Biz hâlâ anlamamakta direniyoruz ama ABD’de Ermeni tasarısının kabul edilmesi/edilmemesi tartışmaları bir kez daha en güçlü ülkelerin bile çıkarlarını tüm detaylarıyla hesapladığını ve sadece buna yoğunlaştığını açıkça gösteriyor.“Kabul edersek başımıza uzun vadede neler gelir” sorusunu siyasetçisi de, düşünce kuruluşları da madde madde sayıyor.Bu arada ABD’nin hangi nedenlerle Türkiye’ye kızgın olduğunu, nelerin acısını çıkardığını da madde madde öğreniyoruz.Ki “1 Mart tezkeresi” bunlardan biri... Bana hâlâ “Hem Mehmet Tezkan’a hak veriyor ve ‘1 Mart tezkeresi geçmeliydi’ diyorsunuz, hem de ABD’ye kızıyorsunuz. Kendinizle çelişkili değil mi bu? Tezkere geçse biz de savaşın içinde olacaktık” diyenler var.Hayır, biz de savaşta olmayacaktık. Biz sadece sınırımızdan yararlanmasını sağlayacaktık ve bunu yapmış olsaydık bugünkü sorunla karşılaşmayacaktık.Ayrıca bu kararı da Amerika’ya bayıldığımız veya Irak’a müdahalesini onayladığımız için değil, kendi çıkarlarımız için yapacaktık. Her neyse, olan oldu, şimdi belki de ister istemez bir savaşın içine çekileceğiz. Dönelim Ermeni yasa tasarısı ve ABD’ye...Temsilciler Meclisi’nde oylanacak tasarıdan imzasını çeken 7 vekile bir 4 daha eklendi ve artık (eğer oylama tarihine kadar değişmezse) kabul edilmeyeceği belli oldu.Bununla birlikte üzerinde durulması gereken konu; gelecekte bu tasarının mutlaka yeniden hortlatılacağı ve karşımıza dikileceğidir.Onun için Ermeni diasporasının yaptığı gibi ABD’de (ve AB’de) bu konudaki çalışma ve diaspora faaliyetlerini izlemeye ara vermemek gerekiyor.ABD’den yapılan tüm açıklamalar ve çalışmalar “çıkar” üzerine yoğunlaşmıştı, hiç kimsenin “tarihte ne olduğuyla, gerçekle” ilgilendiği yoktu. Neye dayanarak “soykırım olmuştur” dedikleri veya diyecekleri aynen bizim 21 Ekim referandumunda olacağı gibi belli değildi. Bu konuda Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi’nin (ATAA) sunduğu argümanlar son derece tutarlı ve doğru. Osmanlı tarihini bilen profesörlerin araştırmaları, hukuk devletlerinde meclisin yargıç rolüne soyunamayacağı, Irak ve Afganistan’da ABD’nin çıkarları...Listeye “soykırım iddiası konusunda hiçbir ülkede, hiçbir mahkeme kararı olmadığını”, Ermenistan’ın ilk Başbakan’ı Kaçaznuni’nin konuşmasını da ekleyebilirler.Temsilciler Meclisi’nde bu kez reddedilmesi Türkiye’yi asla rehavete sokmamalı!*****Eski köye yeni adetler! Meclis Başkanı Köksal Toptan da Başbakan Erdoğan gibi çocukların elini öptü”... Haber bu ve üstünde hem Toptan’ın, hem Erdoğan’ın iki büklüm olmuş, ilkokul çağında kız çocukların elini öperken fotoğrafları...Bayramlaşıyorlar...Bizim bildiğimiz, bugüne kadar gördüğümüz bayramlarda küçüklerin el öpmesidir. El öperken onlara birer armağan, para gibi şeyler verilmesidir. Hani biz de çocuk olduk, büyük olduk bugüne kadar eski köyde bu adeti hiç görmedik.Belki bebeklerin yumuk yumuk, gül kokulu elleri saflık sembolü gibi öpülür ama çocuklarınkini ilk kez görüyorum. Bence fazla popülizm kokuyor ve bunlar hep Clinton’ın, Türkiye’yi ziyaretinde bir çocuğu kucağına almasından sonra yapılan “onlar sıcak, bizimkiler soğuk” eleştirilerinden çıktı gibi geliyor.Fotoğraflar da komik duruyor söylemiş olayım.Rahatsız edici bir fotoğraf da Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi ile Başbakan Erdoğan’ın el sıkışması sırasında çekilendi. Haşimi sırıtıyor, Başbakan da nezaketen gülümsüyor. Haber: “Yüzler gülüyor ama...” Oysa içinde bulunduğumuz, itildiğimiz durumda Haşimi’ye hiçbir nezaket borcumuz yok. Bu fotoğrafta Başbakan Erdoğan hiç gülümsemese, ağır, vakur bir duruş sergilese elbette çok daha iyi olurdu. Onu da söylemiş olayım. Bu arada, Tarık Haşimi’nin “Ankara ziyaretinde istediğimi aldım” demesi, istediğinin de “Irak hükümetine bu faaliyetleri durdurması için bir şans daha verilmesi” olduğunu bilmemiz daha da sinir bozucu...Anlaşılan o ki bizi uzunca bir süre daha oyalayacaklar. Aylardan beri bizim sayısız uyarımız, verdiğimiz onca zaman ve şehit, Barzani’nin savunduğu “Arkamda ABD var” tehditleri yetmedi mi, hangi zamandan söz ediyor. “Kesin olarak iki haftada bu işi bitiririz, söz veriyoruz” gibi net bir cevap alınması gerekiyordu.Amerika da topu Kuzey Irak’a atmışken ve daha ılımlı, anlayışlı bir havaya girmişken Başbakan “Bize düşmanlık eden iflah olmaz” gibi sözlerle ABD’yi tümüyle karşımıza almak, düşman havasına girmek yerine (evet halk olarak kızıyoruz ama devlet “ülke çıkarlarını” gözetmek ve fevri davranmamak zorundadır) neden Irak’a baskıya yoğunlaşmıyor ve zaman kaybına sebep oluyor anlamak mümkün değil!
Uluslararası üne sahip sosyolog Prof. Nilüfer Göle bu akşam açılacak olan Modern Mahrem Sergisi’nin yönetimini üstlenmiş.Modern Mahrem isimli bir kitabı da olan Prof. Göle’ye yakışacak bir görev bu.. Nilüfer Göle türbanın İslâmi yaşama uymak isteyen kadını modernleştirdiğini, özgürleştirdiğini bu sayede sosyal yaşama katılabildiğini savunan bir sosyologdur.Birçok ülkeden aydınların, araştırmacı ve yazarların katılacağı “Batı Dışı Moderniteler Projesi”nde fotoğrafta gördüğünüz; İranlı sanatçı Shahram Entekhabi’nin eseri de yer alacakmış.Bence zamanlaması ve konusu Türkiye’ye, tabii İran’a da son derece uygun. Neden ikisine de uygun; çünkü İranlı kadınlar din polislerinden illallah der, bu kıyafet baskısından nasıl kurtulacaklarını düşünürken bizde de İran, Suudi Arabistan benzeri bir “tepeden tırnağa tesettür” yayılması yaşanıyor.Son araştırmalar Türkiye’de kadınların yüzde 60’ının tesettürlü olduğunu ortaya koyuyor ama bunların büyük bir kısmı yalnızca türbanlı değil, çarşaflı tesettür...Yalnız burada, yani Shahram Entekhabi’nin eserinde -dikkatle baktığınızda- ciddi bir bilinçli çelişki var. Kadınların her ikisi de sadece gözleri açıkta bırakan, neredeyse bir adım ötesi de burka- bir sembolik kara çarşaf giymiş... Ama bütün vücut hatlarını ortaya çıkaran daracık, streç bir kara kıyafet bu... Kollar da bilekten bir karış yukarda...Sanatçı bir İranlı olarak, büyük ihtimalle kadının; tepeden tırnağa tesettüre zorlansa bile kadınlığını bir şekilde ortaya koymak isteyeceğini böyle bir fanteziyle vurgulamak istemiş. Zira gerçek şu ki bu tesettürü ne İran’da, ne Suudi Arabistan’da uygulayamazsınız.Örnek olarak aldığım; İslâmi rejimle yönetilen ve radikal İslâmcılığın her tür baskısının çoğunlukla kadınlara (ama giyim, saç, içki, şeriata tümüyle uyma gibi birçok konuda erkeklere de) yapıldığı bu iki ülkede de çarşafınız dar olamaz.Kollar bileklerin üzerine, etek ayak bileğinin üstüne çıkamaz. Çarşaf bol olmak, vücut hatlarını göstermemek zorundadır.MAHREMDEN PARANOYAYABu konuda 1 Ekim 2007 tarihli Time dergisinde “Tahran’da yıldırma baskısı” başlıklı bir yazı yazan İranlı gazeteci Azadeh Moaveni, sıcak bir yaz günü parkta eşiyle birlikte çocuğunu gezdirirken çarşafının kolları bilekten sadece birkaç santim yukarda olduğu, başında da siyah ince bir örtü olduğu için peşine düşen kadın din polisinin yaptıklarını anlatıyor.Hapis cezasından nasıl yalvararak kurtulduğunu, kadın polisin Gestapo gibi “Önce ‘bir daha yapmayacağına dair’ kağıt imzala, sonra da evine git ve sakın geri gelme” dediğini, bu arada kendisinin aklından “Bütün parkı mı tutuklayacaklar? Bütün şehri mi” sorusunun geçtiğini, parktan çıkarken yoldaki kadınları “sakın gitmeyin, din polisi yakalıyor” diye uyardığını, ailesinin bu baskı nedeniyle İran’dan kaçtığını, kendisinin ise gazetecilik yapmak ve evlenmek için kaldığını, son aylarda baskının tekrar aşırı şekilde arttığını tüm detaylarıyla okumak mümkün...Kısacası, tesettür baskısının nerelere varabileceğini anlatmış. Hatemi gibi bir cumhurbaşkanı geliyor çarşaf çıkıp renkli eşarplara, marka gözlüklere, saçın görünmesine, eşarp altı modern giysilere izin veriliyor, Ahmedinejad gibi bir başkası geliyor bunu yeterli görmeyip din polisiyle “şeriata uygun çarşaf” korkusu salıyor.Hawai Üniversitesi’nin İran uzmanı siyaset bilimcisi Prof. Farideh Farhi’nin dediği gibi “Korku ve yıldırma arttıkça toplum paranoyak oluyor”...“Batı Dışı Moderniteler Projesi” kapsamında yer alan bu sergi eğer tümüyle tesettür modernitesini (!) kapsıyorsa o zaman çarşaflı tesettürün yer alması da Türkiye’deki zamanlama açısından doğrudur.Zira İslâmi baskının görüldüğü bu ülkelerdeki çarşaf dayatması benim de vurguladığım Ahzap Suresi 59. ayet nedeniyle yapılmaktadır.Oysa Türkiye’de artık “daracık kıyafet, gelinlik veya kısa kol-blucin üstü türban”a da tesettür deniyor ve türban tek başına tartışma konusu oluyor.Santralistanbul’daki sergi belki modern mahremlerin “istediğin ayeti seçip, onu dinin ‘olmazsa olmaz’ şartı sayıp diğerlerini boşvermek mümkün mü” sorusunu da tartışmasını sağlar.
Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon için kesin bir tavır takınması bile ABD’yi telaşlandırmaya yetti.Her ne kadar iyice düşünüp taşınmadan, PKK’nın eylemlerini arttırmasında ne gibi plânların rol oynadığını, sonunda ne gibi beklenmedik durumlarla karşılaşabileceğimizi irdelemeden sınır ötesi harekata girişmenin yanlış olacağını biliyorsak da en azından Amerika’nın iki yüzlü siyasetini yutmadığımızı göstermek açısından kararlı tutum gerekiyordu.Şimdi ABD “İncirlik’i kapatırsanız ortak çıkarlarımız zarar görür. Siz girerseniz İran da girer... Bölgesel Kürt yönetimini uyaracağız” diye fasa fiso açıklamalar yapıyor.Hangi ortak çıkarlar? Onların kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmediğini Ermeni tasarısı oylanırken Amerikalı siyasetçiler de utanmadan açıkça söylediler.Sanki uzman tarihçilerin bile uzun arşiv, belge incelemeleri sonunda gördükleri gerçeği biliyorlarmış, tarih konusunda karar vermek Komite’lerin, Kongre’lerin işiymiş gibi ve sırf Ermeni seçmenlerinin oyunu kazanmak için “Biz soykırıma inanıyoruz ama bu kararı almak çıkarlarımıza zarar verir” diyebildiler.“Türkiye girerse İran da girer”miş, girsin, zaten böyle bir operasyon bıçak kemiğe dayandığı için her şey göze alınarak yapılır.“Bölgesel Kürt yönetimini uyaracağız” palavrası ise artık hiç yutulmaz durumda... Kanlı terör örgütüne nasıl destek verdiklerini, Kuzey Irak Kürtlerine, Barzani’ye yaranmak için son model silahlarla, maddi manevi güçle yanlarında yer aldıklarını sağır sultan bile duydu.ABD’ye bunları “Bedeli neyse öderiz... Gereken yapılır” gibi yuvarlak lâflarla değil, tek tek, somut şekilde anlatmak şart oldu.Ortada “ortak çıkar” diye bir şey olmadığını ve Türk halkının nefretini kazandıklarını bilmeleri gerekiyor.*****Trafik terörüne de eğilin, yeter artık!Seneler geçiyor, Türkiye’nin en ciddi sorunlarının başında gelen ölümlü trafik kazalarına çözüm aranmıyor, bulunmuyor.Oysa Türkiye’de her gün PKK terörü gibi gençlerimizin canını alan, aileleri yok eden trafik canavarı giderek daha ürkütücü olmaya başladı. Hiçbir medeni ülkede görülmeyecek akıl almadık olaylar burada yaşanıyor ve insanlar sokağa çıkmaktan korkar hale geliyor.Kaldırımda yürürken, sahilde otururken, kendi halinde arabanızda giderken biri gelip tepenize çıkabilir. Çünkü bu ülkede trafik suçluları asla hak ettiği cezayı almadığı gibi, içkili araç kullanan, hız sınırını aşan insanlara da ciddi bir yaptırım yok.En kötüsü ehliyetini alıyorlar, o da gidip ehliyetsiz kullanıyor.Son olarak 34 yaşındaki motosikletli ve ailesinin tek çocuğu Sarp Erem’e önce bir taksinin çarpıp bacağını kırdığını, yolda ambulans beklerken ikinci taksinin onu ezdiğini duyduk.Bu tür bir kazayı, binlerce kişinin araba yerine motosiklet kullandığı Roma’da bile duymazsınız, çünkü orada taksisi de, özel aracı da motorluya dikkat eder, onun da kendininki gibi bir “araç” olduğunu bilir. Bizde bilmiyor.Bizde dikkatsiz, saygısız, korkusuz! Ve cezasız!KEMER OLSAYDI!Bayramın ikinci gecesi sabaha karşı Koç Üniversitesi’nin iki pırıl pırıl öğrencisi Kerem Ünlüer ile Berk İncirlioğlu da yağmurda kayan araçlarının camından fırlayarak hayatlarını kaybettiler.Onları tanımayanlar için bile yürek yakan, dayanılmaz bir haber bu... Belki gençlik heyecanıyla, yağmura kulak asmadan sürat yapıyorlardı. Ama kesin olan bir şey var ki emniyet kemerleri takılı olsaydı büyük ihtimal kurtulurlardı.Bu “kemer takmama” yüzünden kaç gencimizi yitirdik, kaç aile ömür boyu acıya mahkûm oldu.Hâlâ aynı hata sürüyor. Hiçbir şehirde taksilerde de emniyet kemeri kullanılmıyor.Bu ülkeyi yönetenlerin popülizm peşinde koşmayı bırakarak derhal “sürat yapan araçlara, taksilere, emniyet kemeri olmayanlara, kullanmayanlara ağır cezalar verilmesini sağlamaları” için çok geç bile kalındı.Bu hataların TV’lerde de her gün anlatılması lazım.Yazık oluyor gençlerimize... Çok yazık!
Ne öç, ne kinmiş ki bu azılı teröristin öcü hâlâ bitmek bilmedi.Türk askerinin çocukları yalınayak, eşleri yamalı giysilerle gezer, çoğu köy evlerinde lüksten habersiz yaşar ve sonunda canları yitip giderken o en rahat şartlarda avukatlarına konferanslar verdi.Verdiği bilgiler anında örgütüne veya kime iletmek istiyorsa ona ulaştırıldı.Özel doktorlarla bakımı sağlandı. Elinde bilgisayarı, gazeteleri de var mı bilmiyoruz. Belki gönderdiği haberleri gazetelerden okuyor, TV’den de izliyordur. Belki sigara, içki servisi de yapıyorlardır. Kısacası Öcalan kimseye, özellikle de hiçbir mahkûma tanınmayan bir ayrıcalıkla (bırakalım mahkûmları, onun emriyle öldürülen askerlerimiz dağlarda koştururken yemek, iftarlık bulabiliyorlar mı onu düşünelim) yağlı ballı yaşayıp gidiyor ama öcü bitmek bilmiyor.Son olarak verdiğimiz 15 şehidin “provokasyon amacıyla” ve Türkiye’yi Kuzey Irak’a çekmek için yapıldığı, ayrıca “DTP’nin Meclis’e girmesiyle PKK’nın etkinliğini yitireceğinden korktuğu için saldırılarını arttırdığı” iddialarındaki haklılık payının bence düşünülmesi gerekiyor.Zaten ortada bu kadar çok “oyun içinde oyun” varken ve Türkiye haklı olduğu her konuda “sırf ihmalleri nedeniyle” haksız duruma düşerken onu yönetenlerin her şeyi tüm detaylarıyla düşünmesi gerekiyor.Biz uyurken Ermeni diasporası tek boş dakika geçirmeden çalıştı, o davayı kaybetmekteyiz.Şimdi de birçok yabancı yayın organı PKK’yı asi, isyancı anlamına gelen “rebel” sözcüğüyle tanımlıyor. Turgay Zengin isimli okurumuz BBC’de 7 Ekim 2007’de verilen haberlerde de böyle geçtiğini bildirmiş.Türkiye, Ermeni olayındaki gibi sonradan uyanmak istemiyorsa PKK’nın “asi” değil “terörist” olduğunu delilleriyle anlatmak için elinden gelen her imkânı en kısa zamanda kullanmak zorundadır.*****Bodrum’da sonbahar İlk kez Ekim ayında Bodrum’a iki gün için gitme fırsatı buldum ve bugüne kadar tatile sadece yaz aylarında gitme alışkanlığıma üzüldüm. Hava Haziran sıcağı, güneş pırıl pırıl, deniz havuz gibi... Ve tabii sessizlik, huzur bambaşka... Hani Bayram olmasa, anacığım, çocuklarım bekliyor olmasa ayrılabilmek mümkün değildi, o kadar güzel.Aklınızda olsun, eğer imkânınız varsa (çocukların okul sorunu filân yoksa) tatilin bir kısmını mutlaka Ekim’e kaydırın.Bodrum’a gidiyorsanız Gündoğan Köyü’nün içindeki Reana’da (Remziye ana) kızarmış tekir balığı ile salata, üstüne de buz gibi portakal tatlısı yemeyi unutmayın. Tabii Küçükbük tarafına uzanıp Sacide’nin mantı ve çiğ böreğini de deneyebilirsiniz. Her zaman aynı kalite, aynı lezzet, aynı uygun fiyatlar.Her yerde olduğu gibi Bodrum’da da iki konu fena halde rahatsız edici; biri Kuşadası örneğinden ders almayan belediyelerin yamaçlara diktirdiği felaket görünüşlü Çin Seddi benzeri otel ve siteler... (Hiç değilse Turizm Bakanı bir gezi verse iyi olur; Torba’dan Yalıkavak’a kadar tepeler korkunç vaziyette.)Ve yüzlerce başıboş sokak köpeğinin, kedisinin lokantaların içine kadar hücum etmesi.Belediyeler nasıl ve ne için çalışıyor anlamak mümkün değil!
Ben ‘Galatasaray’lıyım ama bu Fenerbahçe’nin Brezilyalı yıldız oyuncusu Roberto Carlos’a hayran olmamı engellemiyor.Carlos’a hayranlığımın tek nedeni dünya çapındaki başarısı değil, aynı zamanda ve daha çok;Türkiye’nin bayramını kutladıktan sonra terör şehidi genç askerlerimiz için başsağlığı dilerken söyledikleri...Büyük bir içtenlikle yaptığı konuşmada:“Terör olayları tüm dünyada, İspanya’da da gerçekleşiyor, masum insanlar hayatını kaybediyor. Bu tür durumlarda bütün ülke birlik, beraberlik içinde olmalı. Acınızı çok iyi anlıyorum ve bu acıyı ben de içimde hissediyorum” demiş.Carlos Türkiye’de, bir Türk takımı için çalışan bir yabancı olarak “birlik, beraberlikten söz eder, acımızı çok iyi anlar ve içinde hissederken”, bir anlamda terörü lanetlerken Türk vatandaşı olan bazılarının (siyasetçi veya gazeteci) ırkçı yaklaşımlarla teröre “terör”, teröriste “terörist” demekten kaçınması, şehitlerimize üzüntü bildirirken bile teröriste sempati ifade etmesi ne şanssız ve acı bir olay, ne ironi değil mi?Aynen Amerika’da Ermeni soykırımı “iddiasının” Dış İlişkiler Komitesi’nde kabulünden sonra Amerikalı köşe yazarları bu kararla alay eder “Bundan sonra da Truva’yı yağmaladıkları için Yunanlılara mı hesap soracağız” derken bizim kalabalık bir grup akademisyen ve yazarımızın Ermeni diasporasıyla omuz omuza çalışması gibi...RESMÎ VE GAYRİ RESMÎ TARİHBirçok ülkenin arşivinde belgeleri bulunan, 1800’lü yıllarda “Türkiye’nin doğusunda bağımsız bir Ermenistan” hayaliyle ve dış destekli olarak Ermeniler tarafından başlatılan isyanların, olayların savaş sırasında resmen Türk ordusunu her fırsatta arkadan vurarak sürdürülmesi sonucunda alınan mecburi tehcir kararını Amerika’dan, Avrupa’dan önce onlar “soykırım” olarak adlandırdılar.Oysa Ermeni çetelerinin saldırılarında ölen Türklerin (çoğu kadın ve çocuk) sayısı tüm olaylarda ölen Ermenilerin sayısından fazlaydı. Tabii şişirilmemiş, gerçek rakamlarda...O günlerde (bugünkü Ermeni vatandaşlarımızla hiçbir ilgisi yok) çok sayıda Ermeni vatandaşın Fransız ve Rus üniforması giyerek Türkiye’ye karşı savaştığı da, ölenlerin sayısı da yine birçok ülkenin arşivlerinde belgelerle mevcuttur.Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni de olaylarda kendilerinin suçlu olduğunu açıklamıştır.Buna rağmen bizim kalabalık grup dış basında makalelerle ve röportajlarla yabancı üniversitelerde konferanslarla Ermeni diasporasına destek verdiler.Hâlâ papağan gibi, yazılı/belgeli tarihe “resmî tarih”, olayları belgelerle anlatmaya çalışanların açıklamalarına “resmî söylem” deyip duruyorlar. Tabii bu durumda, bekledikleri “gayri resmî tarih”i de Ermeni diasporası yazıyor, üniversiteleri tek tek gezerek ve buralarda kürsüler ele geçirerek anlatıyor.Türkiye yıllarca kendi içine kapanıp susarken, her tür yöntemle, büyük paralar akıtarak, ABD ve AB’de güç haline gelerek anlattıkları gayri resmi, yalan tarih işte sonunda Türkiye’yi iyice köşeye sıkıştırmaya başladı.Benim asıl merakım şu; haksız yere tüm ders kitaplarına Türkiye’yi “20. yüzyılın ilk soykırımcısı” yazdıklarında ve bu Türklere gittikleri her ülkede “Siz soykırımcı bir milletsiniz” deyip Nazilerle kendilerini aynı kefeye koyduklarında çok mumutlu olacaklar?Olacaklar zahir, kim bilir?
Dün VATAN’ın manşetindeki “AKP Genel Başkan Yardımcısı Dişli’nin Tuzla’daki arsası için çıkan karar” haberi çok ilginçti değil mi?Ne güzel önceden imar izni olmayan veya imar değişikliği yapılamayacak arsaları al, bir köşeye koy balık bilmezse, halik bilir. Yok o öyle olmayacaktı; bakarsın bir gün zamanı gelir.Sakla samanı, gelir zamanı... Atalarımız her durumumuza uygun sözü bulmuşlar... Nasılsa karakterler pek değişmiyor. İlginç olan şu; aynı İstanbul Belediyesi daha 8 ay önce aynı arsaya havuzlu villalar yapabilmek için imar değişikliği “uygun değildir” diyor. Aradan seçim geçiyor, yeni iktidar döneminde bir bakıyorsunuz 9 bin 400 metrekarelik arsa için İmar Komisyonu’ndan karar oy birliğiyle çıkıvermiş ve arsanın değeri 2 milyon dolara çıkıvermiş.Belediye’ye “Bunu nasıl yapabiliyorsunuz açıklayın” diyemeyeceğimize , “devletin malı deniz, yemeyen ....” anlayışı sürüp gittiğine göre tek yapacak şey para etmeyen arsaları alıp bir köşeye koymak mıdır acaba?Her vatandaş bunu mu yapmalı?Kim bilir, bakarsınız bir gün milletvekili olursunuz...Her neyse, bu olay VATAN’a manşet olurken, Başbakan Erdoğan da CNN’e konuşmasında “yüklü parası olan birilerinin yeşil alanı imara açmaya kalktığını ve bunu başardığını” söylüyor, referandum olsa halkın onları durdurabileceğini anlatıyordu.Referandumlar bu işlere kadar inecekse işimiz iş meselesi bir yana, söz ettiği kişiler uzakta değil, burnunun dibinde. AKP’nin gücünü kullanarak yapıyorlar. Lütfen, rica ediyoruz şu “Dişli” konusunu bir referanduma sunsun Başbakan!Dokunulmazlık referandumuBundan sonra birçok konuda referandum yapılacağı açıklandı ya, referanduma sunulacak konuları yazanların haddi hesabı yok.Konuların en başında hep “dokunulmazlıkların kalkması” var. Arkadan gelenleri şöyle sıralıyorlar:1- ABD ile müttefikliğimiz devam etsin mi?2- AB’ye evet mi, hayır mı?3- Kıyak emeklilik kalksın mı kalkmasın mı?4- “Seçim Yasası” ve “S. Partiler Yasası” değiştirilsin mi?5- İşsizlik azaltılsın mı?6- Tüm vergiler kaldırılsın mı?7- Asgari ücret arttırılsın mı?8- Askerlik tercihli olsun mu?9- Köprü geçiş ücretleri kaldırılsın mı?10- Çiftçilerin devlete olan tüm borçları silinsin mi?11- Bu yıl OKS’de neler olduğu açıklansın mı?Şimdi bunu yazınca daha da artacaktır, millet “kolaylık” olsun diye öneri üretiyor.Zam yerine!Bildiğiniz gibi birçok vatandaşımız yine şehitlerimiz için göz yaşı döktüler.Yine geride kalan anaları, babaları, bebekleri, eşlerinin görüntüleri hepimizin içini yaktı.Şanlıurfalı Onbaşı Kasım Aksoy’un (benim ’terörün fotoğrafı olsun’ dediğim) ağlayan minik kızı Zeliha ile diğer kızı Güneş’e Silahlı Kuvvetler ve halk sahip çıkmış. Bayram’dan sonra Aksoy’un ailesine yardım için hesap numarası açılacakmış.Bu güzel bir haber ama halktan gelen tepkilerde hep “Neden diğerlerine de sahip çıkılmıyor? Devlet şehit aileleri için ne yapıyor” sorusu var.Okurlarımızdan bazıları ise “Hükümet Kuzey Irak operasyonu finansmanını karşılamak üzere elektrik ve bazı kalemlere zam yapacakmış. Biz de vatandaş olarak soruyoruz, operasyon için de bize başvuracaklarına lüzumsuz 22 Ekim referandumunu kaldırsınlar, ona harcayacakları yüzlerce trilyonu askeri harekâta ve şehit ailelerine bölüştürsünler. Sadece ayakkabı, çanta alınacak paralarla şehit ailelerine yardım yapılmış sayılmaz” diyorlar.Çok da haklılar ama bu ülkede inat halktan ve her şeyden önde gider mâlumunuz!Sevgili okurlarım Mübarek Ramazan Bayramı’nızı en iyi dileklerimle kutluyor hepinize huzurlu bir bayram tatili diliyorum.
Dün “siyah yas logosu” ile çıkan VATAN’ın ilk sayfasında iki fotoğraf vardı ki eğer bir kalpleri varsa kahpe katillerin, arkadan vuran korkak cellatların bile dayanması güçtü.“İnsanlar”ın ise görüp de gözyaşlarına boğulmaması mümkün değildi.Henüz 20 yaşında şehit olan Komando Çavuş Bayram Güzel’in yüreği yanık anacığının “Benim kuzumu getir Şırnak Dağları” feryadı sırasında çekilen...Ve şehit Piyade Onbaşı Kasım Aksoy’un; ağlayanlara bakıp bir kötülük olduğunu hissederek kendisi de içli içli ağlayan minik kızı Zeliha...Her ikisi de o vicdansız örgüte, onlara içte ve dışta destek verenlere, dünyaya, terörle ve onu desteklemekle hiçbir şeyin çözülemeyeceğini, bunun acıdan başka bir şey getirmeyeceğini, Türkiye’nin PKK teröründen çektiğini tek karede anlatacak fotoğraflar.Keşke bunları her fırsatta o “anlamamakta direnen” samimiyetsiz, kaypak, çıkarcı gözlere sokabilsek...Kadir günü, Kadir gecesi kalleş kurşunlarla şehit olan 15 genç asker nasıl ki doğru cennete gideceklerse, Bayram’da onları bekleyen anaların, bebelerin yüreğini dağlayan, Ramazan, iftar vakti, Kadir gecesi demeden kahpece arkadan vuran katilleri de herhalde doğru cehennemi boylayacaktır. Dün Mehmet Tezkan son derece önemli bir noktayı vurgulamıştı “1 Mart’ın faturasını şehitlerle ödüyoruz” başlıklı yazısında...“PKK’yı tarih sahnesinden silecek fırsatın 1 Mart tezkeresiyle doğduğunu ama o büyük fırsatı bir adım ötesini göremeyen politikacılar yüzünden elimizin tersiyle ittiğimizi” hatırlatıyor:“Eski Genelkurmay Başkanı Özkök geçen hafta bir kez daha altını çizdi. O tezkere kabul edilseydi PKK’nın beli kırılmış olacaktı. Ne silahı olacaktı, ne askeri kampı, en de saldıracak gücü... Bugün şehitlerimize ağlamıyor olacaktık. Sahi, o tezkereyi reddedenler bugün ne düşünüyor acaba?” diyordu.Başka ülkelerde bu gibi sorular gazete köşelerinde kalmaz, hesabı da sorulur. Ama gel gör ki bizde bırakın hesabı ödüllendiriliyor.ABD BAYRAĞI ŞAPKALAR GİYMİŞTİK!O günlerde biz ‘Bunun acısını fena çıkarırlar, Kuzey Irak’ta yaratacakları sorunun üstesinden gelemeyiz. Önce can, sonra canan... Savaşa girmeyelim ama hiç değilse ABD’nin sınırlarımızı kullanmasına izin verelim’ diye ısrarla yazdığımızda kafalarımıza Amerikan bayraklı şapkalar çizdirip dergilere kapak yaptılar.İşte bugün hesap ortada... ABD’nin BOP plânlarını, bununla bağlantılı ılımlı İslâm projelerini, AB’nin hesaplarını ilk yazan yine biziz ama tezkereyi reddedenler ne yapıyor?“Irak’la karar verdik teröre destek vermeyecekler”... “Zirvede karar verdik, sınır ötesi operasyon dahil gereken her şey yapılacak” gibi erteleme, oyalama açıklamaları dışında ne?Teröristler son teknoloji ABD silahlarıyla askerlerimizi vuruyor ve biz ses çıkaramıyoruz.Hilary Başbakan’a şöyle dedi, Murdock böyle dedi, Bayan Bush çaya çağırdı/çağırmadı, bunlarla, 5000 kişilik düğün hazırlıklarıyla, 10 günlük torun görme seyahatleriyle, anayasa hazırlama ve referandum yöntemleriyle zaman kaybedip duruyoruz.Sınır kapılarımızı kapatacak cesarete bile sahip değiliz. Artık Kuzey Irak’a girsek ne olur, girmesek ne olur?ABD onları kollar, güçlendirirken oradaki bütün teröristlerin kökünü kazımak bu şekilde mümkün müdür?Amerika, Barzani, PKK bunu bilmiyorlar mı sanki?(Not: ABD’nin elindeki imkanlarla, vücut ısısından hedef belirleyen termal kameralarla o terör örgütü, o dağlarda barınamazdı. Ama ABD bize destek vereceğine, kendini düşünerek Barzani’nin yanında yer alıyor. Tek sebep ne? Haydi hep birlikte cevaplayalım; önce iktidar partisi başlasın!)
Bu konuya dün başlamış ve yazıyı şöyle bitirmiştim:Her başınızı ağrıtacak konuyu “sahibi karar verecek” diye referanduma götürseniz ve bunun doğru olduğuna halkı elinizdeki tüm imkânlarla inandırırsanız (ki adı hukuk dilinde referandum değil plebisit oluyormuş) bu da Türkiye’yi ya çoğunluk veya -onun istediğine programlanan halk oylamalarıyla- tek adam, tek parti diktatörlüğüne götürür mü, götürmez mi önce bunun esaslı şekilde tartışılması gerekiyor.Oysa Başbakan’ın “kararı ben veririm” tavrına bakarsanız bu hiç mümkün değil.***Hukukçu olmasanız da demokrasi hakkında yeterli bilginiz varsa buraya kadar yazdıklarımı yazabilmek, elinde çok sayıda kendisine destek veren TV kanalı ve gazete bulunan bir partinin/başbakanın (seçimde de etkisi kanıtlandığı üzere) referandumlarda istediği sonucun çıkması için topluma gereken propagandayı fazlasıyla yapma imkânı olduğunu düşünebilmek mümkündür.Daha detaylı bilgi için doktora tezini referandum üzerine vermiş olan (ve bu köşeye de zaman zaman konuk olan) Anayasa Hukukçusu Prof. Süheyl Batum’un konuyla ilgili görüşünü aldım.Prof. Batum “Eskiden, 50 yıl önce birçok ülkede belli uzmanlara hazırlatılıyordu ama artık bu süreç değişti. Şu anda dünyada mevcut 200’den fazla anayasanın yaklaşık yarısı son 25-30 yılda yapıldı. Yapılış yöntemlerine baktığınızda tamamen farklı. Çünkü salt referanduma sunmanın meşruiyet kazandırmadığı anlaşıldı” diyerek anayasa konusuyla söze başladı.HANGİ KONULAR REFERANDUMA GİTMEZ?Sadece referanduma sunmanın neden meşruiyete yetmediğini ise şöyle açıkladı:“Başbakan birçok noktada ciddi şekilde yanılgıya düşüyor. Demokrasi bir uzlaşı rejimidir, tüm kararları ‘çoğunluk istiyor’ diye alamazsınız. Örneğin Güney Afrika veya İspanya’da demokrasi bizden farklı değildi ama G. Afrika’da anayasayı bir kurucu meclis hazırladı. Kendisine sivil toplum kuruluşları, bütün partiler, toplumun diğer tüm katmanlarından gelen 2 milyon önergeyi dikkate alarak...Başbakan Erdoğan ‘Hep böyle yapılır’ diyerek ABD’yi örnek gösteriyor. Amerika anayasası 220 yıl önce yapıldı, bugün aynı yöntem kullanılamayacağı için son 20-30 yılda (Ruanda dahil) birçok ülke farklı yöntem kullandı.Konu ‘referanduma karşı olmak’ değildir. Ben referandumu 20 yıl önce de savunmuştum. Ama çok önemli şartları vardır. Örneğin; gizli, saklı 3-5 kişiye hazırlattığınız anayasayı referandumla meşrulaştırmanız mümkün değildir.”Süheyl Batum sözlerine referandum için kesinkes gerekli şartlarla devam etti:1) Her konu referanduma sunulmaz. Mesela ‘işçilerin grev hakkını kaldıralım’ deseniz, halk da yüzde 60’la ‘evet’ dese, bu meşru mudur? Düşünce özgürlüğünü referandum ile kısıtlayabilir misiniz?Kadınları engelli ve çocuklarla birlikte ‘korunmaya muhtaç vatandaş’ olarak almayı halk oyuna sunsanız, eğitimli, bilinçli kadınlar ‘korunmanın değil, eşitliğin önemli olduğunu bilse bile’ yeterli çoğunluğu ikna etmeniz çok mu zordur?İşte bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin kazanılması, cumhuriyetin temel ilkeleri gibi konular referanduma götürülemez.‘AB’ye girelim mi’, ‘Partilere para yardımı yapılsın mı’ gibi kararlarda, bir yol ayrımında halk oyuna başvurulabilir.2) Referandumun yapılış koşulları ve amaçları önemlidir. Mutlaka demokratik, eşit şartlarda/eşit propaganda yöntemleriyle yapılmalı ve yargı denetimi olmalıdır.Referandumlar, güçlü iktidarların lehine kullanılabilir. Napolyon döneminden başlayarak Fransa’da örneği çok görülmüştür. Napolyon’un referandum yoluyla kendini ömür boyu imparator ve diktatör yapmasından sonra devlet başkanları sık sık bu yönteme başvurdular.Bizde de örneğin 1988’de Özal’ın yaptığı referandumda üzerinde ‘Hayır’ yazılı pazar poşetleri dağıtılıyordu.Kısacası; iktidarların elindeki güçle ‘halk karar veriyor’ görüntüsü altında bir parti veya liderin kayıtsız şartsız desteklenmesi sağlanabilir. Bunun adı da referandum değil, demokrasi açısından çok tehlikeli olan ‘plebisit’tir.”Hukuki bilgiler böyle... Şimdi yeniden düşünelim mi?*****AKP kadınları kotaya karşıDün AKP Milletvekili Nursuna Memecan’ın “siyasette kadın kotasının zararları” ile ilgili konuşmasını irdelemeye başlamıştık, devam ediyoruz.Memecan “Kota ile kendimizi sınırlayacağımıza kadınlar daha çok gayret ve istek göstersin” diyerek doktor ve mühendisleri örnek vermişti:O mesleklerde doktorları, mühendisleri “işveren” tek başına seçmiyor. İşte alınacakların listesini (liderler gibi) tek başına hazırlamıyor. Onun için kadınlar yetenekleri, bilgileri, eğitimleriyle bu alanlarda erkeklerle, eşit olmasa da “hiç değilse kıyaslanabilecek” şartlardalar, onun için başarıları görülebiliyor.Nursuna Memecan “Bakanlar Kurulu” tablosuna şöyle bir bakmalı.Söz ettiği “Kadına kıymet veren Ak Parti’nin, bu partideki yetenekli, çalışkan kadın yapısının” elinden gelen bu mudur?Bakanlar Kurulu’ndaki tablo onu mutlu ediyor, yeterli geliyor mu?“Kadın Kolları” örneği de kötü örnek... Kadınlar bugüne kadar hep partiler tarafından Kadın Kolları ile susturulup oyalandılar. Örnek Meclis’tir! Belediyelerdir. “Kadınların istekli olması” apayrı bir konu.Bu ülkede ne yetenekli, çalışkan sivil toplum kuruluşu başkanları, üyeleri, hukukçular, siyasetçiler var istekli olan... Ama bu, liderlerin onları istemesine yetmiyor.Türkiye’de kadın hareketinin önde gelen isimlerinden TKB Başkanı Sema Kendirci ile ünlü avukat Canan Arın, KADER’den Benal Yazgan bu isimlerden sadece üçü. Adaylıklarını koydular ve baş köşeye oturtulmaları gerekirdi.Ne oldu?AKP’nin kadın milletvekilleri Nursuna Memecan’dan sonra “kotanın gereksizliğini” dile getirmeyi sürdürüyorlar.Benim onlara önerim “kuru fasulyenin faydalarını, zararlarını” anlatmaktan vazgeçip önce kota, sonra da Seçim ve Partiler yasalarının değiştirilmesi için çalışsınlar, lâfla peynir gemisi yürümüyor!*****Şehitlerimiz ve şehit ailelerine yemek! Yine Şırnak’ta 13 genç askerimizi şehit verdik. Hem de niye öldüklerini, bu arkadan vuran, çarpışmaya cesareti olmayan acımasız katliam örgütünün “ne istediğini” bile anlayamadan kaybolup gittiler.Onlar giderken terörist başı İmralı’da özgürce mesajlarını yollamayı sürdürüyor.Türk halkı “Irak’la anlaştık, terör şöyle olacak, böyle olacak” hikâyeleriyle, her şehit grubunun arkasından “Kanları yerde kalmayacak” masallarıyla uyutulup duruyor.Sonra yine eski tas, eski hamam. Halkın nabzına göre şerbet konuşmalar, dön dolaş yine türbana gel açıklamalar, anayasa/referandum diye aylarca yöntem üzerine zaman kaybetmeler ve askerlerimize çelik yelek alacak, yangınlar için uçak alacak parası olmadığı söylenen devletin paralarını gereksiz işlere harcamalar...Ve daha sonra, şehit ailelerine, babasız çocuklara, evlatsız kalmış babalara, analara arka arkaya iftar yemekleri... Eğer çözüm ciddi şekilde aranıp bulunsaydı şehit ailelerine iftar yemeği vermeleri de gerekmeyecekti.(Bu arada, onlarca şehit haberi gelirken TV’lerde eğlence, göbek havası son hızıyla devam ediyor. Helal olsun doğrusu!)