Her konuda referanduma gidilir mi, yoksa Başbakan popülizm mi yapıyor?

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan 21 Ekim referandumunda ortaya çıkan “11’inci mi, 12’nci mi” tartışmasında “Hayır efendim, 11’inci Cumhurbaşkanı zaten seçildi, elbette 12’nci” demişti. Böyle olmadığı anlaşılınca şimdi önergelerle ilgili maddeyi kaldırmaya çalışıyorlar.

Yani Başbakan her zaman konuyu iyi bilerek konuşmuyor. Son olarak söylediği “Kritik her konuyu referanduma sunacağız. Konuya sahibi karar verecek. Sahibi kim; millet” sözlerinde de aynı durum mevcut.

Referandumların 200 trilyon gibi büyük paralara mal olsa da yapılacağını söylemek kolay bir popülizmdir, halk “bravo vallahi bu Başbakan’a” diye alkışlayabilir, bu oy getirebilir, referandumlardan Başbakan’ın istediği sonuçlar daha kolay çıkabilir ama bütün bunlar söylenenlerin gerçeği yansıttığı, yapılanın da doğru bir uygulama olduğu anlamına gelmez.

Başbakan’ın bu konuşmasını öğrenir öğrenmez “kritik her konunun referanduma götürülmesinin ve böylece ‘milletin kararı’ denerek sorumluluktan kurtulmanın” toplumu yanlış noktalara götürebileceğini, en azından demokrasinin “çoğunluk ne derse o olur” rejimi olmadığını düşündüm.

Gerçekten de demokrasi “gerek bireysel hak ve özgürlüklerde, gerek her bireyin geleceğini etkileyecek konularda” nüfusun yüzde 1’inin haklarını da yüzde 99’unki kadar gözeten rejim değil midir? Evet, öyledir.

Demek ki en azından bu konularda referanduma gidemezsiniz. Bana göre örnek, diyelim ki “Kadınlara siyasette eşit katılım hakkı verilsin mi” olabilir ve referandum sonucu “Hayır” çıkabilir. Ne olacak o zaman?

Kadınlar “seçilme hakkımız Avrupalı kadından önce verildi ama millet istemiyor” mu diyecekler?

Bir önemli örnek daha; Bağımsız araştırma şirketi Pew’ın yaptığı anketten 2002’de “din ve devlet işleri ayrılsın” diyenler yüzde 73 çıkmışken bu yıl yüzde 55 çıkmış. Bu anti-propagandalarla gidilirse üç yıl sonra yüzde 40 çıkabilir.

Referanduma sundunuz ve böyle çıktı, laikliği kaldıracak mısınız?

Her konuyu “sahibi karar verecek” diye referanduma götürürseniz ve bunun doğru olduğuna halkı inandırırsanız (ki o zaman hukuktaki adı referandum değil, plebisit oluyormuş) bu da Türkiye’yi ya çoğunluk veya (onun isteğine göre programlanan halk oylamalarıyla) tek adam, tek parti diktatörlüğüne götürür mü, götürmez mi, önce bunun esaslı şekilde tartışılması gerekiyor.

Oysa Başbakan’ın “Kararı ben veririm” tavrına bakarsanız bu hiç mümkün değil. (Devam edeceğiz.)


***



Kuru fasulyenin yararları ve kota

AKP İstanbul Milletvekili Nursuna Memecan “Dış İlişkiler Başkan Yardımcılığı” görevine getirilen milletvekillerinden biri olmuş ve ayağının tozuyla “kadın kotasının zararları” konulu bir açıklama yapmış.

Yapmış da, AKP’nin bu konudaki tezleri o kadar dayanaksız ve tutarsız ki onun açıklaması da “kuru fasulyenin yararları”ndan söz etmekten farksız kalmış maalesef.

‘Maalesef’ diyorum, çünkü Nursuna Memecan çok uzun yıllar eşi Salih Memecan’la birlikte benim en yakın arkadaşlarım arasında yer almıştır, hâlâ ikisi de geçmişte olduğu gibi sevdiğim, değer verdiğim arkadaşlarımdır. Ama madem ki artık Nursuna Memecan siyasettedir, arkadaş ilişkisiyle “basın mensubu/siyasetçi” ilişkisi (her ikimiz için de) tamamen ayrılmak, tarafsız eleştiri yapılmak zorundadır. Ve yapılacaktır. “Maalesef” durumları olsa da, üzülerek yazmam gerekse de...

Nursuna Memecan, Türkiye’de ancak partide veya mesleğinde çok sivrilmiş, ya da bazı faaliyetleri, bağlantıları nedeniyle girmesinin yararlı olacağı düşünülen kadınların siyasete girmeyi başarabildiğini, bunun dışında liderlerle “ailece yakınlığı olan”, liderlerin eşinin de onayladığı veya istediği kadınların şansı olabildiğini bilmiyormuş gibi “Kotadan ziyade kadınlarımız da daha gayretli, daha istekli olsunlar” diyor.

Buna örnek olarak doktorluk, mühendislik gibi mesleklerde kadınların başarısını öne sürüyor. Kotanın “başlarda yararlı olsa da ilerki dönemlerde olumsuz etki yaratabileceğini” söylüyor.

Öncelikle, demek ki kadın kotasını yasayla veya anayasayla düzenleyen; Fransa, Arjantin, Yunanistan, Belçika, İspanya, Brezilya, Bolivya gibi (aralarında pek kızılan Ruanda’nın da olduğu) dünyanın birçok ülkesi toplu şekilde hata yapmaktalar.

Onların da “siyasette (ve aslında her alanda) eşitliği” kadınların isteğine (!), yeteneğine (!), gayretine (!) bırakmaları gerekirdi.

Böylece kadınlar tüm dünyada, Türkiye’de olduğu gibi siyasette bazen yüzde 5, bazen 8/9’a çıkacak oranlarda katılım sağlar, belki 100 yıl sonra bir yüzde 30-40’a çıkabilirlerdi.

Ama bunu istemedikleri, demokrasilerde doğrunun “kadın ve erkek vatandaşlara eşit katılım hakkı” olduğunu bildikleri için kota koyuyorlar.

Yani kadın yarışa çok geriden başlatıldığı için eşitlik sağlanana kadar devlet pozitif ayrımcılık uyguluyor. Aynen Türkiye’de yapılması gereken ama erkek partilerinin bir türlü kabul etmediği gibi...

Sonra... Memecan’ın “Başlarda yararlı olsa da” diye başlayan cümlesi yanlış, çünkü zaten kota “başlarda” gerekli... En azından “eşitliğe biraz yaklaşana kadar”...

Sonrasını, tabii Seçim ve Partiler yasalarının değişmesi, lider sultasının bitmesi şartıyla kadınlar başarır, hiç şüphe yok buna.

(Yarın devam ederiz.)


(Not: Dün Billy Elliot müzikalinden söz ederken başlıkta da yazıda da soyadında bir “l” eksik olarak yazılmıştı. Aslında doğrusu yukardaki gibi olacaktı. “Phantom”ı da okunduğu gibi “Fantom” olarak yazdığım için onu da okunduğu şekilde yazmıştım. Yanlış yazıldığını söyleyenler oldu, ikisini de yazıldığı şekliyle düzeltelim.)

DİĞER YENİ YAZILAR