunu fark ediyorsunuz. Tuvaletler son derece bakımsız... Yemekler eh işte...Hele uçak indikten sonra bir yirmi dakika daha koltukta bekletmeleri, bütün alanı şehirlerarası otobüs yolculuğu gibi dolaşmaları ve bu sırada çalan kasvetli, kederli müzik hepsinin üstüne tüy dikiyor. Değişmeyen tek şey hosteslerin nezaketi, güler yüzü... İnanın bana yabancı yolcu olsam sadece koltukların sıkışıklığı ve rötarlar nedeniyle başka bir havayolunu tercih ederdim.THY’nin acilen kendine bir çeki düzen vermesi gerekiyor.

Devamını Oku

Türkiye’nin Malezya olmayacağının garantisi var mı?

22 Eylül 2007

Eski ABD Dışişleri Bakanı Richard Holbrooke’un Türkiye ile Malezya’yı “dünyadaki iki ılımlı İslâm ülkesi olarak örnek göstermesi” çoğumuzu rahatsız etti ve o günden bugüne Malezya tartışmaları da bitmek bilmedi. Her ne kadar gazetecinin temel görevini unutarak iktidarlarla yakın ilişki kuran veya kendine göre nedenlerle -başka bir ülkede görülmeyecek şekilde- futbol takımı taraftarı gibi zafer çığlıklarıyla iktidarın her uygulamasının altına imzasını atan gazeteciler aksini iddia etse de bunlar haklı tartışmalardır. Söz konusu “taraftar” gazeteciler Türkiye’nin asla Malezya olamayacağına gerekçe olarak sistem farkından tutun da bizde mahalle baskısının olmayışına kadar çeşitli nedenler gösteriyor ve gerçekleri anlatan (veya en azından hazırlanan anayasayı tartışanları) asker ya da darbe yanlısı olmakla suçluyorlar.Avrupa ve Amerika’nın seçim öncesi maalesef Genelkurmay’ın 27 Nisan bildirisi gibi zamansız, gereksiz ve önemli bir malzemeyi kullanarak, laikliği tehlike altında gören ve gidişe karşı çıkan milyonlarca Türk vatandaşını ordu yanlısı ilan etmesi, cumhuriyet mitingleriyle orduyu özdeşleştirmesi AKP’ye olduğu kadar onlara da cesaret verdi. Ama 27 Nisan bildirisi ne kadar gereksiz ve zararlı olduysa bu tavır da ülke için en az o kadar gereksiz ve zararlıdır. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay “Rektörlerin anayasayı bahane ederek YÖK’ün kaldırılmasına tepki gösterdiklerini” söyledi. Onun gibi sol kökenli, demokrat görüşlü bir siyasetçinin, üniversitelerin kapalı kapılar ardında hazırlanan sözüm ona “sivil” anayasa taslağına itiraz etmesini bu şekilde değerlendirmesi hem şaşırtıcı, hem de üzücüdür. Rektörlerin, yargının, sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın (ki hepsi sivil toplumun en önemli kurumlarıdır) tepkileri, tartışmaları karşı çıkılamayacak kadar doğal bir durumdur ve durup dururken olmamıştır.AKP geçen seçimden daha büyük bir çoğunlukla geldiği andan itibaren, verdiği uzlaşma, kucaklama sözlerini unutarak en agresif şekilde cumhuriyet değerlerini söküp atacak bir gayret içine girdi. LİBERALLER İYİ DÜŞÜNSÜNBir darbe daha istenmeyen bir ülkede bu gidişi durdurabilecek olan ve de bu hakka sahip olan her kişi ve kurum konuşacaktır, konuşmalıdır. Cumhurbaşkanı Gül ve Meclis Başkanı Toptan başta olmak üzere Türkiye’nin Malezya olmayacağını söyleyenlerin gösterebileceği garanti nedir?Malezya kısa süre önce Holbrooke’u da birkaç hafta içinde yalancı çıkararak ılımı filan bıraktı ve laikliğin kalkabileceğini açıkladı. Ülke tümüyle şeriat yönetimine döndü. Önce türban üniversitelerde zorunlu idi, şimdi 5-6 yaşındaki kız çocuklar da türbanlı. Buradan başlayarak uygulayacakları diğer İslâmi kuralları tek tek yazmıyorum. Malezya’yı iyi bilenler Türkiye’de de benzer gelişmelerin aynen olduğunu söylüyorlar, kaldı ki bugün özgür bir Müslüman ülkesi olduğu için tatillerini Türkiye’de geçirmeye koşan İranlılar arasında bile bunu söyleyenler var. Prof. Feyza Bilgin’in 1988’de İlahiyat Fakültesi’nde yöneticiyken türban yasağının kalkması sonunda ortaya çıkan değişiklikleri anlattığı konuşmasında çok önemli bir gözlem vardı:“Kızlar şikayetçi olmadılar ‘biz kendi rızamızla örtüyoruz’ dediler. Zaten şikayette olmaz. Ağabeyler, ablalar vardır” diyordu. Bugün Türkiye’de benzer şekilde “ağabey ve ablalar”ın bazı üniversite yurtlarında ve üniversitelerde, özellikle yüksek meslek okullarında faaliyet gösterdiği biliniyor.AKP Kütahya Milletvekili Hüseyin Tuğcu’nun “Devletten iş isteyen müteahhidin eşi başını örtmeli” sözleri ise yeni ortaya çıkan bir baskı değil, ancak artık iyice artan bir baskıyı anlatıyor. Bunlar mahalle baskısını çoktan aşan, AKP çevrelerinde demokrasinin nasıl algılandığını gösteren ve gelecek için, özellikle anayasada yapılmak istenen değişikliklerin sonucu için açık ipuçları veren sözlerdir. “Liberal” gazeteciler başta olmak üzere her vatandaşın çok iyi düşünmesi gerekiyor.Malezya’da geri dönüş çok ama çok zor olacak!

Devamını Oku