Her konuda referanduma gidilir mi, yoksa Başbakan popülizm mi yapıyor?

8 Ekim 2007

Başbakan Erdoğan 21 Ekim referandumunda ortaya çıkan “11’inci mi, 12’nci mi” tartışmasında “Hayır efendim, 11’inci Cumhurbaşkanı zaten seçildi, elbette 12’nci” demişti. Böyle olmadığı anlaşılınca şimdi önergelerle ilgili maddeyi kaldırmaya çalışıyorlar.Yani Başbakan her zaman konuyu iyi bilerek konuşmuyor. Son olarak söylediği “Kritik her konuyu referanduma sunacağız. Konuya sahibi karar verecek. Sahibi kim; millet” sözlerinde de aynı durum mevcut.Referandumların 200 trilyon gibi büyük paralara mal olsa da yapılacağını söylemek kolay bir popülizmdir, halk “bravo vallahi bu Başbakan’a” diye alkışlayabilir, bu oy getirebilir, referandumlardan Başbakan’ın istediği sonuçlar daha kolay çıkabilir ama bütün bunlar söylenenlerin gerçeği yansıttığı, yapılanın da doğru bir uygulama olduğu anlamına gelmez.Başbakan’ın bu konuşmasını öğrenir öğrenmez “kritik her konunun referanduma götürülmesinin ve böylece ‘milletin kararı’ denerek sorumluluktan kurtulmanın” toplumu yanlış noktalara götürebileceğini, en azından demokrasinin “çoğunluk ne derse o olur” rejimi olmadığını düşündüm.Gerçekten de demokrasi “gerek bireysel hak ve özgürlüklerde, gerek her bireyin geleceğini etkileyecek konularda” nüfusun yüzde 1’inin haklarını da yüzde 99’unki kadar gözeten rejim değil midir? Evet, öyledir.Demek ki en azından bu konularda referanduma gidemezsiniz. Bana göre örnek, diyelim ki “Kadınlara siyasette eşit katılım hakkı verilsin mi” olabilir ve referandum sonucu “Hayır” çıkabilir. Ne olacak o zaman?Kadınlar “seçilme hakkımız Avrupalı kadından önce verildi ama millet istemiyor” mu diyecekler?Bir önemli örnek daha; Bağımsız araştırma şirketi Pew’ın yaptığı anketten 2002’de “din ve devlet işleri ayrılsın” diyenler yüzde 73 çıkmışken bu yıl yüzde 55 çıkmış. Bu anti-propagandalarla gidilirse üç yıl sonra yüzde 40 çıkabilir.Referanduma sundunuz ve böyle çıktı, laikliği kaldıracak mısınız?Her konuyu “sahibi karar verecek” diye referanduma götürürseniz ve bunun doğru olduğuna halkı inandırırsanız (ki o zaman hukuktaki adı referandum değil, plebisit oluyormuş) bu da Türkiye’yi ya çoğunluk veya (onun isteğine göre programlanan halk oylamalarıyla) tek adam, tek parti diktatörlüğüne götürür mü, götürmez mi, önce bunun esaslı şekilde tartışılması gerekiyor.Oysa Başbakan’ın “Kararı ben veririm” tavrına bakarsanız bu hiç mümkün değil. (Devam edeceğiz.) *** Kuru fasulyenin yararları ve kotaAKP İstanbul Milletvekili Nursuna Memecan “Dış İlişkiler Başkan Yardımcılığı” görevine getirilen milletvekillerinden biri olmuş ve ayağının tozuyla “kadın kotasının zararları” konulu bir açıklama yapmış.Yapmış da, AKP’nin bu konudaki tezleri o kadar dayanaksız ve tutarsız ki onun açıklaması da “kuru fasulyenin yararları”ndan söz etmekten farksız kalmış maalesef.‘Maalesef’ diyorum, çünkü Nursuna Memecan çok uzun yıllar eşi Salih Memecan’la birlikte benim en yakın arkadaşlarım arasında yer almıştır, hâlâ ikisi de geçmişte olduğu gibi sevdiğim, değer verdiğim arkadaşlarımdır. Ama madem ki artık Nursuna Memecan siyasettedir, arkadaş ilişkisiyle “basın mensubu/siyasetçi” ilişkisi (her ikimiz için de) tamamen ayrılmak, tarafsız eleştiri yapılmak zorundadır. Ve yapılacaktır. “Maalesef” durumları olsa da, üzülerek yazmam gerekse de...Nursuna Memecan, Türkiye’de ancak partide veya mesleğinde çok sivrilmiş, ya da bazı faaliyetleri, bağlantıları nedeniyle girmesinin yararlı olacağı düşünülen kadınların siyasete girmeyi başarabildiğini, bunun dışında liderlerle “ailece yakınlığı olan”, liderlerin eşinin de onayladığı veya istediği kadınların şansı olabildiğini bilmiyormuş gibi “Kotadan ziyade kadınlarımız da daha gayretli, daha istekli olsunlar” diyor.Buna örnek olarak doktorluk, mühendislik gibi mesleklerde kadınların başarısını öne sürüyor. Kotanın “başlarda yararlı olsa da ilerki dönemlerde olumsuz etki yaratabileceğini” söylüyor.Öncelikle, demek ki kadın kotasını yasayla veya anayasayla düzenleyen; Fransa, Arjantin, Yunanistan, Belçika, İspanya, Brezilya, Bolivya gibi (aralarında pek kızılan Ruanda’nın da olduğu) dünyanın birçok ülkesi toplu şekilde hata yapmaktalar.Onların da “siyasette (ve aslında her alanda) eşitliği” kadınların isteğine (!), yeteneğine (!), gayretine (!) bırakmaları gerekirdi.Böylece kadınlar tüm dünyada, Türkiye’de olduğu gibi siyasette bazen yüzde 5, bazen 8/9’a çıkacak oranlarda katılım sağlar, belki 100 yıl sonra bir yüzde 30-40’a çıkabilirlerdi. Ama bunu istemedikleri, demokrasilerde doğrunun “kadın ve erkek vatandaşlara eşit katılım hakkı” olduğunu bildikleri için kota koyuyorlar.Yani kadın yarışa çok geriden başlatıldığı için eşitlik sağlanana kadar devlet pozitif ayrımcılık uyguluyor. Aynen Türkiye’de yapılması gereken ama erkek partilerinin bir türlü kabul etmediği gibi...Sonra... Memecan’ın “Başlarda yararlı olsa da” diye başlayan cümlesi yanlış, çünkü zaten kota “başlarda” gerekli... En azından “eşitliğe biraz yaklaşana kadar”...Sonrasını, tabii Seçim ve Partiler yasalarının değişmesi, lider sultasının bitmesi şartıyla kadınlar başarır, hiç şüphe yok buna.(Yarın devam ederiz.) (Not: Dün Billy Elliot müzikalinden söz ederken başlıkta da yazıda da soyadında bir “l” eksik olarak yazılmıştı. Aslında doğrusu yukardaki gibi olacaktı. “Phantom”ı da okunduğu gibi “Fantom” olarak yazdığım için onu da okunduğu şekilde yazmıştım. Yanlış yazıldığını söyleyenler oldu, ikisini de yazıldığı şekliyle düzeltelim.)

Devamını Oku

Hüseyin Özer ve Billy Eliot

6 Ekim 2007

Etkilendiğim şeyleri yazarak anlatmak konuşarak anlatmaktan çok daha kolay geliyor bana... Çünkü yazarken ‘kendi kendime konuşuyormuş gibi’ hissettiğimden su gibi akıyor cümleler; en abartısız, en içten haliyle.Bazen üzerinden zaman geçiyor ama aklımdan çıkmıyor; ‘bunu yazmam lazımdı’ deyip duruyorum, bir şeyler eksik kalmış, tamamlanmamış duygusu gitmiyor.İngiltere’de kısa notlar almışım hoşlandığım anlarda... Keşfettiğim küçük, güzel restoranlar, izlediğim filmler ve müzikaller...En son gece gittiğim Özer... Özer’i benden ve Hıncal Uluç’tan çok dinlemiş olanlarınız vardır. O da vazgeçemez, onun için her gidişimde kulaklarını çınlatırım (yine unutmadım Hıncal!) Oxford Circus’a çok yakın, 5 Langham Place’de bulunan Özer restoran, inanın bana gidince gurur duyacağınız bir yer. Sahibi Hüseyin Özer sıfırdan (ama gerçek sıfır) başlayarak yarattığı, son derece popüler olan “Sofra” zincirinden sonra başarısını taçlandırmak için açmış Özer’i...Türk yemeklerinin en güzellerinden oluşan, lezzetini de Türkiye’de az restoranda bulabileceğiniz menüsü ile “En iyi restoranlar” kitaplarının hepsinde yer alan, lobisinde her zaman uzun kuyruklar göreceğiniz Özer bu yıl ünlü Michelin Guide’a giren ilk Türk restoranı olmuş.Duyunca gözlerimle görmek istedim. Michelin Guide’ın müdüründen gelen mektubu hemen getirdiler. İçine “kapıya asmak üzere” bu başarıyı gösteren bir “sticker” da koymuşlar. Gelen müşteriler kalite belgesini de görsünler diye.Bayramlarda Londra bir Türk şehrine dönüyor. Aranızda gidecek olanlar varsa Özer’i de iyi bir seçenek olarak not etsinler, ben hak etmeyeni asla övmem... Ve önermem.NASIL EĞİTİYORLAR BU ÇOCUKLARI?Gelelim müzikallere (filmlerden Jodie Foster’in Brave One (İçimdeki Yabancı) filmi fena değil, bunun dışında “iyi” denebilecek yeni film yok)... Eskilerin hemen hepsini en az 2 kere gördüğüm için görmediğim az sayıda müzikalden önce “Damdaki Kemancı”yı seçtim.Cüneyt Gökçer’in de unutulmaz bir oyun çıkardığı Damdaki Kemancı’nın dekoru fakir bir mahallenin derme çatma kulübeleridir. Bu kez kulübe bile denemeyecek şekilde ortada iyice döküntü, tahta damlar var. Yani ‘dekor bile yok’ denebilir. Ama gelin görün ki bir “sütçü Tevye” oynanıyor, ağzınız bir karış açık kalır.Zaten eğitimini almış ve gerçekten yetenekli olmayan bir ismi çıkarmadıkları için başarı garanti ama bu kez sanatçı çok da deneyimli. Sayısız oyunda başrol oynamış.Tabii yüzlerce yerli/yabancı izleyicinin doldurduğu o koca salondan alkışı da “ayakta” alıyor.Bir madencinin oğlu olan ve dansçı olmak isteyen bir çocuğun hikâyesini anlatan Billy Eliot’ı izlerken ise insanı hayretlere düşüren küçücük çocuklar... Yaşları 4-5’ten başlayan minik oyuncular (ki nasıl o yaşta alıp yetiştiriyor ve saatlerce oynatabiliyorlar inanılmaz) bir step dansı yapıyorlar akıl alır gibi değil... Nasıl doğal oynuyorlar anlatılır gibi değil.Hele Billy Eliot, hele o? Aman Allah’ım, bu ne yetenektir.Yine finalde bütün salon ayakta.İçimden “Bu yaşta bu takdiri alan çocuğun ilerde neler yapabileceği” geçiyor. bir de bizim neden çocuklarımıza bu sanat sevgisini ve bu imkanları veremediğimiz...Giderseniz, Leicester Square’den biletlerinizi alıp iyi müzikaller görmeyi sakın atlamayın.Kaçırılacak gibi değiller.(Not: Tabii ‘Fantom’ her şeye rağmen hâlâ birinci sırada...)

Devamını Oku

Haydi seç bakalım!

5 Ekim 2007

Tartışmalarda görülen son moda şöyle; daha önce sanki ülkede laik rejime önem verenler küçük bir kesimden ibaret kalmış, AKP’ye ve diğer partilere oy veren veya kendini her neden ve her nasılsa “daha dindar” olarak tanımlayanlar arasında da mevcut değillermiş gibi “laikler, laik elitler” diye ayırdıkları insanlara artık “Kemalist” denecek.Ve bu “Kemalist” takımına “dine karşı”, “İslâma karşı”, “inanca karşı”, “dinsiz”, “dindara baskı yapan veya aşağılayan” benzeri her türlü provokatif yakıştırma yapılacak. Böylece ayırım daha kesin bir çizgiye dönüştürüldüğü gibi cumhuriyet ilkelerinin, değerlerinin korunması gerektiğine inanan ama çoğu “dinine bağlı” insanlar bir ideolojinin de içine hapsedilecek.Yani Atatürk’ün bu ülkeye kazandırdıklarını takdir eden sıradan bir vatandaşsanız bununla kalamazsınız, yukardaki paragrafta bulunan tanımları da zorla alacaksınız.Bana daha ODTÜ Hazırlık sınıfında 17 yaşındaki günlerimi hatırlatıyor. Babam siyasetçi... Ama benim hiçbir ilgim yok, tek isteğim okumak. Derslerimle uğraşıyorum ama en yakın arkadaşlarım bile üniversitede oluşmuş siyasi gruplardan birine girmişler, bana da sürekli baskı yapıyorlar:“Öyle tarafsız olmak yook, bir grubu seçip gireceksin”.Abicim istemiyorum, almayacağım... “Yook, gireceksin”... Yine de başaramamışlardı. Belki de sabahtan akşama siyaset konuşulan bir evde yetişmeye tepki, inatla siyaseti umursamıyordum.Ne ben inadımdan vazgeçtim, ne de onlar beni bir grubun içine çekme inadından.Yıllar geçti, büyüdük, olgunlaştık aynı hikâye bitmedi, bitmedi.Hâlâ insanlar birbirlerini sınıflandırmaya pek meraklılar buralarda.Şimdi durum tespiti yapalım, analizi sürdürelim (kendi iddiam değil, mevcut şartlardan söz ediyoruz, beni rahat bırakın):Türkiye’de türbanla ilgili Anayasa Mahkemesi kararları var. Bu kararlara karşı çıkanların müracaatlarında AİHM benzer kararlar vermiş. Havadan vermemiş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de benzer hükümler mevcut.AİHM KEMALİST Mİ?Ama bunu saptırmak isteyenler ne diyor: “Kemalistler türbana karşı”, “Kemalistler engelliyor”... Niye onlar? Türkiye şartlarını gözeterek Anayasa Mahkemesi kararlarına her defasında hak veren AİHM de mi Kemalist?O Avrupa ki AKP’ye seçim öncesi ve sonrasında gözü kapalı destek vermiştir, şimdi yeni Anayasa taslağı tartışmalarını görünce “din devletine kayarsanız AB’ye giremezsiniz” diyor.Destek verince alkışlayıp, tedirgin olunca kızacak mıyız ona, ne yapacağız?Geçenlerde Özlem isimli (soyadını maalesef hatırlamıyorum) türbanlı ama yoğun makyajlı konuşmacının Siyaset Meydanı’nda söyledikleri anlatmaya çalıştığım durumu çok güzel açıklıyor. Aynen şöyle diyordu:“Kemalist ana baba da olabilir, dininin gereklerini yerine getiren bir ana baba da...” Nasıl bir provokasyondur bu; diyelim ki Atatürkçü veya Kemalist ana babadan söz ediyor; “bunların dinin gereklerini yerine getirmediğinden” emin olma hakkını kimden aldı acaba?Durun bitmedi, devam ediyor konuşmacı:“Dininin ritüellerini yerine getirmek isteyenleri kamusal alandan çıkaranlar Kemalistlerdir.” Bu arkadaşlara bırakın Türk yüksek mahkemelerinin kararlarını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni okumalarını önermek lâzım.Aralara sıkışmış bir cümle de yine türbanlı (veya Yeni Şafak yazarının buluşuna göre “saçsız”) Prof. Ümit Meriç’ten alalım:“Türban bir iddiadır. Ben yalan söylemem, ben zina yapmam, ben hırsızlık yapmam, ben fakirlere yardım ederim demektir.” Takmıyorsanız sizin için tam aksi geçerli demek ki! Pardon, kim diyordu “mahalle baskısı filan olmaz bu memlekette şapşallar” diye?(Not: Orhan Pamuk “Ilımlı İslam’ın olabileceğini kabul etmek lâzım. Siyasi İslâm’dan korkmuyorum” demiş. New York-Manhattan’da yaşayıp, kameralara poz verince bunlar daha kolay söyleniyor olmalı...)

Devamını Oku

“Saçsızlar”dan bir demet çelişki!

4 Ekim 2007

Önce söyleyeyim ki ben asla “saçlılar/saçsızlar” şeklinde abuk bir ayrım yapamam. Kadınları kutuplara ayıramam.Hele de bir kadın yazar olarak hiç yapmam... Bu ayrımları yapa yapa “haklarını elde etmek için birleşmeleri” gereken kadınları da kutuplaştırmayı, tek bir türban nedeniyle “birbirlerine uzaydan gelmiş gibi baktırmayı” başardılar.Oysa son yıllara kadar bu ülkenin vatandaşları arasında bu boyutta bir bölünme, kutuplaşma hiç olmamıştı. İsteyen kapatır, isteyen kapatmaz herkes dostça bir arada yaşardı. Ama işte “oy” olunca mesele, gözler hiçbir şeyi görmüyor, siyasiler ve yandaş gazeteciler birkaç tane “araya sıkıştırılmış cümleyle” veya seçim yatırımı kışkırtmayla milleti kutuplara ayırabiliyor, hatta düşman kutuplar olması daha da işlerine geliyor.Kısacası bu “saçlılar/saçsızlar” şeklindeki mümtaz buluş bir başka kadın yazara ait.Yazıda başka ilginç buluşlar da var; kendisiyle aynı görüşte olmayanları “Kemalist”, “Kemalist/Feminist” gibi gruplara ayırıp diğer kadınlara sırf bu nedenle ağır hakaret de ediyor. Eh hakaretsiz, provokasyonsuz okutamıyorsanız Türkiye’de her yol mubahtır... Maalesef durum böyle oldu.Bu yazara göre “saçlı cehalet” nedeniyle saçsız yani türbanlı ve aydın (bunu da ben ekleyeyim) olanlar genç taraftar topluyormuş. Aslında pek de öyle sayılmaz; “dinim, inancım” dediğinizde en kutsal duyguları harekete geçirdiğiniz ve saçlıların (bunlar şimdi toptan “Kemalist oldukları için saçlı”ya dönüştürüldüler) inancınıza engel olduğunu söylediğiniz için gençleri de inandırabiliyorsunuz. Ama biraz dikkatle izleyince saçsızların çelişkiler içinde olduğu ve hatta pek dürüst davranmadığı hemen görülüyor.Bir kere madem ki “Kur’an’da baş örtüsü emri var” diyerek bunu uygulayınca inancınızın gereğini yapmış olduğunuza inanıyorsunuz ve bilgili ve demokratsınız, o zaman böyle bir emrin olmadığını, inancının saçını örtmeden de tam olduğunu düşünenler neden “dinsiz” tonlamasıyla ve kastıyla söylediğiniz “Kemalist” oluyor?Sizin inandığınız “doğru”nun Allah katındaki doğru olduğunun garantisini kim veriyor? Ayrıca hem sizin kadar veya sizden daha dindar, hem Kemalist (aslında kastedilen “laik”) olması neden imkânsız? Asıl cehalet bu değil mi? (Durumun genel analizini yapmaktayım, konu “ben değilim, başörtüsü takanların hepsi de değil, sadece bu fikirleri ileri sürenler” hatırlatıyorum.)MİRAS VE ŞAHİTLİKŞimdi saçsız çelişkilere bakalım; Haydi isim vermiyorum; bir siyasetçi eşi diyelim, tayyörün üstüne takılmış kolyeler, kolda, elde pırlantalı saatler, bilezik ve yüzükler (kısacası ziynet denebilecek her şey -ki “ziynet”in anlamı Kur’an’da açıkça, birçok ayette belli edilmiştir) ortada ama saç kapalı...Birçok “saçsız” kuaförde saç boyatıyor, röfle yaptırıyor, kestiriyor, çıkarken türbanını takıp gidiyor. Benim gördüklerimde örneğin; kuaförde en az 20 erkek var ve saçı yapanlar da erkek... Onlar Nur 31’de tarif edilen “yakınlar” arasına mı giriyor?AKP Kurucu üyesi ve bu yazara göre “saçsız” Fatma Bostan bir TV programında konuşuyor... Kendisine Kur’an’da “bir erkeğinkine karşılık iki kadının şahitliği” ve “bir erkeğe iki dişinin hakkı kadar miras payı” şeklinde anlatılmış olan “kadının hakları”nın Medeni Kanun’la değiştirildiği ve hiçbir kadından buna itiraz gelmediği söyleniyor. Cevabı şöyle: “O günün şartlarına göre böyleymiş. Ekonomi için şahitlik böyle düşünülmüş. Miras da o günlerde öyleymiş. Çağa göre yorumlanır. Şartlar değişmişse farklı olabilir. Mirasın eşit alınması gerektiğini düşünüyorum.” KADIN MESELESİBu kez “Peki siz Medeni Kanun’dakinin mi yoksa Kur’an’da belirtildiği gibi uygulanmasını mı tercih edersiniz” sorusu geliyor.Cevap: “Medeni Kanun’dakinin...” Şimdi burada, eğer samimiyetle anlamaya çalışıyor ve dikkatle dinliyorsanız sizin aklınıza da şu soru geliyor:Nur 31 ve Ahzap 59 da diğer bazı ayetler gibi o gün Arabistan’daki mevcut şartlar için ve emir şeklinde değil “daha hayırlıdır” diye belirterek indirilmiş. Bugün şartlar tamamen farklı olduğuna göre neden işinize gelen ayetleri esnetebiliyor, değişmesini memnunlukla karşılıyor, bunları ise kadın dindarlığının en değişmez şartı olarak sunuyorsunuz?Ayetler “çağa göre yorumlanır” ise bunlar neden yorumlanamaz? Örneğin bugün “cariye” diye bir ayrım var mı?Yarın devam ederiz.(Bana göre bu bir kadın tartışması. Mail ve yorumları da lütfen kadınlardan bekliyorum. Erkeklerin gönderdiklerini okumayacağım.)Yorumcularıma...Yazılarım hakkında kendileri yorum yazan okurlarım, aralarında benim haklılığım/haksızlığımla ilgili olarak çekişiyorlar. Bu arada diğerine “Ruhat Hanım yeterince meşguldür, zaten yazdıklarınızın hiçbirini okumayacaktır, boşuna çekişmeyin” diyenler oluyor.Yanılıyorlar. Hem de çok. Ne kadar meşgul olursam olayım mailler, mektuplar gibi yorumları (mı) da her gün tek tek büyük bir ilgiyle okuyorum. Bazen gülerek, bazen üsluptan, öfkeden dolayı üzülerek... Ama benim için hepsinin aynı derecede önemli olduğunu, benim de onlardan çok şey öğrendiğimi bilmelerini isterim.Bu arada... Ailesinden biriymişim gibi beni benden çok savunanlara (diğerlerinin izniyle) teşekkür edeceğim.Lütfen devam edin... Ama birbirinizi kırmadan, saldırmadan. Sonuçta hepimiz (çoğumuz) kendimize göre içten duygularla, iyi niyetli yazıyoruz.Doğruyu da tartışarak bulacağız.

Devamını Oku

Şener’in en çarpıcı sözü!

4 Ekim 2007

Abdüllatif Şener geçen dönem AKP’nin en önemli isimlerinden biriyken ve aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın da en yakınındaki isimlerden biriyken ani bir kararla siyaseti bıraktı. Geçen Pazar günü VATAN’da çıkan röportajında ise gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken şeyler söyledi.Türkiye’de alışılagelmiş ve “değiştik, şeffaf olacağız, demokrat olacağız” diyenlerin de, muhalefetin de hiç mi hiç değiştirmediği siyaset tarzının ülkeye ne kadar zarar verdiği, zaman kaybettirdiği bunlardan biriydi.Ama bence en önemlisi kendisi hakkında medyada çıkan haberlerin, yaptığı konuşmaların veya davranışlarının Başbakan Erdoğan’ı ne kadar rahatsız ettiği, hatta bunları zaman zaman dile getirdiği idi.Bu açıklama AKP içinde de aykırı hiçbir görüşün çıkamayacağını, parti yönetimi tarafından verilen kararların asla eleştirilemeyeceğini, kısacası “parti içi demokrasi”nin (diğer bazı partilerdeki gibi) olmadığını gösteriyor. Aynı durum örneğin CHP içinde de mevcut. Genel Başkan’la aynı görüşte olmayanların tek çaresi var; istifa etmek.Böyle bir Meclis’e demokrat, böyle bir rejime demokrasi denebilir mi, tabii ki hayır.O zaman gerçekten yapacak tek şey var; toplumun tüm gücüyle bu sistemin ARTIK değişmesi için uğraşması.Meclis demokrasi için uyum yasaları çıkaracağına önce kendini demokrat hale getirmek zorunda... Ve dikkat ettiğiniz gibi ne iktidar, ne muhalefet “Siyasi Partiler Yasası”nı ve Seçim Yasası’nı ağzına bile almıyor.Çünkü liderler padişahlık düzeninden çok memnunlar. Milletvekili listelerini tek başlarına yazmaktan da...Afedersiniz ama o zaman 550 süs vekiline, o kadar masrafa, ömür boyu ödenecek maaşlara ne gerek var?Oturtalım liderleri karşı karşıya, hatta zaten şimdi muhalefete de gerek kalmadığına (!) göre tek lideri ve hükümeti oturtalım kararları alsınlar.Onların demokrasicilik oynamasının ceremesini en azından biz çekmemiş oluruz. Cebimizden ödenen paralar da başka şeylere harcanır.Aksi takdirde el birliğiyle, sık sık hatırlatarak (bunu özellikle “daha demokrat”, hatta “en demokrat” arkadaşlardan bekleyerek) değiştirtelim şu kanunları... Ne zamana kadar “ağzına vur, lokmasını al” bir toplum olarak kalacağız ki?(Not: Şener bu konuşmasıyla şimdi de başka birilerini (örneğin Nazlı Ilıcak) kızdırdı. Oysa onun bir parti içindeyken özgürce söylemesi gereken ama söylemediği, söyleyince liderini kızdırdığı görüşlerini, tepkilerini şimdi duyurmasına kim ne diyebilir ki? Yoksa “normal vatandaşın ifade özgürlüğü” de parti içi demokratik özgürlüğe (!) mi döndü?)*****Kadın gazeteciye resmî gezi yasak mı?Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün uçağında Strasburg’a giden gazetecilerin mutlu mesut fotoğrafına bakıyorum. Başbakan Erdoğan’ın KADER Başkanı’na “Türkiye’de şu anda yeterince kadın erkek eşitliği var, hak istiyorsan neden kendin alamıyorsun” sözleri geliyor aklıma, çünkü uçaktaki gazetecilerin hepsi erkek...Aynı durum Başbakan’la birlikte resmi gezilere katılan gazeteciler için de geçerli, sanki bu ülkenin o erkek gazeteciler kadar iyi kadın gazetecisi yok... Ben iddia ediyorum; VAR! Hatta daha iyisi bile var.O zaman bu erkek torpili niye? Madem ki böyle bir torpil açıkça ortadadır o zaman örneğin bu gezilerde de bir “kadın gazeteci/yazar KOTASI”na ihtiyaç yok mu? Sormaya hakkımız yok mu?Bu sorunun cevabını da Sayın Cumhurbaşkanı ile Başbakan’dan rica edeceğim. Lütfen danışmanları kendilerine iletsinler (seyahatler nedeniyle), bu cevabı duymak hakkımızdır. Ama “SİZ” hitabıyla rica edeceğiz.Aksi takdirde Uçan Süpürge’den Halime Güner’in Cumhurbaşkanı Gül’e Köşk’te söylediği (ve TV’de tekrarladığı); “Siz buradasınız, eşiniz yandaki odada” sözleri anlamsız kalacak. Bakın erkekler orada, biz burada, şu ana kadar kimse rahatsız olmadı. Bayan Gül’ün, Bayan Erdoğan’ın da ne Meclis’teki eşitsizlikten, ne uçaklardaki durumlardan rahatsızlığını hiç duymadık. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum.Hep birlikte göreceğiz. Ama Bakanlar Kurulu gibi vitrin olarak bir iki kadına da razı değiliz.“Yeterli eşitlik var” bu ülkede, neden olalım ki?*****Uçaklarda bazı gazeteler neden yok?THY ile her uçuşumda benim dikkatimi çekiyor, bu konuda tepki mektupları da alıyorum.Türk Hava Yolları devlete ait ve bu uçaklarda son birkaç yıldır (şu anda daha da belirgin oldu) Yeni Şafak, Zaman, Star, Tercüman gibi iktidarın sevdiği gazeteler bol bol bulunur ve asla bitmezken diğerleri nedense ya birkaç tane konuyor ve hemen bitiyor veya hiç konmuyor.Meselâ benim VATAN’ı şimdiye kadar hiçbir uçuşta bulmam mümkün olmadı, aynı şeyi başkaları da söylüyor.Devletin tüm vatandaşlarına olduğu gibi tüm basınına da eşit haklar vermesi gerekir. Hangi nedenle yaptığı belli olmayan, çoğu bedava dağıtıldığı için tirajı şişirilmiş bazı gazetelere ayrımcılık yapmadığını THY eliyle öğrenmek istiyorum.Mümkünse tabii!

Devamını Oku

STK Başkanı Başbakan’ın şokundan çıkamadı!

2 Ekim 2007

Dün sabah “Kadınların Anayasa Platformu”nu açıklamak üzere yapılan basın toplantısının nasıl geçtiğini öğrenmek ve son haberleri almak üzere KADER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar’ı aradığımda hâlâ bir gece önceki konuşmanın şokundan çıkabilmiş değildi. Bu da son derece doğal bir durumdu çünkü bir başbakanın, bir sivil toplum kuruluşu başkanını, onu da bir yana bırakın Türkiye’nin en ünlü kadın hukukçularından birini, hepsini bir yana bırakın bir vatandaşı, bir kadını bu şekilde paylar gibi susturmaya asla hakkı olamazdı.Besbelli Tayyip Erdoğan’ın sinirleri bozuk... Yine “ananı al da git”, “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” günlerine dönmüş. Eh, dönse de hakkıdır, vatandaşlarını adam yerine koymayan, kızdığı zaman hakaret edebilen siyasetçinin oyu bunları yaptıkça artıyorsa döner.HERKES EŞİT, ERKEKLER EN EŞİT!Aslında Başbakan Erdoğan’ın bir resepsiyonda yanına yaklaşarak Anayasa’dan, “taslaktan kadın-erkek eşitliğinin çıkarılması”ndan, kadınlara “eşitlik sağlanana kadar devletin özel önlem almasından” yani geçici pozitif ayrımcılığın, örneğin siyasette kadın kotasının gerekliliğinden söz eden KADER Başkanı Gülbahar’a cevabını okuyan herkes şoka girebilirdi. Yani konuşma o kadar inanılmaz bir saygı düzeyi problemi içermekteydi.Düşünün, bir iktidar sadece kendi seçtiği üç beş hukukçuya SİVİL Anayasa taslağı hazırlatıyor. Bu SİVİL taslak hazırlanış şeklinden yapılan değişikliklerine kadar SİVİL toplumun hemen her kesiminden (AKP’li Meclis Başkanı da dahil) tepki görüyor. “Takım tutan”, daha doğrusu “takım olarak takım tutan ve iktidarın her yaptığını onaylayan” gazeteciler ve gazeteler dışında çok sayıda STK, üniversiteler, yargı, medyanın büyük bir bölümü bu tepkiyi dile getiriyor.“SEN” Mİ, NASIL YANİ?Bu duruma önce Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, sanki sivil bir anayasada sivillerin bu kadar büyük bölümünün görüşünün hiçbir önemi yokmuş, tepkilerin şiddetini görmüyormuş gibi “Oligarşik adacıklar, prenslikler var, istiyorlar ki imtiyazları devam etsin” sözleriyle itiraz ediyor.Cemil Çiçek’in bunları söylerken “İmtiyazlılar halka karşı da sorumluluk duymuyorlar” diyerek olayı saptırması, tepki ve taraftar toplamaya çalışması da çok ama çok şaşırtıcı. Örneğin sivil toplum kuruluşları, hukukçular, biz yazarlar, üniversiteler neden imtiyazlı, neden prenslik oluyor muşuz belli değil.Neden yeni Anayasa yapılmasına toptan karşıymışız belli değil.Ve sonra da Başbakan Erdoğan “ilk kez konuştuğu” bir kadın hukukçuya, en önemli kadın örgütünün Başkanı’na “Sen” diye hitap ederek kota konusundaki haksızlığını (yerden göğe kadar haklı aslında!) haykırıyor.“Niye adil olmuyorsun? Şu anda herkes eşit. Eşit katılım şu anda zaten var. Git kazan al. Sen kendin gidip kazanıp alamıyorsun, erkeklerin ianesine sığınıyorsun. Ruanda mı olmak istiyorsun, buyur Ruanda ol, bu kadar!” Herkes eşitmiş, eşit katılım şu anda varmış. Bu eşit katılımı sevsinler doğrusu. 550 erkeğe 50 kadın vekil (yüzde 10 bile etmiyor), 34 erkek bakan arasına tek kadın bakan... Ne eşitlik ama!“Git kazan al, sen alamıyorsun” kısmı daha da hoş. Alamıyor çünkü Türkiye’de gerçek bir demokrasiden hâlâ siz siyasetçiler yüzünden bahsedilemiyor. Seçim ve Partiler yasalarını hâlâ değiştirmemekte ısrar ediyor, milletvekili listelerini siz ve diğer erkek liderler tek başınıza hazırlıyorsunuz. Köşe başlarını ele geçirince kadınları yaklaştırmıyorsunuz.“Bütün dünyada kota yok” ne demek, onlarca ülkede var. RUANDA’DA DA!!! “Adil olmak”tan ise ancak yarışa eşit şartlar altında, aynı noktadan başlanıyorsa söz edebilir. 84 yıl ve 500 kişi geriden başlıyorsa kadınlar, o zaman bu laf ancak komik olur.Başbakan bu konuşmasından ve tarzından dolayı yalnız Hülya Gülbahar’a değil bütün kadınlara ciddi bir özür borçludur. Ama... Hiç sanmıyorum!*****Herkes çizdiğiniz kalıplara uysaydı mesele kalmazdıBazı meslektaşlarımız hazırlanan anayasa taslağının içeriğine (ve hazırlanış şekline) karşı çıkanlar için de listeler hazırlıyorlar.“Şundan yana mısınız, bundan yana mısınız” diye uzayıp giden listeler. Hani kadın dergilerinde sorularla kişiliğinizi belirleme anketleri vardır ya onlar gibi bir şey... Aradaki fark, bunlar sadece “demokratlığınızı” belirliyorlar.Eğer hiçbir kuralın, yasağın olmadığı bir ülke istiyorsanız demokratsınız, “bazı kurallar olmalı ki tüm vatandaşların hak ve özgürlükleri korunabilsin” diyorsanız değilsiniz.Hazırladıkları anket (!) sorularında iki önemli boşluk, soru işareti (veya hata) var. Birincisi “demokrasilerde yasakların, sıkı kuralların olmadığını onlara kim söyledi” sorusu.Bugün hangi Avrupa ülkesine gitseler diğer vatandaşların hakları için sorun oluşturacak, çevreye en ufak bir zarar verecek, şimdi veya gelecekte huzur ve güvenlik tehlikesi yaratacak her adımda (hatta bazı ülkelerde sigara içseler bile) enselerinde polisin bittiğini görürler.Her ülkede vatandaş haklarının, birey haklarının demokratik sınırları bellidir ve özgürlüğünüz o sınırlar içindedir.Bir kere öncelikle “yasaksız demokrasi” olmayacağını bilmeleri gerekiyor.İkincisi, çizdikleri bu “ideal tablolar”a bakarak kendilerini tablodaki şartlar gerçekleşirse hiçbir sorun kalmayacağına, ortalığın güllük gülistanlık olacağına inandırıyorlar.Ne güzel, keşke o kadar kolay olsaydı. Usta hukukçulara, sosyologlara, tarihçilere, sivil toplum örgütlerinin incelemelerine, tartışmalara filân gerek kalmaz, o listeler, tablolar uygulanır, sorunlar biterdi.Veya en mutlu ülkenin anayasası bize adapte edilir, çalışmaya gerek kalmazdı.Oysa, tekrar hatırlatayım anayasaların hazırlanışında en önemli etken “o ülkenin, söz konusu dönemindeki kendi şartları”dır. Ve ideal tabloların gerçekleşebilmesi için tüm vatandaşların da “ideal insan” özelliklerine sahip olması gerekir.Aksi takdirde sınırsız özgürlüklerin kaosa dönüşmesi, akla hayale gelmedik durumların ortaya çıkması için uzun zamana ihtiyaç yoktur.İşin inanılmaz yanı, bunları yazan bazı yazarların Türkiye’de ne kadar çok uç görüş, ne kadar çok radikal akım olduğunu bilen bir deneyimden gelmeleri.Popülizm merakı mı bunu yaptırıyor, yoksa hafızaları mı çok zayıf belli değil!

Devamını Oku

Söz konusu vatan ise...

1 Ekim 2007

Orgeneral Yaşar Büyükanıt Harp Akademilerinin açılış töreninde konuşmuş. Bu törenlerde Genelkurmay başkanlarının yaptığı konuşmalarda genellikle benzer vurgular vardır, toplum ve tabii ki medya her zaman bu vurguları yorumlar.Büyükanıt’ın rejimle, PKK ve DTP ile ilgili açıklamaları son derece haklı... Görevi icabı gerekenleri söylüyor. Özellikle onlarca şehidi arka arkaya verdiğimiz günlerde bu terörist cinayetlerini Türkiye’nin bir siyasi partisi olarak DTP’nin algılayışı, onlara hâlâ “gerilla” demesi, şehitlerimizi, askerlerimizi kanlı cinayetler, kalleş saldırılar planlayan ve uygulayan teröristlerle eşdeğer gördüğünü söylemesi yenir yutulur gibi değil...Ama bunlar dışında, sivil toplumun ve medyanın duyduğu endişelere, Richard Holbrooke’un Türkiye’yi Malezya’ya benzetmesi üzerine yaptığı tartışmalara Org. Büyükanıt’ın gösterdiği tepki bence abartılıdır.Genelkurmay Başkanı, “Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır anlayışı bizde var” dedikten sonra “Türkiye Cumhuriyeti ve bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesini” gözetmeden yapılan Malezya tartışmalarının nefretle kınanacak bir durum olduğunu söylüyor.Oysa bence “Söz konusu vatan ise” bu tartışmalar yapılmalıdır ve yapılacaktır. Hatalar görüldüğünde sivil toplum bunların üzerinde duracak, irdeleyecek, açıklayacak, önlemeye çalışacaktır.Nitekim Holbrooke basının bu tepkileri üzerine hata yaptığını, daha doğrusu (bizi pek saf zannediyor olmalı) yanlış anladığımızı, Türkiye’nin rejimini örnek göstermek istediğini söyleyerek sözünü geri aldı.Biz de toplum olarak bu arada Malezya, Endonezya gibi ülkelerdeki değişimi incelemiş, “ılımlı”dan radikale geçişin ne kadar kolay olduğunu görmüş olduk.Büyükanıt “ders çıkarma”nın temel yaklaşım olması gerektiğini söylüyor. “Ders çıkarma”yı sağlamak için insanlar konular hakkında bilgilenmek zorundadır. Yapılan da budur.Demokrasilerde, rejimin kendi kendini, sivil toplum eliyle, onun tarafından koruması için bu tartışmalar yapılmalı ve hiç kimse kızmamalıdır. “Söz konusu vatan” olduğu için her zaman da yapılacaktır.Sadece bu noktaya biraz değinmek istedim.*****Köpeklerin cinayeti Birkaç gün geçti üstünden ama olay unutulur gibi değil. Henüz 15 yaşında, hayatının ilkbaharında, ailesinin de tek çocuğu bir öğrenci üzerine saldıran köpeklerden kaçmak isterken arabanın altında kalarak yaşamını yitirdi.Hem de anacığının gözleri önünde... O ananın yüreği bu acıya nasıl dayansın?Türbandan başka konu konuşulmaz olduğu için bu hayati sorunlara kimse değinmiyor ama hangi medeni ülkede sokaklardaki binlerce köpekten biri, ikisi insanlara saldırarak ölümüne neden olmuştur?Sokak köpeklerini Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da veya Bulgaristan’da görebilir misiniz?Gerçi acısını asla hafifletmez ama o annenin vatandaşının güvenliğini düşünmeyen devlete en büyük tazminat davasını açma ve bunu alma hakkı vardır.Kendi içlerinden çıkan, aynı siyasi kökenden gelen Abdüllatif Şener de Hükümetin 2,5 aydır hiçbir icraat da bulunmadığını açıkça anlatıyor. Bizi yönetenler yabancı ülkelere, daha önce hiçbir yönetimde bu kadar görülmemiş şekilde aile boyu, çoluk çocuk seyahatleri özel uçaklarla yaparken PKK gençlerimizi katletmeyi sürdürüyor. Öğrenciler başıboşluk yüzünden ölüyor.Ama yeter artık... Bu memlekette çatlamamak için sabır taşı olmak lâzım!

Devamını Oku

Bu mahalle, o mahalle mi?

30 Eylül 2007

Mahalle baskısı” tanımı ortaya çıktığından beri bakıyorum bundan söz edenlerin çoğu “mahalle”yi sözlük anlamı (veya yaygın anlamı) ile ele alıyor. “Bulunduğunuz sokak veya semt” olarak... TV tartışmalarında da böyle, sohbetlerde de, gazetelerde de...Oysa burada, bazı çevreler tarafından bilinçli olarak başlatılan (veya ‘bilinçsizce başlatılmış olabilir’ diyelim) ve tüm çevrelere, tüm “mahalle”lere; sokağa, otobüse, lokantaya, devlet dairelerine, özel iş yerlerine, okullara kadar yayılan bir baskıdan söz ediyoruz.Dün bulunduğum toplantıda bir gayrimüslim hanım “Sigara içtiği için arabada ağzına attığı bir sakızı inerken mutlaka çıkardığını, dışarda -canı istese bile- çekindiği için kahve, çay içmediğini” söyledi. Sonra da kullandığı jipte ışıklarda beklerken karşı istikametten gelen arabanın yanında durduğunu, direksiyondaki sakallı bir adamın ‘in o jipten aşağı o....’ diye kendisine küfrettiğini anlattı...Buyrun size iki tür mahalle baskısı. Mahallelerin neresi olduğunu bilmiyoruz ama iki tür baskı açıkça görülüyor. Birincisi Müslüman olmayan vatandaşın bile hissettiği oruç baskısı, ikincisi ise kadınları jip kullanmaktan veya bir araba direksiyonuna oturmaktan bile alıkoyacak baskı...Ne yapacağız şimdi? Bunlar demokratik bir ülkede, üstelik herkesin dininde, inancında serbest olduğu laik/demokratik bir ülkede, ayrıca kadın-erkek vatandaşların eşit olduğu (gerçi yeni Anayasa taslağında bu eşitlik de çıkarılıvermiş ama) Türkiye’de olacak şeyler midir? Bugüne kadar olmuş mudur?Haydi hemen “Ama Nişantaşı kafelerinde de...” diye başlayalım. Belli bir semtin, bir iki kafesinde olmuş (veya olduğu iddia edilen) bakışlar ki hep “imalı bakış” olarak geçmektedir, oluşan genel baskıyla arşılaştırılabilir mi?Namazınızı evinizde kılmanız mümkündür ama okulda, iş yerinde topluca namaza gidilmeye, otobüsler namaz için durdurulmaya başlandığında topluluğa katılmayanların hissedeceği baskı az şey midir?Bırakın bunu, kadınların “mazereti olduğu için” ayın belli günlerinde oruç tutmaması veya ilaç alan hastaların tutamaması gibi nedenler varken, çocuklar varken Ramazan’da yemek servisi yapmayan lokantalar veya bazı şehirlerde suyu kesilen sokak çeşmeleri olacak şey midir?“DİKKAT EDİN, DİNSİZ DERLER” Artık içinizden kaç kişi şu günlerde sokakta simit yiyebiliyor, sadece bunu düşünelim. Tufan Türenç’e “Elinde simitle otobüse bindiğinde şoförün ve bazı yolcuların kendisine yaptığı hakaretleri anlatan arkadaşını” da hatırlayalım.Başbakan Erdoğan’ın TÜSİAD eski Başkanı Ömer Sabancı’ya; yasa dışı açılmış Kur’an kurslarının serbest bırakılması hakkında yorum yaptığı için “Dikkat edin, sonra size dinsiz derler” sözü bile toplumda mahalle baskısının (devlet tarafından yapılmasına) bir örnektir. Ve adına ne derseniz deyin bu baskı artık “oturduğunuz sokağı” filân çoktan aşmıştır. Laikliğin, ülke şartlarına göre bazı ülkelerde getirilen “devlet dairelerinde dini simge kullanılmaması” kuralı da “dini kimliği olmaması, her inançtan vatandaşına eşit özgürlüğü sağlaması” gereken devlete ait alanlarda bu tür baskılara izin verilmemesi için konmuştur.İstediğimiz kadar “abartı” diyelim, son yıllara kadar Türkiye’de görülmeyen baskıların ortaya çıkması bunun önemini daha çok arttırmıyor mu sizce?*****Kadınların Anayasa Platformu Türk Ceza Kanunu’nda kadınlara, çocuklara yapılan haksız ayrımcılık, tecavüz ve cinayetlerde bile mağduru, maktûlü suçlu çıkaran yasalar, bunların yeni taslakta da devam ettirilmek istenmesi kadın kuruluşlarının, kadın hukukçuların gayretiyle değiştirilmişti. TCK Kadın Platformu gurur duyulacak bir çalışmayla, gece gündüz uykusuz koşturarak yasaları biraz da olsa kadınların haklarını koruyacak şekilde değiştirmeyi başarmıştı.Kadın sivil toplum kuruluşları ve çoğu bunların da içinde yer alan kadın hukukçular uzun süren çalışmalardan sonra “Kadınların Anayasa Platformu”nu da kurdular.Telefonla görüştüğüm KADER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar yeni Anayasa taslağı diye ortaya çıkarılan taslakta “tüm kişi temel hak ve özgürlüklerine sınırlama getirildiğini, birey haklarının gözetildiği bir anayasada konut dokunulmazlığından haberleşme özgürlüğüne, dernek kurma özgürlüğünden ifade özgürlüğüne kadar her tür özgürlüğün kısıtlanmasından söz edilemeyeceğini” söyledi.Bir yandan tüm tartışmalar türbana, tesettüre kilitlenirken anayasada kadınların ikinci sınıf vatandaşa dönüştürüldüğünü, “genel ahlak gerekçesiyle” her konuda keyfî sınırlamalara ve müdahale hakkına yol açıldığını, “genel ahlak” diye bir tanım Anayasa’ya konursa her yönetimin kendine göre ahlak kuralları belirleyebileceğini anlattı.Gerçekten de kadın-erkek eşitliğini Anayasa’dan çıkartıp kadını “çocuklar ve özürlü vatandaşlar”la birlikte “korunmaya muhtaç” kimliğine sokan “iktidar tarafından seçilmiş” hukukçulara sormak lâzım;Madem ki 21. yüzyıl Türkiye’sinde kadın korunmaya muhtaç vatandaştır, o zaman neden haklarını koruyacak olan devletin “kadına karşı pozitif ayrımcılığı”nı taslağınıza eklemiyorsunuz?Onlara örneğin siyasette eşit haklar sağlayacak bir “kota”yı (Barolar Birliği’nin hazırladığı taslakta olduğu gibi) oraya koymuyorsunuz. 16 ülkenin Anayasa’sında olan bu hakkı (ki Ruanda’da bile kadın temsili yüzde 48.8’dir) Türk kadınına vermiyorsunuz?Türk kadınının eşitlik hakları hep siz erkeklerin elinde ertelenip durmaya (ve bir yandan da bunun gözetildiği söylenmeye)mı mahkum olacak?Ortada “kadın-erkek eşitliği” tanımının bile çıkarıldığı bir taslak ve bunun derhal değişmesini talep eden sivil toplum kuruluşları var.2 Ekim Salı günü saat 11’de Taksim Hill Otel’de Kadınlar Anayasa Platformu açıklama yapacak.Tüm sağduyulu, hakkına sahip çıkan kadınların orada olmasını istiyorlar. Haydi kadınlar, haklarımızı isteyelim ve söke söke alalım.Başka çaresi kalmadı bu işin!

Devamını Oku